Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Avrupa’nın Travmaları – 2: Mezhep Savaşları

Avrupa’nın Travmaları – 2: Mezhep Savaşları

Yazar: Ahmet H. Çakıcı

Önceki yazı: 

Avrupa’nın Travmaları – 1: Salgınlar

(Yazıda konular çok uzamasın diye çok kısa ve üstünkörü anlatılıyor. Sadece genel bir perspektif verilerek, hakim ideolojinin sorgulanması isteniyor. Bu yüzden her şeyin çok eksik olduğunu göz önüne almanızı rica ediyorum.)

Mezhep Savaşları gösteren bir gravür.

2- Mezhep Savaşları – Aydınlanma

Topraklarını ve insanlarını Kilise’nin emrine vermesine rağmen Avrupa, Tanrı’nın öfkesini (?) gideremedi. Salgın hastalıklar ardı ardına gelmeye devam etti. Üstelik salgın hastalıklar kendilerini belli ettiklerinde Manastırlar, şehirlerden önce boşalıyor, Kilise ve ruhban sınıfı da şehirden kaçanların arasında yer alıyordu. Fakir kalabalıklar, dehşetin kucağında yapayalnız kaldıklarını gördüler.

Mezhep Savaşları:

524 yılında, Ostrogotların kralı Büyük Theodoricus’un, Boethius gibi parlak bir alim, bürokrat ve yalnız bir hümanisti[1]; başı, alnına bağlanan bir iple geriliyken kalın bir sopayla ölünceye dek dövdürerek infaz etmesinden sonra Yunan felsefesine tamamen kapanan Batı Düşüncesi’nin kilitlerini 8. Yüzyılla birlikte karşılaştıkları Sicilya, Malta ve Endülüs Müslümanları açtı.

Özellikle Endülüs kütüphaneleri Avrupalı aristokratların çocuklarını beslemeye başlayınca; bilgi ve düşünce üzerindeki kilisenin mutlak tekeli kırılmış oldu.  Bu süreç Rönesans ve Reform hareketlerini doğurmuştur. Ancak Rönesans ve Reform elit bir aydın zümrenin içinde kalmış ve fakir kalabalıkların hayatlarını ciddi oranda etkilememiştir.

Rönesans ve Reform hareketlerinin takipçileri bir kaç yüzyıl içinde; Kilisenin, çocuk haçlı seferleri, delilerin, cüzzamlıların ve büyücü olduğu şüphelenilen kadınların yakılması gibi sağlıksız bir ruh yapısını haber veren uygulamalarına ve Engizisyon mahkemelerinin zulmüne eleştirel bakmaya ve seslerini yükseltmeye cesaret edebildiler. Bu ses, yüzyıllardır; asiller ve kilise arasındaki sıkışmışlıkları daha da artan serfler(köylüler) arasında da yankı buldu.

Kendisi de ilahiyat eğitimi almış bir rahip olan Martin Luther (1483-1546) Kilisenin anlattıklarının İncil’de olmadığını halk da görsün diye İncil’i kalabalıkların diline (Almanca) çevirdi.  31 Ekim 1517 günü ise Katolik Kilisesi’ne karşı 95 maddeden oluşan bir “protesto” bildirisini Wittenberg Şatosu Kilisesinin kapısına astı. 1520 tarihinde bildiride de yer alan, Kilisenin Cennet’ten yer satma vaadine (endüljans) karşı çıkılması gerektiğini yüksek sesle söylemeye başlayınca Papa Onuncu Leon tarafından da afaroz edilerek dinsiz ilan edildi. Kral Şarlken’de, Luther ve taraftarlarına cephe alınca Martin Luther’in taraftarlarına protesto edenler anlamında “protestanlar” denildi. Bu hareket çok kısa zamanda özellikle Almanya ve hinterlandında  yayıldı.

Protestan ve Katolik gerilimi 1618 yılında, Bohemya’da Protestanların başlattıkları ayaklanmayla bir iç savaşa dönüştü. Kutsal Roma Germen Devletindeki bu iç savaş Fransa, İsveç, Avusturya, Hollanda, Danimarka’ya da sıçradı. İspanya, İngiltere, İtalya da bu savaştan uzak duramadılar.

Ama bu savaş diğer savaşlar gibi iki tarafın cephelere bölünüp erkeklerin karşılıklı birbirlerini öldürdükleri bir çatışma olmadı. Komşunun komşuya saldırdığı vahşi bir savaş oldu. Otuz yıl boyunca bu bölgede ekin ekilemedi, hayvan yetiştirilemedi. Korkunç bir açlık ortaya çıktı. Öyle ki grupların, birbirlerini ya da çocuklarını yemeleri vaka-i adiyeden sayıldı.

30 Yıl Mezhep Savaşlarının olduğu bölge.

30 yıl sonra savaşın bittiğini ilan eden Wesfalya Anlaşması gruplardan birinin galibiyeti ile imzalanmadı. Aynı 1337 de başlayıp 109 yıl sonra 1453’de biten “Yüz Yıl” savaşlarında olduğu gibi iki tarafın da cepheye sürecek askeri kalmadığı için bitti.  Bu çatışmalar, daha küçük çatışmalar halinde 100 yıl kadar daha sürdü. Savaş, bittiğinde; taraftarlarını böylesi bir “iç vahşet”in içine sürükleyen Kilise’nin toplum üzerindeki mutlak gücünü, itibarını ve etkisini de eritmişti.

Avrupa, Aydınlanma Çağı”na böyle girdi.

Hareketin toplum tarafından tutulmasının belki de en önemli faktörü başlatanlarının içinde çok miktarda ilahiyat eğitimi almış rahiplerin de bulunmasıydı. Mesela bu düşüncenin öncülerinden olan Rene Descartes bir Cizvit papaz okulundan mezundu. Öncülerin çoğu ya Tanrı’ya inanır ya da toplumun önünde inandıkları izlenimini verirlerdi. (En önemli temsilcileri  İmmanuel Kant, John Locke, Jean Jacques Rousseau, Charles Montesquieu, François Marie Arouet de Voltaire, Denis Diderot, Jean Le Rond D’alembert, David Hume oldu.)

Başlangıçta, Tanrıyı değil Tanrı adına konuşanları sorguluyor, Kilisenin Tanrının öğretisini tahrip ettiğini, “Uydurulmuş dine değil, indirilmiş İSA’ya”[2] inandıklarını söylüyorlardı. 

Mucizelere karşı çıkıyor, Tanrının akıl ve bilim çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. 

Ancak; bilimin yasalarına mahkum olmuş, mucize yapamayan, ateşin içine düşeni  kurtaramayan, denizleri yaramayan, kötüleri cezalandıramayan, iyileri ödüllendiremeyen yani fakirlerin ve güçsüzlerin umut olup onların intikamlarını alamayan bir Tanrı kimsenin işine yaramazdı. Ve bu hareket kısa sürede Tanrı tanımaz (ateist) ve materyalist bir çizgiye evrildi.

Dönemin sembol sloganını İmmanuel Kant (1724-1804) dile getirdi: “Sapare Aude” (Kendi Aklını kullanmaya cesaret et! Ya da Aklını kimseye emanet etme.)  

Bu dönemi tanımlayan fikri akımları hakkında, olumlu propagandaya gizli/açık sürekli muhatap olunduğundan, bilinenleri tekrar etmek yerine eleştirel yaklaşmayı tercih edeceğim: 

Akılcılık (Rationalizm)

Akılcılık akımının üzerinde durmadan önce İspanyol düşünür Ortega Y Gasset’ten bir alıntı yapmak istiyorum; 

“Bundan önceki çağda kalabalıklar, papazların, üstadların, asillerin etrafında toplanmışlardı. İyiyi, kötüyü, yapılması ya da yapılmaması gerekeni onlar söylüyorlardı. Sonra birileri o kalabalıklara; “Neden onları dinliyorsunuz? Sizin de aklınız var;  pekala düşünebilir, iyiyi kötüyü ayırt edebilir, siz de seçebilirsiniz.” dediler. 

Bu kalabalıkların çok hoşuna gitti.  Koşarak “merkeze”  geldiler. Seçmek istiyorlardı.

Sorun şuydu: İlimleri ya da yeterli tecrübeleri olmayanların fikirleri de olmuyordu. Neyi, nasıl seçeceklerdi?

Ortega Y. GAsset

“Endişe etmenize gerek yok .” Dediler. “Her sabah ihtiyacınız olan fikirleri Tv’lerden ve gazetelerden vereceğiz. Fikirsiz kalmayacaksınız.” 
Böylece kalabalık, her sabah kafasında bir sürü fikirle uyandı. Ancak bunların kendi fikirleri olmadığını da fark edemedi.  Kafasının içinde aniden bulduğu fikirleri, diğerlerine duyurmak için heyecanla evden çıktı. Kimse, “herkesin aynı şeyleri bulmasından” da şüphelenmiyordu. Çünkü kimsenin diğerini dinleyecek kadar vakti yoktu. Kaza ile dinlese de bunu, “fikrinin doğruluğuna” delil sayıyordu……

Kitlelere siz de düşünebilir ve seçim yapabilirsiniz demek, gerçekten seçim yapma bilgisine ve tecrübesine sahip olanları susturmak içindi. ”[3]   

300 yıl sonradan Akılcılık akımına bakınca, aklın yıkıcı “eleştiri” gücünün sadece geleneksel ve dini cemaatlere yönlendirildiğinin tespiti yapılabilir. (İslam toplumlarında Akıl, kalbin bir unsurudur. Bu nedenle İslam toplumlarında akıl, “insan olma” sürecine hizmet eden bir fiilken,  Batı toplumlarında, Rasyo nefsin ya da menfaatin kuvvesine dönüşür.) Aklı kullanma tavsiyesi; sadece geleneği, cemaati ve dini yapıları darmadağın etmek için bir silah olarak kullanılırken, “Aklını kimseye emanet etme.” tavsiyesi fabrikada şefe, dairede müdüre, orduda komutana, sivil hayatta polise yani sermaye ve iktidara teslim etme demek değildir. Kimseden komutanını, patronunu, müdürünü eleştirmesi (sermaye ve iktidarı) sorgulaması beklenmez. Polisin/askerin akledeni, eleştireni, sorgulayanı yani “itaat etmeyeni” vurma; patronun,müdürün, şefin işten atma, açlıkla tehdit etme hakkı vardır. Onlara karşı mutlak itaat gerekir.

Son üç yüz yıldır kalabalıkların akletmek dedikleri şey de, eğitimden ya da medyadan aldıklarını tekrarlamaktan başka bir şey değildir. Çünkü akletmek/düşünmek yeterli bir bilgi veya tecrübe olmadan olabilecek bir şey değildir.[4]  

Akılcılık akımına kapılan kitleler bir daha bir araya gelemezler. Kendi aklını kutsayan, kendi aklından geçip bir başka akılda bir araya gelemeyen toplumlar zerrelere parçalanırlar. Kendi aklını kutsayan toplumlar bir lidere sahip çıkabilme, lideri koruyabilme yeteneklerini de kaybederler. Arı beyinin öldüğü kovanın dağılması gibi perişan olurlar.  Bu nedenle Akılcılık, akımının en önemli işlevlerinden biri cemaatleri parçalamaktır.

“Cemaat” fakirlerin, zenginler ve iktidar karşısındaki tek gerçek silahıdır.

John Stuart Mill bu durumu; “300 yıldır Batı’lı entellektüelin görevi, cemaatleri parçalayarak dağılan insanları sermayenin fabrikalarında işçi olarak toplamaktır.[5]” Diyerek ifade eder.

Bilimsellik

Bu çağın belki de en belirgin özelliği; Kilisenin ve din adamlarının otoritesinin kırılması,  insanları yeni bir vaiz/öğretici etrafında toplanmaya davet etmesiydi.  

Yeni vaizin ismi “Bilim Adamı”ydı. Artık topluma iyiyi, kötüyü, çirkini, güzeli,  doğruyu, yanlışı, çocuklarını nasıl eğiteceğini, neyin yenileceğini,  neyin yenilmemesi gerektiğini “bilim adamı” söyleyecekti.

Herkes, onların tarafsızlıklarını ve insanlığın hayrı için kendilerini feda etmiş olduklarını sorgulamadan kabul etmek zorundaydı. Böylece bilim adamları Kilisenin tüm görevlerini devraldı.

Ancak çok geçmeden bilim adamlarının aslında sermaye ve iktidarın elinde bir enstrüman olduğunu, sermayenin bir çok şeyi toplumlara Bilim adamları ile meşrulaştırarak ya da  “Bilim Engisizyonu” ile tehdit ederek dayattığını hatta daha da ileri giderek bilim adamlarının sermayenin elinde maaşlı memur olduklarını gördük. Bilim, Tanrı’yı öldürüp (İlahi emirleri umursamamayı öğütleyip) PARA’nın emrine girerek kalabalıklara ihanet etti.

İlerlemişlik, silahların insan öldürme kapasitesi ile ölçülür oldu. En medeni, en ileri milletler en çok insan yok edebilme kapasitesine sahip olanlar oldu. Ve bilim, hizmetine girdiği güçlülere çok gelişmiş öldürme araçları vermekten çekinmedi.

Tanrı olmayınca, bilimin efendisi “mefaat” oldu.

Deneycilik (Amprisme)

Aydınlanma, deneylenemeyen hiç bir şeyin varlığına inanmamak gerektiğini öğütledi. Bir şeyi deneyleyebilmek için insanın beş duyu organı vardı. Göz, kulak, dil, burun ve ten. (Pozivitizm) Gerçeğe ancak bunlarla ulaşılabilirdi. KALP bir DUYU organı değildi. Böylece “mana” devre dışı kaldı. Varlığı ancak maddeden tanımlamak maddeperestliği, menfaatperestliği ayıp ve utanç verici bir şey olmaktan çıkardı.

Hazcılık (Eudomanizm)

Aydınlanma, hayatın amacını “iyi yaşamak ve hayattan zevk almak”tır, diye tanımladı. Eğer insanlar hayattan zevk alırlarsa mutlu olacaklar ve diğerlerine karşı saygı duyacaklardı. Ama bilim, kapitalisti (parataparı, mayteryalisti) bir türlü elindekini, olmayanlarla/fakirlerle paylaşmaya ikna edemedi. Sonuçta kendisinden başka hiç bir şeye değer vermeyen, kendine zarar vermeyen hiç bir şeyi umursamayan, HAZLARINA tapan korkunç zenginleşmiş bir zümre ve onların hiç umursamadıkları yığınlar/kalabalıklar ortaya çıktı. 

Bu ilke sadece HAZzı yaşayabilecek kadar sermayesi olanların işine yaradı. Hazcılık ilkesi fakirlerin onları eleştirebilme ahlaki üstünlüğünü de ellerinden aldı.

Akılcılık, deneycilik, bilimsellik, hazcılık adına toplumu birbirine bağlayan tüm manevi değerleri yerle bir eden Aydınlanmanın dağıttığı kalabalıkları modernizm, “PARA”nın[6] etrafında topladı.

Avrupa mezhep savaşlarının travması ile kapitalistin İsa’nın Rabbini öldürüp yerine Parayı koyduğu düzene razı oldu.

Nasipse devam ederiz.
Ahmet H. Çakıcı
Rebiülahir 1439- ALANYA

Önceki yazı: 

Avrupa’nın Travmaları – 1: Salgınlar

[1] Tanımlamalar İlber Ortaylı’dan alıntılanmıştır.

[2] Bu sloganlar günümüz Türkiye’sinde üretilmiş gibi görülse de Aydınlanma felsefesinin 1600’lü yıllardan beri dillendirdiği konular ve sloganlardır.

[3] Ortega Y Gasset’in “Kütlelerin İsyanı” isimli kitabından derlenmiştir.

[4] Ankebut 63: Andolsun ki onlara, kim yağdırır gökten yağmuru da onunla, ölümünden sonra diriltir yeryüzünü diye sorsan Allah derler mutlaka; de ki: Hamd Allah’a, fakat çoğu akıl etmez.

[5] Alain Touraine: Modernliğin Eleştirisi

[6] İmparatorluk : A.Negri&M.Hardt

İlginizi Çekebilir

Fıkıh – Hukuk Karşılaştırması

Yazar: Ebubekir SİFİL Varlığı ve hayatı müslümanca “algılama”nın zemini Akide ise, “yaşama”nın zemini de Fıkıh’tır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
İlahiyat Camiasın(d)a Neler Oluyor? – 1

Bu yazının kaleme alınmasının gerekçesi sonraki yazılarda gelecek soruların ve teşkil ettiği sorunların İlahiyat camiasındaki …

Kapat