Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Avrupa’nın Travmaları – 1: Salgınlar

Avrupa’nın Travmaları – 1: Salgınlar

Yazmaya kalktığım ancak haddimi çok aşan bu yazılarda, Batı Mantığının şekillenmesine  etki eden büyük travmalardan 8’inin üzerinde durmak istiyorum. Anlatacaklarım çok yüzeysel olacak. Halbuki bu konular için konferanslar hatta sempozyumlar düzenlenip, cilt cilt eserler yazılabilir.

Bu konuları, akademik bir uzmanlık çerçevesinde değil, detayların belli olmadığı, kabaca ana hatların göründüğü, uzaktan çekilmiş bir fotoğraf gibi anlatmak istiyorum. Bu nedenle, yazıda hep bir şeyler eksik hep bir şeyler tamamlanmaya muhtaç ve amaaaa… ‘lı olacaktır.

İnşallah sonuçta okuyana faydası olan bir şeyler ortaya çıkar.

Bismillah.

1- SALGINLAR

MS 117. yılda Roma İmparatorluğunun sınırları

MÖ 27. yılda ismini aldığı Roma’da kurulan Roma İmparatorluğu bütün Orta ve Güney Avrupayı, Balkanları, Anadoluyu (Rumca Anatole=Doğu), Bilad-ı Şam’ı (Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün), Mısır ve tüm Kuzey Afrika’yı egemenliği altına aldı.

Roma, -bildiğimiz tarih içinde- şiddeti, devlet politikası çerçevesinde showa, gösteriye dönüştüren ilk devlet oldu.

İmparatorluk, şehirlere kurmuş olduğu arenalara halkı topluyor, vahşeti, gösteri diye izletiyordu. Suçlular, köleler, esirler, en çok da “boyun eğmeyenler”; ya gösterinin ilk sahnesinde kılıçla “kendi kendilerini” öldürmek ya da ikinci sahnede vahşi hayvanlara (aç köpeklere, aslanlara vs) atılmak seçeneği ile baş başa bırakılıyordu. Son sahnede de gladyatörler ölümüne birbirlerine saldırtılıyordu.

Gösteriden çıkan herkesin aklına; “Ya, bir daha ki sefere, aç köpeklerin önüne atılan ben olursam?” sorusu yerleştirilerek, “dehşete sarmalanan tehdit” ile bütün toplumun itaati temin edilmeye çalışılıyordu.

Romanın bu şiddeti, Hıristiyanlığın hem büyük acılarının, hem de geniş kitlelerce kabulünün de sebebi oldu. Avrupa’da Hıristiyanlığın bu kadar hızlı “müjde”ye (Hristiyanlığa) koşarken “sevgi” ve “merhamet” kelimelerinin sloganlaşması Roma’nın bu büyük şiddetine toplumun verdiği tepki olarak görülebilir.

Avrupa, MS 476’da Roma’nın yıkılışı ile tarihçilerin Orta Çağ diye adlandırdığı yeni bir döneme girdi. Bu çağ, karanlık bir dönem olarak tanımlanır ve tanıtılır.

Tanımlayanlar hem haksız, hem de art niyetsiz değillerdir.

Salgınlar Hıristiyanlığın dolayısı ile Kilise’nin çok etkin olduğu Ortaçağ’ın başlangıcı, “Jüstinyen Salgını” diye adlandırılan bir veba salgını kabul edilir. İskenderiye’den Kostantipol’e(İstanbul) oradan Orta Avrupa’ya, Rusya’ya, Çin’e yayılan “Jüstinyen Salgın”ı  Avrupa’nın neredeyse yarısını, Dünya nüfusunun ise 3’te 1’ini, yok etmiştir.

Avrupa’da, ortalama 20 yılda bir gelen ancak aralıkları bazen 2-3 yılda bire kadar düşen salgınlar, hemen her yüzyılda bir pandemic  (kıtaları aşan) boyutlara ulaşır. İskorpit(skorbüt), veba (kara ölüm), kolera, cüzzam(taun), çiçek, tifüs, frengi(sifilis), İtalyan (ya da Frenk) ateşi, kutsal ateş, difteri, sıtma, St. Anthony ateşi (ergotizm) gibi ard arda gelen salgınlar Avrupa’yı yüzyıllarca açlık, sefalet ve ölüme mahkum etti.

Ortaçağ’ın bitişi olarak kabul edilen 1347 yılındaki veba salgını; Avrupa, Rusya, Arabistan, Yemen ve Çin’i etkiledi. O tarihlerde 450 milyon olan Dünya nüfusunun 350 milyona indiği tahmin ediliyor. Avrupa, bu salgın öncesi nüfusuna ancak 1650’li yıllarda yeniden ulaşabildi.

Kızıl, 1700’lerde çocuklar için acımasız bir “boğaz hastalığı” halini aldı. On binlerce çocuğu öldürdü. 1800’lerde ölümün ismi, boğaz yollarına saldıran bir başka hastalık “difteri” (kuşpalazı) iken, 1848-1854 yılları arasında; yoksulların berbat şartlar altında yaşadığı yeni kapitalist Avrupa kentlerinde  ismi “kolera” oldu. Kolera bu yıllarda sadece İn­giltere’de çeyrek milyon yoksulu öldürdü.[1]

En son 1918 yılında İspanyol Gribi diye tanınan bir grip virüsü Avrupa’yı sarstı. Bu salgın da pandemicti. (Kıtalar aşabilecek ölçekte yaygın.) 18 ayda 50-100 milyon civarında insanın ölümüne neden oldu.

Son salgının üzerinden 100 yıl geçti. Ve yeni bir salgın bekleniyor. Avrupa’nın her salgın haberi ile ayağa kalkması bu yüzden.

Salgın dönemlerinde şehirler boşalıp ölüm tarlalarına dönüşüyor, korkudan ve kokudan şehirlere girilemiyor, hayatta kalanlar da açlığa ve göçe mahkum oluyorlardı. Korku ve dehşet toplumların psikolojik dengesini bozuyor, normal insan davranışlarında görülmeyen sosyolojik anormalliklere ve vahşetlere sebep oluyordu.

Mesela; 8. Yüzyıldan itibaren ara ara görülmeye başlanan Dancing Mania (epidemik korea) 13-14. Yüzyılda Avrupa’yı bir salgın halinde etkiledi.  Kasaba kasaba, köy köy insanlar; kadın, erkek, çocuk sokaklara dökülüp günler, geceler boyunca süren danslar ediyor, anlamsız çığlıklar atıyor, garip davranışlarda bulunuyor, halisülasyonlar, hayaller görüyor bayılıp düşene ya da ölene kadar durmuyorlardı. Bu kitlesel çılgınlık 17. Yüzyıla kadar dönem dönem ortaya çıkı.

Bir başka örnek de Avrupa’ya 6-7. yüzyılda giren cüzzam vakasıydı. 13. Yüzyıla gelindiğinde  Avrupa kentlerinde 220 adedi İngiltere ve İskoçya’da, 2 bin adedi ise Fransa’da olmak üzere toplam 19 bin cüzzamlı tecrit evi açılmıştı.[2] Cüzzamlılar, Fransa’da 1309, 1316 ve 1321 de, Almanya Aachen’de ise 1321 yılında kontrolden çıkan halk grubu tarafından canlı canlı cüzzamlılar tecrid evleriyle birlikte yakıldılar.

1351 yılında Avrupa’da yakılan Yahudiler.

Bir başka örnek, salgınlara sebep oldukları düşünülen Yahudilerin başına gelenlerdi. (Yahudiler, Hz İsa’yı öldürmüşlerdi. Hıristiyanlar bunu bile bile onların aralarında yaşamlarına müsaade ediyorlardı. Tanrı’nın öfkesinin sebebi, bu olmalıydı.)  Yahudilerin, su kuyularını zehirleyip salgını yaydıklarına dair çıkan bir dedikodu, katliama dönüştü. Fransa’da ve Kulsal Roma Germen (Almanya) topraklarında nehirlere atıldırlar, toplu şekilde yakıldılar veya evlerinin kapı ve pencereleri örülerek, açlıktan ölüme mahkum edildiler. 1351’de Avrupa’da neredeyse hiç Yahudi kalmadı.

Hijyen kültürünün gelişmemesi, Roma İmparatorluğunda hamamların frengi salgınlarının ve ahlaksızlığın sembolü haline gelip yok edilmeleri, banyo yapmanın putperest alışkanlığı olarak görülmesi, evleri çatılarından ayıran bölümün olmaması, toprakta yatma alışkanlığı, tek tip ve sadece buğdaya dayalı fakir beslenme tarzı salgınların ana sebepleri olarak görülür.

14. YY. Salgından korunma kostümü

Çok daha büyük, kalabalık ve sıcak şehirlere sahip olmalarına rağmen Müslüman toplumlar, Güney İtalya sahillerindeki bir kaç şehir hariç nüfusları 10.000 i bile bulmayan Avrupa şehirlerinin uğradığı yıkıma uğramadılar. İslam toplumlarını ve Müslümanların şehirlerini; hadesten taharet (vücüt ve kıyafet temizliği) necasetten taharet (çevre temizliği, dolayısı ile hayvanlarla iç içe bir yaşamın yasaklanması) ve sağ-sol el ayrımı gibi kaideler büyük boyutlu salgınlardan korudu.

Salgınların gücü Avrupa’daki yaşam formunun değişmesi ile 15-16. Yüzyıldan itibaren kırılmaya başlamıştır. Özellikle Amerika Kıtası’ndan gelen, Avrupa iklimine ve kış beslenmesine “buğday”dan çok daha uygun olan patates ve mısırın (ayrıca patlıcan, domates, biber, fasulye, kabak, fıstık, kakao vs ) Avrupa’da yayılması Avrupa’lı insanın kışın içine düştüğü zayıflık ve açlık sorununu çözmüş  skorbüt, kutsal ateş, St Anthony gibi hastalıklar görülmez olmuştur. Müslümanlar ile karşılaşmanın neticesi hijyen, banyo ve karantina bilincinin gelişmesi ve çatılı-zeminli ev modeline geçip hayvanlarla iç içe yaşamın değiştirilmesi ile frengi, kolera, tifüs, difteri ve sıtma gibi hastalıklar azalmıştır. Cüzzam, 16-17. Yüzyıllarda Avrupa’da ev zeminlerinin yerden ayrılıp, yerde yatma alışkanlığının bitmesi ile gizemli bir şekilde ortalıktan kaybolmuştur. Yerde yatmanın 18. Yüzyıla kadar devam ettiği İskandinav ülkelerinde cüzzam da 18. Yüzyıla kadar görülmeye devam etmiştir.

Kilisenin Kudreti

Orta Çağ’da, bu salgınlara çözüm, sadece Kilise’den geliyordu. Tanrı’nın öfkesinden ancak müjdeye, sevgiye sığınmakla yani Kilise’nin taleplerine uymakla korunabilirdi. “Çözümsüz dehşet” karşısında tüm gruplar Tanrı’nın ismi etrafında toplanmaya ikna oldu.

Kilise, bu dönemde; kralları, tahtından alıp,  tahta oturtabilecek bir güç elde etti. Engizisyon mahkemeleri ile toplumun ve hukukun üzerinde tam egemenlik kurdu. Papa birçok devletin toplayabileceğinden daha büyük ordular toplayabiliyordu.

Mesela; farklı Papalar, “Hz İsa’nın, Kutsal Kudüs’ün ‘putperestlerin’ (Müslümanların) elinden kurtarılmasını istediğini” haber vererek, 1096 dan 1270 yılına kadar 8 Haçlı Seferi düzenlemeyi, bunlardan 3’ünü Kudüs’e, 4 tanesini Anatole’e (Anadolu’ya) kadar getirmeyi başardılar.

Kanaatimizce, Kilisenin ve Papa’nın o dönemde halkın üzerindeki itibarını ve gücünü tasvir etmek için gösterilebilecek en iyi örneklerden biri; Çocuk Haçlı Seferidir. 1212 yılında Papa 3. İnnocentius’un yönlendirmesi ve bir çocuğun gördüğü rüya üzerine Avrupa’nın her tarafından aileler 12 yaşın altındaki çocuklarını Kiliseye bağışlamayı kabul ettiler. 20.000’i Fransa’dan 30.000’i Almanya‘dan olmak üzere toplanan 50.000 çocuk yürüyerek Kudüs’e doğru yola çıktı:

“Deniz önlerinde açılacak, melekler onları karşılayacaktı.” Olmadı…

Çoğu dağlarda donarak öldü. Bir kısmı gemilerle İstanbul’a kadar ulaştı ve Hıristiyan aileler tarafından evlat edinildi. Bir kısmını Cenevizli gemiciler Mısır’a köle diye sattılar. Çok azı evine geri dönebildi. (Papalık bu konudaki bilgileri vermekte ve konuşmakta hala çok ketum imiş.)

Bu dönemde toplum 3’e bölünmüştür. Asiller, Kilise ve serfler.Serfler (köylüler) denen sıradan insanlar ya krala ya da kiliseye hizmet etmek zorundaydılar. Özel mülkleri yoktu. Fikirleri olan varsa da soranları yoktu. Serfler yemek ve yatacak yer karşılığında asillere hizmet ederlerdi. Toprağın bir uzantısı gibiydiler. Toprak el değiştirdiğinde üzerindeki ağaçlar gibi serflerde toprakla beraber el değiştirirdi. Efendisini seçme, seyahat ya da taşınma hakları yoktu. (Bugün insan hakları beyannamesinde geçen “seyahat hakkı” ibaresi bize ne kadar anlamsız görülse de “serf”lik kültüründen gelen toplumlar için çok önemlidir.)

Sonuçları 

Bir çok Avrupalı düşünür; salgın hastalıkların Batı zihniyetinin ve tarihinin oluşumundaki etkisinin diğer bütün etkilerin fevkinde olduğunu düşünür.

Bu dönemde Avrupa’nın içine düştüğü sefalet ve nüfus kaybı, Arapların Güney Avrupa’yı (Sicilya, Malta, İber Yarımadası, Fransa) , Kıpçak ve Tatarların Kuzey-Doğu Avrupa’yı hallaç pamuğu gibi attıkları,  Osmanlının Avrupa’nın göbeğine(Viyana’ya) kadar ilerlediği bir atmosfere sebep oldu.

Salgınların toplumu Kiliselerin etrafında cemaatleştirmesi uzun vadede toprakların, servetin ve asillerin de  ve Kilisenin kontrolüne girmesi ile neticelenmiştir.

Bu dönemde tüm bilgi ve eğitim, dolayısı ile tüm fikir hareketleri tamamen Kilise’nin tekeline ve kontrolüne girmiştir. Engizisyon mahkemeleri ile kralları dahi yargılayabilecek bir güce sahip oldular.

Ancak bu çağ,en cok da  Avrupa’nın bugünkü kimliğini tanımlamakta etkili oldu. Kilise, Avrupa’yı “Haçlı Birliği” fikrinde toplayabilmeyi başararak, Modern Avrupa’nın ve Avrupalılık fikrinin temelini attı.

Salgın hastalıkların hiç biri, sonraki dönem gelişen bilimselliğin şifa verdiği hastalıklar olmamasına ve hala bir çok hastalığın sırrı anlaşılamamış olmasına rağmen, bu salgınların azalması Avrupa Biliminin Kilise’ye karşı (bilimin tanrı’ya karşı) zaferi olarak ilan edildi. Bu kazanılmamış zafer bir sonraki dönemin yönünün de belirleyicisi oldu.

Ahmet H. Çakıcı
    Rebiülevvel – 1439  ALANYA

İlginizi Çekebilir

Fıkıh – Hukuk Karşılaştırması

Yazar: Ebubekir SİFİL Varlığı ve hayatı müslümanca “algılama”nın zemini Akide ise, “yaşama”nın zemini de Fıkıh’tır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Yalancının Söylediği Doğru

Yazar: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir Görülmeyen, varılmayan, sezilmeyen, bilinmeyen alemlerin sırrı dualardadır. İşte bu …

Kapat