Ana Sayfa / Uncategorized / Âsûde bahar ülkesi… / Nuray KÖSE

Âsûde bahar ülkesi… / Nuray KÖSE

Bunu paylaşınız

Nuray KÖSE

[email protected]

Âsûde bahar ülkesi…

Rahat, sakin, sessiz, ılık bir bahar günüydü…

İşte yine yağmur yağıyordu. Sanki müekkel melekler eşliğinde semâ katından gönderilen taze, hayat dolu rahmet esintileri, hayata hayat katmak, dirilişe omuz vermek üzere yarış halinde toprağın bağrında var oluşun nağmelerini mırıldanıyorlardı koro halinde…Onu, can dostunu, en vefalı arkadaşını toprağa verdikten sonra kim bilir üzerine bu kaçıncı yağmur yağışıydı.

Onsuz bir hayata alışmaya çalışıyordu. Yaklaşık üç ay olmuştu berzah âlemine yolculuğu. Ve bu alışma devresi hiçte kolay değildi onun için.

İlkokul birnici sınıfta tanışmışlardı. Uzun siyah saçları, ışıl ışıl parlayan rugan kırmızı ayakkabılarıyla, bembeyaz dantel yakası ve o beyaz ponponlu çoraplarıyla diğer çocuklardan hemencecik ayırt ediliyordu. Öğretmenleri, sanki onun kalbinden geçenleri okumuş gibi, boy sırasında onları yan yana koyuvermişti. Nereden bilebilirlerdi ki o ilk buluşmanın çok derin ve gerçek bir dostluğa dönüşeceğini…

Böylece ilk, orta ve liseyi birlikte ve aynı mahallede geçirmişlerdi. Birlikte ağlamış/hüzünlenmiş, birlikte gülmüş/sevinmiş, koca bir hayatı birlikte geçirmişlerdi. Okul yıllarında en sevdikleri şey, kitap okumaktı. Bazen ceplerindeki üç-beş kuruşu birleştirir, yetmezse otobüs paralarını katıp aldıkları kitapları büyük bir heyacanla okuyup ardından da o okudukları kitaplar üzerinde yaptıkları uzunca müzakere, ettikleri sohbetleri, şimdi göz yaşlarıyla hatırlıyordu…

Birbirlerine söz vermişlerdi. Hangimiz önce ölürsek, diğeri imkân oldukça her cuma ölen kişinin kabrine gidecek, bir miktar orada vakit geçirip Kur’ân ve duadan sonrada bir miktar kitap okuyacaktı. Değil mi ki okunanlar hava zerrelerinde/atomlarında kaydediliyor, misâl âlemine, ahiret âlemine, Levh-i Mahfûza geçiriliyordu. Bir tek hava zerreciği, kaydettiği görüntü, ses ve sûretleri, diğer atomlara iletiyor, vericilik görevi yapıyordu. Hem değil mi ki, güzel kelimeler (kelimât-ı tayyibe) semâya yükseliyor, küfür, şirk gibi kötü söz ve görüntüler de ‘Siccîn’e gönderiliyordu. Bunları düşünürken rüzgârın şiddetli esmesiyle kendine geldi. Paltosuna daha bir sıkı sarıldı. Ellerini ceplerine soktu. Yüzünde garip bir tebessüm vardı.

Zira birazdan arkadaşının yanında olacaktı. Bakışlarını gökyüzü ile yeryüzü arasında bir noktaya birleştirmiş, dökülen her damla ile bir parçasını duâ demeti tarzında toprağa sunmak ister gibi yürüyordu. Başındaki örtü çoktan ıslanmıştı. Yağmur da iyice hızlanmıştı. Bağrını bütün samimiyetiyle gökyüzüne açan toprak, damlaları kana kana içerken, özlediği o mezar taşı, uzaklardan nihayet görünüyordu. Artık adımları daha bir hızlanmıştı. Belki de koşuyordu. Bir an önce sohbetin ikliminde hasret gidermek istiyordu. Sonunda durdu. Gözleri defalarca aynı mezar taşında gezindi…Evet bak işte yine gelmişti. Hafif bir mırıltıyla selâm verdi. Tıpkı Resûlün (s.a.v) “Ehl-i kubûra” verdiği selam gibi…Sanki onun selâmını aldığını duymuşçasına yüreği ferahladı. Ve ”Aleyküm selâm!” dedi, onun yerine de…

Günlerden yine cumaydı…

”Geç mi kaldım acaba ?” dedi kendi kendine…Fakat cevap yok. Gerekçe olarak yağmuru göstermek ister gibi başını göğe kaldırdı…

Sonra her zamanki gibi Kur’ân okumaya başladı. Şimdi yağmuru hiç fark etmiyordu…Arkasından da uzunca duâ yaptı. Tüm kabristan; mezar taşları, otlar, kum taneleri, toprak parçalarıyla duâsına ‘âmîn’ diyorlardı sanki.

Tefekkür iklimine daldı, geçmişe parantez açtı yine.

Fakat hep böyle oluyordu. Hatıralar onu hiç yalnız bırakmıyordu. İşte yine hayâl koridorlarındaki her bir kapı tek tek açılıyordu.

Bir irfan ehlinden okuduğu şu sözleri hatırlamıştı: ”İçinde bulunduğumuz bu âlem nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir? Ve bu âlem içindeki insan nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir? Ve ne için halk edilmişlerdir? Günler ayları; aylar mevsimleri; mevsimler seneleri; seneler asırları; asırlar ise edvâr-ı ömr-i âlemi doğuruyor. Bu günlerin, ayların, mevsimlerin, senelerin, asırların ve devirlerin tebeddül ve tegayyüründe ne kadar mevcûdat yaratılır ve ne kadar mahlukat vefât edip gider! Hiç bir şey karârında kalmaz. Ne gece-gündüz ve ne de mevsimler tezgâhında dokunan mevcûdat da sâbit değildir. Demek kâinat, hem zaman hem de mekân i’tibariyle zelzele hâlinde olup dâima tagayyür ve tebeddül etmektedir.”

Kendi kendine mırıldanıyordu.’‘Ah be arkadaşım” dedi dalgın dalgın…Anlamak, yorumlamak nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi? Nasıl anlamalı ve yorumlamalı zamanı, mekânı? Zaman şeridine dizilen bu mahlâkatın görüntü vermeleri, esmâya mazhariyetleri, vazifelerini bitirenlerin terhis teskeresini almaları…Bütün bu yaratılış esrârı..Elimizde bir fener ve altımızda ha bire yalpalanan bir tekne, dev dalgalar içinde bir sürü hut’un (balığın) , nefs-i emmârenin, bir de karanlığın pençesinde, âhir zaman fitnelerinin dalgaları arasında, şer odaklarının hedefindeyiz. Mücâhedemiz çok yönlü ve çok cepheli.

Fener, ama nasıl?

Tekneyi bile aydınlatamıyor. Hedef yok, gaye yok. Umman derin ve de dalgalı…Sanki ha bire sallanan bir beşik. Halbuki bebekken beşikte sallanırdık, ama o zaman ağlamayı keser uyurduk. Şimdi her şey tersine döndü. Bebek gibi o Rahman‘a teslim olmak varken, kendimizi bile göremediğimiz o fersiz fenere bağlamışız her şeyimizi. Fener bizim her şeyimiz olmuş o büyük olan küçücük dünyamızda.

Fenerimizin gaz yağının bir gün biteceğini hiç düşünmemişiz. Aldanmışız ve böylece bir insanlık aldanmış, dalgalı denizde sallanan yarı köhne bir teknede yolunu kafa feneriyle aydınlatmaya çalışan, dev projeksiyonu görmezden gelen insanlık!..

Ey geride bıraktığım yıllarımın vefalı dostu ! Yolları yollara ekleyip de öyle çıkmıştık hülyalı şafaklara…Şimdi sen yanımda yoksun…

Yağmur şiddetini kaybetmişti. Açtığı şemsiyenin üzerine uzun aralıklarla ”tıp tıp” diye düşüyordu. Yine hayâl koridoruna girip bir kapıyı daha araladı… Bir gün ölen bir kişinin arkasından şu konuşmayı yaptıklarını hatırladı. ”Ne garip değil mi? İnsan bu dünyadan arkasında bıraktıkları insanlara bir ”Allah’a ısmarladık ” bile demeden çeker gider. Evet çünkü, elinde miâdını gösteren bir senet yoktur. Yaş ortalaması denen sınır kime vefa yüzünü gösterir, o da belli değildir.

Mukadder gibi görünen ömrü son damlasına kadar yaşayanların sayısı, belli şart ve belli ortalamalara göre farklı farklıdır.

İnsan her hangi bir sabah veya akşam, ya da günün belirsiz bir saatinde, kendi hâlinde, her şeyden gafil, karşısına çıkacak sürprizlerden habersiz, bir yolda yürürken, şu veya bu şekilde bir iş görürken derlenip toparlanma fırsatını dahi bulamadan tutuştururlar eline tezkeresini ve yunusun ifadeisiyle; ”Bindirirler cansız ata / İndirirler zulûmâta / Ne ana var ne ata / Örtüp pinhan ederler.”

Biter onun için her şey; kopmuştur arkada bıraktıklarından, maldan melâlden, evlâd-u iyalden. Şayet eliyle bir şey göndermemişse kendinden önce, bir hiçle karşılaşırlar.

Ömür çerçevesinde ağlayıp sızlayanlar veya cenazesine koşanlar…

Zaman hızla ilerlemişti. Yağmur şiddetini tekrar artırmıştı. Düşündü, etrafına bakındı. Kim bilir bu yollardan o meşhur tahta atlara binmiş, buraya getirilmiş yüzlerce insan vardır diye düşündü. Ömrü bitmiş, mevsimi geçmiş yolcular, bir daha dönmemek üzere çıkıp gitmişler bu dünya misafirhanesinden…. Ayaklarımızın altında çıtırdayan şu yapraklar ve daha dün gördüğümüz, uzun uzun çay sohbeti yaptığımız dostlarımızın kaç tanesi şimdi ebedi âlemde kim bilir?

Eğildi mezara, can dostunun toprağına elini sürdü. Çamur bulaştı ellerine. Bu toprak başka topraktı, kudret değirmeninde yeni öğütülmüş, hayat kokan, taptaze toprak; ne zaman toprakta bu kokuyu duysam yeniden yaratılıyormuşum gibi heyecana kapılırım. Varlığım yıkanır, yeni açan bir çiçek gibi taptaze ve bambaşka bir gözle bakarım hayata…

Yanağından süzülen ılık damlaların toprağa teması ile duruldu. Yağmur da artık çekip gidiyordu. Yüreğini dolduran bu koku, toprağın şükürlerini yukarılara ulaştırmak ister gibi telaşla koşuyordu semâya…Artık akşam oluyordu. Kusurları, ayıpları, hatta günahları örtmek için acele eden bir akşam daha oluyordu…

İyiden iyiye üşümüştü. Mezar başından ayrılmış, hızlı adımlarla artık evine dönüyordu. Gidip de dönmeyenler kervanına ne zaman katılacağını fikrederek…Yüreğinin en ince yerinden kopup gelen duâlarını can dostunun yanında bırakmış,Rabbi’ne şükür etmiş, ince bir hayal gibi ıslak kaldırımlardan koşarak uzaklaşmıştı…

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Yüz Deveden Bir Deve Gibi…

“Bugün Allah için ne yaptın”dan, “Allah bugün benim için ne yaptı”ya doğru hızla ilerliyoruz. *** …

Daha fazla Uncategorized, Yazarlar
Mehmed Âkif bizzat yaşayarak bizlere İslamiyet’i gösterdi.

Mehmed Âkif bizzat yaşayarak bizlere İslamiyet’i gösterdi. Mülâkat: Zeynep Kaçmaz Hekimoğlu İsmail,Mehmed Akif’i bir evliya …

Kapat