Ana Sayfa / AİLE & SAĞLIK / Aile / Askeri Okuldaki Libyalı Öğrenciler / Vehbi KARA

Askeri Okuldaki Libyalı Öğrenciler / Vehbi KARA

1980’li yıllarda Bahriye mektebinde her sınıfta 30 olmak üzere toplam 150 Libyalı öğrenci vardı. Bir yıl hazırlık sınıfında okurlar daha sonra bizimle birlikte Türkçe olarak dersleri takip ederlerdi.

Libyalı öğrencileri ve özellikle bazı arkadaşlarımı aradan 35 yıl geçmiş olsa bile hala unutamadım. Bu öğrencilerden Salim isimli bir arkadaşım vardı. Bir üst sınıftan bizim sınıfa kalmış bu öğrenci, beş vakit namazını açıktan kılar hiç kaçırmazdı. Kendisi ile samimi olmasak dahi selamlaşır, birbirimize dua ederdik. Zira Türk öğrenciler içinde ona benzeyen bir tek ben vardım.

Sınıf içinde bazı mübarek gün ve gecelerde namaz kılan öğrenciler olsa da kısa zamanda Feto’cular tarafından ikaz edilir devamlı surette namaz kılmasına mani olunurdu. Çünkü onlara göre açıktan namaz kılmak büyük bir hata idi. Fetoculara göre; komutanların gözünde “irtica” suçlamasına maruz kalınmak ve daha kötüsü askeri okuldan atılma tehlikesi vardı. Nice insanı işte böyle dinden uzaklaştırdılar. Allah hem bu Fetocuların hem de onların bu şekilde din yıkıcılığı yapmasına sebep olan faşist komutanların müstehakını versin…

Nice öğrenci arkadaşım namaza başlamış iken işte bu din düşmanı örgütün vesveseleri ile kısa zamanda bundan vazgeçmişti. Kendilerine göre mazeret bulabiliyorlardı. Faşist Darbeci Evren’in neredeyse her gün yaptığı irtica suçlamaları sayesinde namazı terk etmeyi akıllarınca doğru buluyorlardı. Belki de gizli olarak namaz kılanlar vardı fakat bunları göremiyordum. Yalnız kalmanın verdiği bir burukluğu uzun süre yaşamak zorunda kaldım.

Benim içinde namaz kılan birisinin bulunması çok önemliydi zira namaz kılan öğrenciler manevi destek veriyor tek başına kalmaktan kurtuluyordum.

Bahriye mektebinde Cuma namazı diye bir şey yoktu. Kara Harp Okulunda cami var iken Deniz Harp Okulunun tarihi eser niteliğinde olan çok güzel camisi yıkılmış yerine bir şey yapılmamıştı. Birkaç defa spor saatlerinde Heybeliada’da koşuya çıkınca kaçıp namaz kıldığımı bilirim. Bunun haricinde cami, cemaat nedir, tövbe! Hiç kimseye gösterilmezdi.

Türk öğrencilerinin ibadet konusundaki feci durumu böyle idi de Libyalı öğrenciler sanki çok mu iyiydi? Salim dışında sınıfımızdaki hiçbir öğrenci namaz kılmazdı. Nihayet 4. Sınıfa geldiğimizde beş Libyalı öğrenci ve bir Türk öğrenci de namaza başladı.

Fakat Libyalı öğrenciler Ramazan ayı girince bambaşka bir hale girerler; Allah’ın kulu olduklarını ve Allah’a karşı ibadet etmekle yükümlü olduklarını bildiklerini gösterirlerdi. Libyalı öğrencilerin tamamı oruç tutar hatta Ramazan ayı boyunca namazlarını kılmaya başlarlardı. Ramazan bitince yeniden eski hallerine döner sanki namaz ibadeti Ramazan ayına münhasırmış gibi tuhaf bir hale düşerlerdi

Sadece Ramazan ayı değil bütün bir ömür boyunca ibadet etmekle yükümlü olduğumuzu özellikle namaz gibi ibadetlerin boynumuzun borcu olduğunu ne Libyalı öğrenciler ne de halkımızın büyükçe bir kısmı biliyor. Belki de bildikleri halde bilmezliğe getiriyorlar. Namaz gibi insanın Rabbi ile temas kurması ve bütün canlıların önünde Allah’a muhatap olması gibi bir şeref ve makamın farkında değiller.

Özellikle namaz gibi dinin direği olan ve beş vakit kılınması şükür vazifesini yerine getirmek için en iyi fırsattır. Allah’ın insanlara verdiği onca nimete, sağlık sıhhat ve afiyeti bir nevi şükran ifadesidir; namaz…

Libyalı öğrencilerin de bizim kadar sıkıntısı vardı. Bunu çok sonra ancak son sınıfta öğrenmiştim. Özellikle benimle konuşurken sağa sola bakıp kimse var mı! Diye kolaçan ediyorlardı. Güya ben onların gözünde dindar öğrencilerin lideriydim. Niye acaba? Meğer; namaz kılıyordum ya bundan daha büyük bir cesaret olamazmış.

İşte Kaddafi hükümeti, dindar öğrencilere asla göz açtırmıyordu. Sınıf arkadaşları içinde muhbir olarak niteledikleri çok öğrenci vardı. Bunlar aynı bizdeki gibi namaz kılan öğrencileri fişleyip öğrencilerin yöneticilerine bildiriyorlardı. Sonuç ise sonradan anladım ki, bizden daha feci oluyordu.

Bu durumu Harp Okulundan mezun olduktan tam 20 yıl sonra anlama fırsatı buldum. 28 Şubat döneminde bahriyeden atılmış ticaret gemilerinde çalışmaya başlamıştım. Yolumuz o dönemde sık sık Libya’ya düşüyordu. Bir gün evrakları imzalarken “Sen Vehbi değil misin?” diye; bir sualle karşılaştım. İngilizce konuşan liman yetkililerinden bir tanesi Türkçe konuşmaya başlamıştı.

Meğer bu zat; Libyalı arkadaşlarımdan Abdürrezzak imiş. Hemen oturup konuşmaya başladık. Gemi evraklarını ve imzaları unutmuştum. Bana müsait olursam diğer bir Libyalı arkadaşım olan Siyahi sınıf arkadaşımızı da getireceğini söyledi.

Ertesi günü iple çeker gibi bekledim. Gerçekten de iki sınıf arkadaşımla aradan yıllar geçtiği halde görüşme fırsatı bulmuştum. Bana sınıf arkadaşlarımızın fotoğraflarını gösterdiler. Önemli görevlere yükselmişlerdi.

Bir müddet sonra namaz kılan arkadaşlarımı sormaya başladım zira onların sayısı çok azdı. Önce Muhammed Salim’i sordum. Bana şok yaşadığım hususları anlattılar.

Salim; Libya’ya döner dönmez hapse atılmıştı. Biz teğmen rütbesi ile göreve başlarken aynı başarıyı gösterdiği halde ona hücreyi layık görmüşlerdi. Bu sefer sınıfımızın en saygıdeğer öğrencisi olan Muhammed Cuma’yı sordum. Maalesef aynı suçlama onun için de geçerliydi.

Yahu ne suç işlediler de daha ayağının tozu ile ülkesine gelir gelmez hapse attılar? Diye sorunca; “siyasiyye” deyip geçiyorlardı. Yanımda 3. Kaptan Birtan, vardı. Bana “Süvari Bey sizin bütün arkadaşlarınız terörist mi?” diye sordu. Birtan’a hiçbir şey söyleyemedim zira sözcükler ağzımdan çıkmıyor, düğümleniyordu. Büyük bir şok geçirmiştim. İşte o zaman Kaddafi denen zalim diktatörün nasıl bir din düşmanı olduğunu öğrenmiş oldum.

Diğer namaz kılan sınıf arkadaşlarım Mahmud, Ahmet ve diğer iki kişinin de aynı akıbete uğradığını öğrendim. İşte kanayan bir vicdan yarası daha. O tarihe kadar dindar insanlara karşı uygulanan zulmün sadece Türkiye’de olduğunu bilirdim. Meğer Libya’da çok daha fenası varmış. Bizleri askeri okuldan veya birliklerden atıp yüklü bir tazminat alıyorlar iş bulmamıza mani oluyorlardı. Fakat Libya’da bundan daha kötüsü yani işin ucunda kodes vardı.  

Kaddafi, birkaç yıl önce Libya’da meydana gelen olaylardan dolayı öldürüldü. Niye yalan söyleyeyim bu zalim için hiç acımadım. Şimdi yapmış olduğu zulümlerin cezasını çekiyor. Kabir ve sakar cezası cehennemden önce görülecek çok fena bir yerdir. Rabbim cümlemizi muhafaza etsin…

Ramazan ayında dua etmek, huşu ile ibadet etmek gerekirken böyle acı olayları dile getirmek hiç hoş değil. Lakin yaşanmış bu acıları dile getirerek sanki bir rahatlama duyuyorum. Zalimin zulmünü haykırmak bana tarifinden aciz kaldığım büyük bir haz veriyor. Bu nedenle unutulmasını istemediğim ve önemli dersler çıkarılabilecek bu ibretli hatıraları anlatmayı borç biliyorum.

Hazır konu açılmış iken Libyalı sınıf arkadaşlarımla yaşadığım güzel bir hatıramı da paylaşayım. Ne zaman birisine eğlenceli bir hikaye anlatmak istesem bunu anlatırım:  

Libyalı sınıf arkadaşlarımdan Muhammed Mahmud, son sınıfta namaz kılmaya başlamıştı. Bu arkadaşım, benden kendisini sabah namazına kaldırmamı istemişti. Ben de memnuniyetle kabul etmiştim. Zira sadece Ramazan ayında değil artık devamlı olarak namazını kılacaktı.

Fakat bu iş bir hayli sıkıntıya yol açmıştı. Zira Mahmut, bir türlü derin uykusundan uyanmak istemiyordu. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü uyanmıyordu. Hatta koğuştaki bütün öğrenciler uyanıyor, bizimki bir türlü uyanmıyordu. Bu işin böyle devam etmeyeceğini zira bir türlü uyanmadığını söyleyince, benden tekrar uyandırmamı rica etti.

Bende “günah benden gitti diyerek” sabahleyin yine uyandırmaya gittim. Fakat “çare yok” Mahmud, bir türlü uyanmıyordu. Burnunu sıkıyor, göz kapaklarını kaldırıyorum hatta tokat atıyorum, nafile. Adam bir türlü uyanmıyor.

Neyse güç bela bir iki defa uyandı. Fakat ben bu işi daha fazla yapamayacağımı söyledim. Çünkü diğer öğrenciler bu uyandırma faslından bayağı rahatsız olduklarını söylediler. Mahmud, bu sefer başka bir yol denememi ve “su” yardımı ile uyandırmamı söyledi. “Suyun kaldırma kuvvetinin” aynı zamanda bu işe yarayacağına aklım ermemişti ama “deneyelim” dedim ve sabah namazı için tekrar uyandırmaya gittim.

Abdest aldıktan sonra avucuma su dolduruyor yatakhaneye gidinceye kadar elimde kalan suyu taşımaya çalışıyordum. O sabah inanılmaz bir şey oldu. Bizim bir türlü uyanmayan Mahmud, yanaklarına bir iki damla su damlayınca birden uyanıverdi. Ben bu işe önce inanmadım, ertesi gün bakalım ne olacak diye merakla bekledim. Fakat tokatla, yumrukla uyanmayan Mahmut bir-iki damla su ile çok kolay bir şekilde uyanıyordu. Bana namaza kaldırdığım için teşekkür ediyordu…

Tıpta böyle bir şeyin yeri var mıdır? Bilmiyorum ama suyun kaldırma kuvvetinin bu kadar etkili olduğunu da böylece öğrenmiş oldum. Uykusu ağır olanlara bir de bunu tavsiye ediyorum. Tecrübe ile sabittir, en derin uykuda olanları bile kolayca uyandırmaya yetiyor, vesselam…

Yazar : Vehbi KARA

Dr. Vehbi KARA, 1965 Yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini yine İstanbul’da tamamladıktan sonra 1982 yılında Deniz Harp Okuluna girerek askeri öğrenci olarak eğitimine devam etti. 1986 Yılında Kontrol Sistemleri bölümünden Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak mezun olduktan sonra Teğmen rütbesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı savaş gemilerinde ve karargâh birimlerinde deniz subayı olarak görev yaptı. Savaş gemilerinde güdümlü mermi ve top atışlarında birincilik kazanmıştır. 1997’de Yüzbaşı rütbesinde iken askerlik mesleğinden ayrıldı ve ticaret gemilerinde çalışmaya başladı. Gemi Kaptanı olarak çeşitli ülkelere ait 30’dan fazla ticari gemide görev yapmış çalıştığı firmalardan ödüller almıştır. 2011 Yılında Araştırmacı kadrosu ile İstanbul Üniversitesinde göreve başladı ve halen de bu üniversitenin Su Ürünleri Fakültesinde ve Mühendislik Fakültesinde denizcilikle ilgili meslek dersleri öğretmenliği görevini yürütmektedir. 1997 Yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Petrole Dayalı Stratejiler ve Uluslararası İlişkilerde Petrolün Rolü” isimli çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2015 Yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümünde “Çalışma İlişkileri Açısından Kapitalizm Sonrası Dönem: Malikiyet ve Serbestiyet Devri” başlıklı çalışması ile doktora eğitimini tamamlamıştır. Uzakyol Kaptanı yeterliliğinde gemi kaptanlığı, Denizci Eğitimci Belgesi ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği sertifikaları mevcuttur. Denizcilik, askerlik, tarih ve iktisat konularında çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde makaleler yazan Vehbi KARA’nın “Bahriyede 15 Yıl” ve “Altı Ayda Altı Kıta” isimli iki kitabı bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Gençlere karşı konuşurken neler bilinmeli?

Bir şeyi ne kadar allayıp pullarsan pulla, eğer samimiyetine dönük, karşındaki gençlerde en ufak bir …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
İstanbul Medreselerinin İlimde İleri Gitmemesinin Sebebi ve Risale-i Nur’dan İstifade

İstanbul’da Medreselerin İlimde İleri Gitmemesinin Bir Sebebi  Mantikî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol …

Kapat