Ana Sayfa / Uncategorized / Âdemce / Eyyup AKSOY

Âdemce / Eyyup AKSOY

Eyyup AKSOY

ÂDEMCE

Allah bilir, bir tek Âdem babamız yaşamamıştır çocukluğunu.

Bir tek oydu doğuştan baba; bir tek Havva’ydı doğuştan anne.

Meleklerin ellerinde yoğrulmuşlardı şefkatle, merhametle şekle sokulmuşlardı.

Naz nedir, ağlama nedir, politik davranmak nedir bilemediler. Saf, ham ve katıksız “âdem” idiler.

Sonra “yasak meyve”den yediler, “yaklaşmayın” dendiği halde.

Önce aldanmışlığın ne olduğunu tattılar. Bu onları sarıp sarmalayacak bir sineye muhtaç etti. Allah’ın

rahmet sinesine, tövbe’ye sığındılar.

Affedildiler.

Ama cennet şartlarında rahatça yaşadıkları yerden çıkarılıp asıl imtihan sahasına dünyaya/ âdem şartlarına sürüldüler.

O andan itibaren tam olarak beşer idiler…

Artık katıklıydılar; dünya bulaşmıştı ellerine ayaklarına. Bu bulaşmışlık, analık ve babalık kodlarında yerini almıştı.

Onlardan doğacaklara kalacaktı bundan böyle bu aldanmışlık özellikleri.

Artık bir kullanma kılavuzu gerekirdi Ademoğullarına, Havvakızlarına; aldanmamanın ne olduğu anlatmak için.

İnsan kıymetliydi; her kıymetli gibi kıymeti kendisine ve tüm âleme bildirilmeliydi. Suhuf/sayfalarda bildirildi insanın kullanma talimatı. Bilgilendirilmeliydiler; yoksa nasıl sorumlu tutulabilirlerdi, bilmedikleri şeylerden? Bildiren, “Bilen” idi. İnsanı evrene, evreni insana ve iç içe geçmiş âlemleri birbirine uyumlu yaratan, programlayan ve idare eden idi: Allah (c.c).

Şeytan, “kovulmuş” düşman boş durur muydu? Durmayacaktı; “yasak meyve” nin şirinlik sözcüsü ant içmişti Âdem’i ve onun çocuklarını kıyamete kadar “kullanma kılavuzu” na aykırı hareket etmeleri için aldatmaya. Kibrin simgesi, ilk Kabil’i vurdu, teslim aldı. Allah’a dost olan Habil’i kıskandı. İlk cinayeti işledi. Dünya/sürgün yeri hep cinayetlere sahne olacaktı aslî vatana dönüş gününe kadar.

İnsan, tabiatı gereği yasaklara meyledebilen bir varlık idi. İlahi kurallara karşı kendince, kendi hâkimiyet şablonlarını geliştirdi. Her dönemde yeni bir “izm” oldu bu düşünceleri. Bu, insan ve evreni Allah’ın hâkimiyeti düşüncesinden koparıp kendisinin “ben” eksenine sokma mücadelesinden başka bir şey değildi. Böylece insanlığın geniş kavrama ve gelişme yeteneklerini maddeye ve dünyaya hapsetmekle kendi “ben imparatorluğu” nu ilan etmekte ve devam ettirmekte zorlanmayacaktı.

Denedi de…

Birilerine bilim adamı unvanı verdi, yazdırdı, konuşturdu. Evrim teorileri uydurdu; maymunun bile yaratılış mucizesini zihinlerde önemsiz hale getirerek… Bugün kullanılan yazının ataları olan hiyeroglif yazının ve çivi yazısının köklerinin çok eski dönemlere paleolitik çağlara uzanırlığından söz ettirdi. Duygu ve düşüncelerin sözcüklerle ve kavramlarla ifade edilebilecek şekilde kayıt edilmesi biçimindeki yazının, M.Ö. 3000’lere doğru Mezopotamya’da hemen sonra da Mısır’da ortaya çıktığını tespit etti.

Bilimsel tespitlere sığındı. İnsanlık tarihini mağara, yontma taş, cilalı taş devirleri diye tanımlamaya çalıştı. Her bir Peygamberin hem medeni hem de kendi dönemlerinin mucidi, bilim adamı, donanımlı önder insanlar olduğu gerçeğini gizlemeyi, düşündürmemeyi yeğledi. Hz. Adem ziraatçı, Hz. İdris terzi (konfeksiyoncu),Hz. Nuh gemici idi. Her Peygamberin insanların yaşam şartlarını kolaylaştırıcı bir hüneri ve mesleği vardı. Hz. İdris (Kur’an’da adı geçen Peygamberlerin ikincisi, yani insanlığın atası olan Hz. Adem’den sonra gelmiş) terzi ise, kıyafet de vardı, medeniyet de…

Madem peygamberlerin en önemli niteliklerinden biri de “Tebliğ” dir; öyleyse ilk insanların konuşma bilmediklerini iddia eden “dil teorileri” yıllarca insanlara yutturulagelmiştir. Zira, Peygamber “Allah’tan gelen mesajları olduğu gibi insanlara aktarma/ Tebliğ” görevini ancak konuşarak yapabilir. Ve madem, Kur’an’da Hz. Adem’e gönderilen sayfalardan söz ediliyor, öyleyse yazı da vardı; o da öğretilmişti… Ve madem, Peygamber İbadetsiz olmaz, örtünme ibadetin şartlarındandır; ilk insan ve ilk Resul Hz. Adem, örtünüyordu. Haşa, koca koca bilimsel! kitapların tasvir ettiği gibi ilk insanlar vahşi, hayvanımsı varlıklar değillerdi. Yani “tarih” yanlış söylüyordu. Bu yanlış işine gelenler, bunun korunması için mücadele ettiler asırlarca. Ve bu, hem yapanların hem göz yumanların hem de uyanların imtihanı idi…

Kısmet ise bu konuya devam edelim…

Yazar : Eyyup AKSOY

1963 yılı Eylül ayında Sungu’da dünyaya geldi.
Üniversite eğitimini Bursa’da, yüksek lisansını Harran Üniversitesi'nde tamamladı. Ondokuz Mayıs Üniversitesinde başladığı doktora eğitimini yarım bıraktı.
Dokuz yıllık öğretmenlik ve idareciliğin ardından, sırasıyla Harran Üniversitesinde Eğitim Öğretim Planlamacılığı, Araştırma Uygulama Hastanesi Müdürlüğü, Araştırma Fonu Müdürlüğü, Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevliliği, Akademik Bakış dergisinin yayın koordinatörlüğü görevlerinde bulundu. 28 Şubat sürecinde görevine son verildi.
Medikalcilik ve pazarlamacılık yaptı.
2000- 2001 yıllarında Bursa’da bir özel hastanenin kurucu müdürlüğünü yürüttü.
2001-2003 yılları arasında ortaklarıyla kurduğu Özel Eğitim ve Rehabilitasyon merkezinin şirket müdürlüğünü yaptı.
2003 yılı aralık ayında yeniden açıktan atama yoluyla öğretmenliğe geçti.
Halen Bursa’da öğretmenliğe devam etmektedir.
Yayınlanmış eserleri:
Bir Aşkın Analizi, Gençlik Yayınları, İstanbul 1997
Akşamla Söyleşi (Şiir) Ankara 20013
Eylül Sarısı(Roman), Uğur Tuna Yayınları 2014
Eylül Sarısı(Roman)2.Baskı, 3 Adam Yayınları 2015
Peydah (Roman), 3 Adam Yayınları 2016

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur Hizmetinde Vefa

“Vefa, gavr-ı in’idama çekildi…”(1) muhtemelen bu cümle ilk defa çok kimsenin dikkatini çekecek ve ilk defa …

Daha fazla Uncategorized, Yazarlar
“Haklı İstişare” mi, Parmak Çokluğu İçin Lobi mi? / M.Nuri BİNGÖL

Mehmet Nuri BİNGÖL [email protected] “HAKLI İSTİŞARE” Mİ, PARMAK ÇOKLUĞU İÇİN LOBİ Mİ? Yaratılış itibariyle (fizikî …

Kapat