Ana Sayfa / Yazarlar / Alan Değil, Veren El Olmalı

Alan Değil, Veren El Olmalı

Bunu paylaşınız

Toplumda yaygın ‘bir lokma bir hırka’ anlayışına göre Müslüman zengin değil, yoksul olmalı, elindekilerle yetinmeli hatta gerektiğinde aç kalmalıdır ki daha takva sahibi olabilsin. Kur’an aktif bir mümin modeli önerirken, bu anlayış pasif bir modeli dayatır ve bunu Kur’an adına yaptığını iddia eder.

Rızkı veren Allah’tır. O, hesaba katılmayan yönden, hesapsız rızık verendir. Var olan her nimet onu yaratanın ürünüdür. Tüm nimetler onları takdir edebilenler içindir ve bunlarla kıyaslanamayacak nicesi de “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır…” (Araf 7; 32) ayeti gereği ahirette yalnız müminlere verilecektir.

Mümin, zengin ve güçlü olmak için gayret gösterir, sözlü ve fiilî dua eder, bu Kur’an’a uygundur. Ancak malını ve gücünü her durumda hayır, iyilik, dostluk ve kardeşlik yolunda harcamakla sorumludur.

Kur’an’a baktığımızda Hz. Süleyman kıssasında bu konuda çok güzel örnekler görürüz. Kıssa, müminlerin dünyevi servete, gaflette olan insanlardan ne kadar farklı bakacağına ve sahip olduğu malların, Allah’ı zikretmesi için bir vesile olacağına işaret eder.

“…Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim…” (Sad 38; 32)

Mümin kanaatkârdır ancak kanaat, verilenle yetinmek değil geçinmektir. Daha fazlası için ve Allah yolunda kullanmak amacıyla dünya hayatında zenginlik ve mülk isteyebilir insan. Ki Hz. Süleyman istemiş Rabbi vermişti. O, muhteşem bir güç, servet ve iktidara sahip olmasına rağmen, her zaman Allah’a karşı içinde derin bir saygı taşımış ve tüm imkânlarını O’nun yolunda kullanmıştı.

“Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.” (Sad 38; 35)

Zenginlik genellikle biriktirmek/yığmak zannedilir. Oysa harcanmalıdır ki bereket olsun. Para hayır için kullanıldığında hep hayır getirir, ibadet ve ecir kaynağı olur. Canını ve malını Allaha adayan müminin üzerine Allah bereket yağmuru yağdırır.

“… Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?” (Sebe 34; 17) buyurur Allah. Zenginlikle imtihan, yoksullukla imtihandan daha zordur. Ama mümin zora talip olur. Müminin duası Allah yolunda mücadele için kullanacağı ve şükretmesine vesile olacak bir zenginlik olmalıdır.

İman zenginliği olmadığında maddi zenginlik uğursuzluğa dönüşür. Malın ve mülkün gerçek sahibi Allah’tır; her nimet O’ndan gelir ve yine O dilerse gider. Kendisine mal ve mülk verilen mümin, bundan dolayı gururlanmaz, büyüklenmez ya da şımarmaz, yitirme duygusu yaşamaz. Mümin bilir ki, Rabbi, serveti nimet ve imtihan vesilesi olarak verir. Bu onun Allah aşkını, korkusunu ve şükrünü daha da artırır.

Ancak, “Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi buna şahiddir. Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı çok katıdır.” (Adiyat 100; 6-8) ayeti, mal ve mülk sevgisinin kimi insanların kalbini katılaştırıp onları dinden uzaklaştırabileceğine dikkat çeker. Kişi, Allah’a muhtaç olduğunu unutup, kulluk bilincini kaybedebilir, hep daha fazlasını kazanma hırsına kapılabilir. Mal, mülk müminin şükrünü ve ecrini artırırken, gaflete kapılan kişinin azgınlığını ve azabını artırır.

Müminlerin servet sahibi olmalarının hikmetlerinden biri, insanların kalplerini İslam’a ısındırmada oynadığı roldür. İhtişamlı mülkler, güç ve iktidar, dinden uzak olan kimseleri başlangıçta etkiler, dine ve dini yaşayan insanlara ilgi duymalarını sağlar. Bu konuda Kur’an’ın verdiği örnek, Sebe Melikesi’nin Hz. Süleyman’ın sarayının ihtişamından etkilenerek İslam’ı kabul etmesidir.

İnsan, Allah katından bir imtihan olarak yoksul olabilir. Mallardan eksiltme ile imtihan olan mümin, zor zamanlarında da Rabbine tevekkül eder kararlılıkla sabreder. Ancak yoksulluğun tercih edilmesi ya da özendirilmesi çok farklıdır ve yanılgıdır. Bu anlayıştan yola çıkarsak yoksulluk, dışlanma, aşağılanma, zulme uğrama, dinî yaşamın adetâ bir gereği haline gelir.

Diğer taraftan Müslüman’ın ‘bir lokma bir hırka’ yaşamasını, hatta ‘sürünme’sini gönülden arzu eden, zengin ise de “değirmenin suyu nereden geliyor?” diyerek ‘buzağı’ arayanlar da yok değil. Bu zihniyete ise Kur’an şöyle cevap verir;

Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır. (Talak 65; 3)

Kur’an’daki, “Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.” (Tevbe 9; 92) ayetinde söz edilen müminlerden olmak yerine, Allah yolunda canı ve malıyla mücadele eden bir mümin olmanın, İslam için çok daha hayırlı olacağı açıktır. Alan el yerine veren el olmak daha iyi değil midir?

“… Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat.” (Neml 27; 19)

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Yüz Deveden Bir Deve Gibi…

“Bugün Allah için ne yaptın”dan, “Allah bugün benim için ne yaptı”ya doğru hızla ilerliyoruz. *** …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
“Ene” Çekirdeğinden Filizlenen İki Ağaç

Ene zaman-ı Âdemden şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûbâ …

Kapat