Ana Sayfa / HABERLER & Yorumlar / Risale-i Nur’da ve Hatıralarda Kurban Bayramı
Ebru: Tuba Ruhengiz Azaklı

Risale-i Nur’da ve Hatıralarda Kurban Bayramı

RİSÂLE-İ NUR’DA VE HATIRALARDA KURBAN BAYRAMI

Ebru: Tuba Ruhengiz Azaklı

RİSÂLE-İ NUR’DA KURBAN BAYRAMI

Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.

Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde beraber birden Allahu ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.

Sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim meselemizle dahi münasebeti var mı diye tahattur ettim. Birden hatıra geldi ki:

Başta bu kelâm olarak sâir bâkiyat, salihat ünvanını taşıyan Sübhanallah, ve’l-hamdülillâh ve Lâ ilâhe illâllah gibi şêairden çok kelâmlar cüz’î ve küllî, meselemizi ihtar ve tahakkukuna işaret ederler. 

Meselâ; Allahu ekber‘in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki, مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarahat-i kat’iyesiyle, nev’i beşerin haşri ve neşri, birtek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibarıyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinat yapar.

Evet, nasıl ki Dokuzuncu Sözde, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihatında tekrar ile namazın mânâsını takviye için Sübhânallah, Elhamdülillâh, Allahu ekber üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinatta gördüğü medar-ı hayret, medar-ı şükran ve medar-ı azamet ve kibriyâ, acip ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş’et eden suallerine pek kuvvetli cevap verdiği gibi, On Altıncı Sözün âhirinde izah edilen şu: Nasıl bir nefer, bayramda bir müşir ile beraber huzur-u padişaha girer; sair vakitte, zabitinin makamıyla onu tanır. Aynen öyle de, her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakkı Rabbû’l-Arz ve Rabbû’l-âlemîn ünvanı ile tanımaya başlar. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istilâ eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine Allahu ekber tekrarıyla umumuna cevap verdiği misilli, On Üçüncü Lem’anın âhirinde izahı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ı kat’î veren yine Allahu ekber olduğu gibi, bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevap verdiği misilli, Elhamdûlillâh cümlesi dahi haşri ihtar edip ister. Bize der:

“Mânâm âhiretsiz olmaz. Çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür ona mahsustur, ifade ettiğimden, bütün nimetlerin başı ve nimetleri hakikî nimet yapan ve bütün zîşuuru ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnız saadet-i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukabele eder.”

Evet, her mü’min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüz elliden ziyade Elhamdülillâh, elhamdülillâh şer’an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir pahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder. Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemal, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar.

İşte bu kudsî kelimeler gibi, Bismillâh ve Lâ ilâhe illâllah ve sâir kelimat-ı mübareke, herbiri erkân-ı imaniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsaları gibi, hem erkân-ı imaniyenin, hem Kur’ân hakikatlarının hulâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur’ân’ın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhatı tesbihatta başlayan Risale-i Nur’un dahi hakiki madenleri ve esasları ve hakikatlerinin çekirdekleridirler. Ve velâyet-i Ahmediye ve ubudiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarikat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü’minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler Sübhânallah otuz üç, Elhamdü lillâh otuz üç, Allahu ekber otuz üç defa da tekrar ederler.

İşte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, hem Kur’ân’ın, hem imanın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymettar ve sevaplı olduğunu elbette anladınız.

Bu risalenin başında Birinci Meselesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim halde, adeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihatına dair ehemmiyetli bir ders oldu.

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى اِنْعَامِهِ

(Şualar’dan)

 ***
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَاكَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ

Aziz, sıddık, muktedir, müteyakkız kardeşlerim,
Sizin mübarek leyâli-i aşerenizi ve Kurban Bayramınızı tebrik ederiz. Nur fabrikası sahibi Hafız Ali’nin haşr-i cismanî hakkındaki hatırına gelen mesele ehemmiyetlidir ve mektubun ahirindeki temsili, gayet güzel ve manidardır. O hatırayla, Dokuzuncu Şua’nın mukaddeme-i haşriyeden sonraki dokuz bürhan-ı haşriyeyi Risale-i Nur’un bir vazifesi huruf-u Kur’aniyeyi muhafaza olduğundan yeni hurufa zaruret derecesinde inşaallah müsaade olur.

(Kastamonu Lahikası’ndan)

 

Aziz, Sıddık, Muhlis Kardeşim.

Sana Yirmi Altıncı Mektubun dört mebhasını birden gönderdim. Kendi nüshamdır. Sen benden ziyade layıksın. Seninki kayboldu, benimki onun yerine geçsin. Fakat müsvedde halindedir, kusura bakma.

Kardeşim, bâzı dakika olur ki: Az amel çok sayılır, bir neferin müdhiş bir zamanda bir saat nöbeti, bir sene hükmünde olduğu gibi, inşaallah Hulusi’nin de nurlara nöbetdarlık saatleri o nevidendir.

Mâşâallah, Hakkı Efendinin yerinde orada bir Fethi Beyi buldun. İş kemmiyetde değil keyfiyete bakılır. Bazen bir yüze mukabildir.

Hem kardeşim, Kurban Bayramı’ndan tâ Şuhur-u Selaseye kadar, dünya o zaman atalette gafletiyle, derd-i maişet belasıyla insanları sersem ediyor. O müddet zarfında fütur ve lakaydlık her halde olacak. Az bir hizmet de yazda çoktur.

Hem bilirsin ki, insanın terakkiyatı şeytanlarla mücahededen ileri gelir. Mücahede olmazsa terakkiyat olmaz.

 

BAZI HATIRALARDA KURBAN BAYRAMI

Abdullah Yeğin’in hatırası

“Hediye kabul etmiyorduk”

“Yanında, hizmetinde kaldığımız müddetçe otuz kuruş tayinat parasından başka da bir şey vermiyordu. Kimseden hediye kabul edemiyorduk. Bazan otuz kuruşa bir kilo un alır ve un çorbası yapardık. Bir Kurban Bayramı’nda komşumuz Cafer Ağa kurban kesmişti. Israr etti, “Et getireceğim, kabul edin’ diye…. Ben içinden Üstad gücenir diye kabul etmek istemedim. Fakat kalben kabul etsem ne olur, bu bayramdır, diye düşünüyordum.

Bir müddet sonra Cafer Ağa, Üstad’ı gördü ve beni şikâyet etti. Kurban payı veriyorum, almıyor diye. Daha evvel Üstad, benim kalbimi okumuş ki, ‘Sana bayramda et kabul etmene müsaade ediyorum’ demişti. Bu durum beni hem çok mahçup etmiş, hemde sevindirmişti.
Son Şahitler II

 

Ahmet Ataklı’dan

Bir bayram ziyareti

“Bir Kurban Bayramı günüydü. Bayram namazını Bediüzzaman kıldıracaktı. Her nasılsa Üstad gelemedi. Biz namazı kıldıktan sonra evine giderek kapısını çaldık. Israrla çaldığımız halde kapı açılmadı. Onun evde olmadığına kanaat ettik. Fakat, neredeyse gelecek diye kapının önünde bekliyorduk.

“Çok geçmedi ki, kapıyı açtı ve ‘Buyurun evladım, sizi çok mu beklettim?’ deyip bizi içeri davet etti.

“Üzerinde müthiş bir yorgunluk vardı. Sanki uzun bir yolculuktan gelmiş gibi bir hali vardı. Bediüzzaman’ın üzerindeki ter ve yorgunluğu görünce kat’i kanaat ettik ki, bu zat, bayram namazını mukaddes beldede kılıp öyle gelmiştir. Evinde bayramlaştıktan sonra ayrıldık.

Son Şahitler II

 

Ali Tayyar’dan

“Üstadı üçüncü ziyaretim”

“Derken Üstadı görmek, ziyaret edip duasını almak iştiyakı içerisinde ağabeyimle beraber Emirdağ’a hareket ettik.

“Kurban Bayramı yakındı. Emirdağ’da kalabalık bir ziyaretçi topluluğu vardı. Bu yüzden Üstadla bizzat görüşmemiz mümkün olmadı. Ağabeyim, Üstadı görmediği için çok üzüldü. Zübeyir Ağabeye durumu anlattım. Zübeyir Ağabey bize ‘Âcil bir işiniz yoksa gitmeyin. Üstadımız yarın Cuma namazına çıkacak, ertesi gün de bayram namazına çıkacak’ diyerek, bizi teselli etti.

“Üstadın Cuma namazına çıkmasını bekledik. Bizim gibi birçok ziyaretçi vardı. Van’dan Diyarbakır’dan, Erzurum’dan gelmişlerdi. Üstadın camiye gideceği yol boyunca halk, iki saf olup sevgi ve saygılarını izhar ediyor, Üstada tâzimde bulunuyorlardı. Üstad ise, iki eliyle iki tarafı selâmlayarak, ‘Hepinizi duama kabul ediyorum’ iltifatında bulunuyordu.

“O gün Cuma namazını Emirdağ’ın Cami-i Kebirinde Üstadla beraber kıldık. Üstad, namazı camiin selâmlığında Zübeyir Ağabeyin serdiği bir seccade üzerinde eda etti.

“Ertesi gün, bayram namazında yine Üstadla beraberdik. Bu defa Üstad, namazı ikinci katta müezzinlikte kıldı. Namazdan sonra halk, bilhassa çocuklar, Üstadın başına üşüşüp ellerinden öpüyor, cübbesinin eteklerine yapışıyorlarıdı. Üstad, onların başlarını şefkatle sıvazlıyor ve dualar ediyordu.

Son Şahitler IV

 

Şaban Akdağ’dan (Vahşi Şaban Ağabey)

“Üs­tad bay­ram­da bi­le eli­ni zor­la öp­tür­dü”

“Bir kur­ban bay­ra­mı… Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin eli­ni öp­me­ye git­tik. Fa­kat ‘El öp­tür­mek, yüzü­me to­kat vur­mak gi­bi ge­li­yor!’ de­di ve eli­ni ver­me­di. Bay­ram­da bi­le öp­tür­me­di. Bi­raz son­ra Çi­lin­gir Ali gel­di, daha ka­pı­da söy­le­dik. Ba­ğı­ra­rak: ‘Ben öpe­rim!’ de­di. Üs­tad da du­yu­yor.

Bağı­ra ba­ğı­ra: ‘Üs­tad’ım! Eli­ni öpü­cem… Üs­tad’ım! Eli­ni öpü­cem…’ de­di. ‘Yok! Ol­maz, düs­tu­rumu bo­za­maz­sın’ de­di Üs­tad. Çi­lin­gir Ali ıs­rar et­ti. ‘Üs­tad’ım! Bay­ram bu­gün, bay­ram…’ derken Üs­tad mec­bu­ren eli­ni uzat­tı. Biz de o sa­ye­de öp­müş ol­duk. (Şa­ban Ağa­bey hem gü­lü­yor, hem de Üs­tad’ı tak­lit ede­rek an­la­tı­yor.)

Ağabeyler Anlatıyor’dan

İlginizi Çekebilir

Eleştiri / Prof. Dr. Himmet UÇ

Risale-i Nur Ekseninde Kuran Estetiği kitabımdan önce, Bediüzzaman’ın Fikir ve Sanat Dünyası isimli eserimi neşretmiştim. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Bediüzzaman Yuşa Tepesinde / Prof. Dr. Himmet UÇ

Yuşa peygamber, Mûsâ aleyhisselâmın yeğenidir. Yûsüf aleyhisselâmın soyundandır.  İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden Mûsâ aleyhisselâmdan sonra gönderilmiş …

Kapat