Ana Sayfa / Yazarlar / Bediüzzaman din, sanat, felsefe ve ilim tarihi / Prof. Dr. Ahmet Nebil SOYER

Bediüzzaman din, sanat, felsefe ve ilim tarihi / Prof. Dr. Ahmet Nebil SOYER

Bediüzzaman son bin yılın dinde, sanatta, felsefede ve ilim tarihindeki yorum farklılıklarını bilen ve İslam’ı ve muvahhid felsefeyi, dinleri ve özellikle şaşırtıcı bir şekilde düzenlenen ilmi kurtarmıştır. Çalışmıştır değil kurtarmıştır. Ama Türkiye’de Bediüzzaman’ın metinleri yüz yıla yakın bir süredir çeşitli gruplarca farklı anlaşılmış ve farklı yorumlanmıştır. Bediüzzaman’ın metinlerinin cazibesinin yanına siyasi mülahazalar koyarak aldatıcı çekicilik koyan çevreler bir süre etkin görünmüş ama, metinlerine sahip çıkan Bediüzzaman bu dejenerasyonu aforoz etmiştir. Çünkü o büyük felsefe ve ona bağlı olarak siyaset üreten büyük filozoflar gibi değil, bir dinin bir dünyanın, kaderini etkileyen metinler semavi bir müdahale ile yanlış yorumlanmasını engellemiştir. Bu, bu milletin yani bin yıllık bu topraklardaki tarihi ve insani, dini hikayemizin bozulmasına, milletin mecrasının değişmesine neden olacağından kesinlikle böyle maceralar maverai bir el ile engellenecektir. Çünkü milletin ve dinin ve İslam dünyasının bekası söz konusudur.

Biyoloji, metamatik, fizik, kimya, tıp, fizyoloji gibi ilimler ilimlerin ve evrende icrada görünen ilmi ilahinin anası olan ilimlerdir. Allah bütün varlıkları bu ilimlerin birbiri ile izdivacı ile yönetmektedir. Bediüzzaman bu saydığım altı ilim dalının natüralistler ve materyalistler gibi Allah’ı gündem dışına iten gözü ile değil Allah’ın icraatı olarak anlatır. İlim tarihinin en belalı aykırılaşmasını sahiplenen atom ve madde ve molekül, hücre gibi konuların yorumu ilimleri bir materyalist laboratuvara sokmuş ve bilinçli olarak sonuçta ateizm ve nihilizm ve kısmen de deizm çıkmıştır. Bediüzzaman üç ana cephede savaş vermiştir; filozoflarla, ilim tarihçileriyle, ilim adamlarıyla, sanat ve estetikçilerle, din ise bu üç alanı kuşatan bir şemsiye gibidir, her bahse sızmış her bahsin ana antenidir. Ama öğretimde bu ana şemsiye ilk etapta nazara çarpmakta ama onun altındaki bahisler derinlikli araştırmalar ve bakış açıları gerektirdiğinden onlara inilmemekte, biteviye aynı meseleler anlatılmakta ve Bediüzzaman denince de bu ilk etaptaki bahisler akla gelmektedir.

Bilim tarihini objektivizmden saptıran materyalist ve natüralist felsefenin bakış açılarıdır. Bediüzzaman bu iki bin yıllık fesat şebekesindeki şahıslara “bu adamlar” der. İsmi Kayyum’u anlatırken “Birinci Şua’ı maddiyunlara baktığı için daha derin gittiğinden” der. Ve bu ifadeye bir haşiye koyar ve der ki “Bu risaleyi okuyan eğen mütefennin değilse Birinci şuaı okumasın veya ahirde okusun” Yani iki bin yıllık materyalist felsefenin tarihi seyrini bir nebze bilmek gerekir o bilene mütefennin der, eğer bunu bilmiyorsa okumasın diyor. Risale-i Nur kapalı bir metin değil bütün bilim tarihinin ihtilaflı meselelerine açılan kayıtları ve kapıları vardır, birilerinin o kapılardan girip bahislere bakması gerekir. Bu kayıt onu gösteriyor. O maddiyyunu cümle aralarında tarif eder. “maddiyyun denilen bir kısım ehli dalalet” der. Yine onlara “bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler.” ve yine “esir maddesi maddiyunları boğduran zerrat maddesinden daha latif” Bu cümlelerin arkasında büyük bir bilgi birikimi vardır. Çünkü onların fikirlerinin can damarı olan mülahazalardır.

Bu bahislerin fen fakültelerinin ilgili ilim dallarına girmesi gerekir, çünkü Bediüzzaman algısı etnik ve siyasi bahislerin beş para etmez pazarında konuşulduğundan asıl Bediüzzaman görünmemektedir veya göstermeye çabalayan yoktur. Bu üniversiteye felsefe, sanat ve ilim tarihi, din konularında Bediüzzaman’ın fikirleri girmedikçe devletin yapacağı sadece çürük elma ayıklamaktır, ama çürük elmaların arkasındakilerin ne suyu ne de havası değişmediğinden, bir süre sonra onlar da bozulacak   devlet çürük elma üretim kurumu olarak ne yazık ki kalacaktır. Tanzimat’tan beri devletin yaptığı budur, gerekli, suyu ve havayı bulamayan yapı sürekli insan zayi etmektedir veya ideal olanı verememektedir. Cumhuriyet bir memur sınıfı ortaya çıkarmamış, İstanbul hükümetinin fesli sakallı, eskimiş devlet çarkı içinde derinliğini kaybetmiş insanları alıp sakalını kestirip kafasına frak taktırıp, memur yapmıştır. Ama yeni bir fikir orta yerde yoktur, bunu Yakup Kadri Ankara romanında Panorama’da, Kiralık Konak’da izah eder. Cumhuriyetin ürettiği kadın tipini sacede balolarda eğlenmek, boyanmak olduğunu söyler ve “cumhuriyetin bir Selma Hanım’ı olmamıştır” der. Selma hanım yaşanmış değil çizilmiş bir tiptir iş üretir. Bir gün bir ziraat kuruluşuna gittim bir odaya girdim kadınlar ellerinde örgü örüyorlardı, bunların hepsi ziraat mühendisi imiş, kırda tarlada topakta toprakla uğraşması gereken insanlar, yapacak işleri yok nenelerimizin ve ev hanımlarımızın boş vakit doldurmak için yaptıkları eylemleri yapmaktadırlar.

Lütfü Ülkümen Fransa’ya ziraat doktorası için gider, bir sabah hocasının arabasına bütün aile doluşur bu da onlara katılır, bir yerde herkes eline küreği alır toprak atmaya ve kazmaya başlarlar, hocanın kalem tutan elleri oldukça sıkıntı çeker, zamanla alışır.

 Bediüzzaman  “bin üç yüz otuz sekizde Ankara’ya gittim. İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehli imanın kuvvetli efkarı içinde gayet müdhiş bir zındıka fikri, içeri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Maatteessüf o dinsizlik fikri hem inkişaf etti hem kuvvet buldu “O zafer günlerinde bunları nasıl hissetmiş ve yazmış. Aradan tam yüz yıl geçmiş ister Rumi ister Hicri 1438/1432 her ne ise. Tam yüz yıl geçmiş bu metinler üniversitenin resmi eğitiminde yerini alamamış, insan bir şeyin sancısını çekmezse başarıyı bulamaz, ana çocuğun karnında dokunmasını hissetmez bile ama sancılanınca anlaşılır ki çocuk geliyor. Bediüzzaman’ın efkarının sancısını çekmek gerekir, ama sancılananı uzaklaştırırlar, oda doğumevi bulamayınca çocuğu zayi eder.

Tabiat risalesi aslında tabiiyyunun eleştirir isalesidir. Hangi Kur’an müfessiri böyle bir eser yazmış, bir takım zavallılar bu iman kurtarma risalelerini çamurla değiştirmek ister. Kırkıcı Hoca kızdı mı “kani akıl” derdi. Bunlarda nerde akıl, izan, iman daha neler neler.

Tabiat Risalesinin başındaki ihtarda anlatır. “Şu notada Tabiiyyun-natüralistler- münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu laakal doksan muhali tazammun eden dokuz muhal ile beyan edilmiş.”

“Bu kadar zahir ve aşikare bir hurafeyi nasıl bu meşhur akil feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar diye hatıra geliyor”

Tabiatçıları öyle okumuş ki onları ikiye ayırır; bir kısmına münkir kısmı der, ben hepsini münkir biliyordum ve okuduğumda da fark edemedim. Ne kadar derinlik sahibi bir insan değil mi? Üniversitelerin fethi gerekir yoksa … Biz mehdinin kim olduğunu tartışalım, aleddevam.. o kapıdan bu fikirler girdiğinde sen bir bakacaksın ki mehdi orada…Hocam hayret ettiğinde “ ola ola hele buna bak” derdi.

İlginizi Çekebilir

İktisada Dair Kısa Hatıralar

İktisad’a dair, Tahiri Mutlu Ağabeyin hizmetinde bulunmuş Mahmut İşgören Ağabeyden muhim notlar; Üstad ve ağabeylerden …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
“Lahikaları Okutmayandan Korkarım” / Eyüp Ekmekçi

Dıştan güdümlü din ve vatan hainleri fetöcüler şimdi de vefat etmiş olan mutlak vekil ağabeylerin …

Kapat