Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Avrupa’nın Travmaları – 4: Sanayi Devrimi ve Komünizm
Ekim 1917, Moskova

Avrupa’nın Travmaları – 4: Sanayi Devrimi ve Komünizm

Bir Önceki YazıAvrupa’nın Travmaları-3 : Sömürgecilik ve Modernizm

Sanayi Devrimi ve Komünizm (İnsan Hakları)

Plassey Savaşı’ından sonra Robert Clive

(Bu yazılarda bir çok şey eksik)

15. Yüzyıldan itibaren Avrupalı gemiciler (korsanlar) Amerika, Afrika ve Hindistan’ı yağmalayıp, ele geçirdikleri her kıymetli şeyi Avrupa’ya taşıdılar.  Özellikle 1753 yılında Hindistan’da yapılan Plassey Savaşında Fransızları yenip Babür İmparatorluğunun dağ gibi altınlarını (Benzetme İngiliz komutan Robert Clive’a ait.) ve diğer hazinelerini İngiltere’ye taşımalarından sonra bu yağmanın ve sömürgeciliğin lideri İngilizler oldu.

Yığılan servetler Avrupa’da; ahlakla, dinle, kilise ile pek de işi olmayan yeni bir zengin zümre var etti: Kapitalistler.

Kalabalıkları kendi menfaatine tapmaya, kendi akıllarından başkasını dinlememeye ikna edip, toplumu bir araya getiren kutsalları da sarsınca kapitalistlerin önündeki en büyük engel -Kilise ve cemaatler- etkisiz hale geldi.

1789 yılındaki Fransa Devrimi’nin monarşik iktidarları zayıflatması, Ulus Devletlerin ve Milliyetçilik ideolojilerinin tarih sahnesine çıkışları için yol açtı. Yılların monarşilerinin yerine yeni bir yönetici sınıf dünya siyasetinde rol üstlendi. Ama yeni yönetim biçimlerinin Tanrı’dan gelen “asaletleri” veya “kutsal”lıkları yoktu. Toplumu bir arada tutabilmek için, onları “kutsal millet” miti ile bir araya getirip  “daha iyi bir gelecek” vaad etmekten başka bir yol bulamadılar. Ancak daha iyi bir gelecek için çok paraya ihtiyaçları vardı. Ve para da kapitalistlerdeydi.

Kapitalistler, iktidarları paraları ile destekleyip, medya gücü ile de kitleleri iktidarın çevresinde tutuyorlardı. Bu sürecin sonunda Marx’ın deyişiyle; “devlet, zenginlerin yönetim kurulu”na dönüştü.

Bir kaç yüzyıl boyunca yapılan bu büyük yağmanın sonucu zenginleşen eski haydut/korsan yeni kapitalistlerin Kiliseye ve krallara karşı elde ettikleri zafer, uzak diyarlarda ve çok maliyetli olan kolonilerini Avrupa’ya taşıma cesaretini kendilerine verdi. Avrupa’da öyle korkunç bir düzen kurdular ki; engizisyon mahkemelerine rahmet okuttular.

Özellikle, İngiltere’deki 1700 yıllardan itibaren sanayi alt yapısına yönelik keşif ve geliştirmeler, devasa atölyelerin, fabrikaların, maden işletmelerinin dolayısı ile sanayi şehirlerinin doğuşuna öncülük etti. (1758-1791) Ancak bu devasa sanayi şehirlerinin nüfusları sanayi işletmelerini besleyebilecek durumda değildi. Çalıştıracak insanlara/kölelere ihtiyaçları vardı. Oxford Üniversitesi profesörlerinden Jane Humphries: “Fabrika sahipleri ucuz, uysal ve çabuk öğrenen işgücüne ihtiyaç duyuyorlardı. Bunu da şehirlerin yoksul kesimlerinde buldular…” diyerek durumu ifade eder.

Aydınlanmanın toplumları bir araya getiren kutsal değerleri tarümar etmesiyle paramparça olup bir araya gelemeyen toplumları, kapitalistler; “para/maaş” ortak değeri ile kendi çevrelerinde topladılar. Artık dünyada yeni bir toplumsal sınıf daha vardı: “İşçiler

İngiltere’de kömür ocağına inen işçiler.

Köylerinde, “kimsenin olmayan bir toprağa” inşe ettiği evi ve yine “kimsenin olmayan ormandan” temizlediği araziyi ekip dikerek kendi kendine yeten taşra nüfusunun; ulus Devletin tüm arazileri parselleyerek el koyması ile kendi yurtlarında, ev yapabilecek, hayvanlarını bakabilecek arazileri kalmadı. Baba malı arazi, mirasta bölüşülüp küçülünce sonraki nesillere kırsalda yaşamak imkansız hale geldi. Tüm kırsal büyük şehirlere göçmeye ve sermayenin eline işçi olmaya mahkum edildi.(Türkiye gibi modernleşme sürecine geç giren devletlerde bu süreç devam etmekte, hala köylülerin elinde kalan araziler, devletin gözetiminde bankalara kredi/ipotek/haciz yoluyla transfer edilmeye devam edilmektedir.)

Kalabalıklar, yığın halinde sanayi şehirlerinin topraksız, kanalizasyonsuz, temiz susuz, sağlıksız varoşlarına, gecekondularına yığıldı. Çalışmak ve yiyecek bir şeyler bulmak zorundaydılar. İşçilik tek seçenekti. Ancak çalışma şartları oturdukları kenar mahallerden daha iyi değildi.

Mesailer 12-18 saati buluyor havalandırmasız, sağlıksız, sigortasız, izinsiz koşullarda çalışılıyordu. Bundan kadınlar ve çocuklarda istisna değildi.

Küçücük çocuklar 3-4 yaşlarında çalışabilir kabul ediliyor ve 12 saatin üzerinde mesai yapıyorlardı. (8 yaş altı çocuk,8-14 yaş arası genç ve 14 yaş üstü yetişkin kabul ediliyordu.) 1779 yılında Londra’da ölen insanların yarısı 5 yaşın altındaydı.

Çocukların mesailerinin 10 saatle sınırlanması için verilen mücadeleden ancak 80 senede sonuç alınabilmişti.

Kömür madenlerinde ve dokuma fabrikalarında çalışan çocukların ömür ortalaması 20’li yaşları bulmuyor, maaşları bir kaç peniyi geçmiyordu.[1] Çocuklara verilen yemek domuz yağı, yulaf çorbası ve kara ekmekti. Samuel Oldknow adlı İngiliz sanayici çocuklara süt verdiği için “İyilik Babası” lakabı ile efsaneleşmişti.”[2] Kız, erkek, küçük, büyük çocukların yatakhanelerinin aynı yerde olması hem ustabaşıların hem büyük erkek çocukların cinsel istismarını sıradanlaştırmıştı. Tecavüze uğramadan büyüyen çocuk neredeyse yoktu. Sağlıksız maden ve fabrika koşullarında çalışanlarda ortaya çıkan “mill fever[3]” ve “tüberküloz” (verem) hastalığı korkunç bir yaygınlık göstermişti.

1837 Yılında Fransa’nın 10 bölgesinden askere alınan 10.000 gençten 8980’inin sağlıksız ortamlarda, yetersiz beslenerek, günde 16-17 saat mesailerle çalışmalarının neticesinde sakat veya askerlik yapamayacak derecede hasta olduklarının tespiti konu hakkında bir fikir verecek niteliktedir.”[4] İlginç olan bunun raporlara insani kaygı ile değil, savaştıracak asker bulunamama endişesi nedeniyle güvenlik problemi olarak girmesidir.

Kendi imalathanesinde 8 yaş altı 40-50 çocuk çalıştıran dönemin liberal köşe yazarlarından birinin, kendisine yapılan eleştirilere gazetedeki köşesinden verdiği cevap, Kapitalistlerin vakıaya nasıl baktıklarını açıklayabilecek nitelikte: “Biz evrim teorisine inanıyoruz. Evrimde aslolan büyük balığın küçük balığı yemesidir. Doğal olan budur. Bunun tersini düşünmek akla ve bilime sığmaz….. Onların küçük balık olmalarını tayin eden ben değilim.”[5]

Dönemin İngiltere Başbakanı William Pitt’in çocuk işçiliği hakkında söyledikleri, devletin de bu halden pek bir şikayetinin olmadığının ve işbirliğinin itirafı gibidir: “Çocukların… ihtiyaçlarını sağlamaya yeten bu mesailerinin, memleketin sırtından ne ağır bir yük kaldırdığını ve milli refah ve zenginliğe ne derecede yardımcı olduğunu görerek hayrete düşeriz…”[6]

Durum sadece İngiltere ve Fransa’da böyle değildi: Almanya ‘da, Belçika’da, Hollanda’da, İsveç’te de[7] yaşananlar benzerdi. Mesela Belçika’da Wallonia kömür ocaklarında 10-12 yaş arası çalıştırılan çocuk sayısı 10.000’in üzerindeyken, kaldıkları barınakların yağmur ve rüzgara karşı korunaksız olduğu 1846 yılında rapor edilmişti.

İşçilerin hayat şartlarını iyileştirme konusundaki ilk teklif kendisi de bir dokuma fabrikası sahibi olan Robert  Peel tarafından Avam Kamarasına getirilmiş ve aynı yıl kabul edilmiş ancak hiç bir pratik etkisi söz konusu olmamıştı. Asıl yasa, Lord Althorp Yasası olarak da bilinen 1833’te kabul edilen yasadır. Ancak tüm İngiltere sathında müfettiş olarak görevlendirilen kişi sayısının sadece 4 olması, konunun iktidarca ne kadar ciddiye alındığına işaret edebilir.

İlk İtirazlar

Avrupa ‘da vahşi kapitalizmin berbat koşulları altında çalışan; ancak, maaşlarını bile doğru düzgün alamayan kitlelerle zenginler arasındaki uçurum ilk olarak 1811-1812 yıllarındaki Luddite isyanlarını doğurmuştur.

1848 yılındaki hareketler ise yeni zenginleri ürkütecek boyutlara ulaşmayı başarmıştı. Fransa’da başlayan işçi hareketleri, Avrupa kıtasının neredeyse tamamını etkilemişti. Önce Viyana, sonra Berlin ayaklanmış, ardından gösteriler İngiltere ve İtalya’ya yayılmıştı. Ayaklanmalar sırasında İngiliz kralı Louis-Philippe, altı yaşındaki torunu lehine tahtan çekilip Paris’e kaçtı. Fransa’da da burjuva ilk kez kendisinden olmayan birinin yönetime gelmesini kabullenmek zorunda kaldı. Louis Napolyon.

Mark Mazower bu isyanları; “devrimcilerin hükümdarları devirdikleri; Paris, Prag, Viyana ve Venedik’te özgürlük çığlıklarının işitildiği olağanüstü bir yıldı, 1848.” Diyerek tanımlar.

1848 olaylarının sonunda işçiler, iktidar ve kapitalistleri ürkütüp bazı kazanımlar elde etmeyi başardılar. Ancak hala insani hayat şartlarının çok uzağındaydılar.

Kapitalizm ve kapitalizmin siyasal üst yapısı olan liberalizmin ulus devletle yaptığı işbirliğinin ortaya çıkardığı felaketi Hegel, Engels, Weber gibiler görmüşse de bunların içinde kitleler üzerinde en etkili olan düşünür Karl Marx oldu. Marks 1848 olaylarının üzerine Komünist Manifesto’yu yayınladı.

Kapitalist sistemin bir patlamaya(devrim) sebep olacağının tespitini ve eleştirisini yaptı. Çözümün komünizmde olduğunu söyledi. Komünizm, güçsüzleri bir araya getirmek isteyen yeni bir cemaatçilik teklifiydi. (Komünizm ismini, Hz İsa’nın havarilerini bir araya topladığı ve herkesin yanında getirdiğini diğeri ile paylaştığı komünyal ayinden aldı.)

Tüm malların ve üretim araçlarının toplumun ortak mülkü olduğunu bunlardan eşit şekilde faydalanılması gerektiğini iddia ediyordu. Fakirler bir araya geldiklerinde onlara önderlik (sovyet-şura) edecek emekçilerin olması gerektiğini, bu konuda din adamlarına/Tanrıya güvenilemeyeceğini çünkü din adamlarının; fakirleri, sermaye ve krallara sattıklarını ifade etti. Önderliğe, yol göstericiliğin bilim adamlarınca yapılması gerektiğini düşünerek Modernizm öncesi Aydınlanma hareketine de göz kırptı.

Komünist hareket sadece Rusya da etkin değildi: 1890’da verdiği manifestoyu 1920’de Fransa’da partileşmeye vardıran Fransız Komünist hareketi yetiştirdiği düşünce adamları ile Rus Komünist düşüncesinin gerisinde olmadığını göstermiştir.

İngiltere’de 1864’te 1. Enternasyonel kurulurken 1880’lerde sendikalar 1,000,000 üyeye ulaşabildiler. 1913 yılına gelindiğinde rakam 4,100,000’e, 1920‘de 8,500,000’a ulaşmıştı. Bu arada 1888’de Londra’da, son derece düşük ücret alan işçi kızlar, 1889’da da on bin dok(liman) işçisi, sistemi felç edip isteklerini patronlara/kapitalistlere kabul ettirmeyi başardılar. [8]

ABD’de 1875’te maden işçilerinin grevinden mesul görülen 16 maden işçisi idam edildi. 1877’deki Demiryolu İşçilerinin Grevi’nde askerlerin açtığı ateşte 26 işçiyi katledildi. 1886’da Marangozlar Sendikasının düzenlediği Emek Hareketi, greve gitti. Olaylarda 6 işçi öldü. 1894’te Yataklı Vagon İşçileri Sendikasının grevi tüm ülkeyi saran bir grevdi ve 30 işçi öldü. 1912’de Sosyalist parti üye sayısını 100.000’in üzerine çıkardı.

Almanya işçi örgütlenmelerinin gücünden rahatsız olunca tüm komünist hareketleri yasaklayıp sıkı takibe aldı. Durum diğer ülkelerde de çok farklı değildi. Komünist hareket, kapitalistleri korkutmayı başarmıştı.

Kapitalistler bağıra bağıra gelmekte olan komünizm dalgasını durdurabilmek için yüzyıllardır öldürmek için uğraştıkları Tanrıyı yardıma çağırdılar: Bütün Dünya’da komünizm karşıtı dernekler kurup; Komünistlerin Allah’sız olduklarının, Tanrıya inanmadıklarının propagandasını yaptılar.

Marx, devrimi ve devrimin olacağı yeri öncelikle Fransa olmazsa İngiltere veya Almanya olarak tahmin etmişti. Marx, haklı çıktı; devrim oldu. Ama Moskova’da.

Ekim 1917, Moskova

1905 yılında başlayan olaylar, 1917’nin Ekiminde Lenin önderliğinde -İngiliz Kraliyetinin Çar’a verdiği desteğe rağmen- Bolşevik devrimle neticelendi. Moskova’dan gelen fotoğraflar Avrupalı kapitalistleri dehşete düşürdü. O fotoğraflarda kendi sonlarını gördüler. Komünizm, kendi yaşadıkları topraklarda, bankalarının, evlerinin, çocuklarının, arazilerinin oldukları yerde, kendilerini tehdit ediyordu. Bu durum onları bir karar almaya mecbur etti.

Vahşi kapitalizmi kendi topraklarının dışına taşıdılar. Kendi yaşadıkları ülkelerde insan ve işçi hakları standardını yükselterek, isyan ve devrimin var olabileceği koşulları yok etmeye; kendileri, aileleri, paraları ve şirketlerinin merkezleri için güvenli ve korunmuş bir bölge inşa etmeye karar verdiler.

Dikkat edilirse, kapitalistler insani olanı kabul etmediler, sadece tehlikeyi kendilerinden uzağa gönderdiler.

Nike firmasını çocuk işçiliği konusunda eleştiren bir karikatür

Aynı fabrika, Almanya şubesinde çalışan işçisine 4000 Euro, Türkiye’deki işçisine 400 euro, Çin’de işçisine ise 40 Euro aylık veriyor. Adidas, Puma, Nike gibi firmaların Avrupa’daki fabrikalarında hiç çocuk işçi yokken, Vietnam ve Kamboçya’daki fabrikalarında 8-14 yaşlarında çocukları günde 12 saat çalıştırabiliyorlar. Bunlardan bazıları aylık 50-60 Usd alırken bazıları ailelerinden tamamen satın alınmış olabiliyor(köle).[9]

Unicef’e göre şu an dünyada 170 milyon çocuk işçi bulunurken, bunların %73’ü Fortune 500 listesinde yer alan Dünyaca ünlü şirketlerde çalışmakta.[10]

Kendi ülkelerinde silah satışını yasaklayan ya da sıkı kontrole alana Batı, iş Suriye, Irak, Nijerya olunca silahları kamyon kamyon dağıtmaya başlıyor.[11]

Londra’da, izmariti yere atmayı medeniyetsizlik sayanlar Afrika’da, Asya’da kurdukları fabrikalarda nehirleri, gölleri, denizleri, toprakları hatta insanları zehirliyor, genetiği ile oynanmış ürünlerin kendi ülkelerinde satışını kontrol altına alırken, fakir ülkelere mucizevi ürün diye pazarlıyorlar.

Vietnam, Kamboçya, Guetamala gibi birçok ülkede küçücük yaştaki çocukların üzerine kurulmuş seks ekonomileri var ve çocuk seksinin (pedofili) en büyük müşteri grupları Avrupa’dan. Her tatil döneminde bu ülkelere seyahat ve tatil önerilerinin reklamları tüm medyadan yapılıyor. (Türkiye’de İslamcı Medyada bile bu reklamlar yer almaya başladı.) Ancak görmezlikten gelinir. Avrupa’lı ülkelerin çocuklarını taciz etmek büyük suçtur ancak gelişmemiş ülkelerde çocuk seksi suç değildir. Bu görülemez, aynı her Batı’lı ülkede yığınla kadının fuhuş sektöründe olduğunun ,devletler ve kadın hareketleri tarafından görülememesi gibi.

Örnek çoğaltılabilir, lakin maksat anlaşılmıştır.

Sonuçları:

Komünizmin insanlığa en önemli hediyesi, Avrupalı sermayeyi korkutarak onları sosyalistlerle iş birliği yapmaya ve sosyalist devleti geliştirmeye razı etmesiydi. 1700’lerden itibaren Avrupa’ya inşa ettiği kolonilerini, 1950’lerden sonra Avrupa’nın dışına taşıyarak Avrupa’da bir huzur adası var etmeye çalıştı. Avrupa, ilan ettiği İnsan Hakları Beyannamesini ise Avrupa’nın  dışında pek umursamadı.

Vahşi kapitalizm, fakir ülkelere ihraç edildiğinden, sömürgecilerle-sömürenlerin arasındaki mesafe açıldı. Hatta sömüren tamamen ulaşılmaz hatta görünmez oldular. Bunalan kitleler, karşılarında sömürücülerini bulamıyorlar. Sömürgeciler, silah ve para ile destekledikleri yerli kompradorları[12] onların karşılarına çıkarıyorlar. Bir araya gelebilip de birini alaşağı edebilirlerse, sömürgeci yeni bir tanesini onların yerine tayin ediyor. Bu nesiller boyunca böyle sürüp gidiyor.

Mülteci politikaları, köle ticaretinin ekonomik yolu: Kölenin avlanması, taşınması, yetiştirilmesi, dil öğretilmesi, gardiyanların maaşı ile her anı maliyetli ve çok riskli bir ticarettir köle ticareti. Daha ucuz bir yöntem bulununca, terk edildi.

Umutsuzluk içinde kalan kitleler; duvarları, dağları, denizleri, gümrükleri aşıp, yüz binlerce kaderdaşlarının yollarda telef olduğunu göre göre Avrupa’nın güvenli bölgelerine sığınıp vahşi kapitalizmin sonuçlarından kendilerini ve çocuklarını korumaya çalışıyorlar.

Kitleler, vahşi kapitalizmin aç bırakıp, diktatörler ile ezdiği, teröristler ile korkuttuğu ülkelerden, güvenli bölgeye sığınmak için kendi ayakları ile Avrupa’nın kapsına, işçi olmaya geliyorlar. Tüm yol maliyetini kendileri üstleniyorlar. Yolda ölenler “zarar” hanesine yazılmıyor. Üstelik mesleklerini edinme ve dil öğrenme maliyetlerini yerel devletler üstleniyor. Avrupa’lı patrona, hiç bir maliyet yükü olmadan dilediğini seçmek kalıyor.

Ve Alain Touraine’nin tespiti ile “Patronları, bu işçilere ertesi gün işe gelmeleri için ihtiyaç duydukları rakamın üstünde para vermeye hiç bir söz ikna edemiyor.” Ne yazık ki; iktidarlar mevcut kanun ve düzenlemelerle, kendilerini destekleyen sermayenin çıkarlarını ve pozisyonlarını korumayı görev biliyorlar.[13]

İlan edilen İnsan Hakları ise, temelde “Avrupalı insanı” İnsan kabul ederken onun dahi ŞEREF ve barınma hakkını henüz tanımaya yanaşmadı. Fakirler ölmeye yönlendirildikleri kendi vatanlarında bile bir barınak sahibi olabilmek için 30-40 sene çalışmak zorundadırlar. Vatan için ölmeleri gerekir. Ama o vatanda paraları yoksa yerleri de yoktur. Bu bölümü bir alıntı ile bitireyim:

10 Kasım 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Beyannamesi Şemseddin Yeşil Efendi’nin eline verilince, üstad beyannameyi okumuş ve suratı asılmış; “İnsanın şerefini korumayıp, cesedini koruyan beyanname, köleyi değil köle satıcısını korur.” demiş.

(Af buyurun.) Umumhanede günde 20-25 erkeğe hizmet vererek geçimini sağlayan bir hanım efendinin hastalıklarını dert edinirken, ona onurlu bir yaşam yolu açmayan bir beyanname, kadının değil kadın satıcısının sermayesini menfaatini koruma derdinde bir beyannamedir.

Avrupa’yı radikal kararlar almaya zorlayan zihnindeki önemli travmalardan bir diğeri de dünya savaşlarıydı.

Nasipse devam ederiz.

Ahmet H. Çakıcı

Rebiülahir 1439/ ALANYA

Dipnotlar

[1] William Balake’in baca temizleyicisi çocuklar için yazdığı şiir.

https://www.evrensel.net/yazi/71519/cocuk-isciler

Küçük siyah bir şey karlar arasından
“Temizlikçi!” diye haykırdı kederli bir sesle:
“Söyle bana, nerede senin annen baban?”
“Dua etmeye gittiler kiliseye

Çimenlerde beni mutlu gördüler
Gülüp oynuyordum karlar üstünde
Ölüm elbisesini giydirdiler
Bu kederli şarkıyı öğrettiler bir de

Şarkı söyleyip mutlu göründüğüm için
Sandılar ki bir kötülük yok yaptıklarında
Şükretmeye gittiler, Tanrı’ya, rahibe, krala
Acılarımız üstüne cenneti kuranlara.”

*Kehanetin Gölgeleri, William Blake,   Türkçesi: Tozan Alkan,  Desenler William Blake, Varlık Yayınları, 280 s.

[2] ”http://www.serenti.org/sanayi-devriminin-cocuk-iscileri/

[3] Sağlıksız hava koşulları nedeni ile gelişen astıma benzer bir tür akciğer hastalığı.

[4]http://hukuk.deu.edu.tr/dosyalar/dergiler/dergimiz-12-ozel/2-ozel/1-fevzidemir.pdf

[5] Okumalarım sırasında rastladığım bu metne nerede rastladığımı daha sonra bulamadım.

[6] http://dunyalilar.org/sanayi-devriminden-gunumuze-cocuk-somurusu.html/

[7]http://hukuk.deu.edu.tr/dosyalar/dergiler/dergimiz-12-ozel/2-ozel/1-fevzidemir.pdf

[8] http://dergipark.gov.tr/download/article-file/9610

[9] http://web.bilecik.edu.tr/ahmet-unlu/yazarlardan-alintilar/sade-vatandas-olarak-zuhal-nakay-nike/
http://aa.com.tr/tr/dunya/dunyada-40-milyon-modern-kole-var-/914251

[10] https://labs.theguardian.com/unicef-child-labour/

[11]https://www.evrensel.net/haber/189236/microsoft-un-cocuk-koleleri

[12] Komprador: Sömürgeci, yerlilerden seçtiği işbirlikçisi.

[13] Alain Touraine, Modernliğin eleştirisi, Terry Eagleton, Tanrı’nın Ölümü

İlginizi Çekebilir

Fıkıh – Hukuk Karşılaştırması

Yazar: Ebubekir SİFİL Varlığı ve hayatı müslümanca “algılama”nın zemini Akide ise, “yaşama”nın zemini de Fıkıh’tır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Çağın Oyunu ‘Deizm’ – 1

Türkiye, son on yıldır siyasi tartışmalarla oyalanırken alttan alta gelişen, etkilerini yeni yeni hissetmeye başladığımız …

Kapat