Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Bediüzzaman ve Kastamonu / Bediüzzaman Said Nursî’nin Kastamonu Hayatı / Abdülkadir BADILLI

Bediüzzaman Said Nursî’nin Kastamonu Hayatı / Abdülkadir BADILLI

ÜSTAD BEDİÜZZMAN’IN KASTAMONU HAYATI (1336-1943)

KASTAMONU HAYATI FASLI

Eskişehir hapis faslı ve müddeti, Yukarıda kısa ve muhtasar şekli ile geçtiği üzere sona erdi. Bu müddet ise on bir ay veya tam bir senedir. Her iki hesap da doğrudur denilebilir. Eğer onbir ay hapis devam etmişse, Hazret-i Üstad 27 Mart 1936’da hapisten çıkmıştır. Yok eğer tam bir sene beklemişse, 27 Nisan 1936’da tahliye edilmiştir.

Hz. Üstad hapisten çıkar çıkmaz, hemen mi Kastamonu’ya götürülmüş, yoksa bir kaç gün Eskişehir’de bekletildikten sonra mı götürülmüş, diye bir bilgi mevcud değildir. Lâkin biz Üstad’ın hapisten çıkar çıkmaz Kastamonu’ya götürüldüğünü hesaplıyacağız. Çünkü aksini ispatlıyan herhangi bir delil mevcud değildir.

Buna göre, Üstad’ın Kastamonu’ya götürülmesi, herhalde Eskişehir’den Ankara’ya kadar kara trenle.. Oradan da Kastamonu’ya başka vasıtalarla olmuştur. Bu yolculuğu iki gün olarak hesaplasak; birinci hesaba göre, 29 Mart ikinci hesaba göre 29 Nisan 1936 günü Üstad Kastamonu’dadır.

Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’ya vardığı sene, mübarek yaşları, sabit hesap olan Rumî ve Miladiye göre tam 59’dur. Fakat Kamerî, yani Hicri takvime göre olsa, 60’ı tamamlamış, 61’in içine girmiş bulunmaktadır.

Üstad Bediüzzaman’ı Kastamonu’ya götüren muhafızlar, mahkemenin kararı gereğince onu, oranın emniyetine teslim ederler. Çünkü kararda, “Bir sene Kastamonu vilâyetinde polis gözetimi altında bulundurulacak” hükmü vardır. Kastamonu emniyeti deKas koca Bediüzzaman’ı alelãde bir insanmış gibi teslim alarak, Kastamonu’nun Araba pazarı semtindeki çarşı polis karakoluna yerleştirdiler. Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın yüz bin kere hâşâ onun şahsiyetine- alelâde, ayyaş veya -Hâşâ sümme hâşâ- canî bir insanmış gibi karakollarda, zamanın fâsık polislerinin içerisinde bırakılmasına cevaz gösteren ve ona bunu reva gören, devrin hükûmet adamlarının tînet, anlayış ve karakterlerine bir ölçü olmak için kâfi bir mi’yardır.

Hazret-i Bediüzzaman böylece ilk üç ayını polis karakolunda geçirdikten sonra, yine Vâlinin ve emniyetin müsaadeleriyle, aynı karakolun karşısında ve aralarında ancak iki-üç metre kadar bir mesafe bulunan ahşap ve çok köhne bir evi -Kirasını kendisi ödemek üzere kiralıyarak yerleşti. Burada onun her hareketi karakolca gözetleniyor ve kolaylıkla görülüyordu. Evinin karakola bakan odasının pencerelerine perde asılmasına müsaade edilmemişti. Pencereleri perdesizdi. Karakoldaki polisler istedikleri anda onu görebiliyorlardı. İşte Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın Kastamonu’daki yürekler parçalayıcı hazin hayatının acı tablosu…

Evet, Hazret-i Üstad Bediüzzaman Kastamonu’ya ilk geliş günlerinden itibaren, Denizli hapsine tevkif edilerek gönderildiği tarihe kadar, -yukarda kaydedilmiş iki hesaptan birincisine göre- tam yedi sene, beş ay, yirmi bir gün.. ikinci hesaba göre; yedi sene, dört ay, yirmibir gün zamanını Kastamonu’da mezkûr tarzda geçirmiş oluyordu. Halbuki hükümeti yönetenlerin ön saflarında yer alan bir çok adamlar, Bediüzzaman’ın çok büyük ve te’sirli vatan ve millet hizmetlerini görmüş ve bilmiş adamlardı…

KASTAMONU ŞEHRİ

Kastamonu vilayeti, aslında Anadolunun temiz-saf ve dindar halkı ile.. Ve yetiştirmiş olduğu büyûk Ulema ve evliyası ile beraber, oradan çıkan büyük devlet adamlarıyla meşhur ve mümtaz, şirin bir beldedir. Aynı zamanda güzel ve temiz havası, etrafındaki dağlık ve ormanlığıyla, güzel ve şirin yaylaları ve mesiregâhlarıyla tatlı ve güzel bir şehirdir. Hazret-i Üstad da böylesi bir yeri sever ve arardı zaten…

Fakat ehl-i dünya, zaman zaman bu cennet gibi şirin beldeyi ona cehenneme çevirtici tarassud ve ta’cizleri, hatta vücudunu yok etmek için müteaddit defalar zehirler vermeleri eksik olmuyordu. Amma bütün bu ta’cizler, bu işkenceler, tazib ve tazyikler Hazret-i Bediüzzaman’ın azmini, iradesini ve gayretini kamçılıyor, daha çok imana ve Kur’ana hizmet ettiriyordu. Maneviyat sahasında da bu tazyiklerden dolayı daha çok mertebeler kat’edip yüksekliyordu.

ÜSTAD’IN NUFÛS KAYDI KASTAMONU’YA GETİRİLİYOR

Ehl-i dünya, Hazret-i Üstad’ı Kastamonu’ya getirdiklerinde, artık burada ölür, gider plânıyla; onun nüfûs kaydını bile, Ankara’nın emriyle Kastamonu’ya nakletmişlerdi. Artık Üstad Kastamonu’lu idi. Üstad’ın ismi, kanunlarla çıkarılan afların hiç birisinde yoktu. O, onlarca ebediyen nefye mahkûmdu. 1928, 1933’lerde çıkan umumi af kanunları ona isabetten uzak kalmıştı. Her defasında o müstesna tutuluyor, ona ayrı ve hususî muamele uygulanıyordu. •

Diyelim ki; bu defa Eskişehir Mahkemesi onun hakkında yalnız bir sene Kastamonu’da bulunmasına karar verdi. Mahkemenin kararı olduğu için uygulandı da.. Peki bu hüküm ve kararın infazından sonra, neden ona diğer efrad-ı millet gibi “Artık serbestsiniz, hükmünüz bitmiştir, istediğiniz gibi yaşayabilir ve istediğiniz yere gidebilirsiniz” demiyorlardı. Bilâkis mahkeme kararının infazından hemen sonra, başka bir hüküm ve başka bir karar infaz safhasına giriyordu. Onun istek ve iradesinin dışında olarak, onu Kastamonu’ya daimi şekilde yerleştirmek üzere, keyfî bir tarzda onun nüfus kaydı Kastamonu’ya getiriliyordu.

Acaba neden bu zulümler, bu keyfî muameleler sebepsiz yere yapılıyordu? Onun bir suçu mu vardı? Memleket ve millet onun yüzünden bir zarar mı görmüştü? Yahut da böyle dâimi şekilde sürgün ve tarassudlar altında bulundurulmasına dair bir mahkemenin kararı mı mevcuttu?..

Hayır, hayır, hayır!.. O halde neden?

İşte, Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında uygulanan o keyfî zulümkârane bed muameleler ve gayr-i insanî, kanunsuz uygulamaların sebeplerinin cevabını bulmak üzere küçük bir fasıl açmak gerekmektedir.

NEDEN ÜSTAD’A ZULÜM

Evet, diyelim hükûmet, emniyet mülâhazasıyla Hazret-i Üstad hakkında şüphelendi, vesvese etti.. Onun durumunu ve hizmet şeklini bir siyaset zannetti.. ve bu sebeple Üstad’ın her tarafı, kitapları ve mektupları arandı, bulundu, bakıldı ve tedkik edildi. Delil olacak hiç bir şey bulunmadı.. Ellerine geçen şey, bir kaç tane Kur’an tefsirinden ibaret olan imanî ve ilmî risaleler… Yine tatmin olmadılar, şüpheleri zail olmadı… Bir mahkemenin tedkik etmesini istediler, beklediler. Mahkeme dahi bu risale ve mektupları inceden inceye tetkik etti. Aranan mevhum suçun zerresini dahi bulamadı, beraat verdi. Yine tekrar vesveseler, evhamlar devam etti. Bu defa yeniden gizli takibatlar, gizli kontrollar sürdürüldü. Evhamları kabartacak vesveseler, hülyalar büyüdü. Yeniden taharriler, baskınlar yapıldı. Yine aradıkları şeyin hiç bir eseri bulunmadı. Buna rağmen şüpheli zanlarının izalesi için Üstad ve talebeleri yeniden tevkif altına alındılar. Dosyalar üzerinde derinden derine incelemeler yapıldı. Bilirkişilere tetkik ettirildi. Ayrıca aylar süren sorgulamalar, istintaklar yapıldı, yürütüldü.. yine netice de; idareye, asayişe, siyasete taalluk edecek bir emare, bir delil bulunamadı. Yani her noktadan o mesele bitmiş oldu veya bitmiş olmalıydı.

Peki acaba neden tekrar Bediüzzaman’ın elleri kolları bağlandı,. bir menfadan diğer bir menfaya gönderildi? Ve neden onun hakkında yapılan araştırmalar, gizli ta’kib ve kontrollar bitmedi? Bilâkis daha çok arttı, genişledi ve sıklaştı.. Evet bunlar neden?.. bu zulümlü bed muameleler, işkenceli ta’zibler bir asayiş, emniyet ve idarenin muhafazası ve mülâhazası namınamı idi? Hayır!.. Çünkü idarece, asayişçe medar-ı ittiham hiç bir şey yoktu, bulunmamıştı. O halde neden ve niçin?..

Evet, evet, evet, işte bu suallerin, bu istifhamların ve bu sebebsiz zulümlü ve kanunsuz muamelelerin altında yatan mananın bilinmesi için tek bir cevab vardır. Başka da hiç bir şey yoktur.. O da: Bu vatana küfrî rejimleri, dinsizlik esaslarını, zındıklık prensiblerini yerleştirmeye çalışan gizli ifsad komitelerinin plânlarının yerleştirilmesine karşı; hariç ve dahil din düşmanı, gizli ve aşikâr zındık ve münafıklar, Bediüzzaman’ı ve onun imanî ve Kur’anî eserlerini kendilerine büyük bir mani’, kuvvetli bir engel ve yıkılmaz bir sed bildikleri ve gördükleri için idi… Başkaca maddî ve kanunî hiç bir sebep yoktu. Çünkü maddi alemde, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin hükümet işiyle ve onun siyaset ve idaresiyle, dahilî emniyet ve asayişi ile menfi olarak hiç bir dolaşığı yoktu. Bilâkis asayiş, emniyet, memleket huzuru, sulh ve sükûnunu temin etmeye medar en büyük ve en te’sirli hizmeti yapıyor ve ifa ediyordu. Her ne ise sadede dönüyoruz.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri yukarda mezkûr tarzdaki acıklı ve zulümlü olan Kastamonu hayatının kendi kalemiyle çok hülâsalı ve fezlekeli tablosunu şöyle çizmektedir:

“Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden bir sene cezayı çekip çıktım. Beni Kastamonu’ya nefyettiler. Polis karakolunda iki üç ay misafir ettiler. Benim gibi, sadık dostlarıyla görüşmekten sıkılan bir münzevî ve kıyafetinin tebdiline tahammül etmiyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azab çeker anlaşılır.

İşte, ben bu me’yusiyette iken, birden inayet-i ilâhiye ihtiyarlığımın imdadına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber sadık dost(1) hükmüne geçtiler .Hiç bir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri gibi, benim hizmetçilerim misüllü istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyordular.

Sonra o karakolun karşısında Kastamonu’nun medrese-i Nuriyesine girdim. Nurların te’lifine başladım. Feyzî, Emin, Hilmî, Sadık, Nazif, Salahaddin gibi Nur’un kahraman şâkirdleri Nurların neşri, teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençliğimde eski talebelerimle geçirdiğim kıymettar müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler…(2)”

Evet, Hazret-i Üstad, bu şeker gibi ifadeleri ile, her şeyde, her musibet altında inayet ve Rahmetin tecellî cihetini görerek, göstererek imanın verdiği tesellî ve te’siri göstermek istemiştir. Yoksa hakikaten ve maddeten ve sebebler noktasından düşünülse, Hazret-i Üstad’ın o tarz-ı hayatı bir nevi esaret hayatıdır.

  • İleride nakledeceğimiz bazı hadiselerde, bir kısım polis ve komiserlerin sebebsiz Üstad’a musallat olup onu ta’ciz etmeleri neticesinde, yedikleri tokat ve manevi darbe ile kötü akibetleri görülecektir. Fakat Hazret-i Üstad umumî ahval içerisinde hayatını anlatırken bunların sözünü etmemiştir. A.B. (2) Lem’alar, Envar Neşriyat, S: 263
  • Lem’alar, Envar Neşriyat, S:263

ISPARTA’YA İLK MEKTUP

Üstad’ın Kastamonu’daki polis karakolu içinde geçirdiği iki-üç aylık çileli, ızdıraplı hayatı böylece sona erdikten sonra, yukarda yazıldığı gibi, aynı karakolun karşısında bulunan fakir bir kadına ait köhne ve ahşap bir evi kendi parasıyla kiralıyarak yerleşti. Üstad henüz bu eve yerleşmeden önce ve daha karakolda iken, emniyet müdürlüğü müsaadesiyle Ispartadan bir talebesini hizmetine yardım için, Ispartalı Hüsrev Ağabeye, Kastamonu emniyet müdürlüğü eliyle gönderdiği mektubunun altında 11/Mayıs/l936 tarihi yazılıdır. Bu tarih ise, Eskişehir hapis müddeti ve Kastamonu’ya geliş tarihi hususunda yapılan iki ihtimalli hesaptan birincisine göre, Üstad’ın Kastamonu’ya gelişinin 42. günü olduğu.. Ama ikinci kuvvetli ihtimale göre olsa, henüz on ikinci günü olduğu görülmektedir ve kanaatımızca doğru olanı da budur. Mektup aynen şöyledir:

Aziz Kardeşim Hüsrev

Şükür, hakkımda inayet-i İlâhiye devam ediyor. Ben burada rahatım. Fakat hizmete şiddetli ihtiyacım var. Sizlerden biriniz yanımda bulunmazsa çok üzüleceğim. En evvel hizmet nöbeti sana düştü. Sonra başkası yapar. Bu husus için ben burada hükûmete ve emniyet müdürüne müracaat ettim. Eğer senin yol masrafı verilse veya teshilat gösterilse, çok iyi olur. Yoksa borç ediniz, burada beraber çalışıp o borcu vereceğiz. Gelirken beraber mu’cizeli Kur’anımızı ve matbu’ Onuncu Söz’ü ve Hafız Ali’nin el yazısıyla benim için tevafuklu yazılan onuncu Söz’ü ve altı esma-i İlâhiyenin altı nükteleri -eğer yazmışsan- birlikte getir. Bu husus hakkında burada zabıtaya ve hükûmete bildirdim.

Süleyman ve kardeşlerime çok selâm…

11 Mayıs 1936 Kardeşiniz

Kastamonu Emniyet Mûdüriyeti eliyle(3)” Said-i Nursi

Üstad’ın bu mektubu üzerine ona hizmet için Isparta’dan kimsenin Kastamonu’ya gelip gelmediğini bilemiyoruz. Fakat geldiğine dair hiç bir emare de yoktur.

Bu mektubun yazılışından sonra, Üstad’ın polis karakolunda geçirdiği günler, onun ifadesiyle tamamı “İki-üç ay” karinesinden, herhalde tam üç ay olmayıp, iki aydan da fazladır. Eğer bu müddeti tam iki buçuk ay kabul etsek, ikinci ihtimalli hesaba göre mezkûr mektuptan sonra altmış üç gün daha karakolda kaldığı anlaşıldığı gibi, karakol karşısındaki menziline de 14 Temmuz 1936’da yerleşmiş olması düşünülebilir.

(3) Osmanlıca Kastamonu teksir-2 S: 28

Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi yerleştiği ve “küçük medrese-i Nuriye” olarak tavsif ettiği bu hazin gurbet evinde; -Karakolda geçirmiş olduğu iki-buçuk aylık hayatı hariç- yedi sene, iki ay, altı gün imrar-ı hayat etmiş oluyordu.

Üstad’ın Kastamonu’ya gelişinin ilk on ikinci gününde Isparta’ya gönderdiği mezkûr ilk mektup ile birlikte, Birinci ve İkinci Şua’ların bazı müsveddelerini de yollamıştı. Fakat bunların ulaşıp ulaşmadığına dair herhangi bir haber, bir cevab alamamış ve böylece Isparta’yla iki sene kadar muhaberesiz, muvasalasız durduğu ve bu ilk iki sene zarfında Birinci Şua’nın tebyizinden başka herhangi bir risaleyi de te’lif etmediği anlaşılmaktadır.(4) Ancak Kastamonu’ya gelişinin ikinci senesinden sonra, yani 1938 senesi içinde hem Isparta ile muhabereye, hem de eksik kalan “Şualar” dizisinin te’lifine başlıyabilmiştir. Aynı yıl içinde Nazif Çelebî ve oğlu Selahaddin de(5) Üstadla tanışmış ve Risale-i Nur hizmetine başlamışlardı.

ÇOK MÜHİM BİR ŞAHİTLİK

Kastamonulu Satı Yılmaz der ki:

“Üstad Bediüzzaman Kastamonuda bulunduğu yıllarda, arasıra gider, Hacı İbrahim dağından kuru odunlar toplar, alır getirir, fırıncıya verirdi. Onun mukabilinde ekmek alırdı…”

(Son Şahitler-5, Sh.234)

Bu şahidin ifadesinden anlaşılıyorki, Hazret-i Bediüzzaman, dağlara teneffüs kasdıyla çiktiğında, kuru odunlarda topları, gelirkende onları sırtına yüklenir getirirmiş.. Taki, kimsenin minneti altına girmesin.

KASTAMONU’DA TELİFAT

Kastamonu’da 1938 yılından başlıyarak te’lifleri yapılan 3.4.5.6.7.8. ve 9. Şua’ların te’lifleri, bir sıra takip edip etmediği tam ve kesin anlaşılmamakla(6) birlikte, 1938 Ramazanında -ki o senenin kasım ve aralık ayları içindedir- Ayet-el Kübra olan “Yedinci Şua” Risalesiyle, Üçüncü Keramet-i A1eviye Risalesi olan “Sekizinci Şua” risalesi araya zaman girmeden peş peşe te’lif edildikleri Üstad’ın mektuplarından fehmedilmektedir.(7) Dokuzuncu Şua’nın ise, 1940 yılı içerisinde te’lif edildiği yine Üstad’ın beyanlarından anlaşılıyor(8). Yine Ayet-el Kübra’nın

  • Osmanlıca Kastsmonu-2 S: 3 ve 52
  • Aynı eser, S: 66
  • Osmanlıca Kastamonu -2,S:1
  • Şualar-Envar Neşriyat,S:691
  • Aynı eser, S: 160 1048

te’lifınden sonra, yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiyeden hülâsa edilen Hizb-ül-Ekber-i Nurî risalesi de tanzim edilmiş ve neşredilmiştir. Bu tarihten sonra, ta Denizli hapsine kadar Risale te’lifi muvakkat bir tevakkuf devresini geçirdiğini Üstad yazmaktadır(9).

Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın Kastamonu hayatının üçüncü senesi başından itibaren başladığı ve 18.8.1943 tarihine kadar sürdürmüş olduğu altı sene üç ay zarfındaki muhabere mektuplarıyla, te’lif ettiği risalelerinin mecmuu; -farz-ı muhal, diğer Risale-i Nurların ve mektuplarının yok olduğu farz edilse bile- tek başına iman, ihlâs, uhuvvet, hizmet düstûrları ve ihtiyat tavsiyeleri bakımından herşeye kâfî büyük bir Nur hazinesi mesabesindedir… Ve dünya kadar büyük, cihan kadar azametli bir davanın müstakimane yürütülmesine, yerleştirilmesine ve devam ettirilmesine kâfi bir mürşid ve ölmez bir rehberdir.

Üstad’ın Kastamonu’dan Isparta’ya gönderdiği mezkûr muhabere mektuplarının sayısı, hususî ve umumîleri dâhil ikiyüz yetmişbeş adedi(10) bulduğu gibi, Eskişehir hapsinin son günlerinde te’lif etmiş olduğu ve fakat tebyizini yapmadığı ve neşretmediği Birinci ve İkinci Şua’larla birlikte, Kastamonu’da te’lifi yapılan -Çünkü Birinci ve İkinci Şua’lar Kastamonu’da tebyiz edilip neşredildi- Risalelerin adedi de on taneyi bulmaktadır.(11) Bu sayıya Onuncu Şua’ ismini alan ve talebelerine Kastamonu’da iken yazdırtılan fihristenin ikinci bölümü -ki Onbeşinci Lem’a’dan sonraki risalelerin umumi fıhristesidir- de ilave etsek, tam on bir risâle olur.

TAFSİLAT

İşte, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Kastamonu hayatı küllî veçheleri ve ana hatlarıyla böylece tayin edildikten sonra; Onun teferruatına ve Kur’anî hizmetiyle ilgili olarak cereyan eden hadiselerin kritiğine geleceğiz. Teferruata girmeden önce, bir hususu ehemmiyetle kaydetmeliyiz ki; Üstad’ın Kastamonu hayatı, Barla hayatına nisbetle ve bir yönüyle daha çok yönlü ve renklidir. Çünkü zalim ehl-i dünya ve gizli dinsiz zındıklar burada onu daha çok sıkı bir mürakabe altında bulundurmuş ve daha çok baskı ve zulümler uygulamıştır. Hazret-i Üstad ise, hem bütün bu plânlı, evhamlı mürakabe ve tazyiklere karşı çok ihtiyatlı ve tedbirli davranma mecburiyetindedir.

  • Osmanlıca Kastamonu-1, S: 442
  • Bu ikiyüz yetmiş beş adet mektupların içerisinde on tane kadarı talebelerin takriz mahiyetindeki mektub ve fıkralarıdır.Mezkûr mektupların tamamıda el yazma Kastamonu Lahikalarının asıllarında mevcuttur. Onun için atıflar ona göre yepılmıştır.
  • Bu sayıya Hizbul-Ekber-i Nuride dahildir.A.B. 1049

Hem de Isparta ve Kastamonu’da yeni yeni gelişen iman hizmetinin selâmetle yürütülmesi için, talebelerini sık sık ikaz, irşad ve terbiye edici muhabere mektuplannı yazmak ve selâmetli yollarla ulaştırmak mükellefiyetiyle karşı karşıyadır!. Ve hâkeza, Barla hayatının bir derece sâde hizmet tarzına nisbeten çok çeşitleşen ve Nur talebelerininde bir kaç kat misli artan Kastamonu hayatı, Üstad’ı bir çok mes’elelerle ilgilendirnıeye, talebelerinin ve Nurun hizmet ehlinin meydana çıkan bir sürü problemlerini dinleyip halletmeye onu mecbur duruma getirmiştir. Bundan dolayıdır ki, Barla’da yazılan hizmet tedbirlerine dair ancak otuzotuzbeş mektuplar on sene zarfında yazılmışken, burada yedi buçuk sene zarfında ikiyüz yetmişbeş mektup yazılmıştır.

Şunu da ilâveten kaydedelim ki: Eskişehir hapis hadisesinden sonra, bilhassa ve bilhassa Isparta ve civarı, kaza ve köylerinde aşk ve şevke gelerek, Risale-i Nur hizmetine koşup el atan yüzlerce, binlerce talebe çıkmış, kaleme sarılıp Nurları yazmaya başlıyan insanlarla dolup taşmıştır. Bu arada Kastamonu civarında da, yeni- yeni müştak talebeler çıkarak, adeta Isparta ile yarışma ahengine girmişti. Hele Kastamonu’nun İnebolu kazası faaliyet, hareket ve gayretlerinden “Küçük Isparta” ünvanını kazanmıştı. Kastamonu ve civarında Mehmed Feyzîler, Eminler, Hilmiler, Tahsinler, Sadık Beyler, Hafız Tevfik’ler, Ahmed Nazif ve Selahaddin Çelebiler, İbrahimler.. ve Denizli hapsinden sonra da, nasıl ki Eflanî’de, Safranbolu’da meydana çıkan mübarek faal talebeleriyle, gerçekten Kastamonu ve civarı bir ikinci Isparta kıymetini almıştı. Elbette gelişen bu hizmetler, yetişen bu talebe ve nâşirlerin bir çok sualleri ve problemleri olacaktı. Hazret-i Üstad da bütün o meseleleri, sualleri cevablandırmak, hizmetlerine yön vermek mecburiyetindeydi.

Bir taraftan Nur Risalelerini yazan ve neşredenleri şevk ve gayrete getirmek için okşayıp taltif etmesi, fitrî bir şekilde teşvik etmesi, iltifatlarda bulunması yanında, bir de ihlâs derslerini, uhuvvet, samimiyet ve tesanüd öğütlerini ve hizmette ciddiyet, sebat ve dikkat ihtarlarını da veriyordu. Aynı zamanda dünyada cereyan eden hadiselere, âfakî ve mâlâya’ni şeylere ciddi alâkadar olup katılmanın çok büyük zararlarını da sık sık tekrar edip ikazlarda bulunuyordu.

İşte Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’da te’lif ettiği veya tebyize çekip tanzim ettiği on adet risalelerinin yanında, ikiyüz yetmiş beş adet mektubuyla (12) da bu vazifeleri yerine getirmiş oluyordu. Ayrıca Nur talebeleri tarafından elle yazılıp çoğaltılan ve tashih için kendisine gönderilen bir çok Ri-

(12) Bu ikiyüz yetmiş beş adet mektupların içerisinde on tane kaderı talebelerin takrez mahiyetindeki mektub ve fıkralarıdır.Mezkur mektupların tamamıda el yazma Kastamonu Lahikalarının asıllarında mevcuttur. Onun için atıflar ona göre yepılmıştır.

saleleri okuyup tashih etmek vazifesini de beraber yürütüyordu. Yine bu arada bilhassa Kastamonu’da mektep talebeleri içinde ve kadınlar taifesi arasında başlıyan inkişaf ve Nurlara karşı teveccûh, şevk ve faaliyet neticesi; yani Nur hizmeti dolayısıyla genç talebeler ve hanımlarla dolaylı dolaysız ilgilenmesi, Nur Risalelerinden onların anlayacağı parçaları okutturup yazdırması ve tavsiyelerde bulunması veya ziyaretleri esnasında şifahî dersleri vermesi de beraber oluyordu.

Bütün bu hizmet ve vazifelerin yanında asla ve kat’a ihmal etmediğ’i ubudiyet, münacât, zikir ve tesbih ve tefekkür vazifelerini de son derece titizlik içerisinde ve a’zamî bir şekilde ifa ediyordu.. Ve hakeza hizmet şu’belerinin çoğalması nisbetinde, alâka ve teveccüh bekliyen işler ve vazifeler…

HİZMET ŞUBELERİ

Hizmet şubelerinden terbiye, irşad ve ikaz metodlarıyla ilgili yol ve dallarının ana kanallarını bir kaç merkezde toplamak mümkündür, şöyle ki:

  • Nur talebelerinin hizmette şevk ve gayretlerini arttıracak -hakikat olarak- Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin kudsîliğini, büyüklüğünü ve Nur hizmetinin fevkalâde azamet derecesini zaman zaman anlatması..
  • Risale-i Nur hizmetindeki talebelerin birbirlerine karşı muhabbet, sadakat, samimiyet, tesanüd ve ihlâslı muamele ve muaşeretlerde bulunmalarını temin edici, mıknatıs gibi tesirli dersler vermesi.
  • Gizli din düşmanlarının Nur hizmetini bozmaya müteveccih sinsi faaliyet ve metodlu, sistemli desiselerine karşı uyanık bulunup, ihtiyatlı ve dikkatli davranmayı temin edici ikaz ve irşadlarda bulunması…
  • Âlemde ve Türkiye’de cereyan eden çeşitli âfakî hadiselere kapılıp da, bilhassa ve bilhassa herhangi bir tarafa ciddi şekilde tarafgir duruma düşmemelerini temin edici ilmî, müdellel beyanlarda bulunması..
  • Zaman zaman Nur talebelerinin, hizmetin hareket tarzına dair sordukları suallerini aklî ve ilmî şekilde cevablandıran izahlarda bulunması.
  • Nur talebelerinin her halde ve0 mutlaka takva ve amel-i salih üzere bulunmalarını ve sünnet-i seniyye ve Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesinde olmalarını beyan eden ve yol ve şartlarını gösteren irşadlarda bulunması..

Ve bütün bunların cûz’iyyatlarını; irşad, terbiye ve ikaz diktelerini, Kastamonu Lahikası denilen muazzam ve emsalsiz ve ölmez kitapda bulabilmek mümkündür. Aynı zamanda bu eser, Üstad’ın Kastamonu hayatı için en doğru en sâğlam kaynak ve me’haz de odur.

Şekil ve adları sıralanan hadiseleri ve onlara dair irşad ve terbiye metodlarını böylece kaydettikten sonra, bu sınıflara bakan ve işaret eden umum mektupları veya onlardan bölümleri tamamen buraya dercetmek mümkin değildir. Ancak her madde ve mesele için birer ikişer mektuptan, ikişer üçer bölûm ve pasaj alabileceğiz:

TENBİH:

Kaydedeceğimiz nümûnelik bölümleri, sadece Kastamonu hayatında yazılmış olan lâhika mektuplarından alacağız. Aynı mes’elelerin devamları, belki daha geniş izahları, Nur Risalelerinde ve hususiyle Emirdağ 1,2 mektuplarında da mevcuddur. O sıraya ve tarihe geldiğimiz zaman bu hususların daha genişçe olan izahlarını da ele alacağımızı ümit etmekteyiz.

DİKKAT VE İHTİYAT TAVSİYELERİ:

A- Siyasetin, daha doğrusu âfakî günlük hadiselerin tarafgirliğinin, Risale-i Nur hizmetine yaptığı zararlar hakkındaki ikazlardan bazı bölümler:

“…Üstadımız diyor ki: “Evet bu zamanda merak ile radyo vasıtasıyla, ciddî alâkadarane küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler; maddî ve manevi pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır manevi bir divane olur.. Ya kalbini dağıtır manevi bir dinsiz olur.. ya fıkrini dağıtır manevi bir ecnebi olur.

Evet, kendim gördüm; lüzumsuz bir merak ile, mütedeyyin iken adi bir adam, biri de ilme mensubiyeti varken; eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin (*) mağlubiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet.. Ve Âl-i Beytten Seyyidler cemaatının bir kâfire karşı mağlubiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle âmî bir adamın alâkası bir geniş daire-i siyaset için, böyle kâfir bir düşmanı bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acib bir misali değil midir?..(13)”

“Sual: Âlem-i İslâmın mukadderatıyla ciddî alâkadar olan bu cihan harbinin dehşetli zamanlarında elli gün kadar(14)” ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan Emin’den bir defacık olsun sormadınız. Acaba bu büyük hadiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten iskat ediyor. Yahut onunla meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstadımızdan sorduk, o da elcevab diyor ki:

“Evet, bu cihan harbinden daha büyük bir hakikat ve daha azim bir hadise hükmettigi için, cihan harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor…

(*) Hz. Üstadın Eskidenbari İslam düşmanından muradı,İngilizlerdir A.B.

  • Kastamonu-1, S:50
  • İkinci Cihan Harbi başlangıç olarak 1 Eylül 1939’dur. Ancak harbin kızışma hengamı 1940 veya 1941 seneleridir.

Bu zamanda her mü’min için belki herkes için, küre-i arz kadar bâkî bir tarla ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek davası açılmış. Eğer İngiliz, Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o davayı kazanmak için bütününü sarf edecek…(15)”

“…Risale-i Nurun hâs talebeleri bâkî elmaslar hükmünde olan hakaik-ı imaniyenin vazifesi içinde, zalimlerin satranç oyunlarına bakmakla, vazife-i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini onlarla bulaştırmamak gerektir. Cenab-ı Hak bize nur ve nuranî vazifeler vermiş…(16)”

“…Sakın sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin. “Elhubbufillah, velbuğzu fillah” düstur-u Rahmanî yerine, eliyazübillah, “Elhubbu fissiyaset velbuğzu lissiyaset” düstur-u Şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve elhannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin…”

“…Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-i ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakiki ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır.

Bunların içinde de, en ziyade kendini kurtaranlar Risale-i Nurun dairesine sadakatla girenlerdir…(17) “

“…İman hizmeti, iman hakaikı bu kâinatta her şeyin fevkindedir. Hiç bir şeye tabi’ ve alet olamaz. Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bakî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında, o hizmet-i imaniyeyi hâriçteki kuvvetli cereyanlara tabi’ ve alet telâkkî etmek ve yüksek kıymetlerini umum nazarında tenzil etmek endişesiyle, Kur’an-ı Hakimin hizmeti bize kat’î bir surette siyaseti yasak etmiş…(18)”

…Bugün namazda ve tesbihatında iken, manevî tarzda denildi ki: Küre-i arzda çarpışan, mücadele eden cereyanlar, her halde birisi İslâmiyete ve Kur’ana ve Risale-i Nur’a ve mesleğimize taraftar olacak. bu noktadan ona karşı merakla bakmak gerekti. Bakmamak için bir iki mektupta yazdığım sebebler çendan kalbe, akla kâfidir. Fakat meraklı ve hevesli nefse kâfi gelmiyor diye kalbime geldi.

  • Kastamonu-1, S:108
  • Aynı eser, S: 227
  • Aynı eser, S: 238
  • Osmanlıca Kostamonu-1, S: 278

Aynı tesbihatta ihtar edildi ki: Ehemmiyetli sebebi ise; bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır.

Târafgir nazarı ise, taraftar olduğu cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir. Belki alkışlar. Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi.. Zulme rıza (razı olmak) dahi zulümdür. Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semavatı ağlatacak zulümler ve tahribat oluyor: Çok masum ve mazlumların hukukları kayboluyor.

Mimsiz, gaddar medeniyetin zalimane düsturu olan! “Cemaat için ferd feda edilir. Milletin selâmeti için cüz’î hukuklara bakılmaz:” diye öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki; Kurûn-u Ûla vahşetlerinde de emsali vuku’ bulmamış. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın adalet-i hakikiyesi: “Bir ferdin hakkını cemaate feda etmez. Hak, haktır, küçüğe, büyüğe, aza çoğa bakılmaz.” diye kanun-u semavî ve hakikî adalet noktasında Risale-i Nur şâkirdleri gibi hakikat-ı Kur’an ile meşgul adamlar, zaruret olmadan lüzumsuz, yalnız hevesli merak için, netice itibariyla faidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zalimane tahribatlarını alkışlamak suretiyle; İslâmiyet ve Kur’an lehine hizmet edeceği o cereyanın hareketini fikren takib etmekle meşgul olmak münasib olmadığı için, nefis de akıl ve kalbe tabi’ olup, merakını bırakmış diye anladım…(19)”

“Sual: Geçen sene sizden sormuştuk ki; “Elli gündür merak edip dünya cereyanlarına bakmadınız ve sormadınız”. O zaman bize bir cevab verdiniz, gerçi o cevab hakikattır ve kâfidir. Fakat Risale-i Nur’un intişarı ve hizmeti ve âlem-i İslâmın menfaatı noktasında bir derece bakmanız lazım iken, şimdi onüç ay oluyor, aynı hal devam ediyor. Merak edip hiç sormuyorsunuz?

Elcevab: Ayetine en a’zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil taraftar olmak veya merak ile o cereyanları takib etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirane mücadelelerini seyretmek; belki o acib zulümlere bakmak da câiz değil. Çünkü zulme rıza zulümdür. Taraftar olsa, zâlim olur. Meyletse,(21) ayetine mazhar olur.

Evet, hak ve hakikat ve din ve adalet hesabına olmadığına, belki inad ve âsabiyet-i milliye ve menfaatı cinsiye ve nefsin enaniyetine dayanan, dünyada emsali vuku bulmayan gaddarane bir zulüm hesabına

(19) Os. Kastamonu-1, S:304

(21)Ayetten alınan “Meyl” kelimesi, sevmek ve taraftarlık etmek demektir. A.B. 1054

olduğuna (20) kat’î bir delil şudur ki: Bin masum, çoluk-çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde bir iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle, bombalar ile onları imha etmek.. ve tabakat-ı beşer cereyanları içinde burjuvaların en dehşetli müstebitleri ve sosyalistlerin ve Bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek(23) ve binler, milyonlar masumların kanIarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idame ve sulhu reddetmekdir:(24)

İşte, böyle hiç bir kanun-u adalete ve insaniyete ve hiç bir düstur-u hakikata ve hukuka muvafık gelmiyen boğuşmalardan, elbette Âlem-i İslâm teberri eder, yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünki onlarda Öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgamlık hükmediyor; değil Kur’ana, İslama yardım, belki kendine tabi’ ve alet etmekle elini uzatır. Öyle zalimlerin kılınçlarına dayanmak, hakkaniyet-i Kur’aniye elbette tenezzül etmez.. ve milyonlarla masumların kanıyle yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Halık-ı Kâinatın kudret ve Rahmetine dayanmak ehl-i Kur’ana farz ve vacibdir. Gerçi zendaka ve dinsizlik, o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyaneti ezer. Onun tazyikinden kurtulmak, onun aks-i cereyanına taraftar olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o taraftarlık bir menfaat vermiyerek çok zararları dokunmuş. Hem zendeka, nifak hasiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost eder, sana düşman eder. Senin taraftarlık cihetiyle kazandığın günahlar faidesiz boynunda kalır.

Bizzat Tahirî Mutlu Ağabeyden duyduğum bir mes’elenin burada zikri münasib görüldü. Tahirî Ağabey dedi: “Ben Kastamonu’ya Üstad’ımızı Ziyarete gittigimde, kendisinden dinlediğim ve oradaki Nur talebelerinden etraflıca duyduğum bir hadise şöyledir: Hazret-i Üstad, İkinci Cihan Harbi başlarında; İslam milletine büyük darbeler vuran İngiliz ve Rusların Alman ordusu karşısında maglubiyetlerini büyük sevinçlerle karşılamışken, hatta bir ara Alman ordusuna muvaffakiyet için dua etmye baslamışken, fakat bir müddet sonra, Almanların çok acib zulümlere başladığını ve masum çoluk cocuk demeden bombalarla imha ettiğini işitince ,dua defterinden onların ismini sildi ve sırt çevirdi . Hatta Tahirî Ağabey Alman mağlubiyetinin Üstad ‘ın dua sını kesmesinden sonra başladığını da söylüyordu. A.B.

  • Bu ibarenin birinci bölümü, nasılki Almanlar’ın zulümlü vahşetlerine işaret ediyor..İkinci bölümde Ruslarla ittifak eden İngiliz ve müttefiklerinin yaptıklarına bakmaktadır. A.B.
  • İkinci Cihan Harbi Âlem-i İslâm’ın dışında ve tamamen uzağında iken; O harbde yapılan firavunane zulüm ve ceberûtlar ve vahşetli gadırlarla mahvolan ve ezilen milyonlarca masum insanların kanı ile yer yüzü bulandığı ve boyandığı o harpte; ve hepsi de gayr-i müslim veya Hıristiyan iken; taraflardan her hangi birisine burada İslâm memleketinde iken, taraftarlık yapmakla veya bir tarafı muhabbetle alkışlamakla, bu derece zulme adaletsizliğe ve haksızlığa düşerse; acaba bu gün (İran-Irak Harbi) İslam âleminin ortasında iki Müslüman devlet, Devlet rejimi müslüman olmasa da halkı ve ahalisi müslüman olan- bir inad ve garaz veya mülk hırsı için bu kadar İslam milletinin kanının dökülmesine sebebiyet veren, hele bunlardan bir tarafı bütün ara bulucuklukları, müsalâha tekliflerini tersleyip sulhu reddedip harbin zalimane vahşetinin idamesine sebeb olmakta olan o devlet; zalim, hunhar, azgın ve taği olduğu Kur’anca ve dinen sabit olduğu halde, bunların dışında kalan diğer Müslümanlar, bazı göstermelik laflarından dolayı ona taraftarlık gösterip alkışçılığını yaparsa, ne kadar zulme, haksızlığa, adaletsizliğe ve şarlatanlığa düştüğü anlaşılır sanırım. A.B.

Risale-i Nur şâkirdlerinin vazifeleri iman olduğundan, hayat mes’eleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz. İşte bu hakikate binaen, değil onüç ay, üç sene dahi bakmasam hakkım var Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım ne kaybettim…(25)”

İNGİLİZ SİYASETİNİN PROPAGANDASINA ALDANANLARA MÜHİM BİR DERS:

(Bu dersin başında “Bu mektup bir derece mahremdir. İngiliz siyasetine taraftar olanlara gösterilmesin” diye yazılıdır.)

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Büyük Hafız Ali’nin hususî medresesinde bir hemşiremizin intak-ı bilhak nev’inden: “Galib cereyanın ileri gitmemesinin bir sebebini, Risale-i Nur Şâkirtlerinin siyasete bakmamaları ve çarpışmadan gelen zulümlere hissedar olmaması için merakla hareketlerini İslâmiyet menfaatı noktasında dualarıyla takib etmedikleridir” demesi.. hem Hafız Ali’nin Hüsrev ile görüşmesi “Üstadımız bizi siyasetten men’ ediyor, zarardır” demesine makabil, bir kardeşimiz “Ne ile sabittir?” diye istifsarı ve onüç aydan beri harbin vaziyetini nazara almadığımın sebebini soran buradaki kardeşlerime verdiğim cevaba Hafız Ali’nin istihsanı münasebetiyle, kaidemize muhalif olarak bir iki dakika siyasete bakıp(25) bir iki kelime beyan ediyorum(25):

Evvelâ: Buradaki bir kısım Risale-i Nur şakirtleri; Âlem-i İslâmda çok müstemlekâtı bulunan bir devlet, bu Anadolu hâricindeki Müslümanlara -yalnız kendi menfaatı için- bir derece dinlerine ilişmiyor veya ilişemiyor diye o devletin hariç İslamlara tatbik ettiği siyasete bütün bütün muhalif bir siyaseti takib ettiği, bu memlekette faaliyette bulunan propagandasına kapılıp o cereyana taraftarlıkla, Risale-i Nurun safvet ve halisiyetine zarar verdiğinden, o siyasî şâkirde dedim: “O devlet, bu memleketteki hükümete müstemlekâtındaki Müslümanlar ısınmamak ve iltihak etmemek için eskiden beri bu vatanda dinsizliği tervic etmiş.

(24) Osmanlıca Kastamonu-1, S: 435-436 •

(25)Hazret-i Üstad’ın “Bir iki dakika siyasete baktım” tabirinden anlaşılan mana o dur ki; “GazeteIeri teftiş ettim, radyoları dinledim ve bu neticeye vardım” şeklinde düşünülmesin. Çünkü bir dakikada bu işler olmaz.olsa olsa, kalb ve ruhunun rasad ve radarlarıyla âlemde cereyan eden politik mes’eleler üzerine biraz bakmış ve bu neticeyi görerek kaydetmiştir. A.B.

Şimdiki ilhad dahi onun ifsad komitesinin eseridir. Hatta… yüzde beş-on dinsizlerin hatırlarını saydı. Mesleklerini (rejim) resmen takdir ederek (26) yüz milyon İslâmın hatırlarını kırdı.. ve mağlub olduğu halde, inad ve menfaatı için sulhu reddetti. Küre-i arzı ateşe verdi ve bu âlem-i insaniyetin her tarafında sönmez yangın oldu.

İşte madem siz bu vatanın evlâdısınız, burada onun propagandasına kapılmayınız ve siyasete karışmayınız. Eğer hariçte olsanız, oradaki müsaadekâr siyasetine taraftarlık gösterseniz, eğer lüzum olur ve Risale-i Nur dahi müsaade etse- belki zarar olmaz. Yoksa zarar ve hatar ve hatadır.

Amma öteki galib cereyan ise, ne vakit Kur’an’a ve Risale-i Nur’a ve bize ve İslâmlara yardım etse ve Kur’an’ın hakikatına hizmete bilfiil teşebbüs eylese, siz de o vakit Kur’an ve Risale-i Nur hesabına onun hareketine merakla bakabilirsiniz. Yoksa şimdiden tarafgirane bakmak ile, tahribatındaki zulümlere hissedar olmak ihtimali var.. Ve hariç Âlem-i İslâmın nanevî cereyanlarına muhalif olur.

Said-i Nursi(27)”

Bu mevzuda sadır olan Üstad’ın diğer ikaz ve irşadları için Kastamonu lahikasının asıllarına havale ederken; Üstad’ın şu son mektubundaki pek ince ve çok muazzam bir meselenin esasını teşkil eden mes’elelere dikkatle eğilmeye ve hedef tayin etmeye değer olduğunu düşünüyoruz.

EHL-İ DÜNYANIN DESİSE VE DOLAPLARINA KARŞI İHTİYAT VE TAHAFFUZ HAKKINDA

“Kardeşlerim, çok dikkat ediniz! Münafıklar çoktur. Mümkün o1- duğu kadar Risalelerin buradan irsal edildiğini söylemeyiniz. Tâ Risale-i Nur hizmetine zarar gelmesin. Maatteessûf ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikatlar yuzılmadan geldiler, gittiler …(28)”

“…Hüsrev’in daima isabetli ve faideli ve çok yüksek fikri Kur’an hizmetinde kıymettardır. Lâkin bu cümlesi: “İhtiyata o kadar ihtiyaç kalmamış” diye bir ihtiyatsızlık olabilir. Çünkü münafıklara karşı daima ihtiyat lâzımdır…(29)”

  • Lozan Muahedesinde bizimkilerin takındığı tavırlanna işarettir. A.B.
  • Kastamonu , S: 449

(25) Osmanlıca Kastamonu-1, s: 11.

(29) Os. Kastamonu-2, S: 129

“Aziz Sıddık Kardeşlerim! İhtiyat her vakit iyidir. Zaten Hazret-i Ali de (R.A) kerametkârane bize ihtiyatı tavsiye ediyor. Şimdi Şark tarafında bir şeyh tarafından kendi müridleri ve halifeleri vasıtasıyla, din lehinde eskiden beri meşhur olmuş Şeyh Ahmed nâmında türbedar-ı Nebevi tarafından “Vasiyetname-i Nebevi” nâmında bir eser o havalide gezmiş, intişar etmiş.. Oralarda çalışan kahraman Selahaddin’i bir derece ihtiyata sevk edip; bütün siyasetlerin fevkinde ve siyasetlere tenezzül etmiyen Risale-i Nur cereyanı öyle siyasete temas edebilen cereyanlarla iştirâki görünmemek için daha ziyade ihtiyat ve tevakkufa mecbur olmuş…(30)”

“…Sizin beraatınız ve manen galebeniz zalimleri şaşırttı, cepheyi burada değiştirdiler. Düşmanane taarruzdan vazgeçip, dostane hulul edip, hâs talebeleri Risale-i Nur’un hizmetinden geri bırakmak için memuriyet gibi bir meşgale buluyorlar.. veya terfian işi çok diğer bir memuriyete veya hayırlı bir meşgaleyi buluyorlar. Burada o neviden çok vakıalar var. Bu taarruz bir cihette daha zararlı görünüyor.(31)”

“İkinci Mes’ele: Risale-i Nur•un Isparta’da kat’î galebesi zındıkları şaşırttı. Fakat bazı mütemerrid ve muannid ve ölen herifin ruh-u habisi hükmünde bazı zındıklar, o mağlubiyete karşı gelmek fikriyle, baştan aşağıya kadar Kur’an ve Peygamber (A.S.M.) aleyhinde, fakat perde altında aynen münazara-i şeytaniye bahsinde hizbüş-şeytanın peygamber ve Kur’an hakkında mesleklerinde söyledikleri tabiratı başka bir tarzda o zındık herif istimal etmiş… Onun gibi Yahudi mütemerrid ve dinsiz feylosoflarından ve Avrupa’nın zındıklarının eskiden beri Kur’an ve Peygamber Aleyhisselâmın hâlâtından medar-ı tenkid bildikleri noktaları, bu İslâm ismi altındaki zındık, kurnazcasına safdil Müslümanlara ve Risale-i Nuru görmiyenlere dinlettirmek ve göstermek için öyle bir tarzda gitmiş ve küfrünü gizlemeye çalışmış ki; şeytanette şeytandan ileri gitmiş. Beni çok müteessir etti.

Kardeşimiz Sabri’nin mektubunda, “Muannid mülhidlerin Risale-i Nurun cereyanına karşı kurdukları çürük ve vahî hud’aları örümcek ağı ve yuvası gibi kuvvetsiz ve o şeytanet perdeleri kıymetsiz ve mukavemetsizdir Risale-i Nur’a karşı yırtılır ve yırtılacaktır” dediği gibi; bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin ruh-u habisi olan zındığın yazdığı ve zahiren Müslümanlara Türkçülük lehinde, fakat hakikatte Kur’an ve Peygamber Aleyhisselâmın azamet ve haşmet-i manevilerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdileştirmek niyetiyle yazılan bu matbu

  • Aynı eser, S: 452
  • Aynı eser S: 278 1058

eserde(32) mu’cizat-ı Kur’aniye ve Mu’cizat-ı Ahmediyeye karşı örümcek ağı da olamaz, parçalanır. Fakat binler teesssüf ki, Risale-i Nuru görmiyenlere kat’î zarar verdiği gibi; Risalei Nuru görenlere de, merak edip, “Acaba ne var” demekle, safi kalblerini bulandırır, lâakal vesvese, evham verir.

Risale-i Nurun kahraman şâkirdleri böyle şeylere karşı müteyakkız davranmak ve faaliyetlerini ziyadeleştirmek lâzım geliyor. Fena şeyle zihnen meşgul olmak da ,fena olduğu için kısa kesiyorum.

Sakın ona ehemmiyet vermekle, halkları meraklandırıp baktırılmasın, belki ehemmiyetsiz, dinsizcesine, yalnızca esma-i mübareke ve ayat-ı mübarekenin bazı meali, içinde hariç olmak itiberiyla, ehemmiyetsiz bir paçavradır bilinsin…(33)”

ENANİYETLİ EHL-İ İLİM VE SOFİ MEŞREB KİMSELERE KARŞI İHTİYATLI DAVRANMA HAKKINDA

“…Size yszmıştık ki, muarızlara adavetle mukabele etmeyiniz. Mümkin olduğu kadar ehl-i takva ve ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki; Risale-i Nur’un zararına ve şâkirtlerinin salâbet ve metanetlerine ilişecek bir tarzda daireniz içine sokmayınız. Öyleler niyet-i halise ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enaniyetli hodfuruş ise, Risale-i Nur şâkirtlerinin metanetlerini kırarlar. Nazarlarını Risale-i Nurun hâricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metanet ve ihtiyat lâzımdır….(34)”

“…İstanbul’da malum i’tiraz hadisesi îma ediyor ki; İlerde de meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebliler ve nefs-i emmaresini tam öldürmiyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmıyan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler. belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda bizlere i’tidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir…(35)”

(32)Bahsi yapılan menhus Kitap Doktar Duzi nin” islam Tarihi ” adlı iftirakâr ve zındıkca şeytanetli eseridir ki;Abdullah Cevdet ismindeki zındık onu Türkçeye tercüme ettiği ğibi sair münafık ve zındık feylesofların eserlerinden de aynı eserdeki iftiralara benziyen tenkid noktaları da ilave etmiş ve tab ettirmiştir.Üstad’ın bu mektubu yazdığı sıralarda, zındıklar o menhus ve zındıkça eseri, Risale-i.Nur’a karşı yeniden neşretmişlerdir A.B.

(33) Osmanlıca Kastamonu-2, S: 452

(34)Osmanlıca Kastamonu-2, S: 427

(35)Aynı eser, S: 520

“…Aziz Kardeşlerim, bu defa yazılarınızda ihlâs risalelerini gördüğüm için, sizi o gibi risalelerin dersine havale edip, ziyade bir derase ihtiyaç görmüyorum. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki; mesleğimiz sırr-ı ihlâsa dayanıp hakaik-ı imaniye olduğu için, hayat-ı dünyeviye, hayat-ı içtimaiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabete ve tarafgirliğe ve mübarezeye sevk eden hâlâttan tecennüb etmeye mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki, şimdiki müthiş yılanların hücümuna maruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz’î kusuratı bahane ederek birbirini tenkid ile, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar…(36)”

“..Hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı, hem hocaları hem ehl-i siyaseti Risalei Nura karşı cephe almaya ve tecavüz etmeye sebebiyet veren “Şapka ve Ezan” mes’elelerini ve “Deccal ve Süfyan” unvanlarını Risale-i Nur şâkirtleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lâzımdır.. ve ihtiyat etmek elzemdir.. ve i’tidal-i demi muhafaza etmek vacibdir. Hatta sizde cüz’î bir ihtiyatsızlık, buraya kadar bize sirayet ediyor…(37)”

Haşiye: Atıfa muaraza eden ve hücum eden tarikatçı müftü ve tasssuplu vaiz ve hoca ve ehl-i tarikat; ehemmiyetli ehl-i ilim ve tarikat bu muarazada en son perdesi rejim hesabına ve tarafgirliğine ve himayesine dayanıp, Atıf’ ın müdafaa ettiği Sünnet-i seniye mesleğine taarruz suretine girdiğine ve Risale-i Nur’a muaraza eden bilerek veya bilmiyerek zendakaya yardım ettiğine bir delil, bu defa âdliyece benden sordular ki; “Kürt Atıf rejim aleyhinde çalışıyor..” demek onun muarızları rejime dayandılar…(38)”

EHL-İ İMAN VE EHL-İ İLİM VE EHL-İ TARİKAT İLE UHUVVET İÇİNDE YAPILACAK MUAMELELER HAKKINDA

“…Hafız Ali’nin mektubunda, İslâm Köyü’ndeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi bizi memnun eyledi. Evet, İslâm Köyü nasıl ki Risale-i Nurda pek ziyade imtiyaz ve sebkat kazanmış.. öyle de, ben orada iken, sair hocalara nisbeten İslâm Köyü hocaları dahi daha ziyade insaflı ve Risale-i Nuru takdir ettiklerini gördüğümden, bu havalideki hocaların lâkayıdlıklarına karşı onları hüsn-ü misal gösteriyorum. İnşaallah

  • Aynı eser, S: 473
  • Aynı eser, S:523
  • Osmanlıca Kastamonu-1, S: 550 1060

onlardan zarar gelmez. Ben İslâm Köyü’nü Nurs Köyü gibi biliyorum. O hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum. Onlara da selâm ediyorıım. Evet, onların insafı ve Risale-i Nura karşı dostluklarıyla, Nur fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti, tahmin ediyorum…(39)” “…Sandıklı tarafında kemal-i şevk ve ciddiyetle faaliyette bulunan Hasan Atıf kardeşimizin bir mektubundan anladım ki; Orada perde altında faaliyetini durdurmak için bazı hocalar, bir kısım tarikata mensub adamları vasıta edip fütür veriyorlar. Halbuki mesleğimiz müsbet hareket etmektir.

Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor. Hem müşterileri de aramağa mecbur değiliz. Müşteriler yalvarmalı… O kardeşimiz hakikaten halis ve tam sadık, kalemi gibi kalbi,ruhu da güzel.. Fakat birden herşeyi mükemmel ister. Onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkin olduğu kadar hem ihtiyat etsin, hem de mübtedi’ hocalara mübareze kapısını açmasın…(40)”

Atıfın manidar yazdığı cümleler içinde bir parça ehl-i bid’ aya siddet ğördüm. Zaman, zemin Risale-i Nurun müsbet mesleği, ehl-i bid’a ile değil fiilen, belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmaya müsaade etmez…(41)”

“…Gayet muhlis kardeşimiz Hasan Atıf’ın mektubunda bir ihtiyar âlim ve vaiz, Risale-i Nur’a zarar verecek bir vaziyette bulunması, benim gibi binler kusurları bulunan bir biçarenin ehemmiyetli iki ma’zerete binaen bir sünneti terk ettiğim bahanesiyle, şahsımı çürütüp Risalei Nura ilişmek istemiş.

Evvelâ: Hem o zat, hem sizler biliniz ki; ben Risale-i Nur’un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellalıyım. O ise, Arş-ı A’zamla bağlı olan Kur’an-ı Azimü-ş şan ile bağlanmış bir hakiki tefsiridir. Benim şahsımdaki kusurât ona sirayet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâki elmaslarının kıymetini tenzil edemez.

Saniyen: O vaiz ve âlim zata benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, i’tirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecavüz de edilse, beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir: Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünki daha müthiş düşman ve yılanlar var. Hem elimizde Nur var, topuz yok. Nur incitmez, ışığıyla okşar.

  • Aynı eser, S: 424
  • Aynı eser, S: 505
  • Osmanlıca Kastamonu-1, S: 518

Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz, mümkün olduğu kadar düstûrunu rehber ediniz.

Hem Hasan Avnî ismindeki zat, madem evvelce Risale-i Nura girmiş ve yazısıyla da iştirâk etmiş, o daire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensub Müslümanlarla, şimdi bu acib zamanda imanı bulunan ve hatta fırka-i dalleden bile olsa, onlarla uğraşmamak.. ve Allah’ı tanıyan ve ahireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza’ noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsi hizmetimiz iktiza ediyor.. ve Risale-i Nur’un Âlem-i İslâmda intişarına karşı hayat-ı içtimaiye ve siyasiye cihetinde maniler çıkmamak için, Risalei Nur şâkirdleri müsalahakârane vaziyeti almaya mükellefdirler…

Sakın, hocaların cuma ve cemaatlarına ilişmeyiniz. İştirâk etmeseniz de, iştirâk edenleri tenfir etmeyiniz.. Gerçi İmam-ı Rabbanî demişki: “Bid’a olan yerlere girmeyiniz!” maksadı: Sevabı olmaz demektir. Yoksa, namaz battal olur demek değil. Çünki selef-i salihinden bir kısmı Yezid ve Velid gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer mescide gidip gelmekte kebaire ma’ruz kalırsa, halvethanesinde bulunması lâzım…(42)”

“Saniyen: İstanbul’un büyük âlimlerinden ve kıymetli vâizlerinden Risale-i Nur hesabına bir medet, bir yardım, bir

takdir ve tahsin bekliyordum. Başta merhum fetva emini Ali Rıza olarak, bir kısım mübarek zatlar takdir ve tahsinleriyle Risale-i Nur şâkirtlerini ebediyyen minnettar ve müteşekkir eylediler.Cenab-ı Hak onlardan ebeden razı olsun. Hususan yeniden haber aldım ki; meşhur ve hakikatlı ve kıymettar ve te’sirli vaiz ve âlimlerden Mahmud Efendi(43) ,Ali Haydar Efendi Risale-i Nurun ehemmiyetini tam takdir ederek, bizleri pek çok mesrur edip, bizi himaye eden merhum Ali Rıza Efendi’nin zevalindeki acıyı izale ettiler .Biz şâkirtler dahi o zatları bu mübarek günler ve gecelerdeki manevî kazançlarımıza hissedar edeceğiz. Bizim tarafımızdan o kıymettar zatlara pek çok arz-ı hürmet ve selâm ve selâmetlerine duamızı tebliğ edin. Oradaki o iki zatın sisteminde Risale-i Nuru takdir eden zatların isimlerini bilmemiz lâzım ki, manevî kazancımıza hissedar edelim.

Said-i Nursi(44)”

  • Kastamonu -1 S:521
  • Vaiz Mahmut Efendi, Urfalı Mahmud Kâmil Hocadır. Bu zat ömrünün sonuna kadar heryerde ve herkese karşı Üstad Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u mudafaa etmiştir. Ahir hayatında Urfa müftülüğünü yaparken 1953’te Urfa’da vefat etti. Allah rahmet eylesin A.B. (44) Ziyadat-ı Kastamoniye,s:51

MEDRESE EHLİ OLAN HOCALARA VE EHL-İ TARİKATA RİSALE-İ NUR HAKKINDAKİ VAZİFELERİNİ İHTAR

“…Evet bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risalet-ün Nurun hey’et-i mecmuası sair şahsî, büyük mürşidler gibi kendine muvafık ve hakikat-ı ilmiyeye münasib olarak bir kaç neviden ve bilhassa hakaik-ı imaniyenin izharında, intişarında azim kerametleri olduğu gibi; Üç keramet-i zahiresi bulunan Mu’cizat-ı Ahmediye, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Ayet-el Kûbra gibi çok risaleleri her biri kendine mahsus kerametleri bulunduğu çok emareler ve vakıalar bana kat’î bir kanaat vermiş. Hatta sekeratta bulunan talebelerine, imanını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine müteaddit vakıâlar şüphe bırakmıyor. “Bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nafile hükmünde” bir misali HİZB-ÜL EKBER’dir diye müşahede ettim ve kanaât getirdim.

Haşiye: Ayet-el Kübra’nın üçüncü menzilinin başında Ahmed-i Farukî Risalet-ün Nur hakkında demiş ki: “Mütekelliminden biri gelecek, bütün hakaik-ı imaniyeyi kemal-i vuzûh ile beyan ve ispat edecek.

Zaman ispat etti ki; O adam,

adam değil, belki Risale-i Nurdur. Ehl-i keşif Risale-i Nuru, ehemmiyetsiz olan tercümanı suretinde keşiflerinde müşahede etmişler, bir adam demişler.(45)”

“Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalâa eden bir kısım zatlar tarafından soruldu:

“Risale-i Nurun verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’an onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”

Elcevab: Eski zatların ekser divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imandan ve marifetin neticelerinden ve meyvelerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatlı bir surette taarruz var.

O divanlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve ferdlere hitab ederler. Bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar.

Risale-i Nur ise, Kur’an’ın bir manevî mu’cizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor.. ve mevcud imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile imanın ispatına ve tahakkukuna ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden; herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.

Osmanlıca Kastamonu –2, s: 14.

O divanlar derler ki: “Velî ol, gör! Makamata çık bak Nurları feyizleri al…

Risalet’ün Nur ise der: “Her kim olursan ol, bak, gör! Yalnız gözünü aç, hakikatı müşahede et, saadet-i ebedi yenin anahtarı olan imananı kurtar!..”

Hem Risalet-ün Nur sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarı ile ders verip, ve evliya misillü yalnız keşif ve zevk ile hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve rûh ve sair letaifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc-i a’laya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü de yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-ı imaniyeyi kör gözlerine gösterir.

Said-i Nursi(46)”

“İkinci Mesele: Kardeşlerim, Eskişehir hapishanesinde; Ahirzamanın hadisatı hakkında gelen rivayetlerin te’villeri mutabık ve doğru çıktıkları halde, ehl-i ilim ve ehl-i iman onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyan etmek niyetiyle başladım, bir iki sahife yazdım. Perde kapandı, geri kaldı. Bu beş senede, beş altı- defa aynı meseleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum.

Yalnız o meselenin teferruatından bana ait bir hadiseyi beyan etmek ihtar edildi. Şöyle ki: Hürriyetin bidayetinde, Risale-i Nurdan çok evvel, kuvvetli bir ümit ve i’tikad ile ehl-i imanın me’yusiyetlerini izale için: “İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hatta Hürriyet’ten evvel de talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayatımda merhum Abdurrahman’ ın yazdığı gibi, sünûhat misillü risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum” diye dehşetli hadisata karşı o ümid ile dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir dairede tasavvur ederdim. Halbuki hadisat-ı âlem, beni o gaybî ihbarda ve beşarette bir derece tekzib edip ümidimi kırdı. Birden ihtar-ı gaybî ile kat’î kanaât verecek bir surette kalbime geldi, denildi ki:

Ciddî bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin bir ışık var, bir nur göreceğiz diye müjdelerin te’vili ve tefsiri ve ta’biri; sizin hakkınızda, belki iman cihetiyle âlem-i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risalet-ün Nurdur. Bu ışıktır, seni şiddetle alâkadar etmişti.. ve bu nurdur ki eskide de tehayyül ve tahminin ile geniş dairede belki siyaset âleminde gelecek mes’ ûdane ve dindarane haletlerin ve vaziyetlerin mukaddemesi ve mûjdecisi iken, bu muaccel ışığı, o müeccel saadet tasavvur ederek, eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun…”

(46) Osmanlıca Kastastamonu-2, S: 42

Evet otuz sene evvel bir hiss-i kablel vuku’ ile hissettin, fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa, karayı kırmızı gösterir: Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset câzibesi seni aldattı…(47)”

“…Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan eh1-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî-meşreb zatlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şâkirtlerini teşvik etmek.. ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuz kazanmak için dairedeki ab-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve eritendir. Yoksa Risale-i Nura karşı rakibane başka bir çığır açmakla, hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’aniyeye bilmiyerek zarar verir, zendekaya bir nevi yardım olur…(48)”

“…Evet kardeşlerim, Hazret-i İsa Aleyhisselâm İncil-i Şerifde demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellici gelsin. ” Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin demesiyle; Kur’anın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi tesellisidir.

Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde, bu boşluk, nihayetsiz fezada herşeyle alâkadar olan insan için, hakikî teselliye istinad ve istimdad noktalarını yalnız Kur’an veriyor. En zivade o teselliye muhtaç bu zamandır. Bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o teaelliyi ispat eden, gösteren Risale-i Nurdur. Çünki zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı delmiş, geçmiş. Hakikat nuruna girmiş. Onaltıncı Söz gibi ekser parçalarında hakaik-ı imaniyenin yüzer tılsımlarını keşif ve izah edip aklı inkârdan ve tereddütlerden kurtarmış.

İşte bu hakikat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda usandırmıyacak bir tarzda çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risale-i Nur ile meşgul ediyor…(49)”

“…Mühim bir hakikatı, bu hakikat münasebetiyle bu zamanda ehl-i medreseye ve hocalara taalluk eden bir meseleyi beyan ediyorum, şöyle ki:

“Eski zamandanberi ekser yerlerde medrese tâifesi, tekyeler taifesine serfurû etmiş. Yani inkiyad gösterip, onlara velâyet semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvak-ı imaniyeyi ve envar-ı hakikatı aramışlar. Hatta medresenin en büyük bir âlimi, tekyenin küçük bir Velî şeyhinin elini öper, tabi’ olurdu. O ab-ı hayat çeşmesini tekyede aramışlar.

  • Aynı eser, S: 42
  • Aynı eser, S: 222
  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 415

Halbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatın envarına gittiğini.. ve Ulum-u imaniyede daha sâfî, halis bir ab-ı hayat çeşmesi bulunduğunu.. ve amel ve ubudiyet ve tarikattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarik-ı velâyet; İlimde, hakaik-ı imaniyede ve ehl-i sünnetin ilm-i kelâmında bulunmasını, Risale-i Nur Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın mu’cize-i maneviyesiyle açmış, göstermiş, meydandır. İşte Riaale-i Nura herkesten ziyade kemal-i şevk ile tarafdarane ve müftehirane medrese taifesinden olan ulemalar koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf daha medrese ehlinin ekseri, kendi medresesinden çıkan bu ab-ı hayat çeşmesini ve bu kıymettar bâki hazinesini tanımıyor, aramıyor, muhafaza etmiyor?!..(50)”

RİSALE-İ NUR’UN HÂRİCİNDE RASTGELE KİTAPLARA KARŞI İHTİYAT TAVSİYELERİ

“Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahip ve varisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bu günlerde vuku’ bulan bir hadise münasebetiyle beyan ediyorum ki; Risale-i Nur hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor. Başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki; İmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa, en kolay yolu Risale-i Nurdadır:

Evet, onbeş sene yerine onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, İman-ı tahkikiye isal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile, bazan bir günde bir cild kitabı anlıyarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki; Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resail-in Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım. Başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risalet-ün Nur çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette siz yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum.. başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risalet-ün Nura kanaât etmeniz lâzımdır. Belki bu zamanda elzemdir.

Hem şimdilik(51) bazı ulemanın yeni eserlerinde, meslek ve meşreb ayrı ve bid’atlara müsaid gittiği için; Risale-i Nur zendekaya karşı hakaik-i imaniyeye çalışması gibi, bid’ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’aniyeyi muhafaza etmek bir vazifesi iken, hâs talebelerden birisi, bilfiil hurûf ve

  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 437
  • Asıllarda “şimdilik” şeklinde yazılmış… Fakat makamın iktizasına göre “şimdiki” olması lazım- dır diye düşündüm. A.B.

hatt-ı Kur’aniyeyi ders verdiği halde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’aniyeye ilm-i din perdesinde te’sirli bir surette darbe vuran bazı hocaların, darbede isti’mal ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim. Sonra ikaz ettim, Elhamdülillah ayıldılar. İnşaallah tamamen kurtuldular.

Ey kardeşlerim! Mesleğimiz tecavüz değil, tedafü’dür. Hem tahrib değil tamirdir. Hem hâkim değil, mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve bizim de malımız hakikatlar var…

O hakikatların intişarına bize ihtiyaçları yok. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir..ve muhafazası lâzım olan ve birer taifeye mahsus bir kısım esaslar ve âlî hakikatlar kaybolmasına vesile olur.

Meselâ, hadisat-ı zamaniye bahanesiyle ve Vehhabîlik ve Melamîlîk bir nevine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer’iyeyi perde yapıp, eserler yazılmış. Risale-i Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat herhalde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takva ve esas-ı azimet ve esasat-ı sünnet-i seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.

Said-i Nursi(52)”

“…Şimdi biçare hocaları ve sofileri, Risale-i Nur’a karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için, hiç hatıra gelmiyen bir vesile bulmuşlar. Şöyle ki diyorlar: “Said yanında başka kitapları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor.. ve İmam-ı Gazalîyi de tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına almıyor?…”

İşte bu acib, manasız sözlerle bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan perde altında ehl-i zendekadır. Fakat sâf-dil hocaları ve bazı sofileri vasıta yapıyorlar. Buna karşı derim:

Hâşâ, yüz defa hâşâ!.. Risale-i Nur şâkirtleri Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazali’yi ve beni Hazret-i Ali ile bağlıyan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir. Fakat onların zamanında bu dehşetli zendeka hücumu erkân-ı imaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müctehid zatların asırlarına göre, münazara-i ilmiyede ve diniyede isti’mal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden; Risale-i Nur Kur’an-ı 

(52) Osmanlıca Kastamonu-2, S: 134 1067

Mu’ci-zûl Beyan’dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhlar bulduğu için, o mubarek ve kudsî zstların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü umum onların merci’leri ve menba’ları ve üstadları olan Kur’an, Risale-i Nur’a tam, mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki; O nuranî eserlerden istifade etsek… Hem Risale-i Nur şâkirtlerinin yüz mislinden ziyade zatlar o kitaplarla meşguldurlar ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa, haşa ve kellâ o kudsî üstadlarımızın mübarek eserlerini ruhh-u canımız kadar severiz. Fakat her birimizin birer kafası, birer eli, birer dili var. Karşımızda da binler mütecaviz var. Vaktimiz dar, en son silâh mitralyoz gibi Risale-i Nur bürhanlarını gördüğümüzden mecburiyetle ona sarılıp iktifa ediyoruz…(53)”

İHLÂS, SADAKAT, FEDÂKARLIK, UHUVVET, İFTTİFAK VE TESANÜD DERSLERİ

A – TESANÜD VE İTTİFAK:

“…Nur ve gül fabrikalarının hademe ve sâhipleri, insanın başında iki göz gibidir. Zahiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel gözlü (şaşı) iki görür Lillahilhamd bu iki cereyan-ı nuranî kemal-i ittihaddadır.(54)”

Not: Nur ve gül fabrikaları: İslâm Köyü cemaati ile, Isparta merkezi cemaatidir. Bu iki cemaat arasında ufak bir nazlanma hadisesi hakkındaki izahı yukarlarda geçmiştir.

“Aziz Sıddık Kardeşlerim! Sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın galebesi ve o musibeti def ‘ inden sonra, ehl-i dünya cebheyi değiştirdi. Zendekanın desiseleriyle bu havalideki bizlere karşı perde altında maddî ve manevî tahşidatı başlamış. Gayet dikkatle ve şeytancasına şâkirtlerin hakiki kuvvetleri olan tesanüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere Risaleleri iade ettikleri halde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz sizin bir şubeniz hükmünde olduğumuz halde, bizi asıl ve merkez telâkki ettiklerinden, daha ziyade desiseleri bize karşı isti’mal ediyorlar: Hâfız-ı Hakikî Cenab-ı Hak’tır. İnşaallah hiç bir zarar edemiyecekler. Fakat bu şuhur-u mübarekenin eyyam ve leyalî-i mübarekesinde hâlis dualarınızla bize yardım ediniz. Bir şey yok.. Fakat mümkin oldukça ihtiyat ve dikkatli olunuz…(55)”

  • Aynı eser, S: 344
  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 33

(55)Aynı eser, S: 310

“…Sakın dikkat ediniz! İhtilâf- ı meşrebinizden ve zaif damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinizden ehl-i dalâlet istifade edip, birbirinizi tenkid ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer’iye ile reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz. İhlâs risalesinin düsturlarını her vakit göz önünde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilâf, bu vakitte Risale-i Nura büyük bir zarar verebilir. Hatta -Sizden saklamam, işte şimdi Feyzî de, Emin de biliyorlar ki- mabeyninizde gayet ehemmiyetsiz bir tenkid, bize burada zarar veriyor gibi, size hiç bilmediğim halde bu noktaya dair iki mektup yazdım ve ruhen çok endişe ediyordum. “Acaba yeni bir taarruz mu var?” diye muzdarib idim. Hem o zarardandır ki, mübarek Hüsrev’in gelmesiyle, yeni bir şevk ve sür’atle bize hizb-i Nurî’nin arkasına ilhak edilen münacat parçası(56) onbeş gün te’hire uğradı. Onbeş gün evvel bize geleceğini tahmin ediyordum.

İnsan kusursuz olmaz ve rakibsiz de olmaz. Risale-i Nurun kahraman şâkirtleri her müşkilâta galebe ettikleri gibi, inşaallah bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmıyacaklar ve hizmetlerine de fütûr getirmiyecekler…(57)”

Siz tedbir-i maddiyi benden daha iyi bilirsiniz. Fakat Hüsrev’le Rüştü, Risale-i Nurda çok ehemmiyetli rükünlerdir.. Hem etraflarında Risale-i Nurun çok ehemmiyetli şâkirtleri var.. Ve madem Hafız Ali, Tahiri, Hafız

Mustafa, Küçük Ali Risale-i Nur hizmetinde tam muvaffakiyetleriyle tam makbul oldukları tahakkuk etmiş.. Bu iki cereyan, baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesanüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.

Umum kardeşlerimize birer birer selam ederiz.

Kardeşiniz

Said-i Nursi (58)”

  • “Münacât Parçası” “üçüncü şua” olan müracât Riselesinin arapçasıdır. Arabî olan “Teffekkürname” ismindeki kitapta mevcuttur.A.B.
  • Hazret-i Üstad’ın şu acib emsalsiz tarz-ı idare, sevk ve istihdamına bakılsın ki; Nur talebelerinin ileri gelenlerinden bir zat, bir beşer olarak,- her nedense- hiss-i tefevvuk ve hubb-u makam gibi şeylere hilkaten giriftarlığından dolayı; ve bu yüzden takındığı inatlı ve asabiyetli durumundan gelen bir haletle, tüm hizmet şekilleri ve umum hizmet ehli kendisine bağlı ve kendi emri atında bulunmasını istemesinden ötürü, gerek bahsi yapılan 1942’lerdeki Isparta’da vuku’ bulmuş hadisede olsun.. gerekse bilahare 1943-1944’lerde Denizli hapsinde olsun… ve gerekse daha sonra 1948-1949 Afyon hapis hadisesinde olsun hep ihtilâf ve mübayenet onun hissiyatlı ve asabiyetli davranışlarından çıktıgı.. Hatta 1953’den sonraki yıllarda doğrudan Hazret-i Üstad’ın şahsiyetiyle bir çeşit rekabet içine girdiği halde.. ve fakat bütün bunların yanında o zatın Risale-i Nurun neşir hizmetinde fevkalede büyük bir azm ve gayret ve faaliyeti oldugu için; Üstad Hazretleri her hadisede ve her zaman onun tarafını -Büyük hizmetleri için- tutmuş ve onu tenkidlerden müdafaa etmeye çalışmış ve o zatıdahep idare etmiştir. A.B.
  • Osmanlıca Kastamonu-1, S: 495

Aziz Sıddık Kardeşlerim, birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum. Ehl-i dalâlet Risale-i Nurun elmas kılınçlarına mukabele edemedikleri için, şâkirtleri içinde derd-i maişet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek, meşrebler veya hissiyatları muhalefetinden zaif damarları bulup, şâkirtleri içinde tesanüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.

Sakın çok dikkat ediniz! İçinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatadan hâli olamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: Biz değil böyle cûz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nurun en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O, bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir deyip, nefsinizi susturunuz. Medar-ı niza’ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir…(58)”

“…Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inayet-i ilahiyye ve Himeyeti Rabbaniye devam ediyor. Fakat yalnız ehemmiyetli bir plân ki, ayrı bir cephede mütemerrid münafıklar tarafından bir hücum var. Çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesanüd lâzımdır ki, ta onların bu plânı da akim kalsın. Plân da budur:

Risale-i Nur talebeleri içinde tesanüdü bozmak… Onsekiz senedenberi hakkımızda proğramları: Has talebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi…(60) Bu plânları akim kaldı.

Şimdi tesanüdü bozmak ve bazı menfaatperest fakat ehl-i ilim, ehl-i dinden Risale-i Nurun cereyanına karşı rakib çıkartmak suretiyle intişarına zarar vermeye çalışıyorlar.

Hem Ramazan Risalesinin ahirinde nefs-i emmareyi her nevi azabtan ziyade açlık ile temerrüdünü terk ettiği gibi; şimdiki ehl-i nifakın mütemerridâne sefahetinin cezası olarak umumî ve masumlara da gelen bu açlık, derd-i maişet belâsından ehl-i dalâlet istifade edip Risale-i Nurun fakir şâkirtlerinin aleyhine istimal etmek ihtimali var. Madem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlaka ile Risale-i Nur şâkirtleri, Risale-i Nur hizmetini her belaya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde maişette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musibetlere karşı da, yine Risale-i Nurun hizmetiyle mukabele etmemiz lâzımdır…(61)”

  • Osmanlıca Kastamonu-2. S: 510
  • Hazret-i Üstad’ın kürdlüğünü.. ve Türk milliyetçiligini zedelediğini propaganda ile ileri sürmek gibi planlar… Nitekim Denizli hapishanesinde savcı bu ahirki meseleyi Üstad hakkında resmen iddia etti. Fakat öyle bir cevap aldı ki, ebediyen onu mahçup ve perişan etmek lâzım idi. A.B.
  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 513

B – CESARET, METANET VE FEDAKÂRLIK

“…Bundan on dakika evvel, cesurca fakat kalemsiz iki adam Risale-i Nur dairesine; biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: Bu dairenin verdiği büyük neticelere mukabil, sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet ister. Isparta kahramanlarının gösterdikleri harikalar ve cihanpesendane hidemat-ı Nuriyenin esası, harika sadakatları ve fevkalâde metanetleridir. Bu metanetin birinci sebebi, kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi: cesaret-i fıtriyedir.

Onlara dedim: “Sizler cesaretle ve efelikle tanınmışsınız.. ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedakârlık gösterirsiniz. Elbette Risale-i Nurun kudsî hizmetinde ve cihana değer uhrevî neticelerine mukabil, merdane ve fedakârâna cesaret ve metanet gösterip sadakatınızı muhafaza edersiniz” dedim. Onlar da tam kabul ettiler… (62)”

“…Salisen: Hasan Atıf ‘ın mektubunda cesur ve sebatkâr zatlardan -ki efeler tabir ediyor- Ben o cesur ve sebatkâr kardeşlerimizi ruhu canla kabul ediyoruz. Fakat Risale-i Nur dairesine girenler, şahsî cesaretini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebat ve metanete ve ihvanlarının tesanüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmündeki şahsî cesaretini, hakikatperestlik sıddikıyetindeki fedakârlığına çevirmek gerektir..

Evet, mesleğimizde ihlas-ı tammeden sonra, en büyük esas, sebat ve metanettir. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki; Öyleleri, her biri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyeye muvaffak olmuş. Adî bir adam ve yirmi-otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki Velilere tefevvuk etmişler var. Hem bir adam kendi başına cesareti güzel de olsa, bir cemaat-i mütesanideye girdikten sonra, onların istirahatını ve sarsılmamalarını muhafaza etmek için o şahsî cesareti isti’mal edemez.

(*) Hadis-i şerifinin sırrıyla hareket etmek…(63)”

(62) Osmanlıca Kastamonu-1, S: 290

(*) Bak: (Siyirül-kebir-imam muhammed 2/614 ve Esrarul merfua-Molla Aliyyül kari,S: 137)

(63) Osmanlıca Kastamonu -2, S: 475

RİSALE-İ NUR’DAN İSTİFADE EDEBİLME ŞARTLARI OLAN İHLÂS VE SADAKAT HAKİKATİ

“Feyzî Kardeşim!

Sen Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede (Eskişehir) Allah rahmet eylesin, mühim bir şeyh, mürşid (Şeyh Şeraf-ed din) ve cazibedar bir nakşî evliyasından bir zat; dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli-altmış şâkirtleri içinde celbkarane sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi o câzibedar şeyhe karşı müstağnî kaldılar. Risale-i Nurun yüksek kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaât veriyordu. O şâkirtlerin gayet keskin olan kalb basireti şöyle bir hakikatı anlamış ki; Risale-i Nurla hizmet ise, imanı kurtarıyor. Târikat ve Şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini Velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki iman, saadeti ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü’mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velâyet ise, mü’minin cennetini genişletir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak on adamı Velî yapmaktan daha sevablı bir hizmettir.

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerinin bir kısmının akılları görmesede, umumunun keskin kalbleri görmüş ki; Benim gibi biçare, günahkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyalara belki eğer bulunsa idi, müctehidlere dahi tercih ettiler. Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutub, bir Gavs-ı Azam gelse; “Seni on ğünde velâyet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nuru bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.

Elbaki Hüvelbaki Kardeşiniz

Said-i Nursi (64)”

“Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartıyla,bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermiyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur.

Halbuki bu asır, o damar-ı insaniyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdî bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.

(64) Aynı eser, S: 146

Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı bu asırda israfât ile ve iktisadsızlık ve kanaatsızlık ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla; ve fakr ü zaruret ve maişet ziyadeleşmesiyle, o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; en edna bir hacet-i hayatiyeyi büyük bir mes’ele-i diniyeye tercih ettiriyor.

Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın tiryak-misal ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir.. ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık fedakâr şâkirdleri mukavemet edebilirler. Öyle ise, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatla tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimad ile ona yapışmak lâzım ki, o acib hastalığın te’sirinden kurtulsun…(65)”

“…Gördüm ki: Ehl-i diyanet, belki de ehl-i takva bir kısım zatlar, bizimle gayet ciddî alâkadarlık peyda ettiler. Bir iki zatta gördüm ki; diyaneti ister ve yapmasını sever, ta ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rast gelsin. Hatta tarikatı keşif ve keramet için ister. Demek ahiret arzusunu ve dinî vezaifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki; Saadet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-ı diniyenin fevaid-i dünyeviyesi, yalnız müreccih (tercih edici ve teşvik edici) derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o ameli hayrın yapmasına sebeb o faide olsa, o ameli iptal eder, lâakal ihlâs kırılır, sevabı kaçar.

Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulümatından en mücerreb bir kurtarıcı, Risale-i Nurun mizanları ve muvazeneleriyle neşrettiği Nur olduğuna kırk bin şâhid vardır. Demek Risale-i Nurun dairesine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir…(66)”

“…Risale-i Nur dairesine sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlâsda, sadakatta

“…Bu günlerde benim yanıma müteaddit ayrı ayrı zatlar geldiler. Ben onları ahiret için zannettim. Halbuki ya ticaret veya çalışmak gerektir…(67)”işlerinde bir kesat ve muvaffakiyetsizlik olduğundan, bize ve Risalet-ün Nura muvaffakiyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle müracaat edip dua ve istişare istediklerini anladım.

  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 188
  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 197
  • Kastamonu- 1, S. 182

Ben bunlara ne edeyim ve ne diyeyim diye tahattur ettim. Birden ihtar edildi: “Ne sen divane ol ve ne de onları divanelikte bırakıp divanece konuşma!..” Çünki yılanlar zehirine karşı tiryak tedarikine ve onları kaçırmasıyla meşgul ve vazifedar bir tek adam, yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasıyla meşgul olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir adama, yılanların ısırmasını bırakıp, ona sinekler ısırmamasına yardım için koşan divanedir.. ve onu çağıran dahi divanedir. O sohbet dahi divanece bir konuşmaktır.

Evet, hadsiz hayat-ı uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fanî kısacık hayat-ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayat-ı ebediyenin zararları ona nisbeten yılanların ısırmasıdır.

Said-i Nursi(68)”

HÜSN-Ü ZANDA İFRAT ETMEMEK VE ALDANMAMAK HAKKINDA İKAZLAR

“…Ey Risale-i Nurun kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyade hüsn-ü zannınız, belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakikat-bin zatlar vazifeye, hizmete bakıp o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kusurât ile alude mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için kusuratımı gizliyorum. Şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğimiz makamlara irtibatınızı bağlamayınız. Ben size nisbeten kardaşım, mürşidlik haddim değil.. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin kusuratıma karşı şefkatkârane dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve keremiyle, sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette taksim-ül mesaî kaidesiyle iştirak etmişiz. Tesanüdümüzden hasıl olan bir şahs-ı manevinin fevkalâde ehemmiyet ve kuvveti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir…

…Risale-i Nurun talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Hadden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâzımdır, onda terakkî etmeliyiz…(69)”

  • Osmanlıca Kastamonu-1, S 225
  • Aynı eser, S:163

“Aziz sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniyede kıymetli, diraetli arkadaşlarım!

Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddî ve ferdî ve fanî şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldıramıyan zayıf omuzuna binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir. Lillahilhamd Risalet-ün Nur bu asrı belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu’cize-i Kur’aniye olduğunu çok tecrübeler ve vakıalar ile körlere de göstermiş. Ona ait medh ü senanız tam yerindedir Fakat bana verdiğinizde, binden birini de kendime lâyık göremem.Yalnız pek büyük bir ni’mete ve muvaffakiyete sizin gibi hakikatlı talebelerin iştirâk ve sa’y ve gayretleriyle mazhariyetim noktasında Risaletün Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim…(70)”

“…Sizin fevkalâde sadakat ve uluvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektubunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerh eden benim cevabımın hikmeti şudur ki: Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki; her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen o zat dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetinden feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum…(71)”

“…Kardeşlerim, mektuplarınızda çok yüksek düşünce ve takdirat binde bir hisse de benim olsa, hadsiz şükrederim. Belki Risale-i Nurun manevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde bilmediğimiz gayet yüksek bir makam sahibi bir zatın te’siratı ve kumandası hissediliyor. Benim gibi bin derece uzak bir biçarede tasavvur ediliyor. Hakkım olmadan bana verilen ziyade ehemmiyetiniz inşaallah size zararı olmaz. Fakat Risale-i Nurun hüsn-ü cereyanına zarar ihtimali var. Siz bir hakikatı hissediyorsunuz.. ve fevkalâde sadakat ve ihlâsınız inşaallah hak görür. Fakat surette bazen aldanılır. Biz hizmetle mükellefiz. Neticeleri ve muvaffakiyet Cenab-ı Hakk’a aittir…(72)”

  • Osmanlıca Kastamonu-2 S:3
  • Aynı eser-2, S:164
  • Aynı eser, S: 153

MÜCEDDİDLİK VE MEHDİLİK HAKİKATLARI VE İZAHI HAKKINDA İRŞADLAR

“…Hem üç mesele var. Biri Hayat, biri Şeriat, biri İmandır.(73) Hakikat noktasında en mühimmi ve en a’zamı İMAN meselesidir. Fakat şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaâtında en mühim mesele hayat ve şeriât göründüğünden; O zat şimdi olsa da, üç meseleyi

birden umum ruy-i zeminde veziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki cârî olan adetullaha muvafık gelmediğinden, herhalde en a’zam meseleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmıyacak. Tâ ki, iman hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın.. ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında o hizmet başka maksadlara alet olmadığı tahakkuk etsin. Hem yirmi senedenberi tahribkârane eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki; ondan, belki de yirmiden birisine itimad edilmez. Bu acib hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır. Yoksa akim kalır, zarar verir. Demek en halis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakiyetli hizmet, Risale-i Nur şâkirtlerinin daireleri içindeki kudsî hizmettir…(74)”

“…Bu mes’elenin sırr-ı hikmeti budur ki: Âlem-i İnsaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mesele olan

İman ve Şeriat ve Hayattır. İçlerinde en muazzamı iman hakikatları olduğundan, bu hakaik-ı imaniye-i Kur’aniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tabi ‘ ve alet edilmemek ve elmas gibi Kur’an’ın hakikatları, dini dünyaya satan veya alet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan imanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risale-i Nurun has ve sadık talebeleri gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar..(75)”

“Aziz Sıddık Kardeşimiz Hoca Haşmet!(76)

Senin müceddid hakkındaki mektubunu hayretle okuduk ve Üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki:

“Evet, bu zaman, hem iman ve din için ve hayat-ı içtimaiye ve Şeriat için, hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi hakaik-ı imaniyeyi muhafaza noktasında tecdid vazifesi en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve ha-

  • Nurun sair yerlerindeki, bilhassa Emirdağ-1 lahikalarındakine ne bir derece mugayir olarak, sadece bu mektubta; evvela hayat, sonra şeriat ve iman şeklinde yazılmış. Başka yerlerde ise, daima birinci derecede iman, sonra şeriat, en sonra da hayat ve siyaset-i İslamiye gelmektedir. A.B.
  • Osmanlıca Kastamonu-1, S: 165
  • Aynı eser, S: 294
  • Hoca Haşmet, aslenecdadı Tunuslu olup, Yozgat’a yerleşmiş ler ,kendiside orada vefat etmiş bir din âlimidir. A.B.

yat-ı içtimaiye ve siyaset daireleri ona nisbeten, ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalır. Rivayat-ı hadisiyede tecdid-i din hakkında ziyade ehemmiyet ise, İmanî hakaiktaki tecdid i’tibariyledir. Fakat efkâr-ı ammede hayat-perest insanların nazarında zahiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedar olan hayat-ı içtimaiye-i insaniye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için; o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, mana veriyorlar. Hem bu üç vezaif birden bir şahısta, yahut cemaatta bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, adeta kabil görünmüyor. Ahirzamanda Â1-i Beyt-i Nebevi’nin cemsat-ı nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdî’nin cemaatındaki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir.

Bu asırda Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki; Risale-i Nurun hakikatı ve şskirtlerinin şahs-ı manevisi hakaik-ı imaniye muhafazasında tecdid vazifesini yaptırmış. Yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede te’sirIi ve fâtihane neşri ile gayet dehşetli ve kuvvetli zendeka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukabele edip, yüzbinler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını, kırk binler adam şehadet eder. Amma benim gibi âciz ve zaif bir biçarenin böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında şahsımı medar-ı nazar etmemeli” diyor…(77)”

“Hafız Ali’nin … ahir fıkrasında: “Muhbir-i Sâdık’ın (A.S.M.) haber verdiği manevî fütûhat yapmak ve zulümatı dağıtmak; zaman ve zemin hemen hemen gelmesi” diye fıkrasına bütün ruhu canımızla Rahmet-i İlâhiyeden niyaz ediyoruz, temenni ediyoruz… Fakat biz Risale-i Nur şâkirtleri ise, “vazifemiz hizmettir. Vazife-i İlâhiyyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak…” Hem çoktan beri sukût-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevk eden dehşetli esbab altında, Riaale-i Nurun şimdiye kadar fütûhatı ve zendekaların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüz binler biçarelerin imanlarını kurtarması ve her biri yüze ve bine mukabil yüzer ve binler hakiki mü’min talebeleri yetiştirmesi; Muhbir-i Sadık’ın (A.S.M.) ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuatla ispat etmiş ve ediyor.. Ve inşaallah hiç bir kuvvet, Anadolu sinesinden onu çıkaramaz. Tâ, ahirzamanda hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizden seyredip Allah’a şükrederiz..(78)”

  • Osmanlıca Kastamonu-l S: 392
  • Osmanlıca Kastamonu-2, S: 193

RİSALE-İ NURUN MAKAMI VE HİZMETİNİN KIYMET VE EHEMMİYETİ

(Bu mes’ele, bir kaç madde içinde ele alınacak ve çeşitli nevilerle örnekleri gösterilecektir:)

1- ONBEŞ SENE YERİNE ONBEŞ GÜNDE İMAN HAKİKATLARININ TAHSİLİ.. VE NUR TALEBELERİNİN İMANLA KABRE GİRECEKLERİ VE EHL-İ CENNET VE SAADET OLACAKLARI HAKKINDA

“…Risalet-ün Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil, fiyat olarak o şâkirtlerden tam ve halis bir sadakat ve daimî ve sarsılmaz bir sebat ister.

Evet, Risale-i Nur, onbeş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikiyi on beş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığını, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler. Hem iştirâk-ı a’mal-i uhreviye düsturuyla, her bir şâkirdine her bir günde binler hâlis lisanlar ile edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâhatın işledikleri a’mal-i salihanın misl-i sevablarını kazandırıp, her bir hakikî sâdık ve sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğine delil; kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Ali radiyallahu Anhünün üç ihbarı.. ve keramat-ı gaybiye-i Gavs-ı A’zamdaki tahsinkârane ve teşvikkârane beşareti.. ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın kuvvetli işaretiyle, o hâlis şâkirtler ehl-i saadet ve ashab-ı cennet olacaklarına müjdesi pek kat’î ispat eder…(79)”

“Kardeşlerim, bu günlerde biri Risalet-ün Nur talebelerine, diğeri bana ait (Medeniyetçilere)(80) iki mesele ihtar edildi. Ehemmiyetine binaen yazıyorum:

BİRİNCİ MES’ELE: Birinci Şua’da iki-üç ayetin işaratında Risalet-ün Nurun sâdık talebeleri imanla kabre gireceklerine ve ehl-i cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde, kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes’eleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillahilhamd “iki emare” birden kalbime geldi.

Birinci Emare: İman-ı tahkiki, ilmelyakinden hakkalyakine yakınlaştıkça, daha selbedilmiyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: “Sekerat vaktinde, şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip, tereddüde düşürebilir. Bu nevi iman-ı tahkikî ise, yalnız akılda durmuyor.. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki; Şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor…”

Osmanlıca Kastamonu –1 s: 392.

(80) Burada, bu kelimenin mevzu ie münasebeti ikinci mesele iledir, ki asılda mevcuttur. A.B.

Bu iman-ı tahkikinin vüsûluna vesile olan bir yolu, velâyet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikata yetişmektir. Bu yol, ehass-ı havassa mahsusdur, İman-ı şuhudîdir

İkinci yol: İman-ı bilgayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhanî ve Kur’anî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkal-yakin derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedahet derecesine gelen ilmelyakin ile hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol; Risale-i Nurun esası, mayesi, temeli, ruhu ve hakikatı olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risale-i Nur, hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-i mümkin ve muhal ve mümteni’ derecesinde gösterdiğini görecekler.

İkinci Emare: Risalet-ün Nurun sadık şâkirdleri, hüsn-ü akibetlerine ve iman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimî dualar oluyor ki; O duaların içinde hiç biri kabul olmamasına akıl imkân vermiyor. Ezcümle, Risale-i Nurun bir hâdimi ve bir tek şâkirdi, yirmi dört saatte Risale-i Nur talebelerinin hüsn-ü akibetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risale-i Nur talebelerine ettiği dualar içinde, hiç olmazsa, yirmiotuz defa selâmet-i imanlarına ve hususî hüsn-ü akibetlerine ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor.

Hem Risale-i Nurun talebeleri bu zamanda her cihetten, ziyade hücuma maruz iman hususunda birbirine selâmet-i iman hakkındaki samimî, masum lisanlarıyla dualarının yekûnü öyle bir kuvvettedir ki; rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler. Faraza mecmu’u itibariyla reddedilse, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine her biri selâmet-i iman ile kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünki her bir dua umuma bakar …(81)”

“…Size Risalet-ün Nurun kerametinin bu havalide zuhûr eden çok tereşşuhatından bir iki hadise beyan ediyorum:

Birisi: Hatib Mehmed nâmında ciddî bir ihtiyar talebe, İhtiyar Risalesini yazıyordu.. Ta birinci ricanın ahirlerinde ve merhum Abdurrahman’ın vefatının tam mukabilinde kalemi LAİLAHE İLLAHU yazıp ve lisanı dahi LÂİLAHEİLLALLAH diyerek hüsn-ü hatimenin hatemıyle sahife-i hayatını mühürleyip; Risalet-ün Nur talebelerinin imanla kabre gireceklerine dair olan işarî beşaret-i Kur’aniyeyi vefatiyle imza etmiş. Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsi’ah…(82)”

  • Kastamonu-1, S: 25
  • Aynı eser, S: 34

2- NURLAR MANEVÎ İLAÇ OLDUĞU GİBİ, MADDETEN DE BAZEN ŞİFA VE İLÂÇ OLDUKLARI

“…Savlı Ahmed’in mektubunda, Risale-i Nurun okumasını Hüsrev’in hastalığına ilâç olduğu gibi, pek çok defalar da, hatta geçen müthiş hastalığımda gelen doktora okudum, hem ona hem bana ilaç olduğunu gördük. Evet, manevî deva olduğu gibi, bazen maddî ilaç da olur…(83)”

“…Çoktan beri benim hususî bir virdim ve hiç kaleme alınmıyan ve mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün, en geniş ve en yüksek mertebesini ihata eden ve bende çok defa maddî ve manevî hastalıkların bir nevi’ şifası olan ve ism-i A’zam ve besmele ile dokuz ayat-ı uzmayı içine alan.. Ve ondokuz defa şükür ve hamdi a’zamî bir tarzda ifade ile tahmidatın adetleriyle o eşyanın lisan-ı hal ile ettikleri hamd ve senayı niyet ederek o hadsiz hamdlerin yekûnünü kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmidname ve teşekkürname ve sekinedeki Esma-i sittenin muazzam yeni dersini izhar etmeye sebeb olmasıdır…(84) ”

NURUN HİZMETİNDE BULUNAN TALEBELERİN PROBLEMLERİ HAKKINDA FIKHÎ VE ŞER’Î SUALLER:

“…Sabri kardeş! Sabırlı ol, ehemmiyetsiz ve zararsız vehmî ve asabi hastalığına ehemmiyet verme. Şifaya dua edilmekle beraber, zararsız, hatarsızdır. Çünki eğer hatarat-ı seyyie ise, ayinede temessül eden pislik, pis değil.. ve ayinedeki yılan sureti ısırmaz.. Ve ateşin timsali yakmaz.

Öyle de, kalbin ve hayalin ayinelerinde rızasız, ihtiyarsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hatıralar zarar vermezler. Çünki ilm-i usulde:

“Tasavvur-u küfür küfür değil.. Ve tahayyül-ü şetm, şetim olmaz.” Hasene ise, nuranî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. Çünki ayinede nûranînin timsali ziya verir, hasiyeti var. Kesifin misali ölüdür, hayatsızdır, tesiri yoktur.

Eğer sair teellümat-ı ruhaniye ise, sabre, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünki emn ve ye’sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca muvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için “Kabz, bast” haletleri, Celâl ve Cemal tecellisinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatça medar-ı terakkî bir düstur-u meşhurdur…(85)”

(83)os- Kastamunu-1 S: 315

  • Osmanlıca Kastamonu-2, S:494
  • Aynı eser, S:92

KUR’ANIN HIFZI VE RİSALE-İ NUR YAZISI HAKKINDA:

“…Bu defa mektubunuzda; Hıfz-ı Kur’ana çalışmak.. ve Risale-i Nuru yazmak, bu zamanda hangisi takdim edilse daha iyidir?

Sualinizin cevabı bedihidir. Çünki bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur’anındır.. Ve her harfinde ondan, binler sevab bulunan Kur’anın hıfzı ve kıraati her hizmete takdim ve müreccahdır. Fakat Risale-i Nur dahi o Kur’an-ı Azimüşşanın hakaik-i İmaniyesinin burhanları, hüccetleri olduğundan ve Kur’anın hıfız ve kıraatıne vasıta ve vesile ve hakaikını tefsir ve izah olduğu cihetle; Kur’an hıfzıyla beraber ona çalışmak elzemdir…(86)”

FIKHÎ BİR MES’ELE:

“…Sorduğunuz mes’ele, Ulema-ı Şeriat cevab vermiştir. Hayvanat birer istihale makinası olduğundan, yedikleri pis şeyi temizlettirir. Yalnız pis şeyin kokusu gelse, mekruh demişler…(87)”

YİNE ŞER’Î BİR MES’ELE:

“…Bana benziyen bir dost ki, rü’yada üstadıma benim suretimde görünmüş.. Üstadımızın yanına geldi, dedi ki: “Ayının yağını toplıyanlardan alıp müezzin ve tesbih yapan bir adamın tavsiyesi ile, mühim bir adama her sabah hastalığı için yutmasını nasıl görüyorsun?”

Üstadımız da; Rü’yada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hatırına gelip, o acib ve aynı aynına tabiri kemal-i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: “Sakın isti’mal etmesin…(88)”

BU ZAMANDA HELAL VE HARAM MAL MES’ELESİ:

“…Ehl-i ibadet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarza gelmiş ve şüpheli mal hükmünde ve manen müşterek olan erzak-ı umumiyyeden, helâl olmak için miktar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye bu mecburî belâya riyazet-i şer ‘iye nazarıy la bakmaktır…(89)”

  • os Kastamunu-2 -1, S:137
  • Aynı eser, S:177
  • Aynı eser, S: 222
  • Aynı eser, S: 266

ŞER’Î BİR MES’ELE HAKKINDA:

“Sabri kardeş, hastaya Cenab-ı Hak şifa versin. Öteki mesele, Hanefî mezhebinde haml mani değil..

Yalnız vaz’-ı haml ile iddet biter. Fakat haml vaktinde talâk menhidir…(90)”

İSLÂM’IN YEDİ RÜKNÜ VE ZEKÂT HAKÎKATİ:

Aziz sıddık kardeşlerim, Nur fabrikasının sahibi, Birinci Şua’ın dördüncü ayeti bahsinde; Hakikat-ı İslamiyetle beraber yedi esası parlak bir surette ispat edildiği cümlesine dair soruyor ki:

“Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz… Hem vücub-u Zekât rüknü risalelerde ne surette izah edildiğini soruyor?

Elcevab: İslâmın rükünleri başkadır, hakikat-ı İslâmiyetin esasları yine başkadır. Hakikat-ı İslâmiyetin esasları, altı erkân-ı İmaniye ile ve esas-ı ubudiyet ki İslâmın beş rüknü olan “SAVM, SALÂT, HAC, ZEKAT, KELİME-İ ŞAHADET” mecmuunun hülâsasıdır. Risale-i Nur altı rükn-ü imaniye ile bu esas-ı ubudiyeti isbat edip cilvesine mazhariyeti muraddır.

Vücub-u zekâtın izahından murad ise, zekâtın teferruatı, tafsilâtı değil.. Belki zekâtın hayat-i ictimaiyede derece-i lüzumunu ve ehemmiyetli kıymetini isbat etmiş demektir. Evet Risale-i Nurdan evvel yazdığımız risaleler de, hem Risale-i Nurun müteaddit yerlerinde vücub-u zekâtın hayat-ı ictimaiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat’iyyen ve vazıhan isbat edilmiş demektir.(91)”

ZEKÂT İLE ÖŞÜR AYNI ŞEYLER OLDUĞU HAKKINDA ÜSTADIN FETVASI

“Kardeşim! Öşür, şer’î zekâttır. Zekât ise, mustahaklaradır…(92)”

Not: Hanefi Ulemasının bir kısmı zekât ile öşrü birbirinden ayırmışlar. Hatta öşrü zekâta dahil etmemişlerdir. Hazret-i Üstad ise, ikisinin de zekât olduğunu Bedreli Sabri Hoca’ya bu şekilde işaret edip bildirmiştir.

KUR’AN HİZMETİ İÇİN İCAB ETTİĞİ ZAMAN RUHSATLA AMEL EDİLEBİLECEĞİ HAKKINDA :

“Sâbri kardeş! İmamet vazifesinde Risalet-ün Nura zarar yok. Ruhsatla amel niyetiyle şimdilik çekilme!.. (93)”

  • Osmanlıca Kastamonu-1 S: 422
  • Aynı eser , S:422
  • Aynı eser S: 536
  • Aynı eser S: 7

CUMA GÜNÜNE RAST GELEN KURBAN BAYRAMI HACC-ÜL EKBER OLDUĞU HAKKINDA

“… Cuma gününe rast gelen bu bayram, çok kıymettar olan Hacc-ı ekber olduğundan, Hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenab-ı Hak bizi de onların hayırlı dualarına hissedar eylesin amin.(94)” FAKİR OLAN NUR TALEBELERİNİN ZEKÂTI ALABİLECEKLERİ HAKKINDA

“… Herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları meşru dairede rahatını istese de itiraz edilmemeli. Zarurete düşen bir şâkirt, zekâtı kabul edebilir. Risale-i Nurun hizmetine hasr-ı vakteden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risale-i Nura bir nevi hizmettir. Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama’ ve lisan-ı halle de istemek olmamalı. (95)”

“…Müdekkik ve muhakkık, Sabrinin, “la ve neam” ile cevab istediği meselesine : ” Her zamandan ziyade, bu acib ihtikârdan zaruret-i kat’iyeye düşen fakirlere ve miskinlere, zenginler zekât ile imdatlarına koşsalar, bire yüz kazanırlar. Bu maddi musibetin bir çare-i yegânesi zekât-ı şer’idir (96)”

BİR MÜSTAHAB OLAN NAMAZLARIN ARKASINDAKİ TESBİHİN EHEMMİYETİNİ BEYAN EDEN HAZRET-İ ÜSTAD’IN ÇOK MUHİM BİR İKAZI:

“… Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekasül göstermesine binaen dedim :

Namazdan sonraki tesbihatlar, Tarikat-ı Muhammediyedir (A.S.M) ve Velâyet-i Ahmediyenin evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.

Sonra bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki Risalete inkılab eden Velâyet-i Ahmediye (A.S.M) bütün velâyetlerin fevkindedir.. Öyle de, o velâyetin tarikatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatların ve evradların fevkindedir.

  • Osmanlıca Kastamonu Lahikası-1 S 445
  • Osmanlıca Kastamonu Lahikası-1 S:470
  • Osmanlıca Kastamonu-1, S: 408

Bu sır dahi şöyle inkişaf etti:

Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i nakşiyede, bir mescidde birbiriyle alâkadar hey’et-i mecmuada nurani bir vaziyet hissediliyor. kalbi hüşyar bir zat, namazdan sonra deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtu vesselâmın muvacehesinde, yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder. O azamet ve ulviyetle der.

Sonra,ser-zakirin emr-i manevisiyle ona ittibaen dediği gibi, o halka-i zikrin ve çok geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediye Aleyhissalâtü vesselâmın dairesinde yüz milyon müridlerin larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp, içinde ile iştirâk eder…

Vehakeza ve duadan sonra, otuzüç defa oTarikat-ıAhmediye Aleyhissalâtu vesselamın halka-i zikrinde ve hat0me-i kübrasında o sabık mana ile, o ihvan-ı tarikatı nazara alıp; o halkanın ser- zâkiri olan zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü vesselâma müteveccih olup:” der, diye anladım ve hissetim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salatiyenin çok ehemmiyeti var…(97)”

Bir hadisin,ahirzamanda Müslümanların göğsünden,bilhassa hıfz-ı Kur’an’a çalışanların göğsünden Kur’an’ın çıktığını ve unutulduğunu beyan eden hakikatini Hz. Üstad şöyle beyan etmektedir.

“… Risale-i Nur talebelerinden bir genç hafız, pek çok adamların dedikleri gibi, dedi: Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?”

Dedim: “Mümkün oldukça namahreme nazar etme! Çünki rivayet var, İmam-ı Şafii’nin dediği gibi: “Haram nazar, nisyan verir”

Evet, ehl-i İslamda nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda su-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç defa gusle mecbur olur. Ondan tıbben kuvve-i hafızasına za’af gelir.

Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede o su-i nazardan, su-i istimalât umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes cüz’î-külli o şekvadadır. İşte, bu umumî hastalığın tezayüdiyle; Hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te’vili ucunda görünüyor.

Ferman etmiş ki: “Ahir zamanda hafızların göğsünden Kur’an nez’ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.”(*)

(97) Yeni Yazı Kastamonu S: 87

(*) Hadisin kesin mehazları için Bkz: R.N.K. kaynakları 2. baskı , Sh: 860

Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-ı Kur’ana sed çekilecek, o hadisin te’vilini gösterecek…(98)”

Ve daha bu kabil problemlerden olan fıkhi, ahlakî ve ruhî meselelerden takva meselesi ve riya meselesi gibi, halledilmiş meseleler Kastamonu hayatındaki mektuplarında çok vardır. Bu mes’elelerin numunelerinden kısa birer parağraf verdiğimizle iktifa ediyoruz.

RİSALE-İ NUR HAKKINDA TECELLİ EDEN RAHMET VE İNAYET CİLVELERİ İLE NUR HİZMETİNİN KIYMETİ HAKKINDA.

“.. Üç gün evvel hediyeniz Kastamonu’ya geleceği anında, rüyada görüyorum ki, terfi-i makam ve rütbe için bizlere ferman-ı şahane, ma’nevî bir canibten geliyor. Kemal-i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyordular. Biz baktık ki; O ferman-ı âli, Kur’an-ı Azim-üş Şan olarak çıktı. O halde iken, bu mana kalbe geldi: “Demek Kur’an yüzünden Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi ve biz şâkirtleri bir terfi’ ve terakki fermanını âlem-i gaybtan alacağız!” Şimdi tabiri ise, o fermanı temsil eden masumların kalemiyle manevî tefsir-i Kur’anı aldığımızdır. (99)”

“… Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlar fedakârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zahiren mağlübiyete düştükleri halde, benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müthiş müteaddit cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi ondan tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, elbette dalâlete karşı galibane mukavemet eden ve milyonlar efradı bulunan mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nura sahib değildir. O eser onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kuran-ı Hakimin bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi, rahmet-i ilahiye tarafından ihsan edilmiş. (100)”

“…Risale-i Nurun hakikatıyla ve şâkirtlerinin şahs-ı manevisiyle tezahür eden fevkalâde imanî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını biçare tercümanına vermek suretiyle; Ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avamın ve akikatsızların nazarında birinci derece zannedilen ve hakikat nazarında imana nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dair hizmeti; Kâinatta en büyük mesele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i İmaniyenin hizmetine çalışmasına râcih gördüklerinden, o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyade hüsn-ü zanla-

  • Yeni yazı Kastamonu, S: 133
  • Osmanlıca Kastamonu,S: 218
  • Aynı eser S: 330

rı, ehl-i siyasete bir inkılabçı, bir siyaset-i İslamiye fikrini vermek suretinde; Risale-i Nura karşı hayat-ı içtimaiye noktasında cephe almak ve fütûhatına mani’ olmak, pek kuvvetle ihtimali vardı. Bunda hem hata hem zarar büyüktür.

Kader-i İlahî bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izale etmek ve öyle ümit besleyenlerin ümitlerini ta’dil etmek için, en ziyade öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan Ulemadan ve sâdâttan ve meşayihten ve ahbabtan ve hemşehrilerden birisini muarız çıkardı. O ifratı ta’dil edip adalet etti. “Size kâinatın en büyük meselesi olan iman hizmeti yeter” diye bizi merhametkârane o hadiseye mahküm eyledi…(101)”

“Aziz sıddık kardeşlerim! Risale-i Nurun intişarına ve fütûhatına karşı gelen birisi semavî, biri arzî iki musibete mukabele edecek ayrı bir inayet-i ilâhiye cilvesi görülmeye başladı.

Arzî ve insanî olan musibet; Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havalisinde de ehl-i dalâlet Risale-i Nurun intişarına sed çekmek için halis talebelerin ve ciddî çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için ayrı ayrı tarzlarda umumî bir plân dahilinde taarruz ediliyor. Halislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.

Semavî musibet ise: İhtikâr neticesinde hayat ve yaşamak hissi, hissiyat-ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs, midesini, maişetini daima düşünüyor. Hatta ekseri fukara kısmından olan Risale-i Nur talebeleleri bu musibete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakikî ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbur oluyor. Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzat hakaik-i İmaniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkayıdlık bir vaziyet almasından, bir tevakkuf devresi gelmesine mukabil; Cenab-ı Hakkın inayet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risale-i Nurun intişar ve fütûhatına meydan açmış.

Ezcümle: İstanbul âfakında yüksek ulemadan ALİ RIZA, AHMED SİRVANÎ, ve parlak vaizlerden ŞEMSÎ gibi zatlar Risale-i Nura ciddî ve takdirkârane münasebettarlığa başlamalarıdır.

Hem mühim bir zat teşebbüs ediyor ki; mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da büyük rütbeli birisinin(102) muavenetiyle tab’etmek niyeti var…

Velhasıl: Bir kapı kapansa, inayet-i ilâhiye daha parlak kapıları Risale-i Nur yüzünden açıyor, yol gösteriyor…(103)”

(101)Os. Kastamonu-1, sh:410

  • Bu zat, Albay Muhammed Yümni Bey’dir ki, Ankarâ da Risale-i Nura ait büyük hizmetleri olmuştur. A.B.
  • Osmanlıca Kastamonu-1 S: 419

İşte, ancak yüzden bir ikisini kaydedebildiğimiz, Kur’an ve iman hizmetinin Risale-i Nur vasıtasıyla; ihlâs, sadakat ve samimiyet içinde yürütülmesi hususunda, Nur cemaatinin rehberi, kılavvzu olacak dersler, irşad metodları gibi çok nümüneler sıralamak mümkindir. Bunlar nurun meslek ve meşrebini aydınlatıcı, istikamet verici ve yüzlerce dinî ve imanî mes’elelerin halledici ve tahkim edici ifade ve beyanlarıdır. Bu nokta-i nazardan Kastamonu Lahikası kitabı tek başıyla, İslam’a iyi, sağlam ve mustakim şekilde hizmet etmek istiyenlere, Kur’an hâdimliğ’ini yapmak arzu edenlere, ebedî ölmez bir mürşiddir diyebiliriz.

Bütün irşad, ikaz, terbiye ve tenvir dersleri içinde en mühimi ve göze en çok çarpan tarafı; Hz. Üstadın Kur’an hizmetlerindeki talebelerini siyasî günlük hadiselerle meşgul olmamalarını, bilhassa ve bilhassa tarafgirlik çemberine düşüp de, ona takılmamalarını.. ve ona takılmakla kalb ve akıllarını hakaik-i imaniyeden soğutmamalarını, fikirlerini dağıtmamalarını temin edecek, lâzım gelen her şeyi yazması, her nasihatı etmesi ve tüm ikna’, mantık üslublarını kullanmasıdır. Hz. Üstad bu ikazlı dersleri verirken de, evvelâ ve ilk önce kendi nefsinde uygalaması ve bu halini ayan-beyan dost ve düşman herkese göstermesi olmuştur.

CİHAN HARBİNDE TÜRKİYE SİYESİLERİNİN TUTUMU VE BEDİÜZZAMANIN DEĞERLENDİRMESİ

Bilindiği üzere,1939 yılı sonlarında başlayıp devam eden ikinci Cihan Harbi, ana ve baş olarak iki devletin harbi şeklinde cereyan etmişti. Bunlardan birisi Alman Devleti, diğeri İngilizler idi. Türkiye bu harblere bilfiili iştirak etmemekle birlikte; zamanın hükümeti, ticaret ve ekonomide Nazi Almanyasıyla ortak idi. Bu ortaklığı da 1930’lardan beri samimi bir şekilde devam ettiriyordu (104) Bu noktadan Türk Hükümeti Alman’ların dostu ve ortağı iken veya öyle olması lâzım iken, fakat harbin başlamasıyla; Alman’larla olan dostluğu zahire göre yürütmekle beraber, perde altında İngiliz’lerin tarafını tutuyor ve siyasetinin tesiri altında onun taraftarlığını yürütüyordu. Bu yüzden Türkiye’deki Müslüman halk, Alman’cı ve İngiliz’ci olarak bir nevi iki kamp halinde ayrılmış durumda idi. Ama İngilizciler hükûmet desteğini açıkça görüyor… Almancılar ise, Hükûmet nazarında müttehem ve zararlı addediliyordu. Hatta Ankara’nın siyasi çevrelerinde “yüz elliler” diye adladırılmış bir grub, Hükümetin siyasetine zıd olarak Alman tarafını tutuyorlardı. Tabiî bu yüz elliler, başta M. Kemalin sonrada İnönü’nün acımasız zulümlerine maruz kalmışlardı. Buna göre bir evde baba (104)Türkiye’de çok partili politikanın açıklamalı kronolojisi S: 10 1087

İngilizci, oğul Almancı olabiliyordu. Harb sırasında münakaşalar tarafgirlikler son safhada idi.

İşte Hazret-i Üstad o çok heyecanlı, merak-aver harb hadiseleri ve havadisleri içerisinde ve o tarafgirane münakaşaların hüküm sürdüğü günlerde, talebelerini irşad, ikaz ve terbiye etmesini başarmış ve kurtarmıştı. Bu davanın doğru olduğuna delil de Isparta’da, Kastamonu’da, Denizli, İstanbul ve Antalya gibi vilayetlerdeki Nur talebelerinin; dünyayı meşgul eden ve herkesi alık alık hayret ve dehşet içinde harb hadiselerini dinlettiren radyo ve gazetelerin te’sir sahalarının dışında kalarak, yüzlerce, binlerce nüsha Nur risalelerini yazmalarıdır. Hem her yerde Nur talebelerinin o faidesiz, boş, fakat günahlı ve zararlı münakaşa ve tarafgirliklerin dışında kalmış olmalarıdır.

Ancak, burada şunu da hemen kaydetmek gerektir ki; Hazret-i Üstad, Kur’an hâdimleri olan Nur talebelerini fırtınalı siyaset hadiselerinin günlük, basit, faydasız ve fuzulî olan münakaşa ve tarafgirliklerinden kurtararak; İman ve Kur’an hizmetinde nurlu, feyizli sevablı ve tesirli olan istihdamını muvaffakiyetle temin edip gerçekleştirdiği gibi; Küre-i Arzda cereyan eden hadiselerin altında ve neticesinde kaderin hikmet ve esrarını da; kalbinin nâfiz basireti, aklının keskin feraseti ve ruhunun hurdebîn radarıyla araştırmış ve bulmuştur. Aynı zamanda hamiyet-i İslâmiyenin gerektirdiği sâikle, Kur’ân’ın menfaati ve İslâm dininin maslahatı adına zaman zaman fevkalküll bir şekilde, Kur’an’ın nuruyla mezkûr hadiselerin iç yüzüne bakmış, gerçek mahiyet ve zübdelerini çıkarmış ve iman hizmeti çerçevesinde bazı değerlendirmelerde de bulunmuştur. Fakat Üstad’ın bu değerlendirmelerinin mihrak noktası ise; birer beşer ve insan olarak talebelerinin kâinat ve dünya hadiseleriyle fitrî alâkadarlıklarının zarurî ve hakikî ihtiyaç cihetlerini, gayet hakîmane, üstâdane ve mürşidane; ve Kur’an hizmetine fayda verecek bir şekilde beyan etmiş ve talebelerinin ve diğer ehl-i imanın asıl hakikî ve fitrî merak ve ihtiyaçlarını da böylece gidermiştir.

Hazret-i Üstad’ın bu irşad metodu, bu terbiye usulü hakikat olarak benzeri yok bir tarzdadır. Zira bütün herkesi hatta Ulema ve takva ehlini de, avam halk gibi günlük ve boğucu, sersem edici harb hadiselerinin propagandalı neşriyatı ortasında bir çeşit mütehayyir ve sarhoş etmişken; Hazret-i Üstad çok şiddetli ve kesretli îkaz ve ihtarlarla Nur talebelerini o dumanlı, sersem edici ve boğucu havanın atmosferinden çekip, çıkarıp, uzaklaştırdıktan sonra; dönüp birer insan olarak onların asıl hakikî ihtiyaç noktalarını ve gerçek merak cihetlerini -Risale-i Nurun hizmet çizgisinden ve gayesinden saptırmadan- yağdan kıl çeker gibi, sâkin ve temiz bir hava içinde, o hadiselerin Müslüman halk ve özellikle Nur talebelerine hakikat olarak temas eden faydalı yönlerini ilmî ve mantıkî değerlendirmelerden geçirdikten sonra beyan etmişlerdir.

İşte bu iki acib ve garib ve zahirde tezat gibi görünen meselenin iki tarafinı karşılaştırdığımız da, hayret içinde kalmamak mümkün değildir. Amma her iki taraftaki netice ve gayeyi de idrak edebildiğimiz ve mukayesesini yapabildiğimiz zaman da, “Bin barekallah, Maşaallah bu irşad metoduna!” demekten kendimizi alamayacağımız da muhakkaktır.

Hazret-i Üstad’ın bu acib, üstadane ve hakîmane irşad metodundaki en garib ve en acib tarafı şudur ki: Radyo dinlemez, gazeteleri okumaz ve okutmaz, ağızlarda dolaşan günlük havadisleri de merak edip dinlemez olduğu halde; yani, cereyan eden hadiselerin hakikî malümatları için hasbe-z-zahir tüm iletişim vasıtalarından tamamen uzak ve dışında iken; fakat müteveccih olup değerlendirmesini yaptığı zaman ise, ruhu ve yağı mesabesindeki gerçek neticelerini çekip çıkarırcasına, gayet ulvî bir üslubla beyan ve ifade etmesidir. Hadiselerin adım adım takipçisi olan en dahî diplomatların da gerçek neticesine varamıyacakları, belki çok gerisinde kaldıkları bir üslup ve usûlde dile getirmesidir.

Peki acaba bunları Üstad Hazretleri nereden öğreniyor ve nasıl bilebiliyordu?..

İşte bu sualin cevabı madde âleminde yoktur diyebiliriz. Çünki, bir kere kendisi esir ve menfi idi. Karakol karşısında tarassud altında idi. Ayrıca radyo, gazete, günlük havadis vesaireyi dinlemekten ve işitmekten kat’iyen içtinab etmekteydi. Ve hâkeza, maddi sebeplerden tamamen uzak olduğu halde!..

Şimdi bu söylediklerimizin, yani ahval-i âlem ve hadisatı altındaki kaderin hikmet ve esrarı noktasından, Hazret-i Üstad’ın gayet rüsûh ile hakikatı ortaya koyan değerlendirmelerinin bir kaç örneğini vermek istiyoruz:

AHVAL-İ ÂLEM VE BEDİÜZZAMAN

İKİNCİ CİHAN HARBİNİN PATLAYIŞ SEBEPLERİ VE ASILMAHİYETİ VE KADER NOKTASINDAKİ ADALET VE HİKMETLERİ:

“… Kardeşlerim, sizin hatırınız ve askerliğiniz endişesi için hadisat-ı zamana baktım. Kalbime böyle geldi:

Menfi esasata bina edilen ve Karun gibi deyip, ihsan-ı Rabbanî olduğunu bilmeyip şükretmiyen.. Ve maddiyun fikriyle şirke düşen..Ve seyyiatı hasenatına gâlib gelen şu medeniyet-i Avrupaiyye, öyle bir semavî tokat yedi ki: Yüz senelik terakkisinin mahsulünü yaktı, tahrib edip yangına verdi.. Ve İngiliz, Fransız zulümleriyle; Avrupa’nın zalim hükümetleri zulümleriyle ve Sevr Muahadesiyle âlem-i İslâma ve merkez-i hilâfete ettikleri ihanete mukabil, öyle bir mağlubiyet tokadını yediler ki; dünyada dahi bir cehenneme girip çıkamıyorlar. Evet, bu mağlubiyet aynen zelzele gibi ihanetin cezasıdır. (104)”

“… Adalet-i İlâhiye; İslâmiyete ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azab-ı manevî vermiş ki; Bedevîliğin ve vahşiliğin derecesinden çok aşağıya düşürmüş. Avrupa’nın ve İngilizin yüz sene ezvak-ı medeniyesini ve terakkî ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren, mütemadî korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş..(105)

“… Bu cihan harbinde iki hükûmet küre-i arzın hâkimiyeti için mürafaa ve muhakeme davasında bulunmaları içinde; iki muazzam dinin musalâha ve sulh mahkemesinde barışmak davası açılarak… Ve dinsizliğin dehşetli cereyanı de semevi dinlerle mücadele-i azimesi başladığı hengâmda; nev-i beşerin sosyalist tabakasıyla, Burjuvalar Tâifesinin mahkeme-i kübralarında açılan büyük davaları… (106)”

İKİNCİ CİHAN SAVAŞINDA BİZİM HÜKÛMETİN DURUMU

“… Yirmi sene evvel tab’ edilen SÜNÛHAT risalesinde hakikatlı bir rü’yada, âlem-i İslâm’ın mukadderatını meşveret eden bir meclis tarafından bu asrın hesabına eski Said’den sordukları suale karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezahür etmiştir. O zaman o manevi meclis demiş ki:

“… Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harbte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”

Cevaben Eski Said demiş ki: “Eğer gâlib olsa idik, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. (Nasıl ki yedi sene sonra edildi) ve medeniyet nâmıyla âlem-i İslâma, hususen Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevaki-i mübarekeye; Anadolu’da tatbik edilen rejim, kolaylıkla cebren teşmil ve tatbik edilecekti. İnayet-i İlâhiye ile onların muhafazası için, kader mağlubiyetimize fetva verdi.”

Aynen bu cevabtan yirmi sene sonra, yine gecede; “Bitaraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve Hindi de kurtararak bizimle

(104)Osmanlıca kastamonu -1 S: 22

(105) Aynı eser, S: 33

(106)Aynı eser S:109

ittihada getirmek; (107)siyaset-i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken; şüpheli, dağdağalı, faidesiz bir düşmana (İngilize) taraftarlık göstermekle, muzaaf bir surette zararlı bir yolu tercih etmek; böyle zeki, belki dâhî insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir?” diye benden sual oldu.

Gelen cevab: (Manevi canibten geldi) Bana denildi ki: “Sen yirmi sene evvel manevî suale verdiğin cevab, senin bu sualine aynen cevabtır. Yani eğer gâlib tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz madeniyet namına galibane, mümanaat görmeyicek bir tarzda bu rejimi âlem-i İslâma, mevaki-i mübarekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüz elli milyon İslâmın selameti için bu zahir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler (108)”

“… Risale-i Nurun tam mutabık çıkan bir ihbar-ı gaybîsini beyan ediyorum: “Hüsrev ve Hulusî ve Rüşdü ve Re’fet gibi Risale-i Nurun çok şâkirtleri meslek-i askeriye ve bu ikinci harb-i umumiye münasebettar bir surette girmelerini ve ikinci bir harb-i umumi olacağını ve iştirâkimizi altı yedi sene evvel haber vermiş. Çünkü yirmi sekizinci Lema olan ikinci Keramat-i Aleviyenin, ikinci emarede: bahsinde beraber olsa,1940 küsûr oluyor.. Allahü âlem o tarihte bir harb-i umumiye iştirâkimizi, yani eski müttefikle değil, belki taraftarane onun hasmıyla iştirake işaret ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihteki Risale-i Nurun erkân-ı muhimmesi iştirâk ediyor…(109)”

İNGİLİZ SİYASETİ VE BİZİMKİLER:

“… Kaidemize muhalif olarak bir iki dakika siyasete bakıp bir iki kelime beyan ediyorum:

Evvela: buradaki bir kısım Risale-i Nur şâkirtleri; âlem-i İslâmda çok müstemlekâtı bulunan bir devlet, bu Anadolu hâricindeki Müslümanlara -yalnız kendi menfaatı için- bir derece dinlerine ilişmiyor veya ilişemiyor diye, o devletin hariç İslâmlara tatbik ettiği siyasete bütün bütün muhalif bir siyaseti takip ettiği, bu memlekette faaliyette bulunan propagandasına kapılıp o cereyana taraftarlıkla, Risale-i Nurun safvet ve halisiyetine zarar verdiğinden o siyasî şâkirtlere dedim:

O devlet, bu memleketteki hükümete müstemlakâtındaki Müslü-

(107)Üstad Hazretleri Mısır ve Hindi de bizimle ittihada getirmek sözüyle; Hindistan İngiliz hakimiyeti altında bulunduğu müddetçe, Hind Müslümanları hep Osmanlı hilafetiyle alakadar ve taraftar bulundukları gibi,1948’de Pakistan olarak teşekkül edip ayrılan Müslümanlar da Türk Hükûmetiyle hep müttehid ve taraftar çıkmıştır. A.B. (108) Osmanlıca Kastamonu-1 S: 27

(109) Aynı eser, S:170

manlar ısınmamak ve iltihak etmemek için eskiden beri bu vatanda dinsizliği terviç etmiş. Şimdiki ilhad, onun ifsad komitesinin eseridir.Hatta yüzde beş-on dinsizin hatırını saydı. Mesleklerini (rejim) resmen takdir ederek, yüz milyon İslâmın hatırını kırdı.. ve mağlup olduğu halde inad ve menfaatı için sulhu reddetti. Küre-i arzı ateşe verdi. Madem siz bu vatanın evladısınız, burada onun propagandasına kapılmayınız ve siyasete karışmayınız..(110)”

İKİNCİ HARB-İ UMUMİDE EZİLEN MASUM MAZLUMLARA ŞEFKAT HAKKINDA

“… Şefkat-ı insaniye merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve rahmeten-lil âlemin zatın (A.S.M.) mertebe-i şefkatından

taşmamak geretir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat elbette merhamet ve şefkat değildir. Belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir samak-ı kalbîdir.

Mesela, kâfir ve münafıkların cehennemde yanmalarını ve azab ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığdırmamak ve te’vile sapmak; Kur’an’ın ve edyan-ı semaviyenin bir kısm-ı azimini inkâr ve tekzib olduğu gibi, bir zulm-u azim ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünki ma’sum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârane şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedid bir gadr ve vahşî bir vicdansızlıktır.. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanı su-i akibete ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârene taraftar olmak ve merhametkârane cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şedid bir gadrdır…

.. Bir zaman eski Harb-i Umumi’de düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk-çocuklara ettikleri kattl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan tahammülüm hâricinde azab çekerdim. Birden kalbime geldi ki: O maktul ma’sumlar şehid olup Velî oluyorlar. Fâni hayatları bâkî bir hayata tebdil ediliyor.. ve zayi’ olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir mal ile mübadele olur.Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i ilahiyyenin hazinesinden öyle mükâfatları var ki; eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görünüp “Ya Rabbi şükür Elhamdülillah!” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim ..Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve teellümden kurtuldum…(111)”

(110)Osmanlıca Kastamonu-1 S: 450 -Bu parçanın tamamı yukarıda da yazıldığı halde bu makam ile münasebeti ziyade olduğundan bir kısmını tekraren kaydettik.A.B.

(111) Osmanlıca Kastamonu-1 S: 130

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa, hakkında bir nevi merhamet ve mukâfat vardır ki; O musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken, Avrupa’da ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elim şefkate bir merhem oldu, şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten ve vefat eden ve perişen olanlar; eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mukâfat-ı maneviyeleri o musibeti hiçe indirir.

Onbeşinden yukarı olanlar, eğer ma’sum ve mazlum ise, mukâfatı büyüktür. Belki onu cehennemden kurtarır. Çünkü, ahir zamanda madem fetret derecesinde din ve Din-i Muhammedîye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş.. Ve madem ahir zamanda Hazret-i İsa’nın din-i hakikisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek, elbette şimdi Fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya mensub Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında “şehadet” denilebilir. Hususen ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar; müstebid büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında, medeniyetin sefahetinden ve küfranından.. Ve felsefenin cehaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrahimine hadsiz şükrettim ve o elim elem ve şefkatten teselli buldum.

Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaatı için insan âlemine ateş veren hodgam, alçak insî şeytanlar ise; tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

Eğer o felâketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki; o musibeti onlar hakkında medar-ı şeref yapar, sevdirir …(112)”

“Aziz Sıddık kardeşlerim! Bu şiddetli kışta ve manevî dehşetli ayrı tarz bir kışta ve nev-i beşerin içtimaî hayatında müthiş kanlı diğer tarz bir kışta

(112) Osmanlıca Kastamonu-1 S: 212

çırpınan biçarelere rikkat-i cinsiye ve şefkat-ı nev’iye cihetinden gayet derece bir hüzün ve elem hissettim. Çok yerlerde beyan ettiğim gibi, yine Erhamür-rahimîn ve ahkem-ül hâkîmin olan onların Halık-ı Kerim ve Rahiminin hikmet ve rahmeti benim kalbimin imdadına yetişti.. Manen denildi ki: Senin bu şiddet-i teessürün, o Hakim ve Rahimin hikmetini bir nevi tenkid hükmüne geçer. Rahmet-i ilâhiyeden ileri şefkat olunmaz. Hikmet-i Rabbaniyeden daha mükemmel hikmet dair-i imkânda olamaz. Âsiler cezalarını, masumlar, mazlumlar zahmetlerinden on derece ziyade mükâfatlarını alacaklarını düşün. Senin dairei iktidarın hâricinde olan hadisata onun merhamet ve hikmet ve adalet ve rububiyyeti noktasında bakmalısın!.. Ben de o lüzumsuz şiddetli elem-i şefkatten kurtuldum!..(113)”

CİHAN HARBİNDE TARAFLARIN DURUMU VE AHVAL-İ ÂLEM

Âlemin hadisatından olan İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında bir tazaf; sefih ve merhametsiz olan medeniyetin mimsiz kısmının zâlim düsturlarına göre hareket ile, kapitalizm ve emperyalizm zulmünün en gadirli ve vahşetli prensiplerini yaşayanlarla; halk sınıfına ve hıristiyanlık dininin esasatına istinad ettiklerini ilân eden diğerleri, müthiş bir şekilde bir-biriyle boğuşurlarken ve bu berikiler ilk başlarda her tarafta galib durumunda oldukları bir sırada; Üstad Hazretleri ahval-i âlem icraatında cereyan eden hadiselerin keyfiyetlerine azıcık bakmış ve ahir zamanda Hazret-i İsa’nın nüzûlü ile ilgili vurûd eden pek çok sahih hadislerin küllî manalarının bu hadiselere bazı işaretlerinin vech-i tatbikini düşünmüş.. Ve o çok çeşitli rivayet şekilleriyle gelen hadislerin bir kısmının zuhûrunun bir köşesinin te’vilini bu hadiselerle ilgili olduğunu hissetmiş ve kaleme almıştır.

Hz.Üstad ahir zaman hadisatı hakkında evvelce yazmış olduğu bazı eserlerinde de bu hakikate çok kere temas etmiş ve ilhamî ma’nalarla o gibi hadislerin hakikatlerinden bir parçacık beyan etmiştir. Bilhassa 1938’de tanzim ve tebyiz ettiği BEŞİNCİ ŞUA’ eserinde çok ilmî, hakikatli ve hadisat-ı âlemin ve adetullah’ın seyri ve cereyanı istikametinde te’villi mana ve hakikatlerini izhar etmiştir.

Ancak burada şu noktayı da kaydetmek gerekir ki; Hazret-i İsa’nın (A.S.) nüzûlünü, hadis tefsir eden bazı müçtehid âlimlerin veya büyük hadis âlimi ve râvilerinin içtihadlı istinbatlarının gösterdikleri manalar ki; “Hazret-i İsa’nın (A.S.) nüzûl hadisesini hep âlem-i İslâmın merkezlerinde ve doğrudan doğruya İslâm alemi içinde cereyan edeceği” şeklindedir. Lâkin Bediüzzaman, bu mevzuda gelen hadislerin mecmuundan istihrac ettiği

(113)Osmanlıca Kastamonu-1 S: 463

bir mana ile; Hazreti İsa’nın nüzulünün en birinci sebep ve hikmetini, Hıristiyanlık dini ile münasebettarlığı cihetinde düşünmüş ve bu hikmetin esası da, çok geniş ve maddeten pek kuvvetli olan Hıristiyanlık dininin İslâmiyete iltihakını ve ona maddeten kuvvet sağlamak olduğunu anlamış ve hep bu istikamete göre mezkûr hadisleri tefsir etmiştir.

Bu noktadandır ki; Hazret-i Üstad bütün hayatında hep Hıristiyanlık âleminden İslamiyete maddî bir imdad, hir kuvvet geleceğini beklemiş ve zaman zaman bu hakikatin bazı parıltılarına ümidle müteveccih olmuştur.

İşte burada da, İkinci Cihan Harbi sıralarında, ahir zaman hadiselerinden haber veren bir hadis-i şerifi şöylece tev’il edip tefsir etmiştir:

“Küçük Hüsrev olan Feyzî’nin ve Emin’in suallerine bir cevab olarak ve haşa hurafe diye tevehhüm edilen bir rivayetin bir mu’cize-i gaybiyesidir:”

“Ahir zamanda Hazret-i İsa (A.S.) nûzulüne ve Deccalı öldürmesine ait ehadis-i sahihanın ma’nay-ı hakikileri anlaşılmadığından; bir kısım zâhiri ulemalar, o rivayet ve hadislerin zahirine bakıp şüpheye düşmüşler veya sıhhatini inkâr edip veya hurefevâri mana verip, adeta muhal bir sureti bekler bir tarzda avam-ı müslimine zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadisleri serrişte ederek hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârane bakıp taarruz ediyorlar.

Risale-i Nur bu gibi ehadis-i müteşabihenin hakiki te’villerini Kur’an’ın feyziyle göstermişŞimdilik nümüne olarak bir tek misal beyan ederiz şöyle ki:

“Hazret-i İsa (A.S.) Deccal ile mücadelesi zamanında, “Hazret-i İsa onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp; sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir” derecede, vücudca Deccalın heykeli, Hazret-i İsa’dan büyüktür diye mealinde rivayet var.

Demek Deccal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dan on, yirmi misli yüksek kametli olmak lâzım gelir.

Bu rivayetin zahiri ifadesi, sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana münafi olduğu gibi, nev-i beşerde carî olan âdetullah’a da muvafık düşmüyor. Halbuki bu rivayeti, bu hadisi haşa muhal ve hurafe zanneden zındıkları iskât… ve o zahiri aynı hakikat i’tikad eden ve o hadisin bir kısım hakikatlerini gözleri gördükleri halde, daha intizar eden zâhiri hocaları dahi ikaz etmek için bu zamanda da ayni hakikat ve tâm muvafık ve mahz-ı hak müteaddit manalarından bir manası çıkmıştır, şöyle ki: İsevilik dini ve o dinden gelen adat-ı müstemirresini muhafaza hesabına çalışan bir hükümet(1) ile; resmi ilanıyla zulmetli pis menfaatı için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervic eden diğer bir hükümet(2) ki, yine hasis menfaatı için İslâmlarda ve(3) Asya’da dinsizliğin intişarına taraftar olan fitnekâr ve cebbar hükümetlerlemuharebe eden evvelki hükümetin şahs-ı manevisî temessül etse.. Ve dinsizlik cereyanının bütün taraftarları da bir şahs-ı manevîsi temessül eylese; üç cihette bu müteaddit manaları bulunan hadisin bu zaman aynen bir manasını gösteriyor.

Eğer o galib hükûmet, netice-i harbi kazansa, bu işarî mâna dahi bir manay-ı sarih derecesine çıkar. Eğer tâm kazanmasa da yine muvafık bir mana- yı işerîdir.

Birinci cihet: Din-i İsevînin hakikatini esas tutan İsevî ruhanîlerinin cemaatı ve onlara karşı dinsizliği tervice başlıyan cemaat tecessüm etseler; bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında bir çocuk kadar da olamaz.

İkinci cihet: Resmî ilâniyle Allah’a istinad edip “Dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim” diyen bir hükümet, yüz milyon küsûr iken; dörtyüz milyona yakın nüfusa hükmeden bir diğer devlete.. Ve dörtyüz milyon nüfusa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya.. Ve onlar ise, zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gâlibane öldürücü darbe vuran hükûmetteki muharib cemaatın şahs-ı manevisiyle, mücadele ettiği dinsizlerin ve taraftarların şahs-ı manevileri tecessüm etse; yine minare boyuda bir insana nisbeten küçük bin insanın nisbeti gbi olur.

Bir rivayette “Deccal dünyayı zabteder” manası ekseriyet-i mutlaka ona taraftar olur demektir. Ve şimdide öyle oldu.

Üçüncü cihet : Küre-i arzın dört kıt’aları içinde (114) en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt’anın dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya’ya karşı galibane harp ederek; Hazret-i İsa’nın vekâletini dava eden bir devlet ile beraber;(*) dine istinad edip, çok müstebidane olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muhabere ve mücadele eden o hükûmet ile, ötekilerin şahs-ı manevileri insan suretine girse; ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev’inden, o manevî şahıslar dahi ruy-i zemin ceridesinde bu asır sahifesinde insan suretinde tersim ve tasvirleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadis-i şerifin mucizane ihbar-ı gaybîsi nev’inden beyan ettiği hadise-i ahir zamanın müteaddid manalarından tam bir manası çıkıyor. Hatta “şahs-i İsa’nın semavattan nüzulü” işaretiyle, bir mana-yı işarisi olarak; Hazret-i İsa’yı (A.S.) temsil ederek

  • Bu hükümet İtalya ve Almanyadır. A.B.
  • Bu ise Rusyadır. A.B.
  • Bu da İnğiliz hükümetidir. A.B.

(114) Avusturalya dikkate alınmamış-Müellif

(*) 2.Cihan harbinde Almanlar’ın İtalyanlar ile ittifakı demektir. A.B.

ve namına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir bela-i semavî gibi nüzûl ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsa’nın nüzûlünün maddeten bir misalini gösteriyor.

Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nûzulü kat’i olmakla beraber, mana-yı işarisiyle başka hakikatleri ifade ettiği gibi, bu hakikate de mu’cizane işaret ediyor… (115) ”

“… Ahmedin rü’yası çok mübarek ve güzeldir. Hazret-i İsa’nın kuvvetli sadasını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdat hizb-i Kur’an’a iltihak etmeye işaret olabilir…(116)”

“…İşarat-ı Kur’aniyenin bu zamanımıza temas eden küçük bir şua’ı bugün sure-i Vel-Asr’i nükte-i i’caziyesi münasebetiyle; Sure-i fîl’den ma’nay-ı işarî tabakasından tevafuk düsturuna istinaden bir nüktesini beyan etmem ihtar edildi, şöyle ki:

Sure-i … meşhur ve tarihî bir hadise-i cüz’iyeyi beyan ile, küllî ve her asırda efradı bulunan o gibi ve ona benzeyen hadiseleri ihtar ve tabakat-ı işariyeden her tabakaya göre bir manayı ifade etmek, uzun asırlarda umum nev’i beşerle konuşan Kur’an-ı mu’ciz-ül beyanın belagatının muktezası olmasından, bu kudsî sure, bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenaları tokatlıyor. Manay-i işarî tabakasında bu asrın en büyük hadisesini haber vermekle beraber; dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak; cifir ve ebced ile üç cümlesi aynı hadisenin zamanına tetabuk edip işaret ediyor.

Birinci cümlesi: Kâ’be-i Muazzama’ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına Ebabil tayyareleriyle semavî bombalar yağdırmasını ifade eden Cümle-i kudsiyesi 1359 edip, dünyayı dine tercih eden ve nevi beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşları yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.

İkinci Cümlesi: … kelime-i kudsiyesi, eski zaman hadisesindeki Kâ’be’nin nurunu söndürmek için, hilelerle hücum edenlerin kendileri yokluk zulümat dalâletinde aksülamel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hilelerle, desiselerle, zulümlerle edyan-ı semaviye kabesini, kıblegâhını dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbar, mağrur ehl-i dalâletin tadlil ve idlallarına semavî bombalar tokadıyla cezalanmasına aynı tarihi kelime-i kudsiyesi 1360 makam-ı cifrisiyle tevafuk edip işaret ediyor.

  • Osmanlıca Kastamonu-1 S:146-149
  • Aynı eser S:251

Üçüncüsü cümle-i kudsiyesi Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselâm’a hitaben: “senin mübarek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme’yi ve Ka’be-i Muazzama’yı harîkulade bir surette düşmanlarından kurtarmasını ve o düşmanları nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mana-yı sarihiyle ifade ettiği gibi; bu asra dahi işaret eden o cümle-i kudsiye mana-yı işarisiyle der ki: “Senin dinin ve islâmiyetin ve Kur’an’ın ve ehl-i hak ve hakikatin cebbar düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaati için mukaddesatı çiğneyen o ashab-ı dünyaya, senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!..” diye manay-ı işarisiyle bu cümle aynen makam-ı cifrisiyle tam 1359 tarihiyle aynen sfat-ı semaviye nev’inden semavî tokatlarla islâmiyete ihanet cezası olarak… diye manay-ı işarî ifade ediyor. Yalnız yerinde gelir. Fil kalkar, dünya gelir.

Bu fil lafzı kalkmasının sırrı; eski zamanda dehşetli fil-i Mahmudî azametine, heybetine dayanmış hücum etmişler. Şimdi ise, dünya servetine ve malına ve o servetle filolar teşkil edip; hatta kırk milyon bir millet, o fil gibi filolarla dörtyüz milyonu esaret altına almış.. Ve Avrupa medeniyetçileri medeniyetin mehasiniyle, iyilikleriyle, menfaatleriyle değil; Belki medeniyetin seyyiatı ile ve sefahetiyle ve dinsizliğiyle üçyüz elli milyon Müslümünların her tarafta hâkimiyetlerini imha edip istibdadına serfürû etmiş ve musibet-i semaviyeye sebebiyet vermiş.. Ve dünyaperest gaddar zalimler zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeye ve masumlar ve mazlumlara fanî mallarını ve hayatlarını ahiretlerine çevirmek ve kıymettar eylemek ve dünyadaki günahlarına keffaratüz-zünub etmeye kader-i İlahi’ye fetva verdiler.

Ben bir buçuk senedir, dünyaperestlerin o musibetten vaziyetlerini ve sefahatlarını ve Harb-ı Umumi safhalarını kat’iyyen bilemiyordum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri bu sûre-i kudsiyenin manay-ı işarî tabakasından tokatlar, tam tamına onların başlarına iniyorlar ve sûrenin bir manay-ı işerisini tam tefsir ediyorlar…

Evet bu tokattan pür-şer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur’an’a tarziye vermezse, melaike elleriyle de ahcar-ı semaviye başlarına yağacağını bu sûre bir mana-yı işariyle tehdit ediyor.(117)”

ZELZELELER HAKKINDA

Hazret-i Üstad Bediüzzaman Kastamonu da iken, Türkiye de bir kaç dehşetli zelzele vuku buldu.

Bunlardan en büyüğü 27-28 Aralık 1939’da vuku’ bulan Erzincan ve İzmir zelzeleleridir. Bu zelzelelerde Erzincan mah-

(117) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 432-435

voldu, kırkbin ölü verdi. İzmir’de de büyük tahribat vuku’ buldu.

20 Haziran 1943 Adapazarı ve Geyve civarında da müthiş bir zelzele oldu. Büyük zayiatlar oldu. Hazret-i Üstad, bu zelzelelerin ehl-i dalâlet ve tuğyanın dalâletleri yüzünden bir eser-i gazab-ı ilâhi olarak vuku’ bulduğunu, fakat içinde masumların yanmasını da; kendilelerinin şehid, mallarının sadaka olduğunu yazdı. Hatta Erzincan zalzelesi münasebetiyle kaleme almış olduğu küçük bir risalecik, Ondördüncü Söz’ün zeyli olarak ilhak edildi. Bu mevzu’da talebelerine yazdığı bir mektupta da şöyle diyordu:

“… Size bu defa, bu zelzele münasebetiyle hem insî hem manevî taraftan sorulan beş-altı küçük suallere gayet kısa cevablar gönderiyorum. Ondördüncü Söz’ ün ahirindeki bahse bir tetimmedir.(118) O cevablar dahi hem manevî ihtar ile, hem mühim noktalarda beni sükûta mecbur etmek ile hissettim ki size faydası var.(119)”

Erzincan zelzelesi münasebetiyle yazılmış parçadan sadece son ve yedinci sual ve cevabı yazıyoruz:

“Yedinci Sual: Bu hadise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef ittihaz etmesi ne ile anlaşılıyor? ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?..

Elcevab: Bu hadise hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması, hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi, çok emarelerin delâletiyle bu hadise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.

Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sasmasının iki vechi var:

Biri: Hataları az olmak cihetiyle, temizlemek için ta’cil edildi.

İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlub olmak fırsatıyla, ehl-i zendekanın orada te’sirli bir merkez-i faaliyet te’sis etmeleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var…(120)”

20 Haziran 1943’de Adapazarı ve civarında vuku’ bulan zelzeleyi de Üstad şöyle değerlendiriyordu:

“Medar-ı ibret ve hayret bir hadise:

Risale-i Nur’un erkân-ı mühimmesinden bir zat yazıyor ki: Adapazarı

  • Bu bahis ğibi birde 1930’larda lzmir civarında vuku’ bulan bir zelzele münasebetiyle yazılmış ve “Gafil kafaya bir tokmaktır” başlığıyla ondördüncü Söz’e ilhak edilmiş bir parça daha vardır. A.B.
  • Osmanlıca Kastamonu-1 S: 23

(120)Ondördüncû Sözün Zeyli

zelzelesinin aynı gününde, zelzeleden bir kaç saat evvel, umumî ve herkese göstermek için bir büyük tiyatro teşekküliyle ve oyuncu kızlarından dört güzelini çırılçıplak olarak alayışla çarşı ve pazarda gezdirerek o cazibelere kapılan, tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken birden bire arz kemal-i hiddet ve gayzla onların hayasız yüzlerini dehşetli tokatladı, mahvedip zir ü zeber etti.. Ve o binayı hâk ile yeksan eyledi.

Ben dünyanın bu nevi hadiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bu günlerde hem Hüsrev hem kahraman Çelebî zelzeleden haber vermeleri.. Ve Hüsrev ve rüfekasının kanâatiyle Isparta’nın gürültülü zelzelesi karşısında, Risale-i Nur’un kuvvetli bir kalkan olmasıyla hiçbir zarar vermemesi.. ve Risale-i Nura muarız bir hocanın bütün hasılatını mahveden dolu o muarıza hâs kalması, başkalarına ilişmemesi bir derece kanaat verir ki; ekser vilâyetlere giren ve Adapazarı’na girmiyen Risale-i Nurun ehemmiyetli bir esası olan tesettür şiarını bu derece açık ihanetiyle, Risale-i Nur onların yardımlarına koşmamış diye yalnız bu hadiseye baktım.

Said-i Nursi(121)

Daha sonra, Denizli hadisesi ile hapse giren Nur talebelerinden Hüsrev Altınbaşak, hem bu iki zelzele hadisesini, hem de 27 Kasım 1943 de Corum, Tokat, Amasya ve Kastamonu’da vuku’ bulan zelzele hadisesiyle beraber; 1 Şubat 1944’de Bolu, Gerede ve Düzce civarında vuku’ bulan zelzeleler hadisesinin her birisi Risale-i Nur ve talebelerine ilişme hadiselerine tevafuk ettiğini ispatlı şekilde yazmış.. Üstad Hazretleri de onu tasdik etmiştir. Yerinde ve sırasında kısmen kaydedilecektir. İnşaallah.

KASTAMONU’DA HÜKÜMET ADAMLARININ BEDİÜZZAMAN’A KARŞI TUTUM VE MUAMELELERİ

Bu faslın başından buraya kadar yer yer kaydettiğimiz Üstad Bediüzzaman’ın fiil, hareket ve hizmet şekillerini ortaya koyan, onun ifade ve beyanlarından şeksiz, şüphesiz anlaşılmış olduğu üzere; O, hükümetin, idarenin, asayişin ve nihayet siyasî hadise ve işlerin tamamen dışında kalmış olduğu görülmüştür. Hatta Üstad Hazretleri bu gibi şeylerle zihnen meşguliyeti de abes gördüğü halde; ve onun bu hali hükûmet ve idarecilerce de çok yakından ta’kib edilip görülmesine rağmen; Kastamonu’da iken, hükûmet ve idareciler tarafından ona uygulanan muamele ve tecessüs politikasının nümunelerinden ve Hazret-i Üstad’ın bunlara karşı zamanzaman hakikat-i hali dile getiren ifadelerinden bazı örnekler vermek istiyoruz. Bu ifadeler,

(121)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 495

talebelerine hem beray-i ma’lûmât, hem de ders olsun diye kaleme alınmış şeylerdir. Yoksa hükümete herhangi bir müracaatı olmamıştır.

“… En ziyade bize nezaretle, bizimle meşgul ve siyasetle alâkadar mühim bir me’mur yanıma geldi. Ona dedim ki: Bu on sekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiç bir gazete okumadım. Bu sekiz ayda bir defa “cihanda ne oluyor” diye sormadım. Üç senedir, burada işitilen radyoyu dinlemedim. Tâ ki, kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin.

Bunun sebebi şudur ki: İman hizmeti, İman hakaiki bu kâinatta her şeyin fevkindedir. Hiç bir şeye tabi’ ve alet olamaz. Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâki elmasları şişeye tebdil eden gafil insanlar nazarında o hizmet-i İmaniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tabi’ veya alet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umum nazarında tenzil etmek endişesiyle, Kur’an-ı Hakimin hizmeti bize kat’î bir surette siyaseti yasak etmiş. Sizler ey ehl-i siyaset ve hükûmet! Evham edip bizlerle uğraşmayınız!.. Bilâkis teshilat göstermeniz lâzım… Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te’sis ile, hem asayişi, hem inzibatı, hem hayat-i içtimaiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakiki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ediyor… (122)”

“Daimî hizmetinde bulunan Risale-i Nur Şâkirtleri tarafından olan bir suale cevabtır:

“Sual: Bu kadar zamandır hizmetinizde bulunuyoruz. Dünyaya, hayat-ı içtimaiyeye ve siyasete dair bir alâkanızı ve merakınızı görmedik. Daima iman ve ahiret dersinden başka bir meşgalenizi görmüyoruz. Öyle anlamışız ki; bu on sekiz senedir vaziyetininiz böyle imiş. Nedendir ki, Isparta’da hiç bir şey yok iken, memleketi heyecana getirip, sizi mahkemeye verdiler(123) ve yüzer, kardeşinizi dört ay mahkeme tetkikatı neticesinde, dünya ile siyaset ile alakaya dair hiçbir şey bulamadılar. Yalnız kendilerini ve mahkemelerini ebedi mahçup edecek bir bahane buldular.. Ve yüzden yalnız beş on adama beş- altı ay ceza verdiler.

Hem burada altı seneden ziyade karakolun nezareti ve nazarı altında, oturduğun odanın pencereleriyle daima senin her vaziyetin karakolca görüldüğü halde, bundan iki üç ay evvele kadar her vakit gizli aşikâr seni tarassud ve kaç defa taharrî etmeleri, dostları senden kaçırmak için tahkikatlarla sana en mühim ve karışık bir siyasetçi gibi bakmaları nedendir? Biz bundan hem müteessir hem mütehayyiriz. Ancak iki üç aydır yanınıza serbest gelebiliyoruz. Evvelde korkarak gizli gelebilirdik. Bu meseleyi bize izah et!”

(122)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 260

(123)Eskişehir Mahkemesi demektir. A.B.

Elcevab: Ben de sizin gibi, belki sizden çok ziyade bu vaziyetten hem hayret hem taaccüb ediyordum. Bu sualinizin izahlı cevabı, yirmiyedinci lem’a olan mahkemeye karşı müdafaat lem’asıyla, onaltıncı mektup risalesidir. Şimdilik kısaca bir iki esas beyan ediyorum.

Birincisi: Asayişi te’min ve idare me’murları, inzibat polisleri ve komiserleri bize ve mesleğimize karşı, değil tevehhümkârane taarruz ve evhama düşmek, belki himayetkârane teşvik ve teşçi’ etmek vazifelerinin muktezasıdır. Çünki onların vazifelerinin temel taşı: hürmet, merhamet, helâl haramı bilmekle, itaat düsturuyla hayat-ı içtimaiye emniyet dairesinde cereyan edebilir. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu esasları te’min ediyor. neticesi de bilfiil görülmüş… Risale-i Nurun en mühim merkezi Isparta ve Kastamonu olduğundan, sair memlekete nisbeten zabıta me`murları insaf ile dikkat etseler, Risale-i Nurun onlara parlak yardımını görecekler. Hem talebelerinde bu kadar kesret ve kuvvet ve hak ellerinde bulunduğu halde, asayişe hiç bir zararı dokunmadığını.. ve talebelerden bin adam, on adam kadar hayat-i içtimaiyeye zarar vermediklerini kalbi bozuk olmıyan görür…

Bu kardeşiniz siz de biliyorsunuz, bu on sekiz senedir o kadar muhtaç olduğum halde; siyasete, hayat-ı içtimaiyeye temas etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığını(124) ve bu on sekiz aydır küre-i arzın bu hercü mercinde bir tek defa ne sual ve ne de merak etmek ve ne de anlamak ve ne de medar-ı sohbet etmediğimi, hatta şimdi sulh olmuş mu, harb bitmiş mi, İngiliz ve Alman’dan başka kimler harb ediyor bilmediğimi biliyorsunuz. Hem herkesi geveze ve sersem eden ve üç seneden beri odamdan işitilen radyoyu iki defadan başka ne dinlediğimi ve ne de sorduğumu benimle beraber olan sizler biliyorsunuz. Bu derece bu vaziyetlere karşı alâkasız ve lâkayd bir adamın ta’kib ettiği mesleğe taarruz eden ve evhama düşüp tarassudla sıkıntı veren, ne derece insaftan uzak düştüğünü en insafsız da tasdik eder.

İKİNCİ ESAS: Ey kardeşlerim! Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimiz benlik, enaniyet, şan’ u şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden halâttan şiddetle içtinab ediyoruz. Elbette burada altı yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkikatınızla anlamışsınız ki; ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada şiddetle tekdir etmişim. Benim haddimden fazla mevki’ vermeyiniz diye sizden darılıyorum.

(124)Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1926 yılı başlarından 1946 yılı sonuna kadar o kadar haksız yere ta’ciz, tarassud, nefyler ve saire gördügü halde, bir tek defa hükümete “Bu muameleler ne içindir. Neden yapıyorsunuz.? ” yahut da “Şu ihtiyaçlarım var, Kanunî şu işlerimi istiyorum” diye hiç bir müracaatta bulunmamıştır. Fakat 1946 dan 1949 a kadar zulüm ve ta’cizler artık Son safhaya geldiği için, hakikat-ı hali beyan eden bezı istidaları varid olmuştur. A.B.

Yalnız Kur’an-ı Hakimin bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle, ona karşı tasdikkârane teslimi ve irtibatı şâkirane kabul ediyorum.

İşte bu derece enaniyetten ve benlikten ve şan u şeref nâmı altındaki riyakârlıktan kaçmayı düstur-u hareket ittihaz eden adamlara karşı ehl-i hükûmetin, ehli-i idare ve zabıtanın evhama düşmeleri ne kadar ma’nasız, lü-zumsuz olduğunu divaneler bile anlar.

Kardeşiniz

Said-i Nursi(125)”

“Selahaddin Çelebî, bugün beş ay Ankara’ye bir vazife ile gitmek için buraya geldi. Bir hafiye onu takib edip, o da arkasından girdi. Ben de o casusa (126)-Selahaddin kalktıktan sonradedim ki: Risale-i Nur ve ondan tam ders alan şâkirtleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nuru alet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek divaneliktir.

Evvela: Kur’an bizi siyasetten men’etmiş… Tâ ki, elmas gibi hakikatları ehl-i dünya nazarında cam parçalarına inmesin.

Saniyen: Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men’ ediyor. Çünkü tokata müstehak dinsiz münafıklar Onda iki ise, onlarla müteallık yedi sekiz ma’sum, biçare çoluk çocuk, zaif, hasta ihtiyar var… Belâ, musibet gelse, o sekiz masumlar o belâya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz daha az zarar görecek. Onun için siyaset yoluyla idareye, asayişi ihlâl tarzında; neticenin husul’u de meşkûk olduğu halde girmek, Risale-i Nurun mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şâkirtlerini men’ etmiş…

Salisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nur’a eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtırlar. Değil korkmak veyahut adavet etmek, en dinsizleri de onun dindarane, hakperestâne düsturlarına taraftar olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ola… Çünki bu millet, vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için beş esas lâzım ve zarurîdir:

  • Merhamet
  • Hürmet…
  • Emniyet
  • Haram, helâli bilip haramdan çekinmek…
  • Serseriliği bırakıp, itaât etmektir.

(125) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 275

(126)Bu hadise Denizli hapis hadisesinden iki üç ay önce oldugunu göstermekle beraber, zamanın hükûmeti, içine düştüğü garazlı evham ve planlarını da ihsas ettirmektedir. A.B.

İşte Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası temin edip; hem asayişin temel taşını tesbit ve temin eder.

Risale-i Nura ilişenler kat’iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi anarşilik hesabına vatan ve millet ve asayişe düşmanlıktır.

İşte bunun hülâsasını o casusa söyledim, dedim ki: Seni gönderenlere böyle söyle. Hem deki: On sekiz senedir istirahatı için hükûmete müracaat etmiyen.. Ve yirmi bir aydır dünyayı herc’ ü merc eden harplarden hiçbir haber almıyan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostâne temaslarını istiğna edip kabul etmiyen bir adam; Ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhama düşüp tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi ma’na var? Hangi mashalat var? Hangi kanun var?… Divaneler de bilirler ki; ona ilişmek divaneliktir.(127) O casusa dedik. O casus da kalktı gitti..(128)”

ŞEYH ABDÜLHAKİM HADİSESİ VE BEDİÜZZAMAN

Yukarda, Hz.Üstad’ın beyanlarından da anlaşılmış olduğu vechile; zamanın hükûmeti, özellikle Reis İsmet İnönü, Türkiye’de gittikçe Risale-i Nurun revacı ve parlaması karşısında, Üstad’a türlü türlü zulümlü tarassutlar, tecessüs ve tazyiklerin yanında, Risale-i Nurun revacını kösteklemek maksadıyla, zahire göre hükûmet olarak din ile ve din ehli ile bir nevi musalâha etmek.. ve bu maksadla güya din namına ve perdesi altında görünen bazı zındık habislerin eserlerini Risalei Nur’a karşı çıkarıp neşretmek.. Ve bu arada bazı meşhur hoca ve şeyhleri de Risale-i Nur’a karşı çıkararak, tenkid ettirmek gibi plânlar da uygulanmaktaydı.

İşte bunlardan birisi de, İstanbul’da ün yapmış meşhur ve sülale sâhibi Şarklı bir şeyhi Üstad’ın aleyhine geçirmeyi sağladılar. Bu şeyh olan zat, zâhiri sebep olarak, Hazret-i Üstad’ın Birinci Şua’da bazı Kur’an ayetlerinin işarî ve remzî manalarının külliyetinde, cifir ve ebced tevafuklarıyla, bu asırdaki bazı işaretli tezahürlerini istihraç edip beyan etmesini tenkid mevzuu yapmaya başladı.

  • Üstâd’ın bu cümlesinin bir, zâhirî bir de mâ’nevî mânâsı olsa gerektir. Zâhire göre tamâmen suçsuz ve onların işine ve siyasetine karışmadığı halde, ona ilişmenin boş yere ahmâkâne, beyhûde ve zararlı olduğu için… Mânevi mânâya göre de ; Çünkü obir me’mur-u ilâhîdir. Allah (C.C.) onunla ve onun Risâle-i Nûrûyla bu dini tecdid ve takviye edecektir. Öyle ise, Allah (C.C.)’ın irâdesine karşı gelmek ahmaklıktan, divânelikten başka ne ile târif edilebilir. A. B
  • Osmanlıca Kastamonu-2, s: 452.

Şeyhin kendi mantığına göre güya Hazret-i Bediüzzaman o ayetleri, daha doğrusu Kur’anı kendi keyfine göre tevil edip manalandırıyor, diye Üstadın aziz şahsiyetini ta’n etmeye girişmişti. Hatta bu vesileyle Üstadın cinsiyetini, köylülüğünü vesairesini de diline dolayarak gıybet etmeye başladı.

Hazret-i Üstad, bu hadiseye çok müteessir olmuştu. Hem hemşehri, hem sülâle sahibi ve Âl-i Beyte mensub, hem mutasavvıf ve hem de âlim bir zâtın yanlış anlama, Korku evhamı ve hissiyata bina’ edilen bu dehşetli hatasıyla vartaya düşmesinden ziyadesiyle rencide oldu. Hadisenin başlangıcında Hazret-i Üstad bu zatı, şer’î ve ilmî kaideler içerisinde hakikate ve insafa çağırdı ise de, fakat Üstad’ın bu hakperestane mektuplarına hiç kulak verilmedi. Bunun üzerine Hazret-i Üstad şiddetli cevaplar vermeye mecbur oldu.. İkaz etti. Onun akrabası ve Üstad’ın eski talebelerinden Seyid Şefik Hocayı araya koydu. Ancak bu zat, yine de dinlemeden ve Üstad’ın cevablarını okumadan gıybetlerine devam ediyordu. Üstad ise, bu zatın sebepsiz, birden bire böyle ortaya atılmasının maddî- ma’nevî sebeblerini araştırdı ve bazı talebelerini araştırmaya sevk etti. Elde edilen bir çok maddî manevî sebeplerin içerisinde en başta geleni bu idi ki; hadisenin arkasında hükûmetin destek ve plânıyla; hükûmette meb’us bulunan o zatın yakın akrabaları vasıta edilerek, dolap çevrildiğini ve bu plânın arkasının arkasında da, gizli din düşmanı zındık ve habis bazı çevrelerin rol oynadıkları öğrenildi. Yani o zatın şöhretinden ve ünlü şahsiyetinden böyle tuzaklı bir yolda istifade etmek plânını onlar hazırlamışlardı. O zat hem ihtiyar, hem hassas, hem de evhamlı olmasıyla da, o planın onun eliyle tatbik edilmesine çok uygun bulunmuştu. O zata Üstad’ı şöyle intikal ettiriyorlardı: Sözde Bediüzzaman Hazretleri, Türkiye’de Şeyh Said tarzında veya Menemen hadisesi gibi bir ihtilâl hazırlığını yapıyor da, Kur’an’dan da bazı ayetlerin kendisinden haber verdiğini işaaya çalışıyor diye… Plân, zamanın hükûmetinin desteğiyle de, gizli zındık mülhidlerce, Denizli hadisesinden bir buçuk sene öncesinden hazırlanmıştı. Mübarek şeyhe de o şekilde durum intikal ettirilince; güya kendini ondan teberrî ettirmek ve temize çıkarmak.. ve bu arada mevhum ve hayalî ve asl u faslı bulunmıyan bir siyasî hadisenin müteşebbisi olacak olan Bediüzzaman’ı da kötüleme ile meseleyi halletmek gibi hayalî ve vehmi bir atmosferde didinmeye başladı. Lâkin hadise neticesinde ve her şeye rağmen, hükümetin verdiği evham ve aldatılmışlığının beyhude çabası da, yine onu kurtaramadı. Denizli hadisesinde onu da rahatsız ettiler. Denizli’ye kadar getirdiler ve ifadelerini aldılar ve saire ve saire, Her ne ise …

İstanbul da, bu zat, i’tiraz-vâri tenkidli ve gıybetli konuşmalarını yapmakta devam etmekte iken, İstanbul’un diğer meşhur âlim ve vâizleri buna cevap vermeye başladılar. Başta Eski Fetva Emini Muğlalı Ali Rıza Efendi, vaiz Ali Haydar Efendi, Mahmud Kâmil efendi, Meşhur Ulemadan Ahmed Şirvanî Hazretleri gibi zatlar ilim, din ve Şeriat noktasında onu susturdular. Zaten Hazret-i Üstad da lâzım gelen cevabları vermiş ve göndermişti. Neticede ilim ve hakikat meydanında o hadise susturulduğu ve söndürüldüğü gibi; Risale-i Nura ufak bir zarar yerine, İstanbul’da Risale-i Nurlar büyük Ulema dairesinde merakla takib edilmesine, okunmasına ve parlamasına vesile oldu.oldukları halde, ehl-i nifak ve dalâlet, meşreblerine zıd olduğu halde,

İşte o hadisenin başlangıcı ve sonucu itibariyle, Hazret-i Üstad’ın çeşitli yönleriyle verdiği ilmî, dinî ve mantıkî cevablarının bazı noktalarını ve o hadisenin sebeb ve mahiyeti hakkında yapılan araştırmalar neticesinde elde edilen delil ve vesikaların bazı cihetlerini derc etmek istiyoruz. Hadiseyi, sadece bir gizli ve sinsi plân neticesinde tahakkuk safhasına konduğu ve arkasında dinsiz zındık komitelerinin plânları bulunduğu hasebiyle (129)” bahse medar ettik. Yoksa, merhum olmuş mübarek âlim ve şeyh ve seyyid ve velî bir zatın ufak bir i’tirazı bir şey değildir. Zaten Hazret-i Üstad da sonunda onunla helâllaştığını bildirmiş ve hadiseyi ta o zaman unutmuştur.

Hadisenin, Denizli hapis hadisesinden tam bir sene önceki vuku’u zamanında Hazret-i Üstad, onu te’sirsiz hale getirmek ve bertaraf etmek için, her zâviyeden ona bakmış ve yirmi kadar umumî ve hususî mektuplarla mukabele etmiştir.

Hadiseyi haber veren Üstad’ın ilk mektubu:

“Aziz sıddık Risale-i Nur şâkirtleri kardeşlerim!

Risale-i Nurun şâkirtlerinin zaif kısımlarına zarar veren, hatıra gelmiyen ihtiyar bir zatın tarafından bir i’tiraz münasebetiyle ve o gibi itirazların esasını kesecek bir hakikatı beyan etmeye mecbur oldum. Evvelce birisine dediğim gibi, bunu tekrar ediyorum:

(129)Aynı bu hadise tarzında hadiseden on altı sene sonra; Urfalıların çok hürmet ettiği ve velî olarak tanıdığı ihtiyar bir hocayı C.H.P liler, Risale-i Nur ve Üstad Bediüzzaman aleyhine evhamlandırıp konuşturdular. Urfa’daki zat da âlim, fazıl ve mutasavvıf bir kimse idi. İşte bu zat ta 1958’lerde Urfa’da camilerde, meclislerde Üstad’ın aleyhine konuşmaya başladı, tıpkı İstanbul’daki zat gibi hayali, tenkitler yaptı. Daha önceleri ise, Üstad’a ve talebelerine o kadar,hürmetkârane ve şefkatkârane muamelelerde bulunuyordu ki: herkes hayret ederdi.1958 yıllarında cereyan eden bu hadiseyi Hazreti Üstad’a mektupla bildirdigimizde: “Benden ona selam söyleyiniz. O mübarek bir zattır. Ondan zarar gelmez.” şeklinde cevap göndermişti. Bilâhere bu zatı evhamlandırıp konuşturan C.H.P lilerin plânıyla, o partinin Urfa’da ileri gelenlerinden âlim bir zat, Risale-i Nur’un hakkaniyetine âşinalık peyda ettikten sonra, kendisi itiraf ederek ve tövbe edip yaptığına nedamet getirerek, bize bizzat şunları anlatmıştı: “Hocayı ben konuşturuyordum. Çünkü bana çok itimadı vardı, Ne dedi isem, aynen kabul ediyor ve cami’lerde konuşuyordu” demişti. Allah her ikisine de rahmet eylesin. o hoca zat, merhum Buluntu Abdurrahman Efendidir. Onu evhamlandırıp, konuşturan zat da, Müderris Muhammed efendidir. A.B.

Hem mucib-i taaccüb, hem medar-ı teessüftür ki; ehl-i hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti zayi’ ettikleri ve o ziya’ sebebiyle mağlub ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Bu ittifaktan kazandıkları kuvvetle yüzde on iken, doksan ehl-i hakikati mağlub ediyorlar.

Ve en ziyade medar-ı teaccüb ve medar-ı hayret şudur ki: En ziyade muavenet ve teşvik beklediğimiz ve onlar da o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazifeten mükellef oldukları halde, bize yardım yapmayıp, bilâkis yan1ış anlamasına binaen, Risale-i Nurun hizmetine fütûr verecek bir tarzda mevki-i ictimaîlerinin ehemmiyetine istinaden itiraz etmişler…

Bu aciz kardeşiniz hem o eski dost zata, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın feyziyle, yeni Said hakaik-i İmaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki; değil Müslüman uleması, belki en muannid Avrupa feylosoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir.

Amma Risale-i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali’nin (R.A.) ve Gavs-ı Azamın (K.S.) ihbaratı nev’inden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir Mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nura nazar-ı dikkati celbetmesi, manay-ı işarî tabakasından rumûz ve îmaları bulunması, i’cazının şe’nindendir ve o lisan-ı gaybın belağat-ı mu’cizekâranesinin muktezasıdır.

Evet, Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevi bir ihtar ile: “Risale-i Nurun makbuliyetine dair eski evliyalardan şâhid getiriyorsun . Halbuki .. sırrıyla bu meselede söz sâhibi Kur’an’dır. Acaba Risale-i Nuru, Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?.. ” denildi.

O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur’an’dan istimdad eyledim. Birden otuzüç ayetin manay-ı sarihinin teferruatı nev’indeki tabakatından manay-ı işarî tabakasında; ve o many-ı işarî, many-ı sarihinin altında dahil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu.. ve duhûluna ve medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karine bulunmasını, bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izahlı ve bir kısmı mücmelen gördüm. Kanaatıma hiç bir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nurla muhafaza niyetiyle o kat’î kanaatımı yazdım ve hâs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.

O Risalede biz demiyoruz ki; ayetin many-ı sarihi budur.Ta, hocalar fihi-nazar desin. Hem dememişiz ki, many-ı işarinin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, many-ı sarihinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da many-ı işarî ve remzîdir. Ve o many-ı işarî de bir küllîdir, cûz’iyatları var. Risale-i Nur dahi bu asırda o many-ı işarî tabakasının külliyetinde bir ferttir. Ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna, ehemmiyetli bir vazife göreceğine; eskiden beri Ulema mabeyninde carî bir düstûr-i cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur’an’ın ayetine veya sarahetine değil incitmek, belki i ‘caz ve belagatına hizmet ediyor.. Bu nevi’ işarat-ı gaybiyeye i’tiraz edilmez. Ehl-i hakikatın nihayetsiz işarat-ı Kur’aniyeden hadd ü hesaba gelmiyen istihraçlarını inkâr edemiyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.

Ama benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib’ad edip, i’tiraz eden zat, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdiğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i ilahiyeye delil olduğunu düşünse; elbette bizim gibi acz-i mutIak ve fakr-ı mutlakta, böyle ihtiyac-ı şedid zamanında böyle bir eserin zuhûru vüs`at ve rahmet-i ilâhiyeye delildir demeye mecbur olur…(130)”

Hadise hakkında Hazret-i Üstad’ın ikinci kısa bir mektubu:

“Aziz sıddık kardeşlerim! Ehl-i dalâletin Isparta muvaffakiyetine (131)” karşı, bir meb’usun amcası ve akrabasından on taneden fazla me’muriyette bulunan İstanbul’da hoca ve şeyh zatın; cereyanlarına bir perde suretinde elim bir tarzda, ihtiyarlık ve vehhamlık ve taassubundan istifade edip aleyhimizde isti’mal ettiler. Fakat merak etmeyiniz, bu cephede de bir şey kazanamıyacaklar. Cenab-ı Hakk’a havale ediyoruz… (132)

Hadisenin esbabını araştıran Nur talebelerinin elde ettikleri bir kaç sebep şekli vardır. Ancak biz bunların hepsini burada sıralamıyacağız. Geçmiş hadisenin teferruatını tekrarlamanın bir manası ve faidesi yoktur. Hadisenin en mühim yönünü ve üst tarafta kaydettiğimizin tamamlayıcı kısmını kaydetmekle iktifa edeceğiz. O da şöyledir:

“…Biz tahkikatımızla bu garazın esbabını taharri ettik. Hem Ankara’dan, hem vilâyât-ı Şarkiye’den gelen muhacirlerden anladık ki; tahkikatımız doğrudur. Bulduğumuz o garazın esbabının bir kaç tanesini beyan ediyoruz;

BİRİNCİSİ: Risale-i Nura karşı Isparta cephesinde münafıklar mahkemeyi musallat ettiler. Risale-i Nurun galebesiyle neticelendi. Bizim cep-

  • Osmanlıca Kastamonu-2 S: 299
  • Isparta muvaffakiyeti, hadisenin aynı senesi olan 1942’de oranın adliyesinin Risale-i Nurları tetkikten sonra, beraat vererek sahiblerine iade etmeleridir. A.B.
  • Aynı eser S: 303

hede Üstadımıza ve dolayısıyla Risale-i Nura karşı İstanbul Ulemasının i’tirazlarıyla hücum ettiler. Fakat İstanbul Uleması Üstadımızın cerhedilmez tahkikatını kemal-i takdirle karşılıyorlar. Ezcümle: Bu ihtiyar zatın itirazı münasebetiyle İstanbul’un en mu’teber ve en eski ve en büyük âlimi ALİ RIZA, bu ihtiyar hocanın i’tirazı münasebetiyle demiş ki:

“Bugün Bediüzzaman’ın Risale-i Nuru müceddid-i dindir. Onun eserine karşı bir şey denilmez ve dil uzatılamaz. Bizim anlamadığımız rumuzlar vardır. O ihtiyar mu’terizin mutalâası yanlıştır. Bugün bu eserleri tetkik ve tenkid için Bediûzzaman’ın kâ’binde olmak lâzımdır Bu zamanda o da yoktur” demiş, o mu’terizin i’tirazını reddetmiş…

İşte münafıklar bu noktadan da bir şey yapamadıkları için, Üstadımızla fazla münasebettar ve hemşehrisi ve İstanbul’da ziyade hürmet kazanmış bir zatın zaif damarından bilerek veya bimeyerek onu büyük hataya sevk etmişler…(133)”

Bu tahkikatlı yazıda da sıralanan sair sebepleri bu makamda yazmaya lüzum görmedik. İsteyen Kastamonu Lahikası asıllarında bulabilir.

İstanbul’da vaki’ i’tiraz hadisesinin neticesi olarak, zarardan çok çok ziyade fayda verdiği gibi; aynı hadiseye Kur’an’ın gıybet ayeti de işarî manasıyla işareti görüldü ve Kur’an’ın ma’nen Risale-i Nuru müdafaa ettiği anlaşıldı. Bu hususî işareti ihtar ve ilham ile keşfedip gören Üstad Bediüzzaman’dır. Şöyle kaydeder:

“BİSMİHİ SÜBHANEHU

Kardeşlerim!

Kur’an’ın bir tek ayetinin bir tek işareti, ihbar-i bilgayb nev’inden bir lem’a-i i’caziyeye tevafuk suretiyle gösterdiğini ma’nevî bir ihtar ile gördûm:

Bu ayet-i kerimenin makam-ı cifrisi, şedde ve tenvin sayılmazsa, 1351’dir. “MEYTEN’in aslı MEYYİTEN’ olmasından,1361 ederek bu tarihte umur-u azimeden bir dehşetli gıybeti bu ayetin many-ı işarî külliyetinde dahil ediyor. Umur-u azimeden böyle acib gıybeti, aynı tarihte, aynı senede vukua geldi…

Bence, Kur’an’ın nasılki her sûre ve bazen bir ayet ve bazen bir kelimesi bir mu’cize olur. Öyle de, bu ayetin bu işareti bu asırda Risale-i Nur şâkirtlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emare var.

Birincisi: Birinci Şua’ olan işarat-ı Kur’aniye risalesinde, Risale-i

(133) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 339

Nur’a ve tercümanına da işaret eden beşinci ayet olan gayet kuvvetli karineler ile “MEYTEN” kelime-i kudsiyesi cifir ve ebced hesabiyle ve üç cihet i manasıyla Said-i Nursi ye tevafuk etmesidir.

İkinci emare: ayetinin makam-ı cifrî ve RİYAZÎSİ 1361 etmesidir ki; ayni tarihte o acib hadise oldu.

Üçüncü emare: İhtiyar zatı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mabeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeye karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur’an’a havale edip bıraktığım hengâmda; birden ihtiyarım hâricinde beş vechile zemmi zem eden ve mu’cizane gıybetten altı cihetle zecreden ayeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma’nen “bana bak” dedi. Ben de baktım, birden tesbihat içinde gördüm ki;1351’den, ta 1361 tarihini gösterdi. Halimize baktım, perde altında elli birden ta altmış bire kadar Risale-i Nur medet beklediği İstanbul âfakında perde altında bir nevi taarruz bulunmuş.. Ve altmış birde birden patlamasıdır…(134)”

Hadisenin neticesini şöyle bağlıyor Hazreti Üstad:

Aziz Sıddık Müstakim Kardeşlerim!

Gayet ciddî bir ihtar ile bir hakikatı beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki: sırrıyla, ehl-i velâyet gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini, Aşere-i mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek iki velî, iki ehl-i hakikat bir birini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i Şeriat’a muhalif ve hatası zahir bir içtihad ile hareket edilmiş ola…

Bu sırra binaen deki uluvv-ü cenab düsturuna ittibaen ve avam-ı mu’minîn’in şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek.. ve Risale-i Nurun erkânlarının haksız i’tirazlara karşı, haklı fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binaen.. Ve ehl-i ilhadın iki taife-i ehl-i hakkın mabeynindeki husûmetten istifade ederek; birinin silâhıyla, i’tirazıyla ötekini cerhedip.. ve ötekinin delilleriyle, berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten içtinaben; Risalei Nur Şâkirtleri bu mezkûr dört esasa binaen; muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musalâhakârane medar-ı i’tiraz noktaları izah etmek ve cevab vermek ge-

(134) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 369

rektir. Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes kameti miktarınca bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor. Kendini ma’zur biliyor. Ondan niza’ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder. Ehl-i dalâlet istifade ediyor.

İstanbul’da malûm i’tiraz hadisesi ima ediyor ki; İleride meşrebini çok beğenen ba’zı zatlar ve hodgam bazı sofimeşrebler, nefs-i emmaresini tam öldürmiyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmiyan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nura ve şâkirtlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle i’tiraz edecekler. Belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerekir.

Fâş etmek hatırıma gelmiyen bir sırrı faş etmeye mecbur oldum.. Şöyle ki:

Risale-i Nurun şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviyi temsil eden hâs şâkirtlerinin şahs-ı manevisi, FERİD makamına(135)mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicaz’da bulunan kutb-u azamın tasarrufundan hariç olduğu Ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil… Her zamanda bulunan iki imam(136) gibi onu tanımaya mecbur olmuyor.

Ben eskide Risale-i Nurun şahs-ı manevisini o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A’zamda kutbiyet ve ve Gavsiyetle beraber FERDİYET dahi bulunduğundan; Ahir zamandaki şâkirtlerinin bağlandığı, Risale-i Nur o ferdiyet(137) makamının mazharıdır.

  • Burada Hazret-i Üstad yine kendi aziz ve şerif şahsiyetini setrediyor. Yoksa bu ifadedeki taksimin fitrî seyri, bir cümle daha icab ettirir, o da şöyle olması lazım: “Ve o hâs şakirtleri temsil eden Nurun tercümanının makamı” veya bu mealde bir cümle… A.B.
  • Ehl-i hakikat ve tasavvufça kat’î olarak bilinen şu Kutb-u A’zam ile iki imam meselesi şöyle tesbit edilmiştir: “Yeryüzündeki -kendi zamanına göre- umum ehl-i velâyete baş ve reis olmak üzere bir Kutb-u Azam vardır. Bir de onun iki emirlerine tabi’dirler. Vezirleri makamında olan iki imam vardır. Birisi Kutb-u A’zamın sağında, biri de solunda bulunur. Sağdaki melekut âlemiyle, soldaki ise, mülk âlemiyle meşguldur… “diye kaydetmişlerdir. A.B. (Bkz. Ta’rifat-ı Seyyid Şerif Cürcanî S: 23).
  • 1962’de merhum Ahmed Nazif Çelebî bizzat Urfa’da bize nakletti ki: Ben Afyon hapsinde, Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinden sordum; “Üstadım, sizin makamınız mı, Gavs-i Geylanî’nin makamı mı daha ileridir?”

Üstad Hazretleri bu sualim üzerine bir kaç dakika durup düşündü. Sonra buyurdu ki; “Ben eskide Risale-i Nur’un hizmetinde tezahür eden bütün harikaları onun silsile-i kerametinden biliyordum. Fakat şimdi anlıyorum ki, bütün onlar Risal-i Nur’un şahs-i manevisinin silsile-i kerametindendirler… Ve eakiden ben ma’nen ondan ders alıyordum. Şimdi ikimiz beraber diz dize aynı dersi alıyoruz.” A.B. 1111

Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen; Mekke-i Mükerreme’de dahi-farz-ı muhal olarakRisale-i Nur aleyhinde bir i’tiraz Kutb-u A’zam’dan dahi gelse, Risale-i Nur şâkirtleri sarsılmayıp, o mübarek Kutb-u A’zamın i’tirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için medar-ı i’tiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir…(138)”

İşte, İstanbul’daki Şeyh zatın i’tiraz hadisesi böylece neticelenerek durdu. Hazret-i Üstad bütün ilmî mukabelelerinde ve izahlarında hep o zatın ilmini, kemalini, hatta velâyetini teslim etmekle beraber, fakat velî olmakla, âlim olmakla, hatta kutub olmakla da, bütün hakikatlara nüfûz etmiş ve ihata etmiş sayılamıyacağını, belki yine bir insan olarak, her zaman hataya düşebileceğini, yanlış kanaâtlara zehab edebileceklerini de birlikte ifade buyurmuşlardır. Evet, her ne kadar o hadise İstanbul’da sükûnet buldu ve bitti ise de, fakat dalâlet ehli yine durmadı, yine yer yer bazı hocaları ve âlimleri Risale-i Nur aleyhine geçirmeyi ve aleyhte konuşturmayı becerebildiler. Kimisine, Üstad Bediüzzaman başka eser okumuyor.. kimisine; İmam-ı Gazali’yi beğenmiyor. Kimisine tarikata karşıdır, gibi hezeyanları söylettirdiler. Fakat Hazret-i Üstad tek tek bunlara karşı ilmî, dinî cerh edilmez cevablar verdi ve tek tek susturdu.

KASTAMONU’DA HAZRETİ ÜSTADIN BİR KAÇ DEFA ZEHİRLENDİRİLMESİ

Bu zehirlendirilme hadiselerine Hazret-i Üstadın ifadelerinden başka, onun Kastamonu’daki hizmetkâr ve talebeleri de bir çok defa şahid olmuşlar ve bu şahadetlerini zaman zaman yazı ile de kaydetmişlerdir. Fakat gününü, tarihini maalesef yazmamışlardır. Amma 1938-1943 arasında vuku’bulan zehir hadisesi kesin olarak tesbit edilmiştir. Üçüncü defa’sı da vardır. Lâkin bunun müdellel vesikaları bulunamamıştır.

Zulmün,kanunsuzluğun, haksızlık ve adaletsizliğin ve kâfirane muamelelerin şu noktasına bakınız ki; Sebebsiz ve haksız yere Üstad Bediüzzaman memleketindeki inzivagâhı olan mağarasından alınıp sürgün edilmekle beraber; dünya hadiselerinin hiç birisiyle yakın-uzak bir alakasının olmadığı herkesçe, hatta bizzat ona bu muameleleri uyguluyanlarca da kesin olarak sabit iken; hem de zahirde eli kolu bağlı, garib, kimsesiz bir misafir iken; İnsafsızca ve vicdansızca onca tarassutlar ve karşısına çıkarılan o kadar ihanetli hadiseler yetmemişçesine; bir de onun aziz vücudunu ortadan kaldırmak için def’alarca su-ı kasıdlı zehirler verilmişti…

(138) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 380

Acaba bunlar nedendi?. Bir menfi hareketi mi, memleket asayişine zarar verici bir hali mi vuku’ bulmuştu? Hayır… Peki neydi, ne için idi bu gayr-i insanî muameleler ve zulümler?.. Her ne ise…

Şimdi Hazret-i Üstadın zehirlendirildiğini gören ve doktorlarca da tesbit edilen hadiselerin belge ve şahitlerine geliyoruz. En başta üstadın zehirlendirilme vak’alarına şâhid olmuş bilhassa onun her gün hizmetinde bulunmuş Çaycı Emin Çayır ile, Mehmed Feyzi Efendidir.

Çaycı Emin Beyin hatırasında; Üstad Hazretlerinin sık sık zehirlendirildiği yazmakta,(139) Feyzi Efendi ise, dağda düşüp (yani zehirden) bayıldığı hadiseyi anlatmaktadır.(140)”

Kastamonu’da üst-üste tekerrür eden bu zehirlendirilme hadiseleri kesin olarak kaç defa vaki’ olduğu belli olmamakla beraber, üç defası için mutlak ve kesindir diyebiliriz. Üstad Hazretleri yalnız en ağırı ve en şiddetlisi olan en sonuncusundan bahsetmektedir.

Dağda bayılıp düştüğü hadise hakkında, Kastamonulu bazı Nur talebelerinden edindiğimiz malumata göre şöyle olmuştur: Üstad kırlara çıktığı günlerde yolu üstündeki bir bakkaldan bazen yiyecek meyve gibi şeyler alır gidermiş. Bu âdetleri ekseriya vaki’ olurdu. Üstadın bu hareketini uzaktan gözleyen bazı vicdansız, zındık herifler, gözlerine kestirdikleri bu bedbaht bakkalı, ya para ile veya tehdit yolu ile kandırıp vicdanını satın almışlar. Sattığı meyvelerinin en üstekilerine müthiş bir zehir zerketmişler. Üstad Hazretleri yine bir gün oradan geçerken, biraz erik veya elma almak istemiş. Bedbaht bakkal ise, zehirli ve işaretli meyveleri tartıp Üstada vermiş. Tabiî Üstad dağa gittikten sonra, bu meyvelerden biraz yemiş. Yedikten hemen sonra baygın düşmüş ve istifrağ etmiştir. Yarı baygın ve çok muzdarip bir vaziyet içinde çırpınıp dururken; az ilerde nakledeceğimiz Feyzi Efendinin hatırasında, evinde uyurken manevi bir işaret alıp Üstad’a ulaşması ve alıp şehre getirmesi şeklinde vuku’ bulmuştur.

Kastamonu’da en sonki zehir hadisesi hariç.. Diğer zehirlendirilme vak’alarının tafsilatı hakkında bir bilgi elde edemedik. En ahirki vak’ayı Hazret-i Üstad tarihiyle anlattığı için açıktır. Bununla beraber Kastamonu’da bu iki vak’a dışında da bir iki defa daha olduğu kat’îdir ve lahika mektuplarından da bir derece anlaşılmaktadır.

Şimdi evvela Kastamonu Lahikası’nda,Hazret-i Üstad’ın hastalık durumunu kaleme alan ve Üstad’ın tasdiki altında o zamanlar lahika mektubu olarak neşredilen talebeleri ve hizmetkârlarının bir iki mektubundan biraz

(139) Son Şahitler-1 S: 109

(140 )Son Şahitler-1 S: 161

okuduktan sonra, üstadın daimi hizmetkârlarından merhum Çaycı Emin Bey ile Mehmet Feyzi Efendi’nin hatıralarından da ta’kib edeceğiz:

Aziz sıddık Mübarek Kardeşlerim, dünyada medar-ı tesellilerim ve Berzah yolunda nuranî yoldaşlarım ve Mahşerde inşaallah şefaatçilerim!

Sizin Leyle-i Kadrinizi, hem Bayramınızı(141) Bütün ruh-u canımla tebrik ediyorum, tes’id ediyorum.

Saniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir surette dehşetli bir hastalıktan fevkalme’mul bir tarzda Risale-i Nurun hâs talebelerinin şifa duasının neticesi olarak, mu’cize gibi birden harika bir kerametle şifa bulmamı size haber veriyorum.

Bu vak’ayı müşahede eden Emin ile Feyzî’nin o harika hastalığaait bu gelecek fıkrasını medarı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimiz birer birer selâm ediyorum. Hüsrevi de merak ediyorum.

El Baki Hüvelbaki Kardeşiniz

Said-i Nursi (142)”

ÜSTADIN HİZMETKÂRLARININ MEKTUPLARI

“Isparta’da Aziz kardeşlerimize!

Üstadımızın hastalığı hakkındaki meşhudatımızı arz ve üstadımızın kesb-i afiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz:

Ramazan-ı Şerif’te, beş gün savm-ı visal içinde gıda olarak; ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş altı kaşık da soğuk yoğurt… Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi… Dürdüncü iftarda, sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahurda yine o şehriye ve yoğurt üç kaşık… Su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı yedi dirhem…

Beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş altı kaşık… Sahurda altı yedi kaşık pirinç çorbası, mecmuu otuz dirhem gıda ile, beşgün savm-ı visal; teravih noksan olarak sair vazifelerin yapılması, Risale-i Nur şâkirtlerini ihata eden inayetin harikalarından bir kerametini gördük.

Üstadımızdan hiç görmediğimiz ikimiz (Yani Emin, Feyzî) Barla, Isparta Süleymanları gibi inceden inceye hastalık hiddetlerini tahrik etmemek 

(141)Allahu alem bu bayram ve Ramszan,1940 yılının Ramazanıdır. Lahika mektupları bunu böyle gösteriyor. A.B.

(142)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 173

için ihtiyat edemediğimizden şiddetli hiddetini gördük (143)

Bu hastalık da yine eser-i merhamettir ki; hiç hatır ve hayale gelmiyen aşr-ı ahirin gayet mühim gecelerinde Üstadımızın tam ifa edemediği vazifesi yerinde, bu havalide her bir şâkirt, kendi hususî çalışmasından başka bir saati Üstadı hesabına, Risale-i Nurun şâkirtlerinin mücahede-i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter-i a’maline geçmeye aynı Üstad gibi çalışmaya başladılar…

Yine hastalığın letaifindendir ki; Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: “Ben hastalığımı muayene ettirmem. Ben hekimlere muhtaç değilim. Hekim Cenab-ı Hak’tır” birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güya kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaziyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektup okudu. Doktorun derdine deva olacak bir ilaç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: “Burada iftar et!” Doktor dedi ki: “Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım.” demesiyle; Çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıp noktasında hâkimane vaziyeti kabul etmediği için, o vaziyet ona verildiğini bildik… (144)”Yine aynı hastalık hakkında ikinci bir mektup:

Aziz Sıddık Kardeşimiz Hafız Ali,

Mektubunuzda yazmış olduğunuz Sav ümmilerinden kardeşimiz Mustafa ve Hüseyin’in rü’yaları, Üstadımız hakkında tam tamına zahirî tabirini gözümüz ile gördük. Hem Risale-i Nur talebeleri telsiz telefon gibi manevî haber alıyorlar gibi bir hadisedir.

Evet, Üstadımızın tesbihi kırıldı… Yani mübarek gecelerde evrad-ı muntazamasını tesbihlerle çekmek vazifesi parçalandı. Ehl-i dünya doktorlarıyla (145) Üstadımızı muayene edip bahanelerle, belki kendi hastahanelerinde misafir etmek yüzde yüz ihtimal vardı…

Bunların münasebetiyle yirmi günden beri Üstadımızın musırrane tekrar ettiği bir mes’elenin ucunda garib bir vak’a gördük, şöyle ki: Yirmi günden beri bizlere ısrar ile diyordu: “İki üç rızık, benim rızkım içine girmiş. Ben yiyemiyorum. Feyzî, birisi senin rızkın olmak kanaatım geliyor. İkisi daha var. Herhalde ehemmiyetli iki misafirim olacak. Çünkü bunu Barla’da

(143)Hastalık o kadar şiddetli idi ki; dört gecede hemen bir saat uyku geldi. Emin, Feyzi.

(144)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 174

(145)Ramazanda hastalıkta muayene için gelen şimdi, SAlD namında o doktor yanımızda oturuyor. O zat on gün zarfında otuzuncu lem`ayı mükemmel tevafuklu, Hüsrev gibi yazdı. Hem mükemmel anladı hem has şakirtlerden oldu. Eski hallerinden sıyrıldı, fevkalâde bir surette terakki etti. Emin, Feyzi

çok tecrübe ettim, ne vakit ehemmiyetli bir misafirim gelecek, herhalde o vakte yakın bir rızık benim rızkım içine girdiğine benim kanaatım gelmişti. Şimdi daha ehemmiyetli görüyorum. Ya Isparta’dan veyahut başka yerden ehemmiyetli misafirim olacak…”

Bu hadiseyi yirmi otuz gündür musırrane bize söylüyordu. Şimdi birden bire hiç hatır ve hayale gelmiyen Kardeşi Abdülmecid Efendinin büyük oğlu NİHAT pederinden izin almadan bir hiss-i kablel vuku’ ile o dehşetli hastalık zamanında kendi parasıyla Ankara’ya gidip merhum Abdurrahman’ın oğlu VAHDET’i görüp; “Gel beraber amcamıza gideceğiz” deyip acele olarak o geldi. Vahdet de gelmek üzeredir. İnşaallah bahara kadar Üstadımızın yanında kalacaklar. Üstadımız diyorki: “Bu dehşetli hastalıktan sonra, nisbeten en ziyade alâkadar olduğum iki biraderzadelerim, belki eski zamanda Abdülmecid ve Abdurrahman’ın sisteminde bir küçük Abdülmecid ve bir küçük Abdurrahman medar-ı tesellî olarak Cenab-ı Hak feyziyle ihsan etti… (146)”

İkinci bir hastalıktan haber veren Üstadın bir mektubu: (Bu ikinci hastalık, birincisinden bir sene sonra, yani tahminen 1941’de olmuştur.)

“Aziz Sıddık Kardeşlerim! Sizin mübarek Ramazanınızı ve kudsî leylei Kadirinizi ve sürûrlu bayramızını tebrik ediyoruz. Lillahilhamd bu sene dualarınız himmetiyle hastalık beni yatağa düşürmedi. Tacizatını yapıp hafif geçti… (147)”

Ve nihayet üçüncü hastalık ve sarih zehirlendirilme hadisesini bildiren ifadelerine geçiyoruz. Bizim lahikalardan bulup kaydettiğimiz Üstad’ın zehirli hastalıkları birer sene arayla ve hepsi de Ramazan-ı Şerifin içinde vuku’ bulmaları bir tevafuktan ziyade, herhalde gizli bir su-i kasd plânını ihsas etmektedir. Bu üçüncü son hastalık ve sarih zehir vak’asını bildiren hadise,1943 Ramazanı başında vuku’ buldu. Yani 18/9/1943’de…

Hazret-i Üstad bu vak’aya dair ve aynı günde anî yapılan baskın ve taharriler hakkında, üç tane mektup kaleme almış ve Kastamonu Lahikası’nda derc ettirmiştir. Bu mektupların bazısı gerçi baskınlardan ve Üstad’ın Kastamonu’da tevkifinden sonra kaleme alınmış ise de, lâkin yine Kastamonu’da olduğu için, Kastamonu Lahikası’na dercedilmiştir. Mektuplardan ikisi aynı hadise zamanında olup ifade tarzı ve cümlelerin şekli değişiktir. Biz bunlardan uzun olanı ile Denizli hadisesinin selametle neticeleneceğ’ini müjdeleyen bir ayetin gaybî ihbarına dair olanından bölümler alacağız:

(146) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 184

(147)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 351

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Ramazan-ı şerifinizi bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz.. Ve bu Ramazan-ı Mübarekin birinci gecesinde ve iki gün evvel bize karşı gâyet ağır zehirli bir hastalık müsibetiyle beraber gayet ağır bir taarruza hedef olduk. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o dehşetli iki musibeti gayet kolaylıkla defedip beşaret-i gavsiyeye yeni bir masadak oldu. Şöyle ki:

Benim keşfiyatımla ve geçen seneki hastalığımda imdada gelen ve Risale-i Nura talebe olan SAİD nâmında mübarek doktorun tasdikiyle ve ihbari ile, müthiş bir zehirlenmek neticesinde hararet kırk dereceden geçerken, benim ile ölüm mabeyninde yarım derece kalmıştı. Hiç ömrümde böyle dehşetli hal başımdan geçmediği bir zamanda, inayet-i ilâhiye imdada yetişti.O gecenin sabahında (Yani 19.9.1943’de)(148) harareti otuz altı dereceye indirdi. Onda dokuz tehlikeyi bertaraf etti.

Taarruz ise, o hastalık zamanındaki doktorların tavsiyesiyle konuşmamak lâzım gelirken, hem ferah verecek şeylere hastalık itibariyle ihtiyaç varken; birden en sıkıntılı bir tarzda ve en elim bir surette hücreme iki müddei umumî ve bir me’mur-u adliye ile, iki taharri komiseri izinsiz girdiler. Niyetleri de taharrî ve Beşinci Şua’ı bahane edip kitapları taharrî ve müsadere etmek fikriyle geldikleri zamandan üç saat evvel, Hüsrev kalemiyle yazıldığı Mücizat-ı Ahmediye İstanbul’da bir seneden beri parlak fütûhat yaparak elimize geçti. Masa üzerinde parlıyordu. İşaret-ül İ’caz ve kerametli Yirmidokuzuncu Söz’de aynı vakitte Tosya’dan gelip masa üzerinde nazar-ı dikkati celbeder bir tarzda; o düşmanlık niyetiyle gelen taharri ve müsadere me’murların nazar-ı dikkatini celbettikleri zamanda, yine inayet-i ilahiye imdada yetişti. Bidayeten yarım saat kadar onların düşmanlık vaziyetini bildirmeden, hastalık münasebetiyle ziyarete geldiklerini zannederek, onları Risale-i Nura talebe yapmak tarzında derse başladım. Yarım saat sonra bildim ki, dost değiller. Fakat bu kuvvetli ders vasıtasıyla düşman kalmayıp dost oldular. Hatta ifademi almaya ve yahut da bu ne kitaplardır, sormaya cesaret edemediler. Bu ağır taarruz, o ağır zehirlendirmek gibi gayet hafif geçti.

Bu hadiseye de bir bahane olarak: KürtAtıf(149) nâmında bir şâkirdin varmış, rejim aleyhinde Beşinci Şua’ı neşrediyor” diye adliyeye şifre

  • Fakat diğer kuvvetli bir ihtimal ile, ilk baskın 18/9/1943’de olduğu.. Ve o günü Hazret-i Üstadı muvakkaten serbest bıraktıkları iki üç gün içinde, bu iki son mektubu yazmış ve Isparta’ya gönderebilmiş olabilir. A.B.
  • Hazret-i Üstad Bediüzzaman’a hayatı boyunca, bu ayrıcalık ve bölücülüğün provasını ifade eden manayı hep takmak istediler. Bu yüzden bazen Türk asıllı olan talebelerine de böyle Kürtlük isnad ettiler. Amma başaramadılar… Hakiki Müslüman Türk olan talebeleri daha çok Bediüzzaman olan Üstadlarına bağlandılar, canlannı o yolda feda ettiler. A.B.

gelmiş. Ben de dedim: “Atıf Kürt değil, fakat talebemdir. O da benim gibi dünya ile alâkasızdır. Beşinci Şua’ı ben ona göndermedim. Zaten benim yanımda da yoktur, O Şua’ın aslı yirmibeş sene evvel Eski Said’den âlamât-ı Kıyametten sorulmuş, o da cevap vermiş.”

Anlaşılıyor ki kardeşimiz Atıf, Hocaları ve ehl-i tarikatı gücendirmiş. Onlar da Hükümeti vasıta edip bu surete girmiş. Sonra onlara müdafaatı ve onaltıncı mektubu, Ramazan risalesini verip bu Ramazan-ı Şerifte oruçlarını tutmalarını teklif edip onlar da mahcubiyetle döndüler(150)”(*)

Bu mektup, Denizli hadisesinin başlangıcı olan 18/9/1943 baskınından sonra, 20/9/1943 baskınıyla Üstad’ı tevkif ettikleri tarihleri arasında yazılıp Isparta’ya gönderildiği kat’i’dir. Amma bu mektubun aynı muhtevasında olan ve besmele ile duasıyla başlanan mektubun Kastamonu’da Üstad’ın tevkifinden sonra yazıldığı anlaşılıyor. Ayrıca ayetinden müjdeli teminat istihrac eden mektup da, Kastamonu hapishânesi veya nezarethanesinde yazıldığı da kesin gibidir. Bundan dolayı bu ahirki mektup, hem Denizli mektupları içinde dercedilmiş, hem de Kastamonu Lahikası’nda yazılmıştır.

ÇAYCI EMİN VE MEHMED FEYZİ EFENDİNİN ŞAHİDLİKLERİ

Hazret-i Üstad’ın -Kastamonu’da iken- müteaddit defalar zehirlendirilmesine şâhid olan merhum Çaycı Emin ve Mehmed Feyzi Efendinin hatıralarından mevzua dair kısım şöyledir:

ÇAYCI EMİN’İN HATIRASINDAN

“… Üstadı sık sık zehirlerlerdi… Bir defasında ben ile Muhammed Feyzi yanında kalmıştık. Ateşler içinde yanıyordu. Sonra biraz yatağa uzandı, bayılmış kalmıştı. Biz de biraz yattık. Bir ara uyandığımda bir dua, münacât ve niyaz sesleri geliyordu. Hazin sada odayı kaplamıştı. Ben Allah Allah dedim, Üstad çok şiddetli hasta idi. Bu okuyan kim acaba?

Feyzî kardeşime seslendim, “Acaba bu okuyan kimdir?” Feyzi Efendi: “Sus kat’iyyen sesini çıkarma!” dedi. Ben kalktım, Üstad’ın yanına vardım.

(150) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 69

(*) “İnşaallah bu acib heyecan veren bu iki elim hadise ve devam eden sevablı hastalık cihetiyle, kemal-i ihlasla Ramazan-ı Şerifı istikbal etmek, ondan büyük bir ferah-ı maneviye mazhar olmaya işarettir. Hem o taharri me’murlarını en ziyade mağlub eden ve düşmanlıklarını dostluğa çeviren; yanıma gelen casusa söylediğim ve size de evvelce gönderdiğimiz ve Hüsrev’in de çok takdir ettiği parçadır.

Said-i NURSİ”

Aynen yattığı gibi baygın vaziyette uyuyordu. Sonra o ses kesildi. Sabaha bir saat kala, Üstad yine her zamanki gibi kalktı, giyindi. Abdest aldı, seccadenin başına geçti… Dua, ibadet, Cevşen ve Kur’an’la başbaşa…

Sonra bize dedi: “Ben Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum ki; evradımı tamamlıyamamıştım, birisi benim evradımı tamamladı”

Ben ve Mehmed Feyzi kardeşim hayretler içinde kalmıştık. Üstad’dan gördüğüm bu hal, imanım gibi gerçektir, bir kelime hilâf yoktur.

Üstad, sabahleyin” Allah’a şükür hastalığım geçti, beni zehirlediler, bir meyve vermişlerdi bana… Onunla beni zehirlediler” dedi. Üstad’ın bu rahatsızlığı on-on beşgün kadar devam etti.

Üstad, sık sık kırlara teneffüs kastiyle çıkardı. Hancı Mehmed isminde bir zat, her zaman kendisine bir at verirdi. Çoğu zaman Üstad kırlara atla giderdi.

Yine bir gün atla gidiyor, Mehmed Feyzi kardeşimize de haber gönderiyor, gelip bana yetişsin diye… Dağda birisi yiyecek bir şey, parası mukabilinde vermiş. Üstad onu yiyince orada hastalanarak yarı baygın düşmüş. At da oradan ayrılıp kendi başına dönmüş, şehre gelmiş.

Tam o sırada Mehmed Feyzi kardeşimizin kapısı vurulur. “Efendi hazretleri seni çağırıyor!” diye sesleniliyor. Feyzî kardeşimiz kapıya çıkıyor, hiç kimse yok. Bu hal üç tefa tekerrür ediyor. Üçüncü defasında da kapıda kimseyi göremeyince, bunda bir iş var, diyerek kalkıyor ve atın kaldığı hana gidiyor. Bakıyor ki: at içerde, Fakat Üstad yok…

Mehmed Feyzi hemen doğruca dağa gidiyor, Üstad’ı yolda yarı baygın vaziyette buluyor. Üstad bir ara gözünü açıyor ve “Feyzî kardeşim, beni zehirlediler. Bir tanıdığım adamdı, beni o zehirledi.” şeklinde ancak bir ifade-i meram edebiliyor.

Mehmed Feyzi Üstad’ı alıp tekrar atla eve getiriyor. Üstad böylece günlerce hasta yattı.” Cevşen’in feyziyle Allah’a şükür zehirler te’sir etmedi, amma kulağımda âğırlık yapıyor” diyordü(151)”

MEHMED FEYZÎ EFENDİNİN HATIRALARINDAN

“… Bir gün dışardan bir kadın: “Hoca efendi seni çağırıyor” diye seslendi. Uykudan kalkarak kapıya baktım, kimsecikler yoktu. Hemen kalkıp Üstad’ın evine gittim. Evde de kimse yoktu. Arkadaşlarla dağa gitti dediler. Ben dağa gittim. Üstad beni görünce: “Nereden çıktın sen!” dedi. Ben de “Siz çağırmışsınız efendim” dedim. “Hayır ben çağırmadım” dedi. Dağda hastalanmıştı. At’a bindirerek eve getirdim (152)”

(151)Son Şahitler-1 S: 108

(152) Son Şahitler-2 S: 161

HÜKÛMETİN TEŞVİKİYLE ÜSTADA YAPILAN EZİYETLER

Bu mevzu’da bir çok örnekler, misaller vermek mümkindir. En birinicisi ve bârizi: Üstad Hazretleri ilk Kastamonu’ya getirildiği günlerde, üç ay kadar polis karakolunda bulundurulup, çok sıkıca ve merhametsiz bir şekilde nezaret altında tutulmasıdır. Daha sonraları yedi sene üç ay karakolun hemen yanında ve tam karşısında, köhne bir evde göz hapsinde bulundurulmasıdır. Bu da yetmemişcesine en fasık ve münafık ve kalbsiz adamları vasıtasıyla sık sık kontrola ve murakabeye tabi’ tutturulup ta’ciz ettirilmesidir. Ayrıca dışarıdan ziyaret için gelen din kardeşleri ve eski talebe ve dostları karakollara çağrılıp ifadeye çekilmeleri, hatta dayaklar atılmasıdır.

Bu zulümlerin bir örneği olarak: “Üstad’ın eski talebelerinden Van’lı Molla Hamid, sırf ahiret faydası için, Van’dan kalkıp Kastamonu’ya kada gelmiş.. Fakat emniyetçe farkına varılmış.. Bu mübarek, sâf, hâkiki mü’min insan, Üstad’ıyla görüştürülmediği gibi, karakolda falakaya yatırılmış ve dayak attırılmıştır. Bu hadiseyi Merhum Molla Hamid çok zaman bize anlattığı gibi, başkalarına da anlatmıştır.

Şimdi bu mevzudaki ehl-i dünyanın Üstada karşı uyguladıkları ta’ciz ve eziyet örneklerini okumak üzere, Üstad’ın Kastamonu’dan Isparta’ya gönderdiği mektuplarından bir kaç misal kaydedelim:

“Aziz Kardeşlerim! Bil-mukabele bayramınızı tebrik ederim. Sıhhatimi soruyorsunuz… Buranın şiddetli kışı ve odanın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin te’siri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile kabil-i tahammül olamıyacak çok zahmetlere ma’ruz olduğum halde, Halık’ıma hadsiz şükür ederim ki; her derdin en kudsî dermanı olan imanı ve iman-ı bil- kaderden kazaya rıza ilâcını imdadıma gönderdi. Tâm sabır içinde şükrettirdi.

Said-i Nursi(153)”

“Sabri Kardeş! Beni saran ve bağlıyan ağır kayıtlara ehemmiyet vermiyorsun. Halbuki buradaki evhamlı ehl-i dünya benim ile pek fazla meşgul ve alâkadardırlar. Hatta, hatta, hatta…. Her ne ise…(154)”

“… Üstadımız dedi: Bu mektupları oradan kaldıracağız. Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alâkaları yoktur. Fakat vehham casusları, aleyhimize habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onları hem de daha bahaneye medar olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan casuslar haber alıp anladılar ki hazırlandık… daha hücüm etmeden, yalnız ikinci gün Emin, elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasından, karakol komiseri gizli hissettirmeden girdi. Emin’in elinde kitap yerine yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi…(155)”

“… Bu defa kahraman Tahirîyi umumunuz namına gördüm.. ve onda bir Lütfü,bir Hafız Ali,bir Hüsrev ve bir Said, fakat genç Said müşahedeettim. Cenab-ı Hakka çok şükür ettim. Bu defa onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharri adamları münasebetleriyle benden talebeler tarafından sual edilen bir mes’ele belki de size de faydası var diye gönderildi…… (156)”

“… Aziz sıddık kardeşlerim! sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın galebesi ve o musibeti def’inden sonra, ehl-i dünya cepheyi değiştirdi. Zendekanın desiseleriyle bu havalideki bizlere karşı perde altında maddi

(153)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 21

(154)Aynı eser, S: 22

(155)Osmanlıca Kastamonu-2 S:87

(156)Aynı eser S: 272

manevi tahşidatı başlamış. Gayet dikkatle ve şeytancasına şâkirtlerin hakiki kuvvetleri olan tesanüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere risaleleri iade ettikleri halde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz sizin bir şu’beniz hükmünde oldğumuz halde, bizi asıl ve merkez telâkki ettiklerinden daha ziyade desiseleri bize karşı isti’mal ediyorlar..(157)”

TOKATLAR HADİSESİ

Üstteki mevzu’ ile dolaylı şekilde alâkadar bulunan tokatlar hadisesinin şekilleri çoktur. Bunlardan bir kısmı; Üstad Hazretlerinin şahsına zendeka hesabına eziyetlerde bulunan kimselerin feci’ akibetleriyle, nefsinin hiylesine kapılıp da hizmet-i Nuriyede fütûr getirenlerin yedikleri şefkat tokatlarını beraber saysak, bir çok hadiseler ve vakıalar tesbit edebiliriz. Rivayet yollu ulaşan vakıalardan sarf-ı nazar edip; Üstad’ın Kastamonu hayatında talebe ve hizmetkârları onun nazareti altında kaydettikleri hadiselerin bir kaç örneğini vermekle iktifa edeceğiz. Üstad’ın Barla’daki hayatında da bu neviden çok vakıalar görülmüş ve kısmen mektubat ve lemalar mecmualarında kaydedilmiştir. Burada sedece Kastamonu hayatıyla ilgili hadiseler kısmından bir kaç örnek vereceğiz:

ZECR TOKATLARININ NÜMUNELERİ

“… Risale-i Nur ve şakirtleri aleyhinde çalışanlara şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz. Ezcümle Risale-i Nur’un erkânından birisi kat’î bir surette haher veriyor ki: Üç dört adam, dünya servetinin hatırı için toplanıp münafikane, Risale-i Nur şâkirtleri aleyhinde tedbir kurdukları hengâmda, üç gün sonra, o üç dört adamın haneleri ve birinin dükkanı yanıp, her biri binler lira zayiatlarla tokat yediler.

Hem bir dessas adam, Risale-i Nur şâkirtleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün serbest olarak: “Ben bir ip ucu bulamadım ki, bunları hapse soksam… Eğer bir ip ucu bulsam, onları hapse sokacağım!” diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra, bir iş yapıp Risale-i Nur şâkirtleri yerinde o adam iki sene hapse girdi.

Hem bedbaht bir muannid adam, Risale-i Nur aleyhinde hem şâkirtlerinin bir rüknü aleyhinde mütecavizâne hareketlerde bulunduğu hengâmda, bir iki gün sonra, meyhaneye gitmiş, içe içe çatlamış, orada ölmüş…

Bu neviden çok hadiseler var. Demek Risale-i Nur dostlara tiryak olduğu gibi, düşmanlara da saika oluyor.

Risale-i Nur Şâkirtlerinden Emin, Feyzi(158)”

(157)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 285

“.. Hem mezkûr hadisat zamanında vuku’ bulması münasebetiyle Risale-i Nurun kerametkârane iki tokadını aynı anda vazifece iki mütecaviz ve muacciz iki adamın tecavüz ve ta’cizi anında, (*) birinin kafasına, diğerinin çiğerine vurması,(159)” Bizde hiç şüphe bırakmadıki; Hizmet-i Kur’aniyedeki inayet-i Rabbaniyenin bir hıfız ve himayet sillesidir. Artık yeter, durunuz, tokada müstehak oldunuz diye söylemesidir…(160)”

ÇAYCI EMİN’İN HATIRASINDA GEÇEN BİR ZECR TOKADI (161)

“… Nuri isminde bir komiser vardı. Zaman zaman Üstad’a eziyet ediyordu. Üç günde bir gelip odasını arıyor tarıyordu. Bir gün bu komiser çok şiddetli hasta olmuş, kafası kulağı ağrımış… Ne yaptılarsa, o ağrı ve ızdırap dinmemiş. Sonra komiserin kayın pederi “Sen Bediüzzaman’a eziyet ediyordun, bu sebepten bu hastalık başına geldi” diyor. Adam gelip Üstad’dan özür diledi, İyileşmesi için dua etmesini rica etti.

Sonra, komiser beni çağırarak dedi ki: “Bundan sonra Bediüzzaman’ın hizmetini sen göreceksin. Kimse sana karışmayacak. Sen istediğin zaman gelip yanına çıkabilirsin” dedi.

Ben artık rahatlıkla Üstad’ın yanına gidip geliyordum. Başka kimseyi yanaştırmıyorlardı. Havalar iyi olduğu günlerde Üstad’la beraber dağlara giderdik. Akşamları da kitapları tashih ederdi. Her gün ikindiden sonra kapısını içerden kilitlerdi. Kastamonu’nun kışı şiddetli geçerdi. Bazı günler odasındaki yer tahtalarının arasına kırağı yağmış gibi olurdu. Küçük bir sobası vardı. Odayı pek iyi ısıtmazdı. Bekçi ile bir mangal ve bir tahta kürsüsü aldırmış, yorganını kürsünün üzerine atarak, içindeki mangalla bu şekilde ısınabiliyordu.

(158)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 418

(*) Hüsnü Bayramoğlu Ağabeyin Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendiden naklen anlattığı bir hatıra:

26.02.1995 günü Ş.Urfada Hüsnü Ağabey şöyle anlattı: “ Mehmed Feyzi Efendi demişlerdi ki: Üstadımız Kastamonuya geldiği ilk günlerinde polis karakolunda kalıyordu. Karakolun üst katındaki odasında, evrad ve ezkârını seslice, hazinane okuyormuş. Bir komiser, Üstadın seslice evrad okumasına öfkelenmiş” Üstada: “Dualarınızı böyle seslice okumayın” demiş. Üstadda ona: “Evladım, sen kendi işine bak, bana karışma!” demiş.

Bu komiser başka birgün yine Üstadın yanına çıkmış, kabaca ve hakaretvari bir tavırla, müdahale etmiş. Sonra bu komiser tokat yiyerek karnı sancılanmaya başlamış. Neetmişlerse, çare bulunamamış.

Akrabaları Üstada recaya gelmişler. “Onu affet!” diye yalvarmışlar. Hz. Üstad: “Ben affedersem de, Kur’an affetmez” demiş.. ve nihayet, o komiser müstahakını bulmuş, ölmüş gitmiş.”

(159) Biri taharri komiseri, diğeri birinci komiser idi. Birisi öldü, ötekisi de dehalet etti kurtuldu.

(160)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 105

(161)Bu hadise Üstad’ın vefatından sonra kaydedilmişse de, Üstad’ın çok sadık ve mert bir hizmetkârı olan Merhum Çaycı Emin tarafından rivayet edildigi için mutlaka doğrudur. A.B.

Bir müddet sonra, aynı komiser, tekrar Üstad’ı rahatsız etmeye başladı. Bir gün Üstad’ın odasını ararken, adam elini yorganın altına, kürsünün içine sokmuş.. Adamın eli, ateş dolu mangalını içine girmiş. Eli yanan komiser mahcub olmuş. Üstad kendisine demiş ki:

“Senin ismin Hafız Nuri’dir. Risale-i Nurun ismi de Nurdur. Bu sana tokattır. Dikkat et, bir daha bana ilişme!”

Bu komiserin başına çok musibetler ve hastalıklar geldi. Kendisini alıp Ankara ya götürüyorlardı. Fakat doktorlar bir türlü teşhis koyamıyorlardı. Orada biraz iyileşiyor, Kastamonu’ya dönünce, hastalık yine aynı şiddette başlıyordu. Ankara’ya kaç defa gitti geldi… Nihayet bu komiserin annesi ve ailesi Üstad’a gelip yalvardılar, özür dilediler. Affetmesini rica ettiler. Üstad onlara: “Ben ona birşey yapmadım. O Kur’an’ın tokadını yedi” dedi.. Ve onuncu Sözü onlara verdi. Komiser Hafız Nuri’nin onu okumasını söyledi. Fakat herhalde iş işten geçmişti. Bir kaç gün sonra, komiser Hafız Nuri müthiş ızdıraplar ve can çekişmeleri içinde öldü, gitti…(162)”

Çaycı Emin’in hatıralarını te’yideden başka bir hadise: (Motkili Nadir Baysal anlatıyor)

“… Valînin Siyasî Komiseri Avni Bey kahveye geldi, (Çaycı Eminin Çayhanesine) oturdu, Çaycı Emin Ağabeye dediki: “Bu gece başıma bir hal geldi. Ben hocanın kitaplarını yahut herhangi bir halini suç-üstü yakalama planını yatağımda düşünüyordum. tam o anda birden karnımın şiştiğini hissettim, nerede ise patlayacaktım. O esnada hareket ve düşüncemin yanlış olduğunu anlıyarak fikren dönüş yaptım. Derhal karnımın şişkinliği indi.

Evet, bu sözleri ben bizzat Valinin siyasi polisi Çaycı Emin beye anlatırken dinlemiştim.”

(Son Şahitler-4, Sh.285)

VE ŞEFKAT TOKADLARINDAN BİRKAÇ NÜMUNE

“… Risalet-ün Nur şâkirtlerinin hüsn-ü hizmetinde âcil mükafât gördükleri gibi, hizmetinde kusur edenlerin dahi tokat yediklerini; Isparta’da olduğu gibi, burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukuattan yalnız beş altısını beyan ediyoruz:

BİRİNCİSİ: Ben Tahsin(163) bir gün,yeni açtığımız dükkanın meşgalesiyle bana emir olunan vazifeyi tembellik edip yapmadım. Aynı vakitte şefkatli

(162)Son Şahitler-1 S: 105

(163)Bu zat Tillolu Tâhsin Aydın Efendidir. Urfa’da vefat etti. A.B.

bir tokad yedim. Dükkanda otururken, birisi geldi. Tebdil olmak için emanet olmak üzere, yüz lira verdi. Bu paranın sahibine Allah için bir hizmet etmek üzere, tebdil için maliye sandığına gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalp lira bulundu. Bu yüzden ifadeye, sual ve cevab ve muahezeye ma’ruz kaldığım gibi, evimizi de taharri etmek icab etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat terbiye ve şefkat tokadı olmak cihetiyle, yine Risalet-ün Nur kerametini gösterdi. Zararsız kurtuldum.

İKİNCİSİ: Üstadımıza ve Risale-i Nura dört beş sene hizmet eden ve nurları okutturan ve cidden taraftar bulunan bir zat, birden bir gün elinde dine ait bir gazeteyle geldi. Risalet-ün Nur’un mesleğine muhalif bir cereyanın sâhiblerine taraftarane bir tavır gösterdiği zaman, Üstad’ımın canı çok sıkıldı. Bir iki gün sonra, şiddetli fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: “Eğer ameliyat yaptırmazsan, yüzde yüz ölüm var” O da bilmecburiye ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdada yetişerek çabuk kurtuldu.

ÜÇÜNCÜSÜ: Bir me’mur Risalet-ün Nuru kemal-i iştiyakla okurdu. Üstad ile görüşmeye ve tam dersini almaya çok çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka bir şehre giderken, sebebsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı. Bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki, şimdi tekrar okumaya şevk ile başladı.

DÖRDÜNCÜSÜ: Ehemmiyetli bir zat, Risalet-ün Nuru kemal-i takdir ile hem okur, hem yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi.Şefkatsız bir tokad yedi. Gayet meftun olduğu refikası vefat ile, iki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hale girdi.

BEŞİNCİSİ: Dört senedir Üstad’ın çarşı işinde hizmet eden bir zat, birden sadakatı bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokad yedi.. ve bir senedir daha çekiyor.

ALTINCISI: Bir hocaya ait hadisedir. Belki helâl etmez, biz de onu ğörmüyoruz. Tokadı şimdilik kaldı, Bu vukuat nev’inden hem çok var, hem Risâlet-ün Nura karşı kusura binaen kat`iyyen tokat olduğuna şüphemiz kalmadı.

Risale-i Nur Şâkirtlerinden

Hilmi, Emin, Tahsin

Evet ben de tasdik ederim

Said-i Nursi (164)

Mehmet Feyzi Efendinin kendi ifadesiyle, yediği şefkat tokadı:

“Üstadım bana, kardeşim Hüsrev Efendi tarzında Mucizat-ı Ahmediye risalesini yazdırıyordu. Ben (yani Feyzi) bir parça tenbellik ettim. Birden yirmisekizlilerle(165) askere istenildim. Üstadım dedi:

“Git, Mu’cizat-ı Ahmediyeyi yaz! Seni şimdi vermiyeceğim.”

Yazmaya başladım, bir hafta geri kaldı. Tekrar bir arıza ile yazı noksan kaldı, tekrar askere çağrıldım. Yine Üstad dedi: “Git yaz!” Ciddi çalışmaya başladım. Fevkalme’mû1 emir geri kaldı. Bir hafta sonra tekrar bir ma’zerete binaen yazıyı bıraktım.

Üstadım dedi ki: “Senin şimdi vazifen Risale-i Nur noktasında askerliktir.” birden emir geldi, bir şefkat tokadı yiyip vazifeye gönderildim. Cenab-ı Hakk’a şükür Risale-i Nur’a âla kader-i takat çalıştım ve çalıştırıldım. Üstad’ımız bize söylediği gibi, yedi ay sonra terhis edilip Üstad’ıma ulaştım. İnşaallâh bu kabahatim af olmuştur…(166)

HUSUSİ İNAYET VE TEVFİKLER

Az yukarıda küllî inayet ve rahmet cilvelerinden, Risale-i Nur hizmetleriyle alâkadar olan bazı örnekler vermiştik. Şimdi de hususî tevafuk ve inayet ve hizmette teshilât gibi nevilerinden; şefkat tokatlarının aksine, nurun hizmetinde güzel hizmet edenlerin mazhar oldukları tevfik ve inayet nümunelerinden bir kaç misal verelim:

(164)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 84

(165)İkinci Cihan Harbi sırasında ihtiyat askerliğine çağrılan 1328 doğumlular demektir A.B. (166)Osmanlıca Kostamonu-2 S: 113

“Emin ve Tahsin ve Hilmi’nin bir fıkrasıdır:

Bu günlerde ziyade bir hassasiyetle risalelere bakıldığından; İnayetin himayeti dahi bir nevi hassasiyet ile ikramını gösterdi. Gayet cüz’î bir nümûnesi şudur ki: Risalet-ün Nur şâkirtlerinin maişet cihetinde bir ikram-ı İlâhi ve küçük fakat şayan-ı hayret ve gayet lâtif bir tevafuk, bir vakıa; Risale-i Nur hizmetinin şüphesiz bir kerametidir. Evet, Risale-i Nurun bir silsile-i Kerametinin bir menba’ı olan tevafuk, bu vakıada o cinsten altı adet tevafukatın ittifakı ise, tesadüf ihtimalini kökü ile keser diye hükmettik şöyle ki:

Bir kaç günden beri Üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden, kardeşim Emin ile beraber Üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra, bize emretti ki: “Size yemek yedireceğim. Burada ta’yininiz var. Mükerreren, yemezseniz bana dokuz zarar olur.” dedi. “Çünkü yiyeceğinize karşı, Cenab-ı Hak gönderecek.” Yemek yemekten affımızı rica ettik ise de emretti: “Rızkınızı yeyin, bana gelir.” emrini kırmamak için lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmek ile yemeye başladık. Daha sofrada iken, ümit edilmeyen vakitte ve bir tarzda aynı miktarda, bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek.. aynı yediğimiz miktarda fındık kadar tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiç bir cihette tesadüfe mahal kalmıyarak Risale-i Nur şâkirtlerinin rızkındaki bereket-i Rabbaniyeyi gözümüzle gördük.

Üstad’ımız emretti: “İhsan on misli olacak. Halbuki bu ikram tam tamına mislidir. Demek ta’yin ciheti galebe etti. Tayin te’mini ise, mizan ile olur.”

Sonra aynı akşamda sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki: ekmek on misli, tereyağı tatlısı o da on misli.. ve kabak tatlısı çok sevmediği için kabak patlıcan turşusu on misli, me’mulun hilâfında Risale-i Nur’dan ikinci Şua’ın bir hafta mütalâasına mukabil bir manevî ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük. Demek kabak tatlısının tatlılığı, tereyağı, un helvasına girdi. Kendisi turşuda kaldı…(167)”

“… Hem Risalet-ün Nurun sühûlet-i intişarının bir kerameti, bu mektubu yazdığımız zamanında ve yemekte keramet dakikasında gözümüz ile gördük, şöyle ki:

Ehemmiyetli yedi sekiz risale ve İşarat-ı Kur’aniye şua’ı ve mühim bir mektupla beraber, bir torbada ehemmiyetli bir kardeşimize, bir şehre göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüştü. Böyle bir zamanda böyle eserleri münafık casuslar haber almadan, emin bir el ile beş gün sonra elimize geçmesi, kat’î kanaatımız geldi ki; bir İnayet bizi himaye ediyor.

Risale-i Nur hakkında İnayet-i Rabbaniyenin lâtif bir himayesi de şudur ki: Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda casusların ve taharri me’murlarının evhamları ve tecessüsleri Üstad’ımızın menzilini sarması dakikasında, bir fare Üstad’ımızın bir çorabını aldı, ne kadar aradık, hiç bir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük. Kabil değil, çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki: O hayvan o çorabı getirmiş, öyle bir yere- saklanmış ve muhteviyatları unutulmuş olan- mahrem mektuplar ve evrakların tam yanında bırakmış. Halbuki iki defa oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp yukarıdan olur. Gayet kurnaz ve zeki adam ancak o işi yapar. Hiç bir cihette tesadüf ihtimali kalmadığından Üstadımız dedi:

“Bu mektupları oradan kaldıracağız. Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alâkaları yoktur. Fakat evham casusları aleyhimize habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onları, hem daha bahaneye medar olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan casuslar haber alıp anladılar ki, hazırlandık. Daha hücum etmeden. yalnız ikinci gün Emin elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında Karakol komiseri gizli hissettirmeden girdi. Emin’in elinde kitap yerinde yoğurdu gördü.

Tâvrını değiştirdi.

(167) Osmanlıca Kastamonu-2 S:83

Elhâsıl: Risalet-ün Nurun intişarına karşı gelen bütün düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zirü zeber etti.

Evet Evet Evet Evet Evet Evet Evet

Tevfik, Ahmet, Tahsin, Hilmi, Çaycı Emin, Bakırcı Emin, İtfaiyeci Emin

Ben de tasdik ederim

Said-i Nursi” (168)

“Gavs-ı A’zamın Üstadımız hakkındaki fıkrasıyla inayet ve teshile daima mazhar olduğuna.. ve tevafuk Risale-i Nurun kerametinin bir ma’deni bulunduğuna pek çok emarelerden, bu bir iki gün zarfında küçük ve lâtif, fakat kat’î kanaat veren cüz’î hadiselerin tevafukatında, gözümüzle gördüğümüz inayeti Rabbaniyenin nümûnlerinden beş altısını beyan ediyoruz ki, onlar bir iki gün zarfında vuku’ bulmuş.

Birincisi: Dün Üstadımız, Risale-i Nura ait üç hizmet lâzım geldi, kimse de yok.. Biz de uzaktayız. Merdivenden inip, bir çocuğu bulup bizlere göndermek niyetiyle kapıyı açtı. Risale-i Nurun o hizmetini görecek fevkâlâde bir tarzda dakikasıyla üç şakirdi kapıya geldiler.

İkincisi: İki seneden ziyade Risale-i Nurun mühim parçaları, Risale-i Nurun berekâtıyla hânesi yangından kurtulan Hafız Ahmed, kendisine yazdırıp başka bir kaza nahiyesinde bulunan bir iki zat onları istinsah için aldılar. İki seneden beri ellerinden kaçırıp mahcubiyetlerinden haber vermedikleri için, hem biz hem hafız Ahmed, hem merak hem hiddet ediyordu. O kitaplar bugün geldiği aynı vakit, (dün aynı saatte Üstadımıza beş seneden beri her bir kaç gün zarfında Üstadımıza kolaylık için bir parça yemek pişirmekle hatırını soruyordu. İki seneden beri o adeti terk etmişti. Hem komşuluktan da başka yere nakletmesiyle iki senedir o adet terk edilmiş iken,) yine dün o aynı satte iki sene evvelki aynı adetiyle o zatın hanesinden, evinden aynen eskisi gibi küçücük bir hatır sorma nev’inde oğlu getirdi. Üstadımız dedi: “İki sene evvelki adete lüzum kalmamış. Siz de komşuluktan gitmişsiniz.” dedi.

Bugün aynı vakitte o Hafız Ahmed’in yazdırdığı kaybolan kitaplar mükemmel bir surette ıstinsah ile geldi. Bizde şüphe bırakmadı ki;bu lâtif tevafuk da Risale-i Nur hakkındaki inayatın bir cilvesidir. (168) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 86

Üçüncüsü: Üstad’ımız aynı yine bugün, Emin’e dedi: “Üç dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sahibesi gelmedi. Kirasını dört aydır almadı. Herhalde cevab gönderin, gelsin alsın!” dedi. Aynı dakikada dört aydan beri yanına gelmiyen o hane sahibesi kapıya vurdu, geldi, beş aylık kirasını aldı. Üstadımız bu hadise-i İnayetten memnuniyeti için uzak bir nahiyeden gelen yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hane sahibesine verdi. Aynı vakitte, yirmi dakika zarfında burada bulunmayan aynı ekmekten, iki sene Risale-i Nurun iki kitabını alıp mütalaasının manevi ücretinden binde bir ücret olarak geldi.. ve bir parçacık âşure çorbasını dahi yine o ev sahibesine verdi. Aynen o âşurenin on misli kadar lâtif üç ekmek, yine iki sene iki kitabının okumasına binde bir ücreti diye geldi. Gözümüzle gördük.

Hem yine, Üstadımız bugün o hâne sahibesine yedi senedir adını bilmediği için “İsmin nedir? diye sormuş. O da demiş: “Hayriye’dir” Hayriye isminde olmak tefeüluüyle, iki saat sonra Hayrî namında Risale-i Nurun bir şâkirdi haberimiz yok iken İstanbul’a gitmiş, hem ticaret münasebetiyle iki mühim şâkirtleri dahi gidip geç kaldılar. Maddî-manevi fırtınalar münasebetiyle Üstadımız onları hem oradaki mühim bir şâkirdi çok merak ediyordu. Bugün o Hayrî, iki saat Hayriye den sonra geldi, o üç şâkirt hakkındaki merakı izale ettikten sonra, dört aydan beri devam eden “Tefarik” namında Üstadımızın bir kokusu bugün bitmış idi. Hayrî nin elinde bir küçük şişe, dedi: “Size tefarik getirdim.” Biz de bu küçücük lâtif tefarikteki tevafuka (barekallah) dedik.”

Bu iki gün zarfında bu küçücük nümuneler gibi, Üstadımız Mu’cizat-ı Ahmediye’nin tashihatı ile meşgul olduğu için, bunlardan başka çok nümuneler görmüş. Madem iki günde böyle inayetin cilvelerini görüyoruz, Risale-i Nur dairesi içinde dikkat edilse, herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle nümuneleri görebilir. Tebyize vakit bulamadık…

Risale-i Nur Şakirtlerinden

Tevfik, Feyzi

Evet Evet Evet Evet Evet Evet

Hafız Tevfik, Fevzi, Emin, Hilmi, Kamil, Hayri

Bunları gözümüzle gördük. Evet ben de tasdik ediyorum

Said-i Nursi(169)

(169) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 421

“… Bu yakında Üstad’ımızla beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını, hem ikişer çay, hem üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz üçer şekerle, ikişer çay içtik. Yalnız Emin kardeşimiz, bir şeker kendisine noksan olarak içmiş. Akşam üzeri Risale-i Nurun menba-ı intişarı olan üstadımızın odasına geldik. Emin kutuya sarf olunan şekerleri koymak istemiş. Fakat kutu sekiz şekerden başka almamış. Emin fesübhanallah der, onyedi şeker yerinde kutu sekiz şekerle dolsun diye taaccüb ettik. İşte bu vakıa bize şuhûd derecesinde kanaat verdi ki; Bu sır, Risale-i Nur hadimlerine bir inayet-i ilâhiye ve bir iltifat-ı Rabbanidir.

Yine aynı günde ben (yani Küçük Hüsrev) evvelce yazıp Üstad’ıma teslim ettiğim HÜCÜMÂT-I SİTTE risalesini bana vermek için sakladığı yerden ararken, fevkalme’mul bir surette bulunmaz. Birden o anda adetlerinin hilâfında olarak hiç vuku’ bulmamış bir hadise zuhuruyla, gözlüklerini bırakarak merdiven tarafına müteveccih olurlar. Aynı vakitte Risale-i Nurun intişarına ve hizmetine zarar vermek niyetiyle casus bir adamın merdivene doğru zahiren ziyaret maksadıyla yürüdüğü görülür. Üstad’ın telâşlı olduğunu hisseder. Üstad onun nazarını öteki hadise-i bedeniyeye çevirir, ona der ki: “Görüyorsun, ma’zurum. ziyareti başka vakte bırak!” O da döner gider. Hem Mehmed Feyzi hem Hücumat-ı Sitte hem başka işlerimiz o tecessüsten kurtuldu.

Evet, Hücumat-ı Sitte’nin saklandığı muayyen yerinde fevkalâde bir surette kaybolmnası, ehemmiyetli bir hadisenin önünü aldı. Ustad’a arız olan bu hilâf-ı adet hal ve o Risalenin muayyen yerinde bulunmaması kat’iyyen tesadüfe hamledilmez. Bir hafta sonra, o Risaleyi hilâf-ı me’mul bir yerde bulduk. Üstadımın emriyle Emin kardeşime ehemmiyetli bir surette okudum. Üstad’ım bize izahat veriyordu. O vakte kadar öyle mühim ve te’sirli ders almamıştık. Demek bu iki mühim sırra binaen Risale kendini göstermedi. İşte bu hadise, Risale-i Nurun ihlâslı ve sadık şâkirdleri her vakit bir hıfz ve bir İnayet altında olduklarına, hem daima himayet altında bulunduklarına şüphe bırakmıyor.

İKİNCİ BİR VAKIA-İ BEREKET:

“Üstad’ımızın bir okka kadar peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için-bir iki defa yiyordu ve bize de yediriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği halde, altı ay kadar devam ettiğini ve halen de yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu ben, yani daimi hizmetçisi Emin.. ve ben, yani Küçük Hüsrev yakinen görüp tasdik ediyoruz. Fakat bu hadise-i bereketin ifşasından sonra, evvelce görünmeyen dibi görünmeye başladı. Noksaniyetini gösterdi. Evet bereket hususunda şayan-ı hayret bir hadisedir.

Hem yarım kilo tereyağı, ekser günlerde fazlaca sarfolduğu halde, elli güne yakın devamı şüphesiz bir bereket içine girmiş.

Yine aynen aynı Ramazan Bayramında Üstad’ın rızası olmadığı halde, Tahsin ve ben (Yani Emin) bir kilo ince şeker getirmiştik. Ekser yoğurt, süt ve tatlı kabağı ve sair şeylere bazen otuz dirhemden fazla kattıkları halde, halen o üç aydan sonra, o şekerden yüz dirhem kadar kalması elbette bereket sebebiyledir.

Hem bu havalideki şâkirtler, herkes cüz’î küllî hissetmiş ve i’tiraf ediyorlar ki; Risale-i Nura çalıştığımız zaman, hem rızkımıza bereket ve suhûlet, hem kalbimize bir inşirah ve ferah zahiren hissediyoruz.

Ezcümle ben, yani Emin kendim i’tiraf ediyorum ki; Risale-i Nur dairesine girmezden evvel, bütün sene çalışırdım. Ne vakit Risale-i Nur dairesine girdim, senede üç dört ay çalışabildiğim halde, evvelkinden daha müreffeh ve daha mes’ud bir halde yaşamaklığım, yüzde yüz Risale-i Nurun hizmetinin berekâtıyla olduğunda hiç şüphem yoktur.

(Evet ben Küçük Hüsrev bütün kuvvetimle tasdik ediyorum ki Emin kardeşimiz memleketimize geldiği zaman, çok faal bir surette her ay çalışırdı. Şimdi ise, üç dört aydan fazla çalıştıgını görmüyorum. Bunun sebebi ise, Risale-i Nurun berekâtı olduğunda kat’iyyen şüphem kalmadı. -Mehmed Feyzi)

Hem ezcümle Üstad’ımız diyor ki; “benim de kanaat-i kat’iyyem çok tecrübeler ile gelmiş ki; Ben Risale-i Nurun tashihatıyla meşgul olduğum zaman pek zahir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem kolaylık görüyorum “

Hem Üstad’ımız diyor: -Ve biz de tasdik ediyoruz ki- “Ben son zamanda anladım ki, şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım hakikatin suretini başka şekilde görmüşüz, şöyle ki: Hapishanede bir tek ekmek, sekiz ve bazen on gün bana kâfi geldiği gibi, burada aynen o tarzda yaşıyorum. Hem ben hem kardeşlerim bunu az yemek ve iştihasızlığıma veriyorduk. Halbuki çok emarelerle kat’iyyen anladık ki; o acib hal, bereketin neticeleri imiş. Bir kaç defa sekiz günde bana kafi ğelen bir ekmeği aynı iştiha ile; -çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman-, iki günde, bazen bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu on altı- on yedi seneden beri benim mükemmel ta’yinatım Risale-i Nurun hizmetinden gelen bir bereketten idi”

Evet,bize de aynel-yalkin derecesinde kanaât gelmiş ki; bu kesretli hadisat-ı bereket, Kur’an-ı Mü’cizül Beyanın i’caz-ı manevisinin bir şua’ıdır. Manen der: Ey Kur’an şâkirtleri! Sizi vazife-i mukaddesinizden ekseriyetle geri bırakan maişet telaşesidir. O ise, Kur’anın feyziyle bereket nev’inde size veriliyor. Vazifenize bakınız!…

Hem hadisat-ı bereketin aynı zamanında Resail-i Nurun bir kerameti olarak, bir şâkirdinin binlerce lira kıymetinde hanesinin ona pek yakın dehşetli yangından fevkalme’mul bir surette Risale-i Nurun bereketiyle kurtulması.. ve Risale-i Nur tercümanına ahiret cihetinde çok alakadarlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında yanan hanesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevharât ve altunlarını kurtarmak için, koşup çıktığı vakit, ateş her tarafinı sarmış. Mücevheratını kurtaramadığı gibi, kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i kat’iyede gördüğü dakikada; Risale-i Nur tercümanı, o ateşten talebesinin hanesini kurtarmasına şiddetli dua ederken, o biçare hanım hatırına gelmiş, “Acaba o yangında o ahiret hemşirem bulunmasın” diye ona da Risale-i Nuru şefaatçı edip dua etmiş…” Ya Rab! Ona merhamet eyle!” niyaz etmiş… Aynı zamanda o hanım pencereyi kırmış, kendini iki kat yükseklikte avluya atmış, fevkalâde bir surette ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış… Hem bakırı ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından sonra, bütün mücevheratını hiç biri zayi’ olmıyarak ve bozulmıyarak bir un muhafaza etmiş, bulmuş almış. Risale-i Nurun bereketinden hem canını, hem malını kurtarmış…(170)”

ÇEŞİTLİ HARİKA HALLER VE İNAYETLER

Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin hizmet-i imaniye ve Kur’aniyesine, zendeka hesabına muaraza edip, onun aziz şahsiyetini ta’ciz edenlerin, yahut da hizmette tenbellik edip fütûr getirenlerin yedikleri zecr ve şefkat tokatlarının bazı misallerinin kaydı münasebetiyle; bir de Üstad’ın Kur’ana hizmeti ile alâkadar olarak görülen bazı harikaların bir kaç örneğini de müteferrik ahval içerisinde kaydı münasib görüldü.

(170)Osmanlıca Kastamonu-2 S:103

BİRİNCİ ÖRNEK: SİYAH MÜREKKEBİN KIZILA TAHAVVÜLÜ

(Üstadın kaleminden)

“…Sizin te’lifiniz olan fihristenin tashihinde bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi Tahsin’e dedim yaz. O da yazmaya başladı. Simsiyah bir mürekkebten ve temiz kalem ile, birden yazdığı ikinci cild fihristenin makbuliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb, güzel bir kırmızı suretini aldı. Ta yarım sahife kadar bu garib hadiseye taaccûb edip bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı aynı kalem, aynı hokka, tam siyah yazıldı.

Bir zaman Barla’da bağlardaki köşkte, Şamlı, Mes’ud, Süleyman’ın müşahedesiyle aynı hadiseyi başka şakilde gördük, şöyle ki:

Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Birden mütebakîsi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risale-i Nur Şakirtlerini şevklendiridi. Gözümüze silsile-i kerametin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi… (171)”

İKİNCİ ÖRNEK: HULÛSÎ’NIN BİR GAİLESİ VAR?

Kaydedeceğimiz bu acib, tevafuklu hadisenin aslını evvela merhum albay Hacı Hulusi beyin hatıralarından okuyalım:

“Ben Elaziz’de tabur komutanlığı yapıyordum.1938 Dersim isyanının sebeb olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya me’mur ettiler. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat nedense onu büyüttüler ve umumileştirdiler.

Bize verilen emir: Dersim ahalisini külliyen imha emri idi. “Canlı tek bir insan bırakılmayacak… genç-ihtiyar, suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, kadın-erkek ne varsa hepsini imha…” Gerçi me’mur edildiğimiz bölgenin bir çoğu Rafizî idi. Amma yine de bizim raiyetimiz ve halkımız idiler. O tarz muamele ve emir nasıl bir uygulama şekli idi bilemiyorum.

Ben kıt’a komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize vermişlerdi. “Sen piyadesin, seni topla da takviye etmek gerekir.” dediler. Çok mahzun ve muzdarib idim. Neticede vuku’ bulacak haksız zulüm ve gadirleri düşünüyordum. Aynı zamanda iki tane çıkılmaz hissin ortasında kalmıştım: (171)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 38

Birincisi: Askerlikte emre mutlaka itaat…

İkincisi : Göre göre bildiğim, olacak olan zulümlerden kaçmak, o ortamda isti’fa etmek, belki başka manalar verilmek endişesi…

Bu me’yusane hüzünlü halet-i ruhiyemi Üstad’a da bildiremiyordum. Kâğıda bunları nasıl yazıp da derdimi dökebilirdim. Fakat Hazret-i Üstad, benim bu hüzünlü ye’is ve kederimi hissetmiş olacak ki; hazırlığımızı tamamlayıp, sabahleyin merhum babamla vedalaştım ve atıma bindim, kıt’anın başına gidiyordum. O günü isyan yerine hareket edecektik.

Bir baktım, bizim hizmet eri arkamdan kşup geliyor. Elime bir mektup verdi, açtım gördüm ki; Hazret-i Üstad Kastamonu’dan Ürgüp mütüsü olan kardeşi Abdülmecid vasıtasıyla bana gönderiyor. (172) Benimle şöyle konuşuyor:

“Salisen: Hulusinin bir gailesi var diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur şâkirdlerine İnayet ve Rahmet nezaret ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir, geçerler. O musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz…(173)”

Hazret-i Üstadın bu kerametkârane acib mektubu, hem Hulusî beyin İnayet ve Rahmet nezareti altında himaye edileceğini bildirmesi içinde, haksız yere zulmen musibete uğrayan masumlarında (174) akibet ve neticelerini bildirmektir.

Hulusi bey diyor: Mektub bana büyük bir teselli verdi, nefes aldım. İsyan bölgesine vardık. Çok uzak mesafelerden birbirimize tek-tük birkaç mermi attıksa da, hiç kimseye birşey olmadı. Kimsenin burnu kanamadı. Döndük dolaştık, kimseyi bulamadık. Bölgeyi terk etmiş, mağaralara çekilmişlerdi. Rahmetı İlahiye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan kurtardı ve muhafaza etti.”

Merhum emekli Albay Hacı Hulusi bey, bu vakıayı birçok defa anlatmışlardı. Bizde bizzat dinlemiştik. Ayrıca da N.Şahiner, Hulusi Bey hatıratı içinde Son Şahitler-1 kitabında da kaydetmiştir.

  • Mektup, Kastamonu’da yazılıp Isparta’ya gönderilmiş. Buradan da Ürgüp müftüsü Abdülmecid Efendi’ye yollanmış. Buradan da Hulusi Bey’e gönderilmiştir. Bu durumda en azından mezkûr mektup, bu hadiseden bir ay önce yazılmış olmalıdır. O ise Hacı Hulusi Bey’in maruz kaldığı durum ancak bir haftalık bir meseledir. Bu hale göre Hazret-i Üstad hadiseyi vuku’ ve zuhurundan çok önce hissetmiş görünmektedir. A.B.
  • Osmanlıca Kastamonu-1 S:17
  • Malatyalı emekli Yüzbaşı Şevki Bey’den bizzat dinlemiş olduğum, o da yakın bir subay arkadaşından duymuş olduğu çok acib ve canavarca bir hadiseyi şöyle anlatmıştı:

“Dersim isyanında isyan eden bazı insanlarla askerler harb ederken, isyancılar yavaş yavaş çekilip dağın zirvesine doğru gitmişler. Bizim askerler onlara ulaşamıyor ve bir şey yapamıyorlardı. Bu defa herhalde gelen emirler mucibince, Hulusi Bey’e de verilen emir gibi, geri dönüp ma’sum çoluk çocuk, ihtiyar demeden katletmeye başlamışlar. Hatta hınçlarını alamıyarak bazı taburların topladıkları çocuk-çocuk, kadın ihtiyar, bîgünah masumları büyük avlulu surlu bir evin içine doldurmuşlar.. Ve birçok teneke gazyağı döküp bunları ateşe vermişlerdir. Bu ateş içinde yükselen feryatlar ve çığlıklar ortasından, bir kadın kucağındaki bebeğini ateşte yanmaması için surun üstünden dışarıya fırlatmış.

Fakat bir yüzbaşı o bebeği süngülüyerek, süngü ile tekrar surun üstünden ateşin ortasına atmıştı. Gözümle gördüm” dedi. Nitekim 1951’de Büyük Doğu Mecmuası da hadiseyi aynı şekilde yazdı.A.B.

ÜÇÜNCÜ ÖRNEK: ALLAH’Ü A’LEM TAMAMDIR

Bir acib vakıayı da Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendinin ağzından dinliyoruz. Bir iki defa bizzat Mehmed Feyzi Efendi’den dinlemiştik. Şöyle demişti:

“1938 yılı içerisinde idi. Günlerden bir gün, Üstadımızın daimi adeti üzere onunla sabah vakti kıra çıkmak üzere evden çıkmıştık, Şehrin kenarında bulanık, çirkef gibi suların birikintisinden meydana gelen küçük bir gölcük gibi bir yerden geçiyorduk. Üstadımız orada biraz durdu, düşündü. Sonra hiç görmediğim bir tarzda, eğilip yerden bir taş aldı. O taşı o çirkef gölün ortasına doğru fırlattı. Taş o çirkef suya vurulduktan sonra, yine biraz bekledi durdu. Sonra yürüyerek kendi kendine; “Allah’u a’lem” tamamdır dedi. Ben bundan hiç bir şey anlıyamadım. Fakat Üstad’dan da hiç bir zaman bir şey sormadığım gibi, bunu da sormadım. Amma hayretimi mucib olmuştu.

Bu hadiseden bir hafta kadar sonra duyuldu ki; dünyaca büyük bir makamı işgal eden meşhur bir adam öldü diye haberler dolaşmaya başladı”

BEŞİNCİ ÖRNEK: ÜSTAD’IN KURTARDIĞI KÜLHANBEYLERİ, AYYAŞLAR VE SARHOŞLAR

Evet, Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’da bulunduğu sıralarda bir çok ayyaş, sarhoş ve külhanbeylerini kurtardığı gibi; bir çok efe ve beyleri de eski zulümlü ve kaba hallerinden kurtarıp, itaatli, mü’min haline getirdikleri çoktur. Bunların başında Taşköprülü meşhur Sadık Bey gelir. İhsan Sırrı ve Araçlı Deli Mü’min gibi kimseler de bunlardandır.

Taşköprülü Sadık bey, Ilgaz eteklerinde ün salmış bir yiğittir. Ta Bolu, Düzcelere kadar onun yiğitliği, beyliği yayğın ve meşhurdur. Gittigi bir düğünde Sadık bey dururken, kimse elini cebine atmaz, herkes ona hürmetkârdır. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin irşadı, bu zatı bütün eski efeliklerinden, ağalıklarından kurtarmış ve Risale-i Nur hizmetine pâbeste kılmıştır. Sadık Beyin Risale-i Nura ve Üstad’a talebe oluşu ve kahramanâne hizmetler görmesi hadisesi Kastamonu vilâyetinde meşhurdur.

Taşköprülü Sadık Beyin bu mevzu’da Risale-i Nura ilk talebeliği ile ilgili hissiyatlarını ifade eden şu asîl ruh ile yazdığı mektubudur:

“Mübarek ve kudsî ve ma’nevî Üstadımız olan Risale-i Nura bütün İmanımla ve intisab-ı hakiki ile bilakayd u şart, zuhûr edecek bir emir değil, en ufak bir işaretin ben aciz talebesine malımı, canımı evlâd ve iyalımı, hatta ihtiyar ve hasta mizac validemi dahi terke kâfi olduğuna.. ve hiç bir zaman ve hiç bir ân ruh ve hayalimden te’sir-i manevîlerinin zail olmadığına ve o te’sir-i manevinin gıday-ı ruhanîsinin ruhuma ilka ettiği cesaret-i maddiye ve maneviyenin menba’ı olan o manevi üstadmın teveccühleri en büyük mukaddesatım olduğuna; nefsim kabza-i tasarrufunda olan Zat-ı Zülcelal şâhid-i âdildir.

Yazı işlerinde ve ziyaretlerinde bizlere vacib olan faaliyet yerine, gösterdiğim bataetten Üstad’ımın tekdirine lâyık isem de, menba-i hidayet-i Rahman ve şâhid-i Vahdaniyyet ve envar-ı hakikat-ı İmaniyyeyi ifade ve ifazasıyla, en sönük ruhları irşad ve ihya eden.. Ve felsefe-i tabiiyeyi füyuzat-ı Kur’andan aldığı ilm-i hakikat ve hakikat-ı İlmiyesiyle çürütüp zirü zeber eden.. Ve Şemail-i Şerifesini yazmakta kalemimin iktidarı olmıyan Risale-i Nurun şahs-ı manevisi Müceddid ve Ferid-i zaman Bediüzzaman Üstadımız! benim gibi günahkâr, hata ve nisyan içinde çabalayan bu biçareye af ve merhamet buyuracakları şe’ninden olduğuna büyük bir kanaat-ı imaniye ve itmi’nan-ı kalble teselliyâb olmaktayım.

Ayat-ı Kur’aniyeden tereşşuh ederek, envar-ı Kur’an`iyenin şua’ları ve lem’alarını.. Ve tılsım-ı Kur’anîyi kâinata -Üstad’ımıza hâs bir üslub ve ifade ile-ilân eden tefsir-i kebir olan o büyük ve ulvî ve kudsî sözler ve risalelere lâyık bir tarzda hizmet etmek bu hayatta en büyük bir maksadım ve vazifemdir.

Risale-i Nur Sâkirtlerinden Sadık(175)”

(175)Ziyadat-ı Kastamoniye S: 49

KURTALAN SÜRĞÜNLERİNDEN YUSUF TOPRAK’IN İHTİDANÂMESİ

(Bazı bölümlerini alıyoruz)

“…Ey yaramın doktoru!. ve ey dalâlet uçurumunda yuvarlanan ruhumun halâskârı.. Ve ey İlahî ve kudsî yolların rehberi!…

Evvelden hiç bir muarefemiz yokken, seni kal’a üstünde ilk ve tesadüfen gördüğümde; “Dalâletten halâsın, Allah’ın Rahmetine vüsûlün en kısa yolu var mı?” diye sordum.

“Çok kısa bir çare-i Kur’aniye vardır” diye buyurdunuz. Fakat dalâletim, gafletim, enaniyetim i’tibariyle bu kısa ve merdâne cevabtaki hizmet-i azimeye, nebaan-ı rahmete dikkat etmedim. Ruhuma ihanet ederek aldırmadım ve felaket-i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.

Vakta ki, Risale-i Nur, hatta enhür-ü Nur demeye şâyeste olan mektuplardan yine tesadüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecatındaki hakaike dalınca; İnayet-i Rabbaniye, Mu’cizat-ı Kur’aniye, himmet-i sübhaniye keramet-ı ruhaniye eseri olmalıdır ki: Kasî kalbime, âsi ruhuma, gafil aklıma, mağrur vicdanıma, sakim düşünceme “Tak!” diye bir tokmak vuruldu. Bir intibah halkası takıldı. Hemen düşündüm:”Ulemanın midad-i aklamı, şühedanın kanından mübecceldir” ve g gibi hadislerle Hazret-i İsa’nın (A.S) Havariyyuna, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) Ensar’a tekliflerini ve onların icabetlerini hatırladım. Adeta fetret devri demeye seza olan bu zamanda irsiyet-i

Nübüvvet makamında, i’la-i kelimetullah uğrunda maddeten uğraşan, seyl-i dalâletle kapanmış olan râh-ı hakka çığır açan bir Recül-ü fedakâr’a iltihak ve muavenet etmek ve bu vesile fırsatı ganimet bilerek; Zulmetten nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim.

Pek âdî bir mahlük olduğum ve kalbime müstevli ağır dalâlet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için; fazileti, maneviyatı anlamadım… Yalnız bunca mesavî ve mütereddî hareketlerimle huzur-u sâmilerine lütfen kabulünde; yüksek ruhunuzdan yağan samimi şefkat, hakikî re’fet, halimâne iltifat, kerimâne hüsn-ü kabulünüz; beni bir takım ümitlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürurlara gark etti.

Riyakârlık olmasın; Selim fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kur’an’a ittiba’ ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakikî sözlerinizden, samimî telkinlerinizden, umumî hayırhâh hissiyatınızdan; alil kalbime, mecruh ruhuma uzanan tîğ-ı şifa, neşter-i ümidimin te’siriyle dilşad ve mutmain oldum. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden rahnedâr kalan ruhuma tâm ve muvafık buldum…

Elbette bu keyfiyet bana Hacc-ı Ekber, Râh-ı saadet, Ömr-ü ebed, Tayr-ı devlet, Enfal-ı ganimet sebebi olunca, sürurumdan ne kadar kabarsam ve siz halaskâr ve hakîm-i derdime ne kadar teşekkür ve izhar-ı mahmedet eylesem hakkım olmaz mı?

İşte bu vesiledir ki; beni Kur’an dellalının, Risale-i Nur müellif’ınin şâkirtliğine tahsis ve kabul ettirmek gibi azim lütuflarına mazhar kılan Rabb-ı Rahimime karşı dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda is’timal etmeye söz ve karar verdirdi…

Sonsuz minnettarlığımın kabulünü, manevî himmet ve teveccühünüzün devamını rica eder, Nur ile meşgul, nurlu ellerinizden öperim efendimiz, büyüğümüz!..15 Şubat 1943.. Rumî 1359

Talebe namzedi sefil Yusuf Toprak(176)”

YİNE BU KABİL İNSANLARDAN İHSAN SIRRI’NIN İLTİCÂNÂMESİ

(Bazı kısımları alıyoruz)

Vâkıf-ı esrar-ı sübhan, Ferid-i Bediüzzaman, Esseyyid Said-el Kürdî Hazretleri huzur-u sâmîlerine!

Esselâmü aleyküm ey Mürşid-i Kâmil!

Kemal-i ta’zimle hâk-ı payinize yüzlerimizi sürmeme ve mübarek ellerinizi takbil etmeme müsaadenizi yalvarırım.

Bendeniz, şu ilticanamemi zat-ı alinize sunan sirac-ı Ahmedî fakirinizin oğluyum. Üstad-ı kaderin ezelde levh-i kazaya çizdiği yazılar hükmüyle mahküm olmuş zavallı bir âvareyim…

Yolunu şaşırmış, nur-u hakikatı görmekten mahrum masiva-perestlere Risale-i Nur ile destgir ve şefı’ olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak hidayet yolcularınız meyanında yer alabilmek emel-i halisanesiyle halka-i irşadınıza bütün ruhumla şitap ediyorum. İrşadat-ı aliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederken, cür’etimin nazar-ı affınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemal-i ta’zimle mübarek ellerinizi takbil ve tev’kir ile kesb-i şeref-i can eylerim, büyük mürşidim efendim Hazretleri!

Bir gün zalimlere dedirir hazret-i Mevla Risale-i Nur şâkirtlerinden İhsan Sırrı(177)”

(176) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 16 (177) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 19

YİNE BU GİBİ İNSANLARDAN BİRİSİ OLAN ARAÇLI DELİ MÜ’MİN VE HİKÂYESİ

Araçlı Deli Mü’min, (Meydanî) Kastamonu civarında eşkıyalığı ile, soygunculuğuyla, külhanbeyliğiyle, adam öldürmekle meşhur bir kişidir. Yapmadığı kötülük kalmamış. Hayatın tüm acı zehirlerini içmiş, derbeder kalmış bir insan.. Son günlerini içki içip sarhoş olmakla geçirmektedir. Bu insan da; Kastamonu’ya zalimlerin eliyle sürgün gönderilmiş bir hidayet mürşidini duymuştur. Bir gün bir seher vakti Kastamonu sokaklarında sarhoş sarhoş dolaşırken, Hazret-i Bediüzzaman’ın kapısının yanına gelmiş.. Ve artık tek kurtuluş ümidini bu kapının eşiğ’ine iltica etmekte bulmuş ve Bediüzzaman’ın kapısının âtebesine başını koymuş, yatmıştır.

Seher vakti Üstad’ının -Her gün gelip-sobasını yakmak ve hizmetini görmek bahtiyarlığını kendine vazife bilen Çaycı Emin Bey, gecenin karanlığında Bediüzzaman Hazretlerinin kapısının taşına kafasını koyup yatan birisini görür. İyice yaklaşınca bu insanın meşhur Araçlı Deli Mü’min olduğunu görür. Koluna girer, ayağa kaldırır ve sorar:

“Ne arıyorsun burada? Yine mi çok içmişsin?” Araçlı Deli Mü’min, kimin kapısında olduğunun şuurunda… Çaycı Emin Bey’e :

“Ben tevbe etmeye geldim. Ben Üstad’a hizmetkâr olmaya, talebesi olmaya geldim. Ne olur beni kurtarın!” diye yalvarmaya başlar.

Çaycı Emin bey, Deli Mü’min’in yalvarış ve yakarışlarını ciddi bularak durumu Üstad’ına bildirmeyi uygun görür.

Günahkârların melcei, düşmüşlerin destgiri, asilerin penahı olan büyük Üstad, Çaycı Emin’e: “Beli kardeşim! Git onu getir!” diyor, Deli Mü’min’i huzuruna kabul ediyor, nazar ediyor ve kurtarıyordu.

Artık o mutlu seherin feyizli mülâkatından sonra, Deli Mü’min kurtulmuş, Veli gibi bir mü’min olmuştu.

Hadiseyi Kastamonu halkı çok iyi bilmektedir. N. Şahiner de hadiseyi güzel tasvir ederek son şahitler 2 kitabında kaydetmiştir.

Ve daha bunlar gibi nice deli mü’minler… Ve Kastamonu kal’asının başında âfakı seyrederken Üstad, kal’anın altından geçip kötü bir yere giden bir insana bağırması ve “Kardeşim oraya gitme! dön, git abdest al, tövbe et!” dediği adamın hikayesi.

YUNUS ÇAVUŞ VE İBRAHİM FAKAZLI’NIN MÜŞTEREKEN ANLATTIKLARI ACİB HADİSE

Tahminen Şubat başı 1988’de İbrahim Fakazlı, kardeşinin İstanbul’daki evinde aynen bize şunları anlattı:

“Bize, Kastamonu’da Üstadla çok uğraşan Holivotlu (doğrusu Elyakut’tur. Kastamonur) Hafız Polisin bir tokadını anlatan, o sıra Orman işlerinde soför olarak çalışan İsmail adındaki şahıs şöyle demişti: “Ben hep sarhoş ayyaş bir halde yaşıyordum. Bir gün yine gece yarısına kadar içe içe eve geldim. Yattım, sabahleyin annem başıma su dökmek suretiyle beni zor uyandırdı. Nasihat etti.. Fakat dinliyecek bir durumda değildim. Kalktım giyindim, kal’anın arkasındaki pis bir yere gitmek üzere yola çıktım. Kalenin arkasındaki yoldan geçerken, kal’anın üstünden birisi bağırıyor: “Oğlum oraya gitme! Dön, hamama git, guslet, tevbe et!” diyordu. Ben bu sözleri duyunca âdeta vücudum lerzeye geldi. Orada bulunan bir ağacın köküne dayanarak düşündüm. O halde iken, Holivotlu polis Hafız Nuri yanıma geldi. Orada o da Üstad’ı takib ediyormuş. Bana, Ağzını bozarak:” o Kürd sana ne söyledi”dedi Ve hakaretli sözler sarfetti. Ben döndüm hamama gittim, yıkandım ve tevbe ettim. Allah’a şükür kurtuldum.

Bilâhere bu polis hafızın başına gelmedik kalmadı. Hatta ben bir gün bir köyde iken bir evde geceleyin misafir kaldım. O köy polisin köyü imiş. Gece yarısı benim kaldığım evin kapısı çalındı. Hafız polisin şiddetli sancılandığını, onu araba ile şehre götürmemi söylediler. Ben polisi alıp hastahaneye götürdüm.”

Yunus Çavuş’un anlattıkları:

Yunus Çavuş, uzun yıllar Kastamonu kal’asında yangın gözetleyicisi ve Ramazan topçusu olarak bulunduğu için, Bediüzzaman Hazretlerini kale başında defalarca görmüş, konuşmuş ve sohbet etmiştir. Adı geçen hikâyeyi bir çok kimselere şöyle anlatmıştır:

“Bir gün sabahın erken saatlerinde Bediüzzaman kalenin şehre bakan ve altı çok derin burcunun üzerinde oturmuş, ayaklarını aşağıya sarkıtmış vaziyette kitaplarının tashihiyle meşguldür. Bu esnada içip içip sarhoş olmuş, ayyaş bir adam, kalenin altındaki yoldan geçerek kötü bir yere gitmektedir. Adam, hoca Efendinin hizasına geldiğinde, birden bire ayakları yere saplanıp kalırcasına dikilip durmuş. Bediüzzaman hazretleri, kötü yola düşmüş giden bu biçare sarhoş adama, şefkatle bağırıp selâm vermiş ve: “Dön, kardeşim dön, evine dön! Git hamamda yıkan, temizlen, tevbe et, Oraya gitme!” demiş.

Şaşıran ve neye uğradığını bilmiyen gafil şaşkın adam, ağlıyarak döner, hamama gider, tevbe eder ve namaza başlar.

Aynı gün ve aynı vakitte, Bediüzzaman Hazretlerini tâkible vazifeli ve kalenin altından doğru Bediüzzaman’ı gözliyen Holivotlu Hafız diye anılan polis me’muru ise; geri dönüp evine giden sarhoş adamı yakalıyor ve adama soruyor: “Ne söyledi sana o Kürt!” diye adamı sıkıştırıyor.

İbrahim Fakazlı’nın rivayetine göre o bedbaht polis, Üstad’ın aziz şahsiyetine karşı ağzını bozarak şetmettiğini ve neticede bu polis me’mururıun hayatı feci’ bir akibetle noktalandığını kaydeder.

BEDİÜZZAMANA ULAŞAN MEVLÂNÂ HALİD-İ BAĞDADÎ’NİN CÜBBESİ VE HİKÂYESİ

Bu mübarek cübbenin hikayesi, Hazret-i Üstad’a ulaşması ve devir teslimi şöyledir:

Tahminen 1940’lı yıllarda, Âsiye nâmındaki bir mübarek hanım, kocası hapishane müdürü olan zatın Kastamonu’ya hapishane müdürü olarak tayini çıkıp gelince, Âsiye Hanım da burada Hazret-i Üstad’la tanışıp talebesi olmuş.. ve yanlarında uzun zaman muhafaza ettiği mübarek cübbeyi Üstad’a teslim etmiştir.

Mevlânâ Halid Hazretlerinin halifelerinden olan ve “Küçük Aşık” lâkabıyla ma’ruf Şeyh Muhammed bin Abdullah el-Hâlidî’nin torunlarından olan mübarek Asiye Hanım; dedesinin mübarek yadigarı olan o cübbeyi, kendisi ve ailesi çok itina ve titizlik içerisinde uzun zaman muhafaza etmiş ve bir çok yerlerde beraberlerinde gezdirmişlerdir. Nihayet bu mübarek emanetin sahibi Bediüzzaman Hazretleri olduğuna kanâat getirmiş ve Üstad’a sağ-salim teslim etmiştir.

Mevlânâ Halid Hazretleri; önceleri Bağdat’da ilim tahsili için gitmiş olan Afyonkarahisar’lı Küçük Mehmedi, (Küçük Aşık) ilmini bitirdikten sonra, daire-i irşadına almış ve Halife ta’yin ederek Anadolu’ya gönderdiği zaman, mübarek bir cübbesini de ona hediye etmiştir. Bu zat ise, Anadolu’ya geldikten bir müddet sonra Mısır’a gitmiş, orada Nakş-i Bendî tekyesinde irşada başlamış… Ve nihayet Rumi 1300, Miladi 1884 Mısır’da vefat etmiştir.(178)

Amma bu mübarek cübbe, acaba ailesi tarafından tekrar Mısır`dan Anadolu’yamı getirilmiş, yoksa o zat, Mısır’a giderken onu burada mı bırakmış bilinmemektedir. Lâkin bu cübbe o zatın vefatından sonra; Asiye

(178) Hediyet-ül Arifin Fi esma-il Müellifin, C: 5, S: 383

(*) Herhalde bu İşârât-ül Îcâz Mürşidi mevlâna Halit H.z lerinin emriyle olmuştur. Nitekim Mevlâna Halit bir halifesini o sıra İatanbul’a göndermiştir. A.B.

Hanımın babası olan ve küçük aşığın oğlu Muhammed Bahaeddin Efendiye intikal etmiş olduğu ve uzun bir zaman yanlarında mahfuz kaldığı Asiye Hanımın ifadeleriyle sabittir.

Asiye Hanım, Afyonkarahisar’da 1885’de, yani dedesinin vefatından bir sene sonra dünyaya gelmiş… İstiklal savaşında Yunanlıların Afyon’u işgallerinde Asiye Hanım, ailesi ile birlikte bu cübbeyi her şeyden önce muhafazasını düşünmüş, memleketlerini terke mecbur kaldıkları ve muhacir oldukları günlerde bile, cübbeyi en mukaddes bir emanet şeklinde bilmiş ve yanlarından hiç ayırmamışlardır. Nihayet Tahir Bey isminde bir zatla evlenen mübarek Asiye Hanım, yukarda kaydedildiği üzere Kastamonu hapishane müdürlüğüne tayinleri çıkınca, ailece gelip Kastamonu’ya yerleşmişler. Böylece mübarek cübbede asıl sahibine ulaşmıştır.

MÜBAREK CÜBBE’NİN ÜSTAD’A TESLİM ŞEKLİ

Nur talebeleri bir çok zatlardan duyduğumuz kadarıyla ve Kastamonu’daki Üstad Bediüzzaman’ın büyük talebelerinden Mehmed Feyzi Efendinin rivayetiyle; Cübbenin Üstad’a teslimi şöyle gerçekleşmiştir:

Asiye Hanım, mübarek yadigâr cübbeyi ve büyük emaneti sahibine teslim etmek istiyor… Amma Üstad Hazretlerinin hiç kimseden hiç bir hediye almadığını da biliyor. Cübbeyi götürüp, “Efendim bu sizindir veya sizin olsun” desem, belki Üstad kabul etmeyecek diye, kendi kendine şöyle bir plân düşünmüştür. Mehmet Feyzi’yi araya koyacak ve “Bu mübarek cübbe, sizde emanet kalsın” diyecektir. Planladığı şekilde cübbe götürülüp Üstad’a arz ediliyor. Üstad ise, sanki bu cübbe kendi öz malıymış gibi sahib çıkıyor ve Feyzî Efendi’ye, temiz bir kab içinde, suyunu da yere döktürmemek şartıyla yıkattırıyor, astar çektiriyor. Üstadın bu haline hem Asiye Hanım, hem Mehmed Feyzi Efendi, hem diğer talebeleri hayret ediyorlar.

Ehl-i Hakikat bir âlim olan Üstad’ın talebesi ve hizmetkârı Mehmed Feyzî Efendi cübbenin Üstad’a teslimi hususunda şunları anlatıyordu:

“… Asiye Hanım (Mülazimoğlu) dedesi Küçük Aşık’ın, Mevlânâ Halid Hazretlerinden aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana döktüm… Ve Üstad’a ben giydirdim. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur.. (179)”

Hazret-i Üstad bu mübarek cübbeyi üç sene Kastamonu’da, sonra Denizli hapsinde ve ilk Emirdağ hayatında ve Afyon hapsi ve sonrasında onbir sene kadar yanında bırakmış ve çoğu zaman da onu giymiştir. Nihayet

(179)Son Şahitler-1 S:162

1951 sonlarında cübbeyi, diğer bazı eşya ve kitapları ile birlikte Urfa’ya göndermiştir. Gönderirken de kendisinin de yakında Urfa’ya geleceğini söylemiş ve buna dair bir yazı kaleme almıştır. Ancak bu “yakında” dediği geliş, on sene sonra gerçekleşebilmiştir. Hem Urfa’ya geldigindede yalnız bir buçuk gün ve iki gece hayatta kalabilmiş, buradan Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, Dar-ı Ahirete rıhlet etmiştir.

Mübarek cübbenin Kastamonu’da Bediüzzaman Hazretlerine ilk gelişiyle ilgili olarak, Üstad şöyle bir mektupla Isparta’daki talebelerine bildirmiştir:

“… İkincisi: Eski zamanda ondört yaşında iken icazat almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe giydirmek vaziyetine maniler bulundu. Yaşımın küçüklüğü, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı…

Saniyen: O zamanda büyük âlimler bana karşı Üstad’lık vaziyeti değil, ya rakib ve yahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve Üstad’lık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı… Ve Evliya-i azimeden dört beş zatın vefat etmeleri, elli altı senedir (180) icazetin zâhiri alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir Üstad’ın elini öpmek, Üstad’lığını kabul hakkımı bu günlerde yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlânâ zülcenaheyn Halid-i Ziyaeddin (K.S.), o cübbeye sarılan bir sarık; kendi cübbesini pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaât geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi(181)” giyiyorum,Cenab-ı Hakka a yüzbinler şükür ediyorum…(182)” •

Mübarek cübbenin tarihçesi bahse medar olması hasebiyle ve Üstad’ın hayatında manevî büyük bir hadise olarak kaydedildiği için, Risale-i Nur’da ondan bahseden umum mektupları burada cem’ etmek münasib

(180) Garib bir tevafuktur ki, mübarek cübbenin Mevlana Halid’den kendisine intikal eden küçük Âşık lâkabıyla meşhur Şeyh Muhammed Hazretlerinin Mısır’da vefat ettiği tarih, Rumi 1300, Miladi 1884’dür. Hazret-i Üstad’ın “Elli altı sene evvel” icazet almaya hak kazandığını ve bir sarık ve cübbeyi giymeye istihkak kesbettigini söylediği yılda, -Küsûrat nazara alınmazsa- aynı tarihe rastlamaktadır.. Şöyle ki: Cübbenin kendisine (Üstad’a) ulaştığı sene olan 1940 hesabı kesin olsa, Rumi karşılığı 1356 dır. Elli altı seneyi de tam ve kesin ve eksiksiz kabuletsek ve cübbenin teslim tarihinden elli altı sene geri gitsek, tam 1300 kalır: Buna göre ve bu tevafuk karinesiyle Hazreti Üstad’ın icazet alma alâmeti olan bir cübbe (Yani mezkûr cübbe ta o tarihte, o zatın vefatıyla ve o kanal ile Hazret-i Üstad’a mânen intikal etmiş demektir. Lâkin ancak elli altı sene sonra bizzat ulaşabilmiştir. Bu tevafukun başka bir şekli ise şöyledir: Eğer küçük Aşık hz. lerinin vefatı Hic.1300 olsa cübbenin Üstada ulaştığı senenin hicri karşılığıda 1359 dur ki üç sene fazlalık olur. Demek, az olan küsûratı nazara almadan 56 yıl geri gitsek, tamtamına hz. Üstadın ilmini bitirip icazet aldığı sene olan Hic. 1309 a tevafuk eder. A.B.

(181)Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve Ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem Hanımın eliyle aldım. Said-i Nursi

(182)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 170

olur diye düşündük. Tâ ki, mübarek cübbe bahsi ikmal edilmiş olsun. Tesbit ettiğimiz kadarıyla cübbeden bahseden beş mektup vardır. Bunların ikisi Kastamonu Lahikası’nda, ikisi Denizli hapsi mektuplaınnda, biri de Emirdağ-1 lahika mektuplarındadır.

Kastamonu Lahikasında cübbeden bahseden ikinci mektup şöyledir:

“.. Dua’da namı zikredilen ve Hazret-i Mevlâna’nın cübbesini tam muhafaza edip bize yetiştiren Asiye Hanım’ın lisanına gelen bir fıkra size gönderilecek…(183)”

DENİZLİ HAPSİ MEKTUPLARINDA CÜBBE BAHSİ

Birinci Mektup: “

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Yüzyirmi yaşında(184)” bulunan Mevlânâ Halidin (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zat, onu bana giydirdiği gibi; Ben de onun namına sizin her birinize teberrüken giydirmek için hangi vakit isterseniz göndereceğim…(185)”

İkinci Mektup:

“Aziz Sıddık Kardeşlerim! Risale-i Nur şakirtleriyle çok alâkadar Hazret-i Mevlânâ Halid’in cübbesini; kardeşlerimizden sebat ve sadakatını muhafaza etmek şartıyla, hem Mevlânâ Halid’in hem Risale-i Nurun dâimî

(183)Aynı eser S: 216

(184) Üstad Hazretleri bu mektubu 1944’de yazdıgına göre; Hicrî hesapla -ki o sıra 1362’dir.Yüzyirmi sene geri gitsek, tam tamına Mevlânâ Halid Hazretleri Şam’da vefat tarihi olan Hicri 1242’ye tevafuk eder. (h) Bu tevafuklu işarete binaen; Acaba bu cübbe Mevlânâ Halid’in giydigi en son cülbbesi midir? diye akla geliyor. Eger öyle olsa, Mevlana Halit hazretleri bu cübbeyi Şam’da vefat edeceği ğünlerde halifesi Küçtık Aşık’a hediye etmiş olabilir diye düşünüyoruz A.B.

(185)Osmanlıca Şu’alar S:268

(h) Elhadaikul verdiyye fi Ecillain Nakşibendiyye sh: 248

talebesi olur niyetiyle giymeli. Hem başka koğuşlardaki kardeşlerimize de verebilirsiniz. Fakat ben o cübbe ile namaz kıldığım için, mezhebimizce, şiddetli temizlik şart olduğundan, yaş yere konulmasın veya yaş eller yapışmasın.

Said-i Nursi(186)”

Cübbeden bahseden Emirdağ-1 Mektuplarından birisinin içindeki parça:

“… İnayet-i Rabbaniye, sizleri bu kırılmış, bozulmuş, ihtiyar Said yerinde; kırılmaz, bozulmaz, genç, dinç, metin, sebatâr pek çok Saidleri o hizmette istihdam ediyor. Ben de kemal-i sürur ile dayanıyorum.

Evet, biliniz! Denizli hapsinde Mevlânâ Halid’in (K.S.) cübbesini giyen zatlar, sadakat ve sebat etmek şartıyla derecelerine göre kendi yerimde kabul edip vazifemi de onlara havale ediyorum… İzin veriyorum (187)”

HATIRALAR VE MENKIBELER BÖLÜMÜ

Hazret-i Üstad Kastamonu’da iken, onunla görüşen ve beraber yaşıyan talebesi ve hizmetkârları olan zatların hatıraları çoktur. Bunların bir çoğu sadece Hazret-i Üstad’la nasıl görüştüklerinin ve nasıl Risale-i Nurlara başladıklarının hikâyelerinden ibarettir. Bu hatıraların bir çoğu N.Şahiner’in “Son Şahitler” kitapları dizisinde mevcuttur. Bunların içinden, gerek şahsen dinlediklerimizden, gerekse N.Şahiner’in kaydetmiş olduğu kısımların en mühimlerinden bir kaç taneyi seçtik.

BİRİNCİSİ: Üstad’ın Kastamonu hayatının ilk günlerinden itibaren son ayrıldığı gününe kadar; Barla’lı Sıddık Süleymanlar gibi hizmetini gören ve Üstad’ın hizmetinde her bir fedakârlığı göze alan ve bir cihette Kastamonu vilâyetinin Risale-i Nura karşı intibahınaümmiliğine rağmen- (Ispartadaki Bekir Bey gibi) sebeb olan ve Hazret-i Üstad tarafından ona “Rahmetüllah”(188) ünvanı verilen ve ismi memleketinde; Yemen Bey iken, Üstad tarafından “EMİN” olarak değiştirilen; ve kendi memleketi olan İran’da iken, “Şikâkâ” aşiretinin namdar yiğit reisi İsmail Ağa (Simiko) ile birlikte Ermenî çetelerine kan kusturan.. Ve Şâha karşı baş kaldırmalarına Osmanlılar yardım olarak verdiği cephane ve silah malzemelerini almak için o zamanlar Emin Bey’in müfrezesiyle İran’a götürülen namdar yiğit, bey, ağa olan Merhum Emin Bey’in hatıralarından bir kısmı şöyledir:

(186)Aynı eser S: 411

(187)Emirdağ-1 Osmanlıca S: 25

(188)Hazret-i Üstad, Çaycı Emin Ağabey nâmiyla mâruf Emin Bey’e “Rahmetullah” ünvanını verdiği hakkında şöyle diyor: “… Size ince ve derin iki meseleyi yazmak niyet edip bu mektubu yazmaya başladım. Fakat “Rahmetu- llahi Aleyhi, Rahmeten vasieten” kelimesine geldiğim dakikada, beş seneden beri Rahmet-i İlahiyyenin benim istirahatıma ve hizmetim hakkında bir cilvesinin bir zahiri ayinesi olması hasebiyle ona “Rahmetullah” namını verdigim Emin geldi. Daha vakit müsaade etmedi:’ (Sarı bez cild Kastamonu Lahikası Osmanlıca S: 19)

HAZRETİ ÜSTAD’LA İLK GÖRÜŞMESİ

Kastamonu’nun Nasrullah Camii şadırvanında küçücük bir çay ocağı kurarak geçimini sağlamakta olan merhum Emin Bey, bir gün (1936 yılının bahar aylannda) Nasrullah camiinin avlusuna, Asr-ı Saadet’i, kiyafetiyle yaşatan bir zatın girdiğini görür. o kâbuslu, karanlıklı günlerde öylesi kıyafetli bir insanın dolaşması, Emin Bey’in nazar-ı dikkatini şiddetle çekti, gözünü ayırmadı, baktı ki;

Bu zat, elindeki su destisini Nasrullah Camii’nin meşhur suyu ile doldurmaya başladı.

Çaycı Emin Bey duramadı. Kalktı, arkadan bu zata yaklaştı. Selâm verdi ve sordu:

“Kurban nerelisin?.:’

Suyunu testisine doldurmakla meşgul yaşlı zat, Emin Bey’i önceden tanıyormuş gibi, Emin Bey’in selâmını aldıktan sonra: “Beni takib ediyorlar, bana yaklaşma! sana zarar dokunur.” diye cevab verir.

Bu çok kısa ve sür’atli tanışmadan sonra; Emin Bey’in kalbi tutuşmuş, bir daha onu nasıl görebilirim diyerek merak ve hasret içinde çırpınıp duruyormuş.

Emin Bey der ki; gördüğüm o zatı eşkaliyle ta’rif ederek, sordum soruşturdum. Nihayet o zatın çarşı polis karakolunda kaldığını ve arasıra bir bekçi, ya da bir polisle birlikte Kastamonu’ kal’esine çıktığını öğrendim.

ÜSTAD’DA EMİN BEY’İ ARIYORMUŞ MEĞER

“Bir gün bir polis gelip beni çağırdı. Polisle birlikte kal’aya çıktık. Üstad orada idi. Üstad polise dedi:

“Kardeşim bu benim hemşehrimdir. Sen bir iki dakika bizden ayrıl, ben onunla biraz konuşacağım” Polis yanımızdan ayrılınca, Üstad kendi durumunu acı acı anlatmaya başladı. Sıhhatinin iyi olmadığını, bir kaç defa zehirlediklerini söyledi. Şeker, çay gibi ufak tefek ihtiyaçlarını bir vasıta ile kendisine ulaştırmamı söyledi. “Benim yanıma kimseyi bırakmıyorlar. Ben komisere söyleyeceğim ki; yatağımı satacağım… Arada bir vasıta olsun ki, ara sıra sen gelesin. Bir şeyler lâzım oldukça hem onu alırsın, hem de bu yatak meselesini hallederiz” dedi.

Bana üç tane sarı altın verdi. “Bunlar Harb-i umumi’den kaldı. Uzun yıllar saklıyorıım. Bunlar senin yanında kalsın. Bozdurur, bana lâzım olan şeyleri o parayla alırsın” dedi.

Ben durumumun iyi olduğunu o gibi ihtiyaçlarını kendimin alabileceğimi söyledim.

Üstad “Kat’iyyen karşılıksız bir şey kabul etmem” dedi. Altunları alarak yanından aynldım. Ertesi günü çarşıda birisini bozdurdum. Daha ertesi günü, komiser beni çağırdı: “Bu hoca efendi yorganını satmak istiyor. Sen bunun yatağını alır mısın?” dedi.

Ben de alabileceğimi söyleyince, Komiser: “Sen bununla nereden tanışıyorsun?” dedi.

Ben de “O benim hemşehrimdir, tanışırız” dedim.

Yatağı satın almak üzere beni karakolun üst katına, Üstad’ın yanına çıkarttılar. Yatağa baktım, yirmibeş lira kıymet biçerek yatak benim oldu. Bu defa aynı yatağı kira ile kendisine bırakmak üzere anlaşma yaptık. Bu vesileyle, her gün yatağın günlük kirasını almak bahanesiyle karakola gidip geliyordum. İhtiyaçlarını böylece te’min ediyordum.

…. Ben artık rahatlıkla Üstad’ın yanına gidip geliyordum. Başka kimseyi yanaştırmıyorlardı. Havalar iyi olduğu günlerde beraber dağlara giderdik. Akşamları da kitapları tashih ederdi.

Kastamonu’nun kışı şiddetli geçerdi. Bazı günler odasındaki yer tahtalarının arası kırağı yağmış gibi olurdu. Küçük bir sobası vardı. Odayı pek ısıtmazdı.

Üstad ikindiden sonra kapısını kilitlerdi. Daha kimseyi yanına kabul etmezdi. Tâ ertesi gün kuşluğa kadar…

KAYBOLAN ÇORAPLAR

… Bir gün ben Üstad’ın yanına gitmiştim. Kaybolan çorabını arıyordu. Ben de kendisine yardım ettim. Bana dedi ki: “Kardeşim, ben çoraplarımı her yerde aradım. Hatta gülerek dedi, kibrit kutusunun içini bile aradım. Bazı meczub evliyalar var, bana yardım edecekleri yerde benimle eğleşiyorlar. Bu ızdıraplarım, bu şiddetli tazyik ve takiblerim altında bana yardımları olması lâzımken, bilâkıs böyle maniler çıkararak benimle uğraşıyorlar. Halk Partisi’nin bu eşedd-i zulmüne karşı neden bana yardım etmiyorlar.”

Sonra gülümsiyerek “Beşyüz banknot tazminat vermezlerse kabul etmiyeceğim” dedi.

Daha sonra, mütebessim bir vaziyette kalktı. Abdest aldı, namaza durdu, duasını yaptı. Duadan sonra sobanın deliğine müteveccih olup bakıyordu. Çorabın ucu sobanın borusunun yanından çıkmış, sarkmıştı. Meğer fâreler çorabı alarak, sobanın içinden alıp götürmüşler, sobanın boru deliğine bırakmışlardı. Üstad “bunda bir hikmet var” dedi.

Meğer daha önceleri Risale-i Nurun bazı parçalarını soba deliğine saklamış. Fakat zamanla oraya sakladığını unutmuş, hatırından çıkmıştı. Bu hadise üzerine Nurun o parçalarını oradan alarak, daha başka emin bir yere sakladık. Az sonra kapı açıldı. Polis, jandarma ve bekçiler içeri doldular.

Her tarafı didik didik aradılar. Fakat hiç bir şey bulamadan zabıt tutup çıktılar.

Bilâhare Üstad bu fare hadisesini ve arama meselesini bizzat kaleme aldı. Biz de Feyzi Efendiyle birlikte o mektubu imzaladık.

ÜSTAD DAĞDA NE YAPARDI?

Üstad her ne zaman dağa teneffüs için çıksa, peşine polisler veya bekçiler düşerdi. Halbuki Hazret-i Üstad dağda oturur ibadet eder, tefekkür eder veya eserlerini yazar ve tashih ederdi.

ÜSTAD’IN ACİB İBADETİ

Üstad’ın çok garib ve hayret verici ibadet şeklinin sadece bir misalini vermek istiyorum. Ben hemen her sabah erkenden Üstadımızın evine gider sobasını yakar, ihtiyaçlarını görürdüm. Üstad bana sıkı tenbih etmişti ki, Hiç bir zaman fecirden evvel gelme!” diye…

Bir gün her nasılsa, ayın aydınlığına aldanarak sabah olmuş zannıyla erken gitmişim. Çok soğuk bir gündü. İçeri girdim, Üstad seccadesinin başına oturmuş ibadet ediyordu. Gözleri yumuk, rengi sapsarı kesilmiş, mum ışığında seherin soğugunda hazin hazin münacaat edip, yalvarıp yakarıyordu. Ben bu haline hiç rastlamadığım için, haşyet ve dehşet içinde adeta ayakta dikili kalarak seyretmeye koyulmuşum. Tâm bir buçuk saat kadar beklemiş durmuşum.

Ben o halde beklemekte iken bir ara Hazret-i Üstad: “Kanbur!(189) nasıl sözüme geldin mi?” diye bir söz konuştu. Ben daha çok hayret ettim, bekledim, ta ezan sesleri- Tabii zamanın Tânrı uludur maskaralı ezan sesleri- gelmeye başladı. Üstad, o haşyet verici tazarru’kâr durumundan çıktı ve bana dönerek: “Kardeşim ben sana tenbih etmemiş miydim ki, şafaktan evvel gelme. Niçin geldin?” dedi.

Ben, efendim ay ışığı beni yanılttı. Kasden gelmemişim deyip özür diledim. Bir daha böyle bir şey yapmayacağımı söyledim.

Sonra sabah namazını beraber kıldık. Namazdan sonra dedi: “Karde-

(189)Bu kanbur meselesini, ben bizzat 1962’de Van’da Çaycı Emin Ağabey’den duymuştum ki; seher vaktinde vuku’ bulduğunu söylemişti. Fâkat N. Şahiner, o hadisenin bir ikindi namazından sonra vuku’ buldugunu Çaycı Emin Ağabeyin hatıratından nakletmektedir. Gerçi seher vakti veya ikindi vakti mühim değildir. Asıl olan o hadisenin o şekilde vukuudur. A.B.

şim benim bir vaktim vardır.(190) O vakitte melaike de gelse, kasem ederim ki, kabul edemem.”

Ayrıca buyurmuşlardı ki: “Belki sen o kanbur lafımdan merak etmişsin. Onu sana anlatayım: Bir zaman ben Haşir Risalesini Barla’da yazarken, Arefeye bir kaç gün vardı. İslâhı gayr-i kabil bazı İslâm düşmanlarına kahr ile beddua etmek istedim. Fakat Hicaz da dahil, bütün meczub veliler güruhu ve onların başındaki kanbur olan kutb-u A’zam, hep beraber onların ıslahı hususunda dua ederek onları ma’nen müdafaa ettiler. Benim duam ferdî kaldığı için bana iade edildi.

Amma bu sene (1938-1939) bakıyorum ki, hepsi benim sözüme gelmişler, bana hak veriyorlar ve onlar da bana iltihak ederek beddua ediyorlar. İşte benim hitab ettiğim kanbur, zamanın meczub velilerinden kutb-u A’zamdır. Ve Hicaz’da bulunmaktadır.”

Hazret-i Üstad’ın bu husustaki izahatından sonra, az bir zaman geçmişti; Bütün Anadolu’da yer yer şiddetli zelzeleler oldu. Erzincan(191)yerle bir oldu. Uzunköprü şiddetle sallanmıştı. Bütün Türkiye korku içinde kalmıştı. Bu hadiselere Mehmed Feyzî kardeşim de aynen şahittir…

VALİ AVNİ DOĞAN

… Bediüzzaman’ı hangi vilâyete göndermişlerse, oraya onunla devamlı uğraşacak, ona eziyet verecek bir Valiyi de peşinden gönderiyorlardı. Avni Doğanda(193)”Cumhuriyetin o çeşit valilerinden birisiydi. Risaleleri, mektupları kömürlüğe ve odunların altına saklıyorduk. Bir gün gelen mektupların hepsini ele geçirmişlerdi. Üstadın evine baskın yaptılar. Her tarafımızı

(190)Hazret-i Üstad’ın o garip hali ve bu acib ifadesi, Peygamber Aleyhisselatü vesselam’ın şu hadia-i Şerifini hatırlatmaktadır: Bu hadisi İmam-ı Kuşeyri meşhur risalesinde şeklinde kaydetmektedir.

Birinci şekil hadisin manası: “Benim Allah ile bir vaktim vardır ki; Onda ne bir melek-i mukarreb, ne de bir nebiy-yi mürsel aramıza giremez:”Bu hadis, her ne kadar meşhur hadis kitaplarında yer almamakta ise de, lâkin hiç bir nakkad onun gayr-i sahihliğ’ine dair bir tenkide cür’et edememiştir. İmam-ı Şemseddin Sahavi’nin “El makasid-ül Haseneh kitabının 356. sahifesinde; Acluni’nin “Keşf el Hafâ’ kitabının ikinci cildinin 273. sahifesinde; Molla Aliy-ül Karînin “E1 Esrar-ül merfu’a’sının 299. sahifesinde bu hadis-i şerif ele alınmış ve sihhati cihetinde kanaat getirmişlerdir. Mevlânâ Halid Hazretleri farsça olan Divanında, Peygamberimizin medhinde bu hadisini şöyle nazımlaştırmıştır:

Demek ki, Hazret-i Peygamberin umumun üstünde ve fevkalküll bir makamda mazhar olduğu bu kudsî hakikatten, derecelerine göre evliya-i ümmetinin de hisseleri vardır. A.B.

(191)Erzincan zelzelesi 26 Aralık 1939’da vaki’ oldu.

(192)Avni Doğan 1936 yılına kadar Halk Partisi’nin tek iktidar modelinin Yozgat meb’usu iken,1936’da Kastamonu’ya Vali olarak atandı ve beş sene Kastamonu’da valilik yaptı. A.B.

aradılar, taradılar. Hatta o kadar ki, saatin kapaklarını bile açıp baktılar. Mehmed Feyzî’yi, kardeşim Bahri’yi ve beni karakola götürüp çok sıkıştırdılar. “Siz gizli cemiyet kuruyorsunuz… Kimlerle haberleşiyorsunuz?” diye boş ve manasız sorular sordular.. Ve bizi ayrı ayrı odalara tıktılar.

Mehmed Feyzi Efendi: “Müdür Bey, Risale-i Nurun hakkikatları dünyaya değil, ahirete bakar. İsterseniz size biraz okuyayım” diyerek Kur’an hakikatlerinden okumaya başlamış. Müdür biraz dinledikten sonra, hiddetle: “Siz beni de zehirleyeceksiniz” diyerek dinlemek istememişti.

Sonra evlerimizdeki aramalarda, benim sandıkta biraz paralarım vardı. Bu paralar üzerinde çok durdular. Bizi bu yüzden sıkıştırdılar. Vali Avni Doğan bizzat: “Bu paraları nereden buldun? Bunlar gizli teşkilâtın paralarıdır” diyordu.

Memleketimden geldiğim zaman bu kadar param vardı. Ben on-onbeş nüfusa bakarım. Bu kadar nüfusun elbette ikibin lira parası olur dedim. “Benim maddi durumumu isterseniz Ahlat kaymakamlığından sorun” dedim.

Bizi mahcup edecek hiç bir suç aleti ve suçluluk delili bulamayınca, devamlı bu iki bin lira üzerinde durdular.

Vali Avni Doğan, Bu hadiseden önce de Üstad’la çok uğraşırdı. Sık sık evine baskınlar düzenlerdi. Bir defasında yine tevhide dair bir risaleyi alıp gitti. Onun bir süretini bir daha alamadık (193)(194)”

Merhum Çaycı Emin Ağabey’in hatıratında geçen baskın hadiseleri, son Denizli hadisesi münasebetiyle yapılan umumî aramalar ve baskınlardan çok öncedir. Çünki Vali Avni Doğan 1936’dan 1941’e kadar Kastamonu Valiliği yapmış, Ondan sonra , vali Mithat Altıok yerine gelmişti. Vali Mithat, Avni Doğan’a nisbeten biraz insaniyetli ve Üstad Hazretlerini 1907’lerden beri tanıyan ve bilen bir kişiydi. Vali Mithat zamanında bir tek defa Üstad Valiliğe çağrılmasından başka(195) herhangi bir zulumlü tecavüzleri -En son Denizli hadisesi münasebetiyle mecburiyet tahtında yapılan baskınlar hariç- Vaki’ olmamıştır.

N.Şahiner, her ne kadar Vali Mithat Altıok’la ilgili, Kastamonulu Niyazi Karatay’ın anlattığı, Münib Efendininde çokça medar-ı bahsettiği hadiseyi, ki “Üstadı Vilayet’e çağırmış, Üstad ise hiddet ve şiddetle ona bağırmış, Vali titremeye başlamış vesair… yazmışsa da; Bunu hususiyle Mehmed

(193)Avni Doğan’ın alıp götürdügü tevhide dair Risale meselesi Mehmet Fevzi Efendi de anlatmaktadır. Fakat bu Risale hangi risaledir? Üstad bu mühim hediseden hiç behsetmemiştir. Sureti hiç kalmayan bir risale midir? Yoksa müsveddeleri Üstad’da mevcut Risale-i Nurdan bir risale midir; bilinmemektedir. A.B.

(194) Son Şahitler-1 S:104-108

(195)Emirdağ-1 S: 168

Feyzi Efendiye sordum. Hadisenin aslı, yani Üstad ‘ın Vilâyete çağrılması doğru… Fakat gerisı mübalağa ve yalandır.” dedi. “Çünki o günü ben de Üstad’la beraberdim, sadece merdiven başında nasihatvarî bir iki konuşma oldu, Üstad’la onun arasında…” dedi.

Gerçekten de Hazret-i Üstad, tüm Kastamonu hayatında tek bir defa vilâyete çağrılmış, o da yalnız bu hadisedir. Üstad hazretleri Emirdağ-1 mektuplarında ve bazı dilekçelerinde bir kaç defa hadiseyi dile getirmiştir.

İKİNCİSİ: Kastamonu’nun medar-ı iftiharı ehl-i hakikat bir âlim olan Mehmed Feyzi Pamukçu Efendidir. Der ki:

İlk defa,1937 senesinde İstanbul’da Kastamonu’lu bir adam bana: “Kastamonu’ya bir hoca geldi” diye Üstad’dan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu’ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstad’ı tanımak şerefine erdim. Beni nurlara celbeden “Otuzikinci Söz” olmuştu. Otuzikinci Sözü okuduğum zaman, yattığımda bir rü’ya görmüştüm: Büyük bir şose, hava ise sünbulî ala karanlık… Büyük kalabalık insanlar vardı. “Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor” denildi. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyordum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde, Üstad’la beraber tevkif edilip Denizli’ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi’deki Üstad’ın abası, rü’yadaki aynı aba idi.

ÜSTAD HİKMET KANUNLARINA GÖRE İNSANLARI İDARE EDERDİ

Üstad kimini medhü sena ile, kimini tekdir ile, kimini de takbihle idare etmişti. işte bu idarecilik bir kemal alâmetiydi. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi.

İkinci Cihan Harbi’nde İstanbul’da yedi ay kadar ihtiyat askerliği yaptım. Fatih’te bulunmuştuk. Terhis olduktan sonra, orada kalmak istiyordum. Kardeşimiz Tahsin, (Tillolu Tahsin Aydın) bana mektup yazmıştı. Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:

“Feyzi kardeşim! İstanbul Eski Said’i bilir. Yeni Said’in kardeşi Feyziyi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil…”(196)

Bu notu Üstad kırmızı kalemle yeni bir ucla yazmıştı, kendi hattıydı.

Üstad’la beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hülaseten, şöyledir: “Eskiden ismim Mehmed Fevzi idi. Üstad, “Muhammed Feyzî olsun” dedi.. Ve öyle oldu.

(196)Üstad’ın bu notu üzerine Fevzi Efendi İstanbul’da kalmamış, orada Üstad’ın bazı eski eserlerini de bularak alıp Kastamonu’ya dönmüştü. A.B.

At üstünde bile vaktini boşa geçirmez, risale tashih ederdi.

Mektupları ve risaleleri dağda veya evde tebyiz ederdim. Yahut da Üstad’ın ağzından kaydeder yazardım. Atla dağa giderken, yolda bile boş durmazdı. Siyah bir atı vardı.

Hayvanın üzerinde eserlerini tashih edeceği zaman, dizginini tutmadığımız halde, at kendiliğinden dururdu.

Bir gün kırda namaz kılıyorduk. Namaz esnasında yanımıza iki casus geldi. İki üç metre kadar yaklaştılar. Ben korktum ve telâşlandım. Namazdan sonra Üstad bana : “Senin telâşın benim namazımı da teşviş etti” dedi.

ÜSTAD’IN ARABÎ TÜRKÎ UMUM ESERLERİNİ KENDİSİNE OKUDUM

Üstad’ın kendi eserleri olan Risale-i Nurun Arabî, Türkî eserlerinin tamamını kendisine okudum. O da dinledi. İşte ben bununla iftihar ederim.

VALİ AVNİ DOĞAN ÜSTAD’A EN ZİYADE EZİYET EDENDİ

Üstad’a en çok sıkıntı veren ve eziyet eden Avni Doğan’dı. Vali Mithat onun kadar eziyet etmemişti. Mithat Altıok, İttihad ve Terakki fırkasında kâtipmiş. Üstadı ta o zamanlardan beri tanıyordu. Belediye reisinin evinde Üstad’la görüşmek istedi. Fakat Üstad görüşmeyi kabul etmedi…(197)”

Feyzi Efendi’nin hatıralarının diğer bölümleri hadiselerin geliş seyrine ve tarihine göre kaydedilecektir.

ÜÇÜNCÛSÜ: İnebolu’lu Ahmed Nazif Çelebî’nin oğlu Selâhaddin Çelebî’dir. Hazret-i Üstad’la ilk tanışmasını ve İnebolu’ya Risaleleri götürmesini şöyle anlatırdı:

“1936 senesinde Kastamonu’da bulunan yüz otuz birinci alaydan terhis olduğum zaman, Bediüzzaman isminde âlim bir zatın sürgün olarak Kastamonu’ya geldiğini işitmiştim. Kendisinin bir karakol karşısında nezaret altında yaşadığını ve yüzünden zarar görmemesi için kimseyle görüşmediğini söylediler. Terhis olup İnebolu’ya geldiğimde, babam Ahmed Nazif Çelebi’ye bunları anlattım. Babam: “Ben bu zatı tanırım. Meşrutiyet’ten sonra yanında bir hey’etle İnebolu’ya gelmiş idi. Bizim buranın meşhur âlimi Hacı Ziya Efendi ile birlikte şehirdeki camileri gezmişti. Şadırvanda abdest alırken, yüzlerce insan toplanmış, hürmet ve saygı ile kendilerini seyrediyordu. Ziya Efendi halka: “Ayıptır çekilin” deyince, hey’etten bir zat :” Bırakın baksınlar. Bu zat, bakılacak bir zattır.” dedi. Sonra Yahya Paşa camiinde namaz kıldılar. Vapura uğurlarken, caddenin iki tarafına dizilen halkı, elini

(197)Son Şahitler-2 S: 160

kalbinin üzerine getirerek selâmlamıştı. İstanbul gazetelerinde de yazılarını okumuştum. Yarın Kastamonu’ya gidip ziyaret edeceğim” dedi.(198)”

Babam Kastamonu’ya gitti ve geldi.(199) Beraberinde “Dördüncü Şua” olan ayet-i hasbiye risalesini getirdi. Bu risaleyi yazdı. Bana verdi. Üstad’ı nerede ve nasıl görebileceğimi ta’rif ederek beni Kastamonu’ya yolladı. Kastamonu’ya geldiğimde, Nasrullah camiinin avlusunda çayhane işleten şarklı “Şikâkân âşiretinin bir kolu olan “Küresin” aşiretinin beyi olan Emin Bey’i (Emin Çayır) ve Hacı Tahir’in oğlu Ahmed Kuzu’yu aradım. Onlar vasıtasıyla Üstad’ı ziyaret edecektim. Ahmed Kuzu’nun oğlu Selâhaddin ile birlikte Üstad’ın evine gittik. Evde yoktu. Karadağ’a çıkmıştı. Haydi seni oraya götüreyim dedi. Selâhaddin küçük olduğundan, sen zahmet etme, tarif et, ben bulurum dedim.

Kastamonu yakınlarında bir saatlik mesafede yürüyerek dağa çıktım. Karadağ’da ufak bir tepenin zirvesinde, bir ağacın altında beyazlar giyinmiş bir zat namaz kılıyordu. İçimden “herhalde bu odur” dedim. Namazdan selâm verdikten sonra, başıyla oturmamı işaret etti. Diz çöküp duasına amin dedim. Âlem-i İslâmın selamet ve huzuru için dua ve niyaz ediyordu. Duadan sonra, getirdiğim kitabı kendisine verdim. “Sen hoş geldin kardeşim” dedi. “Bu risalenin tashihini yapayım” dedi. Tashih yarım saat kadar sürdü. Tashihatı çok dikkat ve i’tina içinde yapıyordu. Bana dönerek: “Sen de yazı biliyor musun?” dedi. Evet dedim. Bana bir cümle yazdırdı. “Maşaallah güzel yazıyormuşsun. Bir risale de sana versem yazar mısın?” dedi. Memnuniyetle, deyince; bana birden dokuza kadar küçük sözleri verdi. Babama da ayrıca Onbir ve On ikinci Sözleri gönderdi. “Eğer arzu ederse, yazsın ve bana tashiha göndersin. Eserler aynen yazılmalıdır.” dedi. Müsaade istiyerek huzurundan ayrıldım.

İşte Nur Risalelerinin İnebolu’ya girişi böyle oldu. Bu tarihten sonra, İnebolu’da yüzlerce parmak nurları yazmaya başladı. Nazifler, İbrahimler, İzzetler, Ziyalar, Osmanlar, Salihler ve Ömerlerin kalemleri beş sene bir matbaa te’sisleri gibi işledi. Kastamonu-İnebolu arasında “Nur postacıları”da teşekkül etmişti. Böylece Nurlar bir nevi İnebolu limanından Anadolu’ya sevk ediliyordu. Bu Nur postacılığını Recep Dilek, Ahmed Köroğlu ve Değirmencioğlu yapıyorlardı…(200)”

(198)Ahmed Nazif Çelebi merhumun gençliğinde Hazret-i Üstad’ın 1910 yılında İnebolu’ya uğrayarak Batum yoluyla Van’a gittiğini beyan eden yazısının mühim bir kısmını bu kitabın baş taraflannda kaydetmişizdir. Ayrıca Osmanlıca Kastamonu Lahikası S: 33’de yazının tamamı kayıdlıdır. A.B.

(199)Merhum Ahmed Nazif Çelebi, oğlu Selahaddin’in anlattıgı şekilde 1936 değil,1938’de Üstad’ı ilk ziyareti vaki’ olduğu onun yukarıda mezkür yazısından anlaşılmaktadır. A.B. (200) Son Şahitler-2 S:130

Merhum Selâhaddin Çelebi’nin hatıralarının diğer kısımlarını tarihi sırasında yazacağımızdan bura ile ilgili olanı bu kadardır.

DÖRDÜNCÜSÜ: Kastamonu’nun o zaman belediyesinde uzun zaman hizmet yapmış Mehmed Münib Yalaz’dır.1937’de Üstad’la tanışan bu zat, hatıralarını şöyle anlattı:

1937 senesinde Bediüzzaman Efendiye Kış mevsiminde odun ve tahta parçaları gibi yakacak şeyler gönderiyordum. O senelerde Belediye Reisi olan Adil Yücebıyık, Bediüzzaman’a yardım için encümene teklif etti. Ben de encümenin tabiî azası idim. Encümen ayda dokuz lira yardım yapılmasını karar altına aldı. Bu yardımın kendisine teblîğ vazifesini bana verdiler. Bu vazife ile araba pazarındaki evine gittim. Karyolada oturuyordu. Mehmed Feyzî Efendi de kâtipliğini yapıyordu.

Selâmlaşmayı müteakib, Bediüzzaman bana: “Hoş geldin Hemşehrim” dedi.

Ben de hoş bulduk diyerek hemen mevzuya girdim ve:

Efendi Hazretleri, size belediyeden ayda dokuz lira maaş bağlanacak. Bu durumu size bildirmem için beni me’mur ettiler.

Bu tebliğe karşı Bediüzzaman aynen şu cevabı verdi:

“Hemşehrim, ben Kastamonu’da ikamete me’murum. Kastamonuluların misafiriyim. Belediye Reisleri, beldenin reisleridirler. Dışardan gelen misafirlere bakmak da belediyenin vazifeleri arasındadır. Fakat bu paralarda tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı vardır. Ben bu parayı alamam. Fakat kaldığım ev misafirhane kabul edilirse, ben de misafir olduğuma göre; bu paranın içinden sadece üç lirasını ödediğim kira bedeli olarak kabul edebilirim(201)

Bahri Efendi’yi (202) mu’temed yapalım. O bu işi takib eder. Ev sahibine her ay üç lira kira bedelini götürüp verir.”dedi.

BANA İKİ TANE ESERİNİ VERDİ

Bana okumam için Eskişehir müdafaalarıyla, kardeşi oğlunun hazırladığı kendi tarihçesini vermişti. Vali muavini Bediüzzaman’ı çok merak edi-

(201)Üstad Hazretleri Kastamonu’da kendisine belediyece verilen bu para gibi bir de, iskân me’murlugu tarafından her gün bir ta’yin ekmek veriliyordu. Üstad bu hadise hakkında şöyle der: “…

Üç senedir, bana hapiste verdikleri gibi, arzuma muhalif olarak her gün bir ta’yin veriliyordu. Ehemmiyetli bir iki sebebe binaen kabul etmeye mecburdum. Fakat onu yemezdim. Tebdil ederek; şeker, çay, ekmek tedarik ederdim. Bir gün lskân me’muru geldi, Ta’yin verdi ve dedi: “Bundan sonra daha sana ta”yin vermeyeceğim. Ben memnun oldum…” (Osmanlıca Kastamonu-1 S: 10)

(202)Bahri Efendi, Çaycı Emin Ağabeyin küçük kardeşidir. A.B.

yordu. Bu eserleri benden istemişti, verdim. Onda kaldı. Abidin Bey’in sonra Vali olarak başka yere tayini çıktı, Kastamonu’dan ayrılıp gitti.

ONA İLİŞENLER HEP CEZASINI GÖRDÜ

Bir polis vardı. Hafızdı. Bediüzzaman’ı takib eder, ta’ciz ederdi. Sonunda hastalanarak ölüp gitti. Elyakut köyünden olan bu hafız, Bediüzzaman’a yaptıklaınnın tokadını yedi. Ona ilişenler hep musibetlere uğradılar. Bediüzzaman’ın en büyük meziyeti, afvetmek ve bağışlamaktı.

Onunla uğraşanlardan birisi de, Polis Safvet’ti. Bir gün Vali Mithat Altıok, bunu kumar oynarken bastırdı. Safvet de rezil-kepaze oldu Buna mukabil Bahri Çavuş isimli bir zat, Bediüzzaman’a hizmet eder, iyilik ederdi. Bu adam daha sonraki senelerde çok iyi günler gördü… Onun dostları hep mes`ud oldular, iyi günler gördüler.

HİLMİ ERKAL MESELESİ

Kastamonu yakınlarındaki Tepelice köyünden, Küçük Şeyhlerin Hilmî Bey (Hilmi Erkal) Hacı İbrahim dağında bekçi idi. Bediüzzaman’ın dağa çıktığı bir gün, “Hilmi, Hilmi!” diye kendisini yanına çağırmak istiyor. Fakat Hilmî nedense bu sesi duymuyor. Üstad’ın canı sıkılıyor. Az sonra ormanda çok şiddetli bir fırtına başlıyor. Fırtınanın şiddetinden Hilmi Bey, telâş ve heyecanla Bediüzzaman’a sığınıyor. Bediüzzaman ise: “O kadar çağırdım niçin duymadın?” diye Hilmi Bey’e serzenişlerde bulunuyor.

BİR KADIN VE AT MESELESİ

Bir kadın, küçük bir çocukla Bediüzzaman’a bazen bir at gönderiyor, o da onunla dağlarda gezmeye çıkıyordu. Nedense bu kadın, bir gün içinden atı göndermek istemeden atı gönderdiği zaman, Bediüzzaman atı kabul etmiyor ve bir daha da o ata binmiyor.

BELEDİYE REİSİNİN ÜSTAD’I ZİYARETİ

Belediye reisimiz Adil Bey’in babası vefat etmişti. Rüyasında babasını görmüş, Bediüzzaman’a yardım etmesini istemiş. Bana söyledi. Sonra beraberce Üstad’a gittik. Belediye Reisi Adil Bey diye takdim ettim.

Bediüzzaman: “Rü’yamda Kuddusi Bey’i (Kuddusi Akay, Adil Bey’in hem eniştesi, hem de onunla dayı çocuklarıdır). Zâbit elbisesiyle gördüm” dedi.

Adil Bey, Yirmibeş lirayı hediye olarak Bediüzzaman’a vermek istedi. Bediüzzaman teşekkür ederek, kabul etmedi. Adil Bey çok ısrar etti. Fakat Bediüzzaman katiyyen kabul etmedi. Adil Bey’in yine çok fazla ısrarları üzerine Bediüzzaman yirmibeş liranın sadece bir lirasını aldı.. Ve kendisinin bezden, ağzı büzmeli bir kesesini açarak bir lira çıkardı ve Adil Bey’e hatıra olarak verdi.

BABASI ÜSTAD’IN DOSTU BİR VALİ MUAVİNİ

Kastamonu Vali muavinlerinden Feridûn Çayır’ın babası büyük bir âlimmiş, bu zatla Bediüzzaman eskiden tanışırlarmış, dost ve ahbaplarmış. Feridun Bey’i, arzusu üzerine Bediüzzaman’a götürmüştüm.

Bediüzzaman ona: “Evinize geldiğim zaman, bana kapıyı açan siz değil miydiniz?” dedi.

Aradan seneler geçmiş, belki kırk elli sene geçmiş. Feridun bey büyümüş. İzmir’de çeşitli yerlerde me’murluk yapmış, Vali muavinlğini yapmış, bu yaşa gelmiş… Buna rağmen daha ilk görüşmede tanışmazdan evvel, Bediüzzaman hemen onu hatırladı… (203)”

BEŞİNCİSİ: 1940’lardan beri Risale-i Nura ve Üstad Bediüzzaman Hazretlerine olan talebeliğinde hiç bir engel tanımadan sadakat ve vefadarlıkta daima ileri giden Araçlı Abdullah, (Abdullah Yeğin Ağabey) diye Risale-i Nur camiasında hürmet ve ta’zimle karşılanan insan… Bu zat,1940-1941 yıllarında Üstadıyla Kastamonu’da ilk görüşmesini şöyle anlatır:

“Kastamonu Lisesi, orta kısım ikinci sınıfındaydım. Üstad’ın kiraladığı evin sahibinin ve bize gelen bazı zatların sitayişle “Bediüzzaman” diye bir zattan bahsetmeleri üzerine, bende onu görmek ve ziyaret etmek arzusu uyandı. Onun hakkında duyduklarım: Büyük biz zat olduğu, hediye kabul etmediği ve herkesi ziyaretine almadığı şeklindeydi.

Bir gün okulda, teneffüs arasında sıra arkadaşım Rıf’at’a bu mevzuyu açtım. Burada çok kıymetli bir hoca varmış, deyince, arkadaşımız: “Ben onu tanırım, evi bizim evin karşısındadır. Çok iyi bir kimsedir. Beraber seninle gidelim. Ben bazen ona gidiyorum” dedi.

Münasib bir vakitte birlikte gittik. Kapıyı çaldık. Kapı açıldı. Yukarı çıktık. Sağdaki kapıdan odasına girdik. Evvela Rif’at, sonra ben elini öpüp oturduk. Karyola gibi yüksek bir divan üstüne otuımuş, dizlerine yorganı çekmiş, geriye doğru yaslanmıştı. Elinde bir kitap vardı. Saçları kulakları-

(203) Son Şahitler-2 S:187-189

nın hizasına gelmişti.İnce gözlüğünün üzerinden bize bakarak: “Safa geldiniz” dedi. Arkadaşımdan beni sordu. O da “Benim mekteb arkadaşımdır” diye beni tanıttı. İsmimi sordu. Çok iltifat etti. Bize İslamiyet’ten, imanın güzelliğinden, ölümden, ahiretten bahsetti. Biraz oturduk ve sonra ayrıldık.

ACABA ARAPÇA BİLİYOR MU?

Yine bir gün ziyaretimde, Üstad’ı çok engin ve mütevazi gördüm. Onun bu tevazuundan bana, sanki bir şey bilmiyor gibi gelmişti. Çünki hep seviyemize inerek bizim bildiğimiz şeylerden anlatıyordu. Hatta bir gün Mehmed Feyzi Efendi’ye: Acaba Hoca Efendi Arapça biliyor mu?” diye sormuştum. Tabii Feyzi Efendi benim bu sualime gülmüştü.

Üstad’ın tevazuu, mahviyeti, alçak gönüllü oluşu, sevgi ve alâkası bizi kendisine bağlamıştı. Zaman zaman diğer bazı arkadaşları da alıp ona götürürdüm. Çeşitli suallerimize gayet güzel cevapler verirdi. Mektepte bir kısım muallimlerden edindiğim din aleyhindeki menfi fikirler, ancak Üstad’ın yanına gidince zâil olurdu. Ümit ve şevkle ayrılırdık yanından…

MUALLİMLERİMİZ ALLAH’TAN BAHSETMİYORLAR

Yine bir ziyaretimde, O’na şöyle bir sual sormuş ve talepte bulunmuştum: ‘ `Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar. Bize hâlıkımızı tanıttır.”

Üstad bu mevzu’da uzun uzun izahlarda bulundu. Bu sualimizin cevabı ne zaman kaleme alınıp yazıldığını iyice hatırlamıyorum. Yanına gittiğimde Ayet-ül Kübra’dan, Küçük Sözlerden Mehmed Feyzi Pamukçu okur, biz de defterlerimize yeni yazı ile (204) yazardık. Ekseriyetle kâtipliğini Mehmed Feyzi Efendi yapardı.

Kastamonu civarında “Karadağ ve Hacı İbrahim Dağı” denilen yerlere bazen pazar ve tatil günlerinde müteaddit defalar Üstad’la birlikte giderdik. Üç dört kişi kırda Ayet-el Kübra’dan ve Sözler’den okurduk. Bazen Üstad iki risa-

(204) Abdullah Ağabey başta olmak üzere, Kastamonu’da masum gençlerin Risale-i Nura ve Üstad’a karşı samimî teveccüh ve incizabları neticesinde, ilk başta “Tenbih-ül Gaflin” olarak bir araya cem’ edilen Gençlik Rehberi esasının parçaları yazılmasına sebebiyet verdikleri gibi; yeni yazıyla Risalelerin yazılmssına ve Üstad’ın buna izin vemesine de sebep olmuşlardı. A.B.

leyi karşılaştırır, tashih ederdi. İmanî, İslâmî mevzularda konuşmalar ve sohbetler olurdu.

ÜSTAD YAZDIKLARINI YAŞIYORDU

Ben ilk olarak Üstad’ımın yanına şunun için gitmiştim:”Kimseden hediye almazmış…”

Yaşayışını gördüm, Hakikaten fakirdi. Odasının birinde bir kilim ve bir kaç tane bezden seccade vardı. Diğeri ise, tam takır boşdu. Halkın eşrafı ve zengin kimseler ona birşeyler getirseler, çok latifane ve kırmıyacak bir surette onu reddederdi. Kimseyi de gücendirmek istemezdi. Mutlaka bır karşılık vermeden birşey almaz ve yemezdi. Hakikaten yazdığı derslerdeki hali yaşıyordu. Konuşmaları hep Risale-i Nur’du. O derslerin lisan-ı halle bir tekrarı gibiydi. Ben bazen dikkatsizlik ederek ve bazen de sözlerine aldırış etmezdim. Bu yazılıdır, ben bunu okurum veya biliyorum” zannı ile hareket ederdim. Bu gafletimi de hiç unutmuyorum.

Kastamonu’da iken, işim olmadığı vakitlerde ziyaretine giderdim. Ve bazen de odun kırmak, suyunu getirmek gıbi hizmetlerinı yapmak ısterdim. Bunu ben sırf şefkatle ve onun kimsesizlik haletine, fakirliğine merhameten yapmak isterdim. Bunu sonradan hatırlıyorum.

Üstad bilâhare Emirdağı’nda bana:”Ben şimdi eski Abdullah’ımı kaybetmişim. Eski Abdullah yok..”derdi. Çünki hakikaten ben Emirdağı’nda “Üsdat büyük bir zattır. Ahir zamanda gelen büyük bir ıslâhatçıdır” diyerek, ona daha başka şekil ve hürmetle hizmet etmek isterdim. Üstad bunları hisediyordu böyle derdi: “Ben kendime hürmet istemiyorum.Bana bağlanmayın Risale-iNura bağlanın.O Kur’an’ın dersidir.”

RİSALE-İ NUR KİMDİR?

Üstadımızın yanına ilk gittiğimiz günlerde, hep Risale-i Nur, Risale-i Nur diye medhederdi. Ben ise,Çocukluktan olacak- ” Bu hocanın bahsettiği “Risale-i Nur kimdir?” diye düşünüyordum. Bir gün Feyzi Efendi ye sormuştum, Risale-i Nur kimdir?” “Hatta ilk günlerde Risale kelimesini, “cisale” şeklınde anlıyarak defterime öyle yazmıştım.

Feyzi Efendi bana, aynı odada kitap mütelâasıyla meşgul olan Üstadımızı göstererek “Efendi, Efendi..” demişti. Ben de taaccüble bakmıştım ve demiştim: “Peki Efendi kitap yazabilir mi, Arapça bilir mi?” diye taaccübümü ifade etmiştim.

Üstadımızın, insanın en yakın dostu, en fedakâr kardeşi, en samimi arkadaşı gibi hareketleri, ister istemez insanı kendisine bağlıyordu. Fakat o, kendisine değil, Kur’an hakikatlarına, Risale-i Nura bağlanmamızı te’mine çalışıyordu.

(205)Son Şahitler-1 S: 362-398

ÖNCELERİ KÜRTLERE KARŞI BİR NEFRET, SOĞUKLUK BENDE VARKEN…

Üstadımızın lisan-ı kalı gibi, hali de bedi’ olduğundan onu gören hayretle ona bakardı. Çünki kıyafeti, hali, hareketi kimseye benzemiyordu. Onun için onun şemaili hiç hatırımdan çıkmaz. İlk gördüğüm zaman, Orta okulda talebe olduğum halde, kıyafeti bende öyle te’sir bırakmaştı ki; ecnebi kılığını bir şiar-ı medeniyet telâkki eden Avrupa mukallidlerine kaşı içimden bir nefret hasıl olmuştu.

Hatta önceleri Kürtlere karşı bende nefret hissi, bir soğukluk vardı. Bizde Kürtlere hakaret ederler, hakir görürler. Elekçilere, çingenelere de Kürt derlerdi. Üstad’ı gördükten ve onun samimi, şefkatli, âlicenab, imanlı, Merhametli tavır ve sözlerini dinledikten sonra; fakirlere, Kürt denilen kimselere; İman, cihad ve din kardeşlerimize bir muhabbet ve bir hürmet hasıl oldu. Eskiden konuşmak istemediğim, o kılık kıyafeti bize benzemiyen kimselere karşı bir sevgi hasıl olmuştu.

Zulmün şiddetli devrinde, polisten, jandarmadan çok çekinildiği zamanlarda, aynı eski kılık kıyafetiyle ve sert ve dik adımlarla polis nezaretinden vali konağına doğru gidişini(Üstad’ın) ve etraftan halkın ona hayretle bakışını, ürpererek seyredişimi hiç unutmam.

O zaman ben ve birkaç arkadaşım Kastamonu Lisesi bahçesinde idik. İmanı, inancı yüzünden ve her halinden okunan bu vatanın kahraman evlâdı; halıyla ,tavrıyla müstevlilerin medeniyet nemına telkin ettikleri sehtekar zihniyete azimla karşı duruyordu. Bu hali ben o zaman düşünemiyordum. Fakat içimde dinsizlere, din aleyhindekilerine karşı bir nefret hasıl olmuştu.

Üstad’ımın lisan-ı hali bana bu dersi verdiği gibi; onun daima Allah’a iman, ahirete iman, Kur’an’ın kudsiyeti, dinsizleri sevmemek, onlara taraftar olmamak halini telkin etmesi, zihinlere nakşediyordu…(205)”

ABDULLAH AĞABEYİN BAŞKA BİR HATIRASINDAN

“1943 senesi baharında, okulların ta’tiline yakın, ziyaretine gitmiştik. Bize uzun ahlâkî ve imanî dersler verdikten sonra, söylediği şu sözlerini hiç unutmuyorum:

“Kardeşlerim,çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene herhalde ya vefat edeceğim veya başka yere gideceğim. Belki bir daha görüşemeyiz. Bir zaman gelecek her tarafta Risale-i Nurun talebeleri bulunacak… birbirinizden ve Risale-i Nurdan ayrılmayınız.”

(205)Son Şahitler-1 S: 362-398

Üstad’ın bu şekildeki konuşması bana çok te’sir etmiş, çok üzülmüştüm.

Çok üzüldüğimü görünce: “merak etmeyiniz! İnşallah yine görüşürüz” dedi.

Üç ay sonra ta’til bitmiş, Araç’dan tekrar Kastamonu’ya, okula dönmüştük. Ziyaretine gitmek istedim. O zaman talebelerinden Çaycı Emin bey’e tenbihatta bulunmuş” beni ta’kip ediyorlar, kimse gelmesin” biz de bu sebepten yanına gidemedik.

Bir gün Kastamonu lisesi bahçesinde teneffüste iken, caddeden bir faytonla onu götürüyorlardı. Yanında hasırdan bir zenbil, bir ibrik ve çaydanlık gibi basit bir kaç eşyası vardı. Sonra fayton durdu ve indiler. Yanında bir jandarma çavuşu ve bir kaç polis vardı.

Bu hadiseden kaç gün geçti bilemiyorum… Bir gece saat oniki sıralarında evlerimiz sarsılıyordu. Zelzele başlamıştı. Bu şekilde sarsıntı on-beş gün kadar devam etti. Halk “Hoca Efendi iyi bir insandı… Ona iliştikleri, zulmettikleri ve ona iftira ettikleri için bu zelzele oluyor” diyorlardı…(206)”

Abdullah Yeğin Ağabeyin uzunca olan hatırat ve maceralarını kendisinden defalarca dinlediğimiz gibi, onun hususî hatırat defterinden de okumuşumdur. Ayrıca kendisi yazarak N. Şahiner’e gönderdiği kısımları Son Şahitler-1 ve Bilinmeyen Taraflarıyla Said-i Nursi kitaplarında da neşredildi. Burada sadece Kastamonu hayatına dair kısmı seçildi. Geri kalan bölümler, Emirdağ, İstanbul ve Urfa hayatına aittirler. Onlar da tarihleri sırasında yazılacaktır, inşaallah.

Kastamonu’da Abdullah Yeğin Ağabey başta olmak üzere, lise gençlerinin sual ve istifsarlarına cevab olarak Üstad’ın verdiği dersler ve bilâhare kaleme alınıp “Gençlik Rehberi” eserinin esasını teşkil eden o parçalar, ilerde “Üstad ile gençler” bölümünde kısmen kaydedilmeye çalışılacaktır.

ALTINCISI : 1927 yılı içerisinde vuku’ bulan Motki-Sason bölgesindeki şapka ve harf inkılabına karşı ayaklanmada, hükûmet tarafından başlatınlan tepe-

Bilinmeyen Taraflarıyla Said-i Nursi, 6. Baskı S: 317;

leme ve imha harekatı neticesinde, 1929’da Garbi Anadoluya nefy edilep, 1928 affı dışında bırakılan ve sonra 1928’deki Dersim isyanı sebebiyle 1929’da Kastamonuya sürgün ve mûhacir gönderilen Bişar ağanın (Bişarey çeto) -Kardeşi Nadir Baysal ve Ahmet Ataklının Üstad Bediüzzaman’la ilgili müşterek hatıraları şöyledir:

“1939’da Kastamonu’ya nefyedildik. Memleketteki mal ve mülkümüz yakılıp yıkıldığı için, perişan ve çok düşkün bir halde idik. Kastamonu’da hiç kimseyi tanımıyoruz. Sonra duyduk ki burada Molla Said-i Meşhur vardır. Bişâr Ağa ile ikimiz (yani Ahmet Ataklı) perişan bir vaziyette Seyda’nın yanına gittik. Bizi o halde görünce çok üzüldü. Hükûmetin (daha evvel) ona tahsis ettiği şehir kenarındaki evini bize verdi.. ve bize: “üzülmeyin evlatlarım, bütün yakılıp yıkılan mal ve mülkünüz sizin için sadaka hükmüne geçti.”

Ben (Ahmet Ataklı) hammallık yapıyordum. Bende (Nadir Baysal) küçük olduğumdan, çaycı Emin ağabeyin yanında çıraklık yapıyordum.

Kastamonu’ya gelen sürgünler arasında Kurtalanlı zengin aileye mensub Yusuf Efendi (*) de vardı. Bir gün bu zat geldi, benden biraz para istedi. Onun parama bir ihtiyacı olmadığını biliyordum. Bunun ne olacağını sordum, dedi ki:

“Ben Bediüzzaman Hazretlerine iki karpuz alıp hediye götürmek istiyorum. Adana karpuzları yeni çıkmıştı. Bizde adettir, büyük zatlara mevsimin ilk sebze ve meyvelerinden götürürüz. Parama haram karışmış olabilir. Sen hammallık yapıp helal para kazandığın için üstad Hazretleri belki seninkini kabul eder.

Yusuf Efendi benim cüzdandan biraz para aldı gitti. iki karpuzla geldi, doğruca Bediüzzaman’a gittik.

Yusuf Efendi’nin elindeki karpuzları gören Üstad, hiddetle dedi ki: “nedir onlar?”

O da: “Afedersiniz, bizim tarafta adettir, âlimlere, şeyhlere, mevsimin ilk meyvelerinden götürürüz, eğer kabul buyurursanız size getirdim” dedi.

Üstad: “Yusuf Efendi, benim kimseden hediye kabul etmediğimi biliyorsun, adetimi niye bozmak istiyorsun.” dedi.

Hazret-i üstadın şu sözleri karşısında üzgün vaziyette beklerken, Üstad bir elini kaşlarının üstüne koydu ve biraz düşündü.. ve sonra: “Ben sizi karpuzlarla geri gönderecektim. Fakat Muhacir Fakir ahmedin kalbini kırmamak için kabul edeceğim” dedi.

(*) Bu Yusuf Efendi, Yusuf Topraktır ki Lahikalarda Hz. Üstada hitaben yazdığı mühim bir mektubu vardır. O mektubun bazı kısımları Üstadın Kastamonu hayatında (bu kitapta) dercedilmiştir. A.B.

Fakat Üstad o karpuzları yememiş, uzun müddet bir iple tavana asmıştı.

Bir gün Yusuf Efendi bir yakını ile birlikte Üstadın ziyaretine giderler. Üstad o karpuzları onlara ikramen yedirir.

Bir gün de, Kastamonu başkomiserlerinden Elyakutlu Hafız, Hz. Üstada karşı bağırarak demiş ki: “Sen hep Kur’an okuyorsun, Latin harflere hiç bakmazsın, sarığınla duruyorsun. Ben senin sarığını boynuna takıp seni bir gün çarşıda dolaştırarak rezil edeceğim.”

Molla Said-î Kürdi ise ona: “Bana karışma, benden elini çek” demiş.

O ise: “Senden vazgeçmem, bütün hocalar şapka giydi. Sen kanunlara karşı geliyorsun vesaire“ dedi.

Bunun üzerine Hz. Üstad çok garip bir şekilde celallandı ve komisere:

“Münafık, sen bana ve Kur’an’a hiç birşey yapamazsın” dedi.

Etraftakiler, Üstadın bu hiddetinden ürpermekte iken, Komiser Hafız aniden karnını tuttu ve sancılanmaya başladı. Doktora götürdüler, müdahale vesaireye rağmen kurtulamadı, öldü.

(Not: Bu Hafız Nurî ismindeki komiserin macerasını Kastamonulu sair talebeler de anlatmışlardır.)

Motkili Nadir Baysal ise, Kastamonu’ya geliş hikayelerini ve Üstadın ilkin kalmış olduğu evine yerleştiklerini ve ağabeyisi Bişar’ın Üstadla sık sık görüştüğünü aynen Ahmed Ataklı gibi anlattıktan sonra şöyle der:

“Ben Kastamonu’ya ailemiz sürgün gittiği zaman 12 yaşındaydım. Üstadın hususî işlerini çok görürdüm. Ağabeylerde bana bazı işleri yaptırırlardı. Çünkü küçüktüm, benden şüphelenmiyorlardı. Bazen ziyaretçileri de Üstada dolambaçlı yollardan götürüyordum.

Bir gün ağabeyim askerlikten gelmiş, Üstadın ziyaretine gitmişti. Onun ifadesine göre, Üstadın yanında üç tane misafir varmış, bir mevzu’ konuşuyorlarmış. Üstad birden hiddetli bir şekilde raftaki Kur’anı göstererek: “Benim yanıma bunun için gelen, baş ve göz üstüne; başka maksatla kimse gelmesin! Ben muskacı, şucu bucu değilim” demiş. Adamlar da kalkıp gitmişler.

(Not : Şu ahirki hadiseye, Hz. Üstad Kastamonu Lahikasında şöyle temas eder. “Birgün yanıma birkaç adam geldiler… Ben bunlara ne edeyim ve diyeyim…ilh”)

(Son Şahitler-4, Sh.282-286=s.Ş=5,Sh.129-130)

YEDİNCİSİ: Kastamonu-Devrekânîli Ahmed Kureyşî Hz. Üstadla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

(Manisalı muallim Maksud Belen rivayeti ile N.Şahinerin Son Şahitler 4 ve 5 deki haberi müştereken şöyledir)

“(Mealen) Ben Kastamonu’da Üstadı ilk gördüğümde bana “Küçük Sözleri” vererek “bunu yaz, hemen bana getir” demişlerdi. Eseri yazdım, babamla kendisine gönderdim. Yedinci Sözün dua kısmında bana dua ederek “Ahmed Kureyşî” diye yazmış. Ben belki Üstad beni ilk olarak gördüğü için ismimi unutmuş olabilir, fakat baktım, Dokuzuncu sözünde dua kısmında, yine aynı şekilde “Ahmed Kureyşi” demiş.

Sonraları kendisine gittim, bana “Sen Arapsın, Seyyidsin” dediler.. Biz bunu hiç bilmiyorduk. Bilahare eski kitaplarımızın arasında “Seyyid” olduğumuzun vesikası elimize geçti.

Maksud Belen der ki: “Ahmed Kureyşi Ağabey İzmir-Kemeraltı Camii’nde hadiseyi bizede anlattı ve şeceresini de gösterdi.”

Yine Ahmed Kureyşi Ağabey der ki: “Bir ziyaretimde Üstad bana şöyle buyurmuşlardı: “Bize bu yakınlarda bir hal olursa, seni buraya vekil bırakacağım, vazifen var.”

Aradan 15 gün geçti. Denizli hadisesi çıktı. Herkesi aradılar ve topladılar, bana birşey olmadı. Bir zaman sonrada, sağa-sola gidip kardeşleri teselli etmeye çalıştım..”

(Son Şahitler-5, Sh.124-125)

ÜSTADIN KASTAMONU HAYATININ ÖZETİ

Üstad, Tarihçe-i Hayatı’nın – Merhum Abdurrahman’ın yazdığından başka – yazılmasını, Denizli hapsinde bir ihtar-ı manevî ile talebelerine arz etmesiyle başlıyan hazırlık ve düşünce; Denizli hapsinden sonra, Kastamonulu Sadık Bey’in o mevzu’ üzerinde önemle durması ve Üstad’ıyla bu konuda yaptığı muhaberelerden sonra, kendisine ve Feyzî Efendi’ye havale edilen Kastamonu Hayatı bölümünü Feyzi Efendi ve Emin’in beraberce çok hülâsalı olarak şu aşağıdaki parçayı kaleme aldılar ve Emirdağı’na Üstad’a gönderdiler. O zaman bir lahika mektubu şeklinde neşredilmişti. Bir zaman sonra da, Büyük Tarihçe-i Hayat’tâ(207) dercedildi. Bu parça, Üstad’ın Kastamonu hayatının çok güzel, hülâsalı bır fihristesi, bir fezlekesini dile getirdiği için, bu makamda derci münasib görüldü. Lahikada neşredildiği şekliyle kaydediyoruz.

Büyük Tarihçe sh: 264

PARÇA BUDUR

“Risale-i Nurun gayet ehemmiyetli bir şakirdi ve çok zaman sır kâtibi(208) Mehmed Feyzî’nin ve sekiz sene Süleymanlar gibi sadakatla nurlara ve bize Mehmed Feyzi ile beraber hizmet eden Emin’in bir fıkralarıdır. Onların hatıraları için hiç ilişmedim. Üstadları hakkında çok ziyade hüsn-ü zanlarını kırmadım. Aynen lahikaya geçebilir.

Said-i Nursî

Çok sevgili, Çok kıymettar, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri!

Evvelâ:Leyle-i Mi’racınızı tebrik eder, el ve ayaklarınızdan öper, kusurumuzun affını rica ederiz.

Saniyen: Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki: Kur’an-ı Hakîm otuz üç âyâtının i’cazkâr işarâtıyla, İmam-ı Ali’nin (R.A) Celcelutiye ve Ercüzesinde kerametkâr delâletiyle, Gavs-ı A’zam kuddise sirruhu beşaretkâr beyanatıyla; Üstadımızın tecrüme-ı halini ve Risale-i Nurun hakikî mahiyetini beyan etmişler. Üstadımızın şahs-ı manevisini bilmek isteyenler, Risale-i Nurun işarât-ı Kur’aniye ve Keramât-ı Aleviye ve beşaret-i Gavsiye Risalelerini, eğer mümkin olursa risale-i Nurun sair eczalarıyla beraber dikkatle tetebbu’ etmeleri lâzımdır.

Yalnız bizim Üstadımız hakkındaki kanaat-ı kat’iyemiz şudur ki: İsm-i Nur ve İsm-i Hakime mazhariyetle; Kur’an-ı Hakimin hazinesinden nail olduğu hakaik ve maârifi, yegâne tahdis-i ni’met maksadıyla beşere ilân eden bu âllâme-i zûfunûn Bediüzzaman Hazretleri, ahlak-ı Muhammediye ile (A.S.M) tahalluk etmiş nefis ve heva berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtaz ve müstesna bir timsal-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş.. Şimdiye kadar bütün hayatında şayan-ı hayret bir uluvv-ü himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış.. Gınay-ı kalbî ve tevekkül ve kanaâtı harikulâde ve maişet ve kıyafeti pek sâde ve mekârim-i ahlâkı pek fevkal’âdedir.. Dünyaya zerre kadar meyl ve muhabbet etmez, Hem öyle bir tarda izzet-i ilmiyeyi hayatında muhafaza etmiş ki; asla kimseye arz-ı iftikar etmemek hayatının mühim bir düsturudur. Dünya kendilerine teveccüh etmişte, o ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız, emr-i maaşta Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle iffet ve nezaheti daima muhafaza eder… Sadaka, zekât ve hediyeleri almaz…

Biz yakinen biliyoruz ki; Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukarı evin icarını vermek için yorganını sattılar da, yine hiç bir suretle hediye kabul etmediler.

Hem üstadımız tekellüf ve ta’azzumdan asla hoşlanmazlar. Talebelerinin de tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder ve buyururlar ki: “tekellüf şer’an ve hikmeten fenadır. Çünkü tekellüf sevdası insanı hadd-ı ma’rufu tecavüze sevk eder. Mütekellif olanlar bazen hodbinane bir tezahür ve tefahür ve muvakkat ve soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmazlar. Halbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.”

Hem Üstadımız gayet mütevazi’.. tefevvuk ve temeyyüz daiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsus safî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlidir. Herkese, hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i halisanede bulunurlar.

Mübarek yüzlerinde mehabet ve beşaşetle karışık bir nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber asâr-ı üns ve ülfet dahi görünür. Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyatın muktezası olarak, mehabet ve celâl nazarı o derece tezahür eder ki; artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın adeta dili tutulur da, ne demek istediği anlaşılmazdı. Bu âcizler çok defa bu hali müşahede ettik.

Üstadımızın az söylemek adetidir. Fakat söylediği veciz sözler, herhalde düstur-u hikmet olarak pek manidar, pek şümullu birer câmi-ül kelimdir.

Üstadımız ne kimseyi zem eder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan asla hoşlanmaz. Kusur ve hataları setrederler. Hem o kadar hüsn-ü zannâ mâliktirler ki, hatta kendisi hakkında bir nâseza söz tebliğ edene: “Hâşâ bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zat, böyle sözü söylemez” buyururlar.

Üstadımızın nefisle mücahedede o derece bir rüsuh ve ihtisası vardır ki, asla huzûzat-ı nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek derecede az yerler ve az uyurlar. Gecelerde sabaha kadar calib-i dikkat bir hâl-i hâşiane ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu adetleri tehalüf etmez. Teheccüd ve münacât ve evradlarını asla terk etmezler.

Hatta bir Ramazan-ı Şerifte, pek şiddetli hastalıkta, altı gün savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derlerki: “Biz sizin Üstad’ınızın sekiz sene, yaz ve kış geceleri aynı vakitlerde sabaha kadar hazin ve muhrik sadasıyla münacaat seslerini dinler, böyle fasılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”

Hem Üstadımız taharet ve nezafet-i şer’iyyeye son derece riayet eder, her zaman abdestli olarak bulunurlar. Asla mübarek vaktini boş geçirmez, ya Risale-i Nur te’lifiyle veya tashihiyle meşgul veya münacaat-ı Cevşeniyyeyi kırat veya secdegâh-ı ubudiyette kaim veya tefekkür-ü Âlâ-i İlâhi bahrine müstağrak bulunurlar.

Ekseriyetle yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda hem Risale-i Nur tashih ederler, hem de bu aciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler, tashih için hatalarını söylerler.. ve yahut eski müellefatından birisinden ders verirler. Bu suretle yolda mübarek vaktini vazifeyle geçirirlerdi.

Evet, biz i’tiraf ediyoruz ki; Üstadımızın nutkundaki letâfet ve ülfetindeki halâvet o derece feyizbahş idi ki; insan sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse, asla sıkılmak ihtimali yoktu.

Hem Üstadımız Risale-i Nur’un hizmetini herşeye tercih ederler, buyururlardı ki: “Yirmi senedir Kur’anı Hakimden ve Risale-i Nurdan başka bir kitabı ne mütalaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum. Risale-i Nur kafi geliyor.”

Evet, Feyyaz-ı Mutlak tarafından bütün hakaik-i Kur’aniye kalb-i münevverlerine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da; Kur’an-ı Muciz-ül Beyandan başka neye muhtaç olur. Bunda şüphesi olanlar, Risale-i Nura dikkat etsinler. Cenabı Hak Üstadımıza Risale-i Nurun te’lifinde öyle bir iktidar-ı bedi’ ihsan etmiştir ki; bu herkese nasib olacak hasletlerden değildir. O güzelim Nur Risaleleri her biri gurbette hem hastalık içinde, dağda bağda kâtipsiz, tahammülü müşkil gayet ağır şerait dahilinde zahirî nice müşkilâtlarla meydana gelmiş de, mü’minlerin imdadına yetişmişlerdir. Fakat Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki; İnayet-i İlâhiyye harika bir tarzda fevkalâde bir muvvaffakiyet ihsan etmiştir. İşte bu sırdandır ki, Cenab-ı Hak Üstadımıza kâinatı bir kitap, sema ve arzı birer sahife gibi keşf ve şuhudla bihakk-il yakin okuyacak bir iktidar vermiş, mahz-ı inayetiyle böyle kudsî bir esere sahib kılmıştır.

Evet, âyât-ı teşri’iyeyi havî Kur’an-ı Mu’ciz’ül-Beyan’ın hakaik ve maârifini.. ve âyât-ı tekviniyeyi şâmil kitab-ı kebir-i kâinatın vezaif ve ma’anisini beyan edip, marifetullahın en yüksek derecatına uruca nev’i beşeri teşvik eden ve bugün ki günde ölmeye yüz tutan kalbleri bile izn-i ilâhî ile ihtizaza getirecek kadar harika bir eser-i bedi’a, bir serayan-ı seria olan Risale-i Nurla neşr-i hakaik eden bu vücud-u mes’udla beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok gariptir ki ehl-i şekavet tarafından zehir verilmeye cesaret, taş attırılmaya bile cür’et ediliyor.

Evet, sırrı ile Enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları hikmet-i ilâhiye iktizasından olmasıyla; O zümre-i mübareke gibi, Üstadımız dahi nice nice belâlara hedef olmuştur. Hatta Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman, çocuklara bedbaht bir şakî tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş attırmışlar. Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ululazmâne sabır ve tahammül eder. Hem safay-i sadre ve selâmet-i kalbe malik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip, buyururlardı ki: “Bunlar sûre-i Yasin den mühim bir ayetin nüktesini keşfıme sebep oldular” diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duası berekâtıyla şayan-ı hayret bir hal kesbettiler ki; Üstadımızı uzak-yakın nerede görseler, koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.

Hem Üstad’ımızın harika haleti ve şâyân-ı hayret garaib-i ahvali başta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet biz i’tiraf ediyoruz ki; Üstadımız bizim hatırat-ı kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa bizi haberimiz olmadan bir meseleden şiddetle, telâşla ikaz ederler, bizi hayrette bırakırlardı. Sonra günler geçtikten sonra, aynen Üstadımız’ın ikaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi.

Bazen Üstadımız’la dağa gittiğimiz zaman, daha dönmek zamanı gelmeden birden bire Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: “Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur şâkirdi bizi beklemekte veya birkaç defa gelmiş gitmiş diye komşular haber verirlerdi.

Yine bir gün Mevlânâ Halid Hazretlerinin küçük Âşık namında bir talebesinin neslinden gelen mübarek bir hanım (Asiye Hanım) yanında çok senelerden beri muhafaza ettiği Mevlânâ Hazretlerinin cübbesini Ramazan-ı Şerifte teberrüken Üstad’ın yanında kalsın diye Feyzî ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize, yıkamak için emrederek Cenab-ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hatırına gelir ki: “Bu Hanım benim ile yirmi gün için gönderdi. Üsad’ım neden sahib çıkıyor?” Hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, Feyziye der ki; “Üstad’ın hediyeleri kabul etmediğinden bu suretle belki kabul eder diye öyle söylemiştim. Fakat emanet onundur. Canımız dahi feda olsun” der. O kardeşimizi de hayretten kurtarır.

Evet, mübarek Üstadımız, o cübbeyi Mevlânâ Halid den sonra. Vazife-i tecdid-i dinin kendilerine intikaline zahir bir alâmet (209) telâkki ederek,bilâ tereddüt sahip çıkmış olmalıdırlar. Hem öyle olmak lâzım… Çünkü: Hadis-i sahihde

(209)Az yukanda Mevlânâ Halid’in cübbesi bahsinde, zuhûr etmiş pek acib tevafuklar da bu hakikata kat’i işaret etmektedirler. A.B.

buyurulmuş. Mevlânâ Halid Hazretlerinin velâdeti 1193, Üstadımız Hazretlerinin ise, 1293’dür. Bu hadisin tam izahı Risale-i Gavsiye’de vardır.

Yine bir zaman Feyzî, İstanbul’da gayet câzibedar bir âlimin dersine kapılarak orada kalmak niyet etmiş. Fakat acaba Üstad’ım müsaade edermi? diye mütereaddit iken; O günlerde buradan bir Risale-i Nur şâkirdinin Feyziye yazdığı mektubunu Üstadımız görürler. O mektubun zeyline: “İstanbul Eski Said-i bilir, Yeni Said’in kardeşi Feyzi’yi aldatıp kendine çekmesin. Risale-i Nur razı değil..” diye yazmışlar. Feyzî İstanbul’da bu mektubu alınca birden ayılır, aklı başına gelir. Üstad’ından, kusurlarının afvını ister.

Yine Denizli hapsi vakaasından evvel, arasıra lâtife tarzında bizlere hususan Feyzi’ye Üstad’ımız buyururlardı ki: “Cezanız var, tokat yiyeceksiniz. Hapse gireceksiniz.” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip, hem bizi ikaz, hem kablel-vuku’ bu muhim hadiseyi keşfen beyan ediyorlardı. Hakikaten çok geçmeden Üstadımızın dediği gibi çıktı.

Yine Denizli hapsinden evvel buyururlardı ki: “Kardeşlerim çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene(210) oluyor. Bu sene herhalde ya vefat edeceğim veya başka yere nakledileceğim” diye Kastamonu’dan teşrifini haber veriyorlardı.

Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstad’ımız buyururlardı ki: “Kardeşlerim, Risale-i Nura bir kaç cihette hücum hissediyorum. Ziyade ihtiyat ediniz!” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca bilmiyerek, bir risalenin bir meselesine itiraz ediyor. Sonra eski Fetva Emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri o hocanın itirazını reddediyor ve Risale-i Nurun hakkaniyetini tam tasdik ediyor.

Bir müddet sonra, birden hayvan (at) ürküp Üstad’ımızın mübarek bacağı incindi. Aylarca ızdıraplar içinde vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur’un hizmet-i kudsiyesini çok müşkilâtlarla ifa edebildi.

Sonra, tekrar dağda müthiş bir zehirlemeden gayet ağır bir surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı. Fakat o Ferd-i ferid tahammülü pek müşkil ve dehşetli halde hem hizmet-i imaniye ve Kur’aniyedeki azm-ı metnini, hem ubudiyyetteki vazifesini ifaya son derece gayret edip, asla fütûr getirmeden ulul-azmane bir sabırla ispat ediyordu.

Yine üstadımız, tevkifimizden evvel mükerrer buyururlardı ki: “Ehl-i dünya Risale-i Nura ilişmesinler. Eğer ilişirlerse, âfatların hücumuna sebep olurlar.” Hakikaten herkese malûmdur ki; Risale-i Nur şakirtleri tevkif edi-

(210)Hicri hesapta hakikaten sekiz senesi dolmuş oluyordu. Amma sabit hesab olan miladi veya Rumiye göre yedi buçuk senesi tamam oluyordu. A.B.

lir edilmez, her tarafta afetler, zelzeleler, hastalıklar başladı. Tâ Risale-i Nur’un hakkaniyeti tasdik olunup, vatana faydalı olduğu itiraf edilinceye kadar.. Çok yerlerde ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hatta Kastamonu’nun tarihî yüksek kal’ası -ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçmişti- Risale-i Nur’a ve müellifi olan Üstad’ımıza iştiyak ve hasretinden matem tutup en sağlam köklü taşlarını aşağı atarak; Üstad’ımızın ihbar-ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir. Üstad’ımız, tevkifimizden mukaddem buyurdular ki: “Risale-i Nura müthiş bir hücum plânı var. Fakat merak etmeyiniz! Müjde, inayet-i ilâhiye imdadımıza yetişecek. Şöyle ki: Bu gün okumak için “Hizb-i A’zam-ı Nuri”yi açmıştım. Birden karşıma ayeti çıktı. Baktım, gördüm ki: manasının çok tabakalarından hususan many-ı işarisiyle ve cifrisiyle hem hapis musibetine, hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor(211)” buyurdular.

İşte Denizli mahkemesi beraet kararını vermezden dokuz ay evvel, bilâtereddüt bu ayetin definesinden aldığı cevheri izhar edip, hem ayet-i kerimenin mühim bir nükte-i i’caziyesini keşf, hem de kuvve-i ma’neviyeye muhtaç zayıf talebelerini tebşir etmekle, bizi mesrur eylemişlerdir. Bu ayetin tam izahı Denizli mudafaası içinde ve lahikasındadır.

Nüsha-i nâdire-i zaman olan Üstadımız gayet şeci’ ve metin ve ulu’l- azmane bir cesaret-i fevkal’âdeye mâlik bir lisan-ul haktır ki, hak yolunda söz söylemekten çekinmez, levm-i lâimden korkmazlar.

Bir gün, ismullah yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerinde konurken görürler… Orada dünyaca mühim zatlar da hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği haklı ve fakat gayet acı sözlerle, o haksız işe ve daha başka müthiş haksız işlere sedd-i sedid olmuşlardır.

Hem memleketimizde her kim Üstadımız’ı rencide etmeye cesaret etmişse Risale-i Nur’a zarar getirmişse, mutlaka su-i âkibete uğramışlardır. Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de, bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vakıaların bazıları lahikada yazılmıştır.

Elhasıl: Mübarek Üstad’ımızın evsaf-ı kemalini ve mehasin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkin tasvir ve ta’rif edebilmesine imkân yoktur. Halık-ı Zülcelal velcemal Hazretleri Üstad’ımızı bir vücud-u müstesna olarak yaratmış ve tevfik-i İlahîsine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki, onun bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nurdan dersini almış ola…

(211)Ayetin bu işari manası, Denizli hadisesinde tevkiflerinden sonraki ilk günlerde ihbar edilmiş… Öncelerinde ise sadece onun müjde tarafı gösterilmişti. A.B.

Üstadımız bizim memlekette bulunduğu müddetçe, fasılasız neşr-i hakaik eylemiş ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarfetmiştir. Cenab-ı Erhamürrahiminden bütün ruh-u canımızla niyaz ederiz ki; mahşer gününde dahi bizleri hadisi şerif’ine mazhar olan Üstadımız, define-i ulûm ve fünûn, Bediülbeyan, âllâme-i Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. Tâki, o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eli ile elimizden tutsun, huzur-u Resul-ü Ekrem Aleyhissalatü vesselâm’a bizi götürsün inşaallah!..

Risale-i Nur Şâkirtlerinden

Feyzi, Emin(212)”

TAKRİZLER VE HİSSİYAT İFADELERİ

Üsdadın Kastamonu hayatında yazılan lahika mektuplarının yüzde doksanından fazlası Hazret-i Üstad’ın bizzat mektuplarıdır. Barla hayatında ise, lahika mektupları mevzuunda durum değişiktir. Onda Üstad’ın lahikaya geçen mektupları pek azdır. Talebelerin takriz ve hissiyatlarını ifade eden mektuplar, ekseriyet teşkil ederler. Bunun böyle olmasının sebebini tam bilmemekle beraber, Barla’da Hz. Üstad Risale-i Nurun yüzde seksen risalelerinin te’lifiyle meşgul olduğu ve talebelerinin Kastamonu’da az olması ve Isparta uzakta kalması gibi sebeb olabilir. Barla da ise, durum bunun tamamen aksi olduğu içindir.

Hazret-i Üstad’ın Kastamonu hayatında, takrîzan ve ona hitaben yazılan yazılardan sadece bir kaç nümune arz edeceğiz. Bu nümuneler dahi umum Nur talebelerinin ulvî his ve telâkkilerine de ayna olduğu için kısa geçeceğiz.

Birincisi: Risale-i Nurun Karadeniz bölgesinde en çok neşir hizmetini ifa eden ve bunda Isparta kadar muvaffak olabilen merhum Ahmed Nazif Çelebi’nin kaleme aldığı takrizli fıkralarından birisinin bazı bölümlerini alıyoruz:

“Tahminen ve takriben altı sene evvel bir gazete sütununda, Isparta’da halkın fazla alâka göstermesinden, din ve iman telkin etmesinden ürken ehl-i dünya tarafından tevkif edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde(213) bir defa böyle acı haber aldığım halde, âkıbetin-

(212)Emirdağ-1 Dosyası Sıra No: 208… Ve Büyük Târihçe S: 264

(213) Ahmed Nazif Çelebi Efendi’nin bu fıkrasının baş tarafında 1908’de İstanbul gazetesinde ismini, 1910’da da İnebolu’ya uğradıgı zaman kendisini gördügünü ve o zamanlardan beri kalbinde Üstad’a karşı bir muhabbet beslediğini yazmaktadır. Fıkranın bu kısmı kitabımızın baş taraflarında yazıldıgı için buraya almadık. A.B.

den kat’iyyen başka bir ma’lûmat edinmemiştim. O seneden beri Cenab-ı Rabb-ül Âlemin

Hazretlerinden niyazımda daima beş vakit dualarımda “Ya Rab bana bir mürşid-i kâmil ihsan buyur” niyazında iken, bundan üç sene evvel, yani hicri 1357 ve miladi 1938 senesinde İnebolu’da bir kahvede Kastamonulu(214) bir zavallı sarhoşun sitayişle bahsettiğ bir zatın Kastamonu’da mevcudiyetini ve menfi olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkik ve ta’mik ettim, anladım ki: Otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki “Said-i Kürdi” olduğunu hayretle öğrendim… Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden her tehlikeyi göze alarak, ziyaret edip mübarek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ziyaretimde Yeni Said’in ism-i mübarekleri “Bediüzzaman Said-i Nursi” ve “Risale-i Nur müellifi ve sahibi olarak buldum. Kemal-i aşk ve ihlâsla sarıldım. Ve benim yegâne mürşidim ve rehberim ve büyük üstadım o Risale-i Nurdur dedim. Bana o hadsiz ihsanatı hidayet ve inayet buyuran Cenab-ı Hakk’a Kur’an-ı Hakimin harfleri adedince şükrederek ELHAMDÜLİLLAHİ HAZA MİN FAZLİ RABBİ dedim (215)

Risale-i Nur’a intisab etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethanemizin kazançlarında ve şahsî ve hususî işlerimizde, Risale-i Nura intisabtan sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber, en büyük bir ticaret sahibi veya mes’ud bir zenginin müreffeh ve serbestliğinden daha fazla ferah ve sürûr ve serbest yaşayış tarzında sıhhat ve afiyetle ELHAMDÜLİLLAH mes’udâne imrâr-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risale-i Nurun kudsî lütuf ve kerametlerine medyun bulunduğumuzu i’tiraf ve tasdik ederiz…

Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidayetinden devamı müddetince, hadsiz zındık ve münafıkların hiç yoktan sebepsiz olarak, şahsıma bir isnadat olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse câhil, mülhid hemen hemen -Bir kaç dostlarım müstesnaBütün memleket halkı kudsî hizmetimden küstürmek için; Şeytan aleyhi mâyestahik bütün memleket halkını iğfal ederek aleyhime tahrik etmiş olacaktır ki: “Nazif muhalif bir siyasetle ittihad-ı İslama taraftardır. Siyaset propagandası yapıyor” zihniyeti şiddetle aleyhimde memleket halkına ve erkân-ı hükûmete kadar sirayet ettiriyorlardı. Bütün şeytanların tecessüsleri tahrik edilmiş, güya aleyhtarlarım benden bir intikam hissiyle giyabımda hem müthiş cereyanı şiddetlendirmek için, kendilerince menfur tekâkkî etikleri “Alman-

  • Bu fıkranın yazılış tarihi de 1941’de olduğu ortaya çıkmış oluyor. A.B.
  • Evet bazı ehl-i velayetin ileride talebesi olacak zatlar, daha dunyaya gehneden evvel, hiss-i kablelvuku’un inkişafiyle kerametkârane keşfettikleri gibi, Risale-i Nurun talebelerinin mühimlerinden bir kaç zat dahi çok zaman evvel bir hiss-i kabl-el vuku’ ile ileride Said ile alakadar bir surette bu nura hizmet edecegini hissetmiş. İşte onların birisi Nazif’tir. Said-i Nursi.

cı” nâmiyla hakaretlere ma’ruz bırakmaktan çekinmediler. Halbuki, ben lillahilhamd Risale-i Nurun irşadiyla hakaik-i imaniyeyi ve Kur’aniyeyi, değil küre-i arzdaki cerayanlara, belki bana verilse de bütün dünya saltanatına da alet edemem. Ben yalnız hakikatçı ve imancı ve Kur’ancı Risale-i Nurun bir hadimiyim.. (216)”

Bir bayram münasebetiyle Üstadı’na gönderdiği bir hediyesinin adem-i kabulü üzerine, Ahmed Nazif Çelebi’nin Üstada yazdığı ikinci bir fıkrasından:

“Çok Aziz ve çok kıymetli müşfik ve fedakâr Üstad-ı a’zamım, efendim Hazretleri!

Hazineler dolusu mücevherattan daha fazla kıymetli, hatta bu fânî dünya hayatının zinetleriyle ölçülemiyecek derecede kıymettar mektubunuzu, mübarek Ramazan-ı Şerifin yirmi üçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenab-ı Allah kabul buyursun, iki iftarı bir yaptım. Elhamdülillah hâzâ min fadli Rabbî…

…Bizim ve gerekse mübarek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini; me’zuniyetsiz kabul ederek takdim etmek cesaretinde bulunduğumdan mütevellit aziz Üstadımın adem-i kabul ve hoşnutsuzluğuyla tekdiratına maruz kalacağımdan korkarak, intizarda iken, müvezzi’ iki mektubu verdi. İftar vakti dar olduğundan ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemiyeceğim çok şirin ve câzib olan hatt-ı fâzılâneniz sanki “Korkma” diye hitap ediyormuş gibi tebessüm ederek, gözüme ilişince sürurumdan okuyamadım. Hemen haneme koşarak okumaya başladım.

Şefkatli Ûstadım! Hizmet-i Kur’an’da ve Risale-i Nurun neşriyatındaki zerre-i vâhide kabilinden olan mesâimin nezd-i âli-i üstadanelerinde hüsn-ü kabule mazhariyeti; zaif, fakir, aciz hizmetkârınız ve iktidarsız, idrâkı nakıs, ihatası dar, şuuru muhtell talebenizi ne derece sevinç ve sürura kalb ettiğini ta’rif edemem.

Böyle ma’nevî ve kudsî takdirata mazhar buyurulan ve bizim gibi günahkârlara otuz senelik iştiyakla, on senelik münacât ve niyaz mukabilinde siz Üstad’ımızı ihsan buyuran.. Ve kullarının isyanlarına bakmıyarak her istediklerini bilen ve işiten ve “Bellağa ma bellağ” veren ve bütün mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve her şeye sahip ve mâlik ve hâkim bulunan Canab-ı Hak ve feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine ne suretle hamd ve Şükür edeceğimi bilemiyorum…

(216 )Osmanlıca Kastamonu-2 S:65

Mektubat risalesinin ikinci mektubunu daima hatırlıyarak bu emirlerinize riayet etmeye çalıştığım halde, bir mücbir-i gaybî bendenizi tahrik ederek, ikinci mektuba muhalefete sevk ediyor. Niyetim halis sadakat ve merbutiyetim ciddî ve çok sağlam, her türlü riyadan âri ve hiç bir maddi menfaata ma’tuf ve müstenid olmıyan Allah rızası yolunda Kur’an namına ve Risale-i Nura hizmet gayesine ma ‘tuf ve bilhassa bizim gibi âciz, âsi ve günahkârların hidayet ve irşad ve ıslâhına ve ehl-i dalâleti ve ehl-i bid’ayı tarik-i Hakk’a da’vet ve hakaik-i İmana hadim bir kudsî zat, bizlere ve memleketimize vediatullah olarak ihsan buyurulmuş, kıymetli misafirimiz, nasılki biz günahkârların manevî yardımına koşuyor ve gece gündüz mağfiret-i ilâhiyyeye ve irşadımıza çalışıyorsa; bizler de bu aziz misafirimizin maddî yardımına seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz…

Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstad’ım! Bilirimki, hediyeleri kabul etmiyorsunuz. Fakat zekât ve sadaka gibi muaveneti arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddî ihtiyaçlarınıza, ikametgâh kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lâzım olduğunu düşünmüştüm…

Kıymetli ve müşfik Üstad’ım! Şu kadar var ki; hizmetkârınız Üstad namına değil, kıymetli ve garip bir misafirimiz namına ve rizaen lillah yardım etmek istiyoruz. Hem manevî zarar görmemeniz için kuvvet ve kudret ve azamet sahibi Cenab-ı Allah’a niyaz ve tazarru’ ederek dergâh-ı ilâhiyesinde hüsn-ü kabula mazhar eylemesini dua ediyoruz…

Daimî kudsî dualarınıza Muhtaç, günahkar hizmetkâr ve talebeniz Ahmed Nazif Çelebi (R.H) (217)”

İKİNCİ FIKRA : Isparta’dan Hüsrev Altınbaşak’ın müjdeli bir mektubu:

“Aziz Üstadım!

Yüksek ve ciddî irşadlarınızla adım atmayı en büyük bir maksat bilen talebeleriniz, son zamanlarda şâyan-ı şükran bir vaziyete girdiler. Hulusi-i sani beş on arkadaşıyla.. Hafız Ali civarındaki yirmi yirmibeş arkadaşıyla.. Mübarekler, Otuz otuzbeş refikleriyle.. Bilhassa Hafız Ali, köyünden Ahmedler ve Mehmedlerin çok halis gayretleriyle umumiyet itibariyla hem hiç mübalağasız bin kalemle belki daha fazla; en geride kalan Isparta da ise, Kahraman Rüşdü’nün ve risaleleri kendine tamamen yazan Mehmed Zühdi’nin ve küçük Ali’nin ve Osman Nurî gibi faal talebelerin gayret ve him-

(217)Ziyâdât-ı Kastamoniye S:13

metleriyle otuz ile kırk arasında, hatta bir cihette mümtaziyet kazanan Mehmed Zühdü’nün küçük Hafız Ali gibi hem Risale-i Nuru yazarak, hem kendi evinde yüz elli kadar çocuğu serbest olarak üç aydan beri okutmasıyla; Ve civarında diğer köylerde bulunan onbeşer, yirmişer arkadaşlarıyla talebeleriniz Kur’anî hizmetlerinde gayretli bir surette çalışmaktadırlar.

Mübareklerin yazdıkları gibi, dört köyde dört ay zarfında, elif-bayı okuyamıyan kırk elli ümmî adam, Risale-i Nuru mükemmel yazmaya muvaffak olmaları harika bir keramet-i Risalet-ün Nur olduğuna kanaatımız geldi.

Risale-i Nur Şakirtlerinden Hüsrev(218)

ÜÇÜNCÜ FIKRA: Elaziz’dan gelen Albay Hulusi Bey’in acib mektubu:

“Aziz Üstadım!

Ondokuzuncu Mektub’u bir mecliste ve bir cuma gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir geceydi. O mecliste okumak üzere elimi cebime koydum. O mübarek eser yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum ceb yırtık ve delik olmadığı gibi, ben de başka hiç bir yerde durmadığıma göre bu hale hayret etmemek kabil mi?..

O geceyi uykusuz geçirdim. Müteessir oldum. Hazret-i Gavs’dan mübarek eseri istedim. Lillahilhamd ertesi günü bu eseri dinlemekle namaza başlamış olan bir muallim vasıtasıyla bulundu.

Şakır şakır yağmur altında çamur içinde bu mübarek eser bulunsa bile, artık okunamıyacak derecede olacağını tahmin edersiniz değil mi? Şayan-ı hayret ve cây-i dikkat ve medar-ı ibrettir ki, en ufak bir leke bile olmamıştır. Hafız-ı hakiki o mübarek eseri, ona manen ve cidden bağlı olanlar gibi muhafaza buyurmuş. Hafiz ve âlîm ve hakîm isimlerinin zâhir bir tecellisi böylece lemaen etmiş oldu. Hulusî (219)”

Merhum Albay, Hacı Hulusi Bey’in gönderdiği benzeri mektupları üzerine, Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’dan kendisine yazdığı bir mektubun bu makama ilhakı münasib görüldü:

“Aziz Sıddık Muhlis kardeşim ve İman hizmetinde sebatkâr arkadaşım!

(218)Ziyadat-ı Kastamoniye S: 2

(219)Aynı eser S: 3

Evvela: Kat’iyyen bil, sen eski mevkiini Nur dairesinde tâm muhafaza ediyorsun.. Ve senin ile muhabere hiç kesilmemiş. Ben kardeşlere yazdığım mektuplarımda “Aziz, sıddık” dediğim vakit, daima saff-ı evvelde Hulusî muhatabdır. Senin bu ağır şerait altındaki Nur hizmetlerine bin barekallah deriz.. Ve bu biçare hasta kardeşine ettiğin çok yüksek duana binler amin deyip, Allah senden razı olsun. Sizi tebrik ederiz.

Saniyen: Lillahilhamd Nurların her tarafta fütûhatları var. En ehemmiyetli yerlere sizin gibi kahramanlar gönderiliyor. O havalide ve Kars’ta Nurlarla alâkadar kardaşlara, hususan biradarzedem Nihad’a çok selâm ve selâmetlerine dua edip dualarını isteriz.

Elbaki Hüvel-baki

Kardeşiniz ve sizi unutmayan

Said-i Nursî

Buradaki Nurcular size arz-ı hürmetle çok selam ediyorlar.

Aziz Kardeşim! Beni merak etme! Cenab-ı Hakk’ın inayeti devam ediyor. Hem de dünya madem geçer,Meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duada tahattur edilirsin.(220)”

Dördüncü Fıkra: Bedreli Hulusi-i Sâni ünvanıyla meşhur mübarek Sabri Hoca’nın mektubundan bir parçadır.

“Hamden lillâhi Teâlâ, lâ’hika nâmıyla müsemma risalemiz yevmî ve usbu’î zuhûrat ve ahval ve mukteziyat sebebiyle husule gelen; tabiri caiz ise, Hazret-i Musa’nın binbir kelâmı misillû şu lahikamız o kadar zengin ve rengin ve o derece manidar ve revnekdar bir hale gelmiş ve daha tekemmül ve tezâyüd edecektir ki; bütün Risale-i Envarı elde edemiyen, Mektubat lahikasını elde etse, lahikada mevcud hâkaik ve mesail, kâriîni tamam Risalet-ün Nuru mütalâa etmiş derecede müstefid ve kendini hasaretten kurtarabilir derim.

Risale-i Nur Şakirtlerinden Sabri(221)

Ve daha bu nevi takriz mektupları ve fıkralarından otuz kırk kadarını burada sıralıyabilirdik. Fakat bahis uzar, kitap büyür, belki de bazılarına usanç verir diye bu bir kaç nümunelik fıkralarla iktifa ettik. (220) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 30

(221) Aynı eser S: 62

NUR ÂLEMİNDEN YİNE ZULMET ÂLEMİNE

Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Kastamonu’daki hayatı – diğer yerlerde olduğu gibi – bir taraftan zulümlü tecavüzler, kesâfetli tazyikler ve evhamlı tarassudlarla devam edip giderken; öbür tarafta Nur ve hidayet saçan güzel ve şirin vaziyetler, irşadkâr nasihatlar ve meymenetli hallerle doludur. Onun için, hayat denilen ilâhî hikmetli tecelliyatın bir ayinesi olan şeyin, gece ve gündüz gibi, yahut nur ve zulmet gibi mübadeleli haller gösteren her iki tarfının vaziyetleri görülmektedir. İşte tekrar bir nebze zulmetli tarafın durumlarından bahis açacağız.

Evet, Hazret-i Üstad’ın bütün o katı ve katmerli, zulmetli ve kesafetli tarassud ve tazyikler altında; Ve bütün bunlara rağmen neşrettiği Kur’an nurlarıyla Anadolu’nun bir çok beldelerinde iman ve irfan filizleri açmış, Kur’an ve iman hizmeti olan Nur risalelerinin yayılması yavaş yavaş, fakat heybetli ve azametli, fütûhatçı ve teshir edici neşriyatı sayesinde iman ve Kur’ana fedaî mücahidler yetiştirmesiyle birlikte; zındık ve münafık olan ehl-i dalâlet gayz ve kinlerinden kudururcasına bahaneler aramaya ve kanunlar eliyle ma’sum Nur talebelerini ezdirmeye yarayan en ufak bir ip ucunu ejderha gibi göstermeye başlamak üzere harekete geçtiler. İlk önce Nurun neşriyat merkezi olan İsparta’da mahallî hükümet ve Emniyeti evhamlandırdılar. Isparta merkezinde sırf Allah için hâlisane ve alicenabane Kur’an’a büyük hizmetler yapan ve kendi evinde hasbetenlillah yüz elli kadar çocuğu Kur’an ve iman dersleriyle okutturan merhum Mehmed Zühdü Efendi’nin evini baskın yaparak taharri ettirdiler. Buldukları risale ve Kur’an cüzleriyle birlikte Isparta adlıyesine sevk ettiler. Bu hadise 1941 sonlarıda vuku’ bulmuştu. Adliye, tetkik neticesinde Mehmed Zühdü Efendi’ye beraet ve risalelerin iadesine karar verdi.

Hadiseyi, Mehmed Zühdü Efendi’nin bir sene sonra vefatı münasebetiyle, Isparta’lı Kâtip Osman Efendi Üstad’ına hem bu vefat hadisesini, hem de Mehmed Zühdü’nün fedakârane hizmet şekillerini mektubuyla şöyle anlatmaktadır:

“Sevgili Üstad’ım!

Şu içinde bulunduğumuz asrın dağdağalı, zülumatlı bir zamanında dünyaya güneş gibi ziya ve Nur veren ve zulümat perdelerini yırtan, hak ve hakikatı ve Sırat-ı Mûstakim yolunu açan ve bütün ehl-i İman üzerlerine rahmetler saçan “Risale-i Nur”u eline alıp, koynuna ve cebine doldurup çarşı pazar ve İstasyon caddelerinde ve şosa yollarında, uzak-yakın ve Şarktan Garba, Garbtan Şarka giden yolculara tevziat me’murluğu yapan.. Ve ma’sum ve ma’sume çocuklardan iki yüz -üç yüz çocuğu evine toplayıp onlara Kur’an ve Risale-i Nuru ders gösteren; ve münafık ve zındıkların bir sene evvelki hücumlarıyla mahkemeye verilerek, beraat etmiş olan; ve Kur’an ve Risale-i Nur hesabına her saat ve her dakika canını feda edercesine çalışan ve bu fedakarlığı yüzünden pek çok kimselere iman ve ihlâs kazandıran MEHMED ZÜHDÜ Efendi kardeşimiz kader-i ilâhi ile dünyaya gözünü kapayıp, Arş-ı Rahmana gözünü açarak tekbir ve kelime-i şehadet ile sahib-i emanet olan zat-ı Zülcelâl hazretlerine teslim-i ruh eylemiştir.(222)”

Mehmed Zühdü’nün hadisesinden bir müddet sonra da; Sav, Kuleönü gibi Isparta’nın bazı köylerinde Nur talebelerinin iman ve Kur’an’a ait hizmet ve faaliyetlerini büyüterek ihbar ettiler. İçinde “Beşinci Şua”‘ risalesi de olduğu halde bir çok el yazma Nur risalelerini baskınlarda elde ettiler. Zabıtlar tuttular ve bunları suç aleti diye Isparta adliyesine yeniden sevk ettiler. Davaya Isparta ağır ceza mahkemesi baktı, inceledi. Mahkeme, bu risalelerde mevcud kanunlara temas eden bir durumun olmadığını gördü ve tüm maznunların beraatine ve müsadere edilen Nur risalelerinin sahiblerine iadesine karar verdi.

İste gerek o hadise dolayısıyla, gerekse önceleri Kastamonu’da her bir kaç günde bir Hazret-i Üstad’ın menzili ya aranmakta veya bir hafiye tarafından tarassud ettirilmekteydi.

Bu evhamlı ta’kibat hadiselerinin delili, Üstad’ın Kastamon’dan yazıp Isparta’ya gönderdiği bir çok mektuplarından okunabilir. Bu mektuplardan bazı bölümler yukarılardada gerçi yazıldı. Lâkin bu makada tekrarına zarurut hasıl oldu.Sadece bir kaç örnek verelım: Tahminen 1938 yılı ortalarında(223) yazdığı bir mektupta şöyle de-

(222) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 66

(223)Kastamonu Lahika mektuplarının başlangıcı 1938 yılı başlarında oldugu az yukarda ispat edilmiş olmakla; Mektup sıralarının durumuna göre bu tahmini yürütmek imkân dahilindedir. A.B.

mektedir:

“… Yeni bir medar-ı keramet ve inayet ve sürur olan mektubunuzu aldım. Risale-i Nura bir inayet, bir ikram ve himayet-i ilâhiyeyi gösterdi. Şöyle ki: Bundan dört beş gün evvel, bir taharri ile menzilim teftiş edildi. Her tarafa baktıkları halde, hıfz-ı ilâhî ile bizi mahzun edecek bir şey bulamadılar:..(224)

  • Yine tahminen 1938’in son aylarında, Celal Bayar’ın başvekil olduğu dönemde, yanındaki hizmetkâr ve talebeleri tarafından yazılan bir mektupta şunlar yazılı:

“.. Risale-i Nur hakkında inayet-i Rabbaniyenin lâtif bir himayeti şudur ki: Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda casusların ve taharrî me’murlarının evhamları ve tecessüsleri Üstad’ımızın menzilini sarması dakikasında, bir Fare Üstad’ımızın bir çorabını aldı. Ne kadar aradık hiç bir yerde bulamadık…(225)”

  • Daha sonraki yıllarda yazılan bir mektupta, Hz. Üstad şunlan yazıyordu:

“Sabri kardeş! beni saran ve bağlıyan ağır kayıtlara ehemmiyet vermiyorusun. Halbuki buradaki evhamlı ehl-i dünaya benim ile fazla meşgul ve alâkadardır. Hatta…hatta… hatta… her ne ise…(226)” 4- Üstad’ın başka bir mektubu da şöyledir:

“… Bu defa kahraman Tâhirî yi umumunuz namına gördüm.. Ve onda bir Lütfî, bir Hafız Ali, bir Hüsrev ve bir Said – Fakat genç Said – Müşahede ettim. Cenab-ı Hakk’a şükrettim. Bu defa onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharri adamları…(227)”

5-1939 yıllarında yazıldığı tahmin edilen bir mektuptan:

Sizin beni çok mesrur eden mektubunuza Isparta yoluyla cevab vermediğimin sebebi, benim Isparta merkezi ile olan münasebetime burada çok dikkat edilmesidir…(228) “

Bu mevzudaki diğer belgeler, ilerde tarihi sırasında kaydedilecek. Burada aynı konudaki belgelerden daha bir çoklarını sıralamak mümkündür. Üstadın hizmetkârı bir çok zatların bilhassa Çaycı Emin’in hatıraları bu durumu bâriz göstermektedir ki; Hazret-i Üstad’ın menzili her zaman kontrol ve mürakabe altında olup, her keyifleri istedikçe, mahkeme kararı vesaire vız gelerek, Üstad’ın evini taharrî edebilmekteydiler, Böylece vâlinin, Emniyet

(224)Osmanlıca Kastamonu-1 S: 20

(225)Aynı eser S: 87

  • Osmanlıca Kastamonu-1 S: 22
  • Osmanlıca Kastamonu, S:37

(228)Osmanlıca Kastamonu-1 S: 272

müdürünün, Siyasi şube müdürünün ve savcının kimisi şahsî düşüncesi ve keyfi icabı, kimisi Ankara’ya yaranmak ve vazifeperverlik gösterişi için istedikleri zaman Hazret-i Üstad rahatsız edilmekteydi.

Ne kadar şayan-ı taaccübdür ki; bütün bu sıkı kontroller, tarassudlar, takip ve tecessüsler altında, her firsatı değerlendirmesini bilen Hazret-i Üstad, Isparta’daki talebeleriyle en azından haftada bir iki mektup ile muhaberesini devam ettirmiş ve 1938 yılından itibaren altı sene zarfında ikiyüz yetmiş beş kadar mektubu selâmetle Isparta’ya ulaştırabilmiştir . Herhalde giden bu mektupların üç dört misli kadar da Isparta’dan Kastamonu’ya gelenleri olmuştur. Ayrıca bu mektupIarın belki bir kaç misli kadar da, Isparta da elle yazılıp çoğaltılan risaleleri Üstad, ne yapıp yapıp bütün bunları casuslara sezdirtmeden, yerli yerince ulaştırma imkânını sağlamaktaydı. Gerçekten bu vakıa harika bir hadisedir denilebilir.

Nihayet, gele gele 1942 yılı bahar aylarında, Şükrü Saraçoğlu’nun başbakanlığı döneminde, tıpkı Eskişehir hadisesinde olduğu gibi; Isparta’da yeniden geniş taharriler yapıldı. Fakat Isparta adliyesi ağır ceza mahkemesi (229) içinde “Beşinci Şua” risalesinin de bulunduğu, elde edilmiş bütün kitapları sahiplerine iade etti ve beraat verdi. Üstad Hazretleri o hadiseye çok ziyade sevindi. Isparta’yı ve adliyesini ve Nur talebelerini tebrik etti.

Isparta hadisesi ile yakından ilgilenen Üstad, o mevzu’da Isparta’ya gönderdiği mektupları çoktur, iki üç nümune kaydedelim:

1- “… Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Hadise-i taarruziyeden mütessir olmayınız. Çünki mükerrer tecrübelerle Risale-i Nur inayet altındadır.(230) Hiç bir tâife şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulan olmamış. Hem geçen Ramazandaki hastalığın ve Eskişehir’deki vaziyetimiz gibi, çok vakıalarla zahirî sıkıntılı meşakkatli halât altında, Risale-i Nurun faydasına olarak inkişafâtı ve daha te’sirli fütûhâtı görülmüş. İnşaallah bu sıkıntılı hadise dahi münafıkların aks-i maksudu ile Risale-i Nurun fütûhatını başka bir mecrada teshile vesile olur.

Beşinci Şua’ yirmibeş sene evvel mesaili yazılan, yalnız bir iki sahife tatbikat ilâve edilip Şua’lara giren

“Beşinci Şua’”ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara mesleklerini bildrirmek ve cehenneme gidenin mahiyetini bilmek için fevkalâde iktidar haricinde bir kaza-i ilâhidir diye Cenab-ı Hakk’ın inayetine ve hıfzına itimat edip merak etmeyiniz… (231)”

(229)Osmanlıca Kastamonu-1 S: 311

(230)Hadisenin ilk vukuunda Üstad’ın şu kesin ifadesi ile, neticenin beraat olacağını remzen haber vermektedir. A.B.

(231) Osmanlıca Kastamonu-1 S: 264

  • Isparta hadisesinin bir başka safhasından bahseden bir mektubtada şöyle demektedir:

“… Evet, azm ve sebatınız ve ihlâs ve ciddiyetiniz, ehl-i dünyayı mağlub etmiş ve ediyor: Yoksa bir tek risaleyle yüzyirmi adamı tevkif eden adamlar, yüzotuz risaleyle bir tek adamı tevkif edemediklerinin sebebi, ihlâsınız ve metanetinizdir hükmediyorum…(232)”

Demek ki; Isparta’nın bu hadisesinde hiç bir Nur talebesi tevkif edilmemiştir.

  • Isparta hadisesinin neticesinden bahseden mektubundan da şunları okuyoruz:

“Aziz sıddık kardeşim! musibetzadelerin manevî galebesi, beraeti; değil yalnız sizleri ve bizleri, belki bu memleketteki bütün ehl-i imanı sevindirir bir mahiyettedir. Çünki Risale-i Nurun hürriyetine meydan açtı. Şimdiye kadar müsadere tevehhümüyle pek çok ihtiyata mecbur olmuştuk. Bu on sekiz senede ve bilhassa buradaki altı senede(233) Risaleleri gizlemek hususunda pek çok zahmet çekerdim ve daima endişe ederek azap çekiyorduk. Cenab-ı Hakk’a Risale-i Nurun hurufatı adedince hamd-ü sena ve şükür olsun ki; Bu defa Risale-i Nurun manevi galebesiyle o zalimane ve zülmetkârâne perdeyi parçaladı… (234) “

Böylece Isparta hadisesi beraetle neticelenmesiyle; bir sene sonra vuku’ bulan Denizli hapis hadisesi neticesinde mahkemenin beraet vermesine de bir nevi kuvvet vermiş ve yol açmış oluyordu. Hem Risale-i Nur’un beraet kararlarına Isparta adliyesi bir nevi öncülük yapma şerefini de kazanmış oluyordu.

Ancak ne var ki; Hazret-i Üstad’ın beklediği ve hak ve adaletin iktiza ettiğ’i tam serbestlik ve hürriyet meydana gelmemişti, Ne gezer… Altı okçu zihniyetini bir iman haline getiren zamanın hükûmeti ve en başındaki Lozan müteahhidi olan kişi ve onun kıpkızıl Başbakanı Şükrü Saraçoğlu ve İç işleri bakanı Şükrü Kaya, öyle adliye ve mahkeme kararlarını hak ve kanun muvacehesinde dinliyecek ve uyacak tinetten uzak idiler. Kanun ve adliye ve her şey bizzat ve yalnız kendileriydi!..

Evet, Isparta adliyesinin ağır ceza mahkemesinin bu âdilane ve hakperestane kararını, hükûmetin değil dinleyip hürmetkâr davranması, tam aksine o beraet hadisesi onları bütün bütün küplere bindirmişti. Risale-i

  • Aynı eser, S: 268
  • On sekiz sene tabiri Üstad’ın Van’dan alınış tarihi, altı sene ise Kastamonu’ya geldiği tarihten sonra geçen zamanı ki 1942’yi göstermektedir. A.B.

(234)Aynı eser. S: 296

Nur’un bu manevi galebesi ve muvaffakiyetine karşı gelmek ve te’sirini kırmak için, zendeka komitesiyle hükûmet işbirliği edip beraberce bir kaç koldan harekete geçtiler. Böylece iman ile küfür, Nur ile zulmet 1942-1943 yılları arasında çok kesif ve amansız bir manevî mücadele içine girmiş oldu. şöyle ki:

Zulmet ehli olan dinsiz, gizli zındık komite teşkilâtları ve bunların bir nevi oyuncağı olan o tarihteki hükûmetin başındakileri, Risale-i Nurun te’sir sahasını kırmak, daraltmak, gevşetmek ve yahut bütün bütün te’sirsiz hale getirmek için başlıca plânları şunlardı:

  • Meşhur Hoca ve Şeyhleri elde edip, Üstad ve Risale-i Nur aleyhine konuşturmak.
  • Diyanet İşleri reisliğine, Kur’an’a yeni bir tefsir yazdırarak (235) nazarları Risale-i Nur’dan çekmek.
  • Hükûmetin şahs-ı manevisini dine ve dindarlara karşı olmayıp, dine hürmetkâr olduğunu göstermeye çabalamak.
  • Bazı zındıkların eskiden yazmış oldukları “İslam Târihi” gibi sinsi ve münafıkane eserlerini neşrettirmekle, milletin nazar-ı dikkatini o tarafa çekmeye çalışmak.
  • Risale-i Nur talebelerinin arasına bir çok vesilelerle ihtilâf sokmaya çalışmak.
  • Risale-i Nur’un metin ve faal rükünlerine yüksek maaşlı memuriyet gibi parlak işler bulup meşgul eylemek…

Evet,bunlar plânlandı ve tatbikine de geçildi.Lâkin bu vâhî, hud’alı plânları hiç bir halt edemedi. Bilâkis Risale-i Nurun revacını ve kıymettarlığını ve daha çok işitilmesini ve merakların uyanmasını temin etti. Amma plânlarının birisinde muvakkaten biraz muvaffak gibi oldular.

Bu plânlar tatbik sahasına konulduğu sene içinde, (Yani 1942-1943) Nur talebeleri de hizmet ve faaliyetlerini kızıştırdılar. Isparta’nın sadece bir tek köyü olan Sav’da bin kalemle Risale-i Nurlar yazılmaya başlandı. Bu, Isparta’nın tek bir köyü idi… Isparta ve etrafinda, başta da kaydettiğimiz gibi; yüzlerce binlerce risale yazıldı. Bu arada, “Ayet-el Kübra” gibi küfrün bel kemiğini kıran ve ilim ve hakikat meydanında onun kökünü kal’eden bir Risale Isparta’lı Tahirî Ağabeyin eliyle 1943 yılında İstanbul’da tab’a ve-

(235) O sıra bu iş lsmet İnönü’nün istegiyle, Diyanet Riyaseti Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Efendi’nin yazdığı, bir eseri neşretti. Fakat Hamdi Efendi yazdığı eserinde Kur’an’ın ve lslâm’ın hakikatlarından hiç bir ta’viz vermeden gayet güzel bir eser yazdı. Bu eser, ne Üstad’a, ne de Risale-i Nura karşı degil muaraza etmek, tam aksine Risale-i Nurun müdafaa ettiği hakikatleri tervic ediyor ve ma’nen destekliyor mahiyetinde bir eser idi. Bu eserin adı “Hak Dini, Kur’an Dili” idi. Fakat o sıra Diyanet Reisi Ş. Yaltkaya’nın da o istikemette birşey yazıp yazmadığını bilmiyoruz. A.B.

rildi. Aynı zamanda Tâhirî Ağabeyin eliyle yazılan “Hizb-ül Kur’an “eseri ve bunun arkasında Hafız

Ali’nin eliyle yazılan “Hizbün Nuri”de fotoğraf yoluyla tab’edilmişlerdi. Yine aynı bu sene içinde “Beşinci Şua” Risalesi şöhret kazanmış, çok duyulmuş ve her tarafta merak ile aranmaya başlanmıştı… Yine aynı bu sene içinde Hazret-i Üstad, müteferrik Nur risalelerini birbirine ekliyerek, mecmualar halinde toplamaya ve bazılarını daktilo ile yeni yazı ile coğalttırmaya başlamıştı. Bu mecmualar “Hüccet-üllahi-l baliğa” ve “Misbah-ül İman” adlarındaki Asayı- Musa’nın birinci bölümünü teşkil eden risalelerdendi. Ayrıca “Mu’cizat-ı Ahmediye ve Mu’cizat-ı Kur’aniye, Gencler ikaznamesi veya Tenbih-ül Gâfilin” olan Gençlik Rehberinin ilk adı… Ve Mecmua-i İşarat ki, Sikke-ı Tasdik-i Gaybînin ilk ismi gibi mecmualar… bunlar bilâhare Denizli hapsinden sonra daha da tekmil ettirilerek,Asa-yı Musa, Zülfirkâr, Sikke-i Tâsdik-i Gaybî, Gençlik Rehberi gibi isimlerle neşredildiler.

Böylece, zulmet ve nifak ehli ve tarafı zulüm ve nifak, cebir ve kuvvet, hile ve şeytanet plânlarını çevirip dururlarken; Nur ehli ve tarafı da doğruluk, hakikat, ilim, akıl, sadakat, iman ve Kur an, Nur ve ziya ile mukabele ediyordu.

Bu yazdıklarımızın sübutunu gösteren ve vakıalar halinde cereyan şeklini ve Üstad’ın bunları hissederek yaptığı karşı tedbir diktelerini bildiren maddeler, Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’dan yazıp Isparta’ya gönderdiği mektuplarından okunmaktadır. Bunlardan bazılarını kaydediyoruz. (Gerçi alttaki ilk mektup, Isparta’da henüz beraat hadisesi olmazdan evvel ise de, yine bir derece bu hadisatın ucunu göstermektedir.)

Evvela Hükûmet’in tutumunun zahiren değişikliğini ve Din ile bir nevi müsalâha şeklini ihsas eden şu malumatlardır:

“… Mektubunuzu almadan iki gün evvel gördüğüm bir rü’yayı beyan ediyorum, şöyleki gördüm: Şimdiki reis veya şimdiki reisler, tanıdığım ehemmiyetli bir iki hocaya hilafet rütbesini ve mes’elelerini tatbik etmeye.. Ve hilafet o hocalara veya reislere hangisine verileceğini rüyada anlamadım.. ve o netice-i kararları bana göstermek için, bana karşı geldiklerini gördüm. Sonra uyandım, sabahleyin kardeşlerime söyledim, dedim: Allahû a’lem Isparta havalisinde Risale-i Nurun maddî mağlubiyeti içinde, ma’nevî gâlibiyeti olmuşki; Büyük makamat-ı resmiyeden en mühim mesail-i İslâmiye medar-ı bahs olacak. Biz Isparta’da o musibetin ne derece ileri gittiğini bilemediğimizden ve çoktanberi de, ne hal-ı alemden ve ne de resmi halden anlamayıp dinlemediğimiz halde, bu rü’yanın rü’yay-i Sadıka olduğuna bir emare olan beni bir gün baktırdı. O emare şudur ki: Risale-i Nurun ehemmiyetli bir talebesi Ankra’dan gelip, ben sormadan dedi: “Reis (İsmet) Kur’ana yeni bir tefsir yazmaya emretmiş. O da yazıyormuş.

Hem söylemiş ki: Dahiliye vekili yirmi senelik bir adeta muhalif olarak;” Dinsiz bir millet yaşayamaz “diye din lehinde beyanatta bulunduğunu.. Ve maarif nazırı da âdab-ı İslâmiye lehinde eski prensiblerine muhalif olarak beyanatta bulunduğanu ” Ehemmiyetli bir değişikliği ihsas ettiğinden; kulağımı kapadığım sekiz aydan sonra, bu rü’ya hatırı için bu haberleri aldım. Bunun sebebini cidden arzu ettim. Bir ihtar edildi ki:

Ehl-i dalâlet, memur-u siyasiyeyi aldatıp Risale-i Nur aleyhinde genişçe, buradan oraya kadar bir daire içinde taarruz edip, derece-i kuvveti anlamak istediler. Gördüler ki: Sökülmiyecek, mağlub edilmiyecek bir kuvvette gördüklerinden; ehemmiyetli büyük makamat-ı resmiyede mahiyetini medar-ı bahs ve dikkat ettiklerinden, bilmecburiye bir nevi musalâhaya yol hazırlamak ve şimdiye kadar hakikat ve hikmete muhalif olarak, iyilikleri ölen reise ve fenalıkları millete, orduya vermek yerinde, o hatay-ı azime bedel, bütün fenalıkları ölene verip, kendilerini bir derece o dehşetli hatiattan kurtarmak çaresini aramaya bir zemin teşkil etmeye çalışılmış ki; hem rü’ya hem bu haberler haber veriyor…(236)!”

2- Nur talebelerinin arasına ihtilâf sokarak hizmette şevk ve gayretlerini kırmak ve birlik ve beraberliklerini zedelemek için uygulanan sinsi planlara karşı, Üstad’ın büyük tahşidatla ikazlarından bir iki örnek verelim: Hazret-i Üstad’ın o çok ehemmiyetli ve müessir ikaz ve irşadlarını kayıddan önce, Isparta’da o münafıkane planın bir derece hüküm icra etmesinden söz etmek istiyoruz. Şöyle ki:

Isparta’da Nur hizmetinin yazı ve neşir işinde faal ve azimkâr rükünlerin arasına ihtilaf sokmak için, Ispartan’ın beraet hadisesinden sonra, daha çok neşeIenen şevk ve gayrete gelen Nur talabeleri yazı faaliyetlerini kızıştırdıkları, bir nevi memduh müsabaka halini aldığı bir hengâmda, bir birleriyle yekaheng içinde olupta daha çok hizmetlerin yapılabileceğini düşünen münafıklar, meşreb ihtilafını ve meşru’ makamcılık damarını tahrik etmek için fırsat kolladılar.. ve maalesef sonunda bir menfez, bir medhal bulabildiler… İstişareyi ve karşılıklı fikir alış verişiyle daha iyi neticelere varma düşüncelerini pek dinlemeyen birisini keşfettiler. Bu fırsattan istifade ile hemen ortaya dedikodu üretip serptiler. Hadise büyüdü ve kızıştı. Hatta bir ara rekabetkârane bir durum alarak daha da büyümeye doğru gidiyordu.

Hazret-i Üstad bu plânlı oyunu ve zararlı durumu hiç bir haberi olmadığı halde, ferasetiyle sezmişti. Sık sık ve en te’sirli bir şekilde ikazlar gön-

(236)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 262

dermeye başladı. Bu rekabet sonrasında, Hazret-i Üstad’dan gelen tüm ikazları kendi lehine çevirerek te’vil eden birisi, şahsî hissinden vazgeçmeye ve feragat etmeye pek benzemiyordu. Amma onun karşısındaki zat ise, bütün hislerini ve nefsî arzularını yenebilen bir zat idi. Nefsinin bogazına ve gururuna basarak o ateşe su dökmeyi başardı ve hadise de böylece yatıştı.

Hazret-i Üstad bu duruma ve o zatın yüksek fedakârlığına çok memnun oldu, tahsin ve tebrik etti. (Bu zat İslam Köylü merhum şehid Hafız Ali idi. Rahmetullahı aleyhi)

Şimdi Hazret-i Üstad’ın bu mevzudaki irşad ve ikazlarından, ayrıca da netice itibariyle memnuniyetini, tebrik ve tahsinlerini bildiren bölümler ifadelerinden veriyoruz.

Aziz sıddık kardeşlerim!

Sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın galebesi ve o musibeti def’inden sonra, ehl-i dünya cepheyi değiştirdi. Zendakanın desiseleriyle bu havalideki bizlere karşı perde altında maddî ma’nevî tahşidatı başlamış. Gayet dikkatle ve şeytancasına şâkirtlerin hakikî kuvveti olan tesanüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere Risaleleri iade ettikleri halde, kurnazcasına dolaplar çeviriliyor Biz sizin bir şu’beniz olduğumuz halde, bizi asıl ve merkez telâkki ettiklerinden daha ziyade desiseleri bize karşı isti’mal ediyorlar. Hafız-ı hakikî Cenab-ı Haktır, İnşallah hiç bir zarar edemiyecekler.(237)Fakat bu şuhur-u mübarekenin eyyam ve leyali-i mübarekesinde halis dualarınızla bize yardım ediniz. Bir şey yok, fakat mümkün oldukça ihtiyat ve dikkatli olunuz. Hazret-i Ali Radiyallahu anhü ve Gavs-ı Geylanî Kuddise sirrühû gibi kahramanların manevî te’minatı ve hitapları bize her vakit cesaret ve kuvve-i maneviyeyi veriyor… (238)”

“… Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi Risale-i Nurun vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız. Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz. Yoksa az bir za’af gösterseniz, ehli nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilir…(239)”

(*) Bu mektup biraz üst taraftada geçtiği halde, burada tekrar edilmesinelüzûm oldu A.B. (237)Hazret-i Üstad bu ihtarıyla Denizli hapis hadisesini haber veriyor gibi konuşuyor. Neticesinin de zararsız geçeceğini ima ediyor. A.B.

(238)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 285 (239)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 429

“… Sakın dikkat ediniz, ihtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinden ehl-i dalâlet istifade edip birbirinizi tenkid ettirmeye meydan vermeyiniz. İhlâs risalesinin düsturlarını her vakit göz önünde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilâf bu vakitte Risale-i Nura büyük zarar verebilir. Hatta sizden saklamam;- İşte şimdi Feyzi de, Emin de biliyorlar ki- Mabeyninizde gayet ehemmiyetsiz bir tenkid, bize burada zarar veriyor gibi, size-hiç bilmediğim halde-bu noktaya dair iki mektup yazdım ve ruhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var? diye muztarib idim. Hem o zarardandır ki; Mübarek Hüsrev’in gelmesiyle(240)Yeni bir şevk ve sür’atle bize Hizb-ün Nurî nin arkasına ilhak edilen münacaat parçası on beş gün te’hire uğradı. Onbeş gün evvel bize geleceğini tahmin ediyordum.

İnsan kusursuz olmaz ve rakibsiz de olmaz. Risale-i Nurun kahraman şâkirtleri her müşkilâta galebe ettikleri gibi, inşaalah bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler…(241)” Hadisenin neticesini ve Üstad’ın memnuniyetini ve tebrik ve tahsinlerini bildiren bir mektubu:

“Aziz, Sıddık, mübarek Kardeşlerim!

Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki; Bu acib zamanda sizin gibi halis, muhlis, mahviyetli, fedakâr kardeşleri bize ihsan eylemiş. Bu defa Hüsrev’in, Hafız Ali’nin, Hafız Mustafa’nın, küçük Ali’nin birbirine hitaben yazdıkları dört mektuplarını okudum. En derin kalbimizde bir sürur, bir hiss-i şükran, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymettar kardeşlerimin ne derecede alîhimmet ve yüksek ruhlu, Risale-i Nur hizmetinde ne derece fedakâr olduklarını anladım.. Ve Risale-i Nur böyle kuvvetli ve halis ellere tevdi’ edildiğinden bize kat’î kanaat verdi ki, Risale-i Nur mağlub olmıyacak. Bu kuvvetli tesanüdlerini daima yaşattırıp parlattıracak…

Evet kardeşlerim, sizler ihlâs sırrını tam muhafaza ediyorsunuz. Tefrika içinde vahdetinizi muhafaza, hakikaten bir harikadır: Hafız Ali’nin hakikaten müstesna bir mahviyet ve tevazu’ içinde ihlâsı ve fena fil-ihvan düsturunu muhafaza etmesi..Ve Hüsrev’in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmıyacak bir derecede tedbiri ve dirayeti.. Ve Hafız Ali gibi

(240)Hüsrev Altınbaşak, ihtiyat askerliğini Üstteğmen olarak bitirip geldiğ tarihi bildirmektedirA.B.

(241)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 450

yüksek ihlâs ve mahviyeti.. Ve Hafız Mustafa’nın Hizmet-i Nuriyede büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadakatı ve fedakârane teslimiyeti.. Ve hem Abdurrahman hem Lütfi hem Hafız Ali manasını taşıyan büyük ruhlu küçük Ali Risale-i Nur hizmetini dünyada her şeye tercihen hayatının en mühim maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukavemeti bulunduğunu bu dört mektubunuz bana bildirdi.

Aynı sistemde, mes’elede alâkadar kahraman Tahirî ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakikatta, aynı ahlakta bulunduklarını hiç şüphe etmiyoruz. Bu altı rüknün bu muvakkat sarsıntıdan hakiki bir tesanüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi;altı yüz, belki altı bin kıymet-i maneviyeyi alıyor diye Cenab-ı Hakk’a Risale-i Nur hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrkik ediyoruz…(242)”

Ve daha bunlar gibi Hazret-i Üstad’ın bu hadisede(Barla hayatında bir kısmı yazılmış mektupları gibi)memnuniyet ve tebriklerini ifade eden çok bölümler, Osmanlıca Kastamonu lahikasının 460, 461 ve 471. sahifelerinde mevcuddurlar. Okuyucuların oralara bakmalarını da tavsiye ederiz.

3- Bazı meşhur Şeyh ve hocaları kandırmak yoluyla elde edip, Hazret-i Üstad’ın şahsına ve Risale-i Nur aleyhine konuşturma plânlarına karşı Üstad’ın îkaz ve irşadlarından bazı örnekler de şöyledir:(243)

“… Sandıklı tarafında kemal-i şevk ve ciddiyetle faaliyette bulunan Hasan Atıf kardeşimizin bir mektubundan anladık ki; Orada perde altında, faaliyeti durdurmak için bazı hocalar ve bir kısım tarikata mensub adamları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki, mesleğimiz müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor. Müşterileri de aramaya mecbur değiliz. Müşteriler yalvarmalı…(244)”

“… Gayet muhlis kardeşimiz Hasan Atıf’ın mektubunda, bir ihtiyar âlim ve vaiz, Risale-i Nura zarar verecek bir vaziyette bulunması, benim gibi binler kusurları bulunan bir biçarenin ehemmiyetli iki ma’zerete binaen bir sünneti (sakal) terk bahanesiyle şahsımı çürütüp Risale-i Nura ilişmek istemiş.

Evvela hem o zat, hem sizler biliniz ki; Ben Risale-i Nurun bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellalıyım. Riaale-i Nur ise, Arş-ı A’zamla bağlı olan Kur’an-ı Azimuşşan ile bağlanmış bir hakiki tefsiridir:

(242) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 457

(243)Bu hususta, gerekse ittifak ve tesanüd mes’elelerinde az yukarda aynı ikazlardan bölümler yazılmış olabilir. Ancak mes’elelerin çok yönlü olması sebebiyle burada tekrar etmekte bir beis görülmedi. A.B.

(244)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 459

Sâniyen: O vâiz ve âlim zata benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibilerini münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecavüz edilse de, beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var; O noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünki daha müthiş düşman ve yılanlar var… (245)”

Üstad Hazretlerinin bu mevzu’daki ikazlarının bir kısmı da, İstanbul’da ihtiyar Hoca ve Şeyh zatın i’tirazı meselesinde ele alındığından burada bu kadarıyla iktifa edildi.

Maddelerin diğer ikisini, yani Nur talebelerinin yüzlerini Risale-i Nurdan çevirip çekmek üzere me’muriyet vesaire gibi parlak işler bulma plânı ve Diyanet Riyaseti vasıtasıyla eser yazdırarak, Risale-i Nura karşı çıkarma işi yukardaki maddelerin içinde münderiç olarak geçtiği için, ayrıca da bu hususta belli şahıslar ve vakıâlar göstermeye izin olmadığından yazmaktan sarf-ı nazar edildi.

Yukardaki maddelerde geçen plânlara karşı, Üstad’ın ikaz ve irşadlarından başka, Nur talebeleri câmiası ve başta Hazret-i Üstad olarak müsbet yöndeki faaliyet ve hizmetleri de şöylece özetlenebilir:

A- Gençlere ve mekteplilere müteveccih Risale-i Nurdan istifade etmeleri için, o zamanki ismiyle “Gençler ikaznamesi” (Gençlik Rehberi) ve Hüccet-illah-i Baliğa (Asa – yı Musa’nın Hüccetler kısmı) yeni yazıyla izin verilerek neşredilmesidir. Bu hususu açıkça ifade eden mektuplar çoktur. Kastamonu aslı lahikalarda mevcuttur. Üstadın gençlerle ilgili kaleme almış olduğu parçalar, o zamanlar Orta okul ve lise talebesi olan araçlı Abdullah Yeğin ve arkadaşlarının sordukları suallerin cevabı; Veya Üstad’ın bu gençlere müteveccih verdiği şifahî derslerin bilâhare kaleme alınmasıyla teşekkül eden Gençlik Rehberi eserinin esasını teşkil ederler. Bütün o parçalar Gençlik Rehberi kitabında yer aldığı gibi; Hazreti Üstad aynı o mevzuları başka bir üslub ve beyanla Denizli Hapsinde te’lif edilen Meyve Risalesinin içinde de dercetmiştir.

Bu söylediklerimizin Osmanlıca Kastamonu Lahikasında tertib ve dizilişleri sahifeler itibariyle söyledir:

Osmanlıca Kastamonu- l, S: 89; 94,144,145,

Kastamonu- 2, S: 249, 292, 278, 319, 324, 409, 413, 427, 443, 447, 464, ve 469

(245) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 474

Verdiğimiz bu sahife numaraları, aynı zamanda bazı risalelerin yeni yazılarla neşredilmesine dair izinlerin sâdır olduğunu da göstermektedir.

Yine aynı mananın başka bir vechesine bakan bir husus da, üstad Hazretlerinin mübarak taife-i nisâ’ olan hanımlarla ilgili yazdığı dersler… Ve bilâhare Denizli hapis hadisesinden sonra, “Hanımler Rehberi”nın mühim bölümlerini teşkil eden parçaların Kastamonu’da yazılmasıdır. Ancak Kastamonu’ da bu parçalar bir araya getirilip de, kitap halinde neşredilmiş değildir. Fakat o sıra hanımlar arasında bunlar büyük çapta te’sirler icra etmişlerdir. Adı geçen mektup ve parçaların Osmanlıca Kastamonu lahikalarındaki sahife numaralarını vermekle iktifa ediyoruz:

Osmanlıca Kastamonu-1, S:144,174, 240, 268, 287, 526, 534, ve 553 ve Ziyadat-ı Kastamoniye S: 55

  • Nur Risalelerinin te’lifleri itibarıyla, başlangıçtan ta 1942’lere kadar müteferrik ve birer müstakil risale şeklinde neşredilmekte iken; bu yılın (1942) başında zâhiri hiç bir sebeb yokken, Hazret-i Üstad çeşitli mevzulara dair müteferrik Nur risalelerini mecmualar haline getirerek, isimler verip neşrettirmiş olmasıdır. Bu hareketin büyük faideleri ve hıkmetleri Denizli hapis hadisesinde daha iyi anlaşılmıştır. Risale-i Nurun ikamesine çalıştığı iman hakikatlarının çeşitli dal ve mevzularıyla bir araya getirip ve bir birine ekliyerek ve bazılarını diğerlerine zeyiller yaparak mecmualar tarzında neşrinin faydalarından birisi de, aynı mevzu’ etrafında ika’edilen çeşitli şüphe ve vesveseleri bertarf etmek, bir delik ve rayb bırakmamak olan hikmetinin ortaya çıkmış olmasıdır.

Nur mecmularının bu tarzda neşir ve tertib keyfiyetini bildiren Hazret-i Üstad ın ifadeleri Osmanlıca Kastamonu lahikalarındaki yerleri şöyledir:

Osmanlıca Kastamonu- 2 S:199, 284, 312, 369, 403, 407 ve 406

  • Hizb-ül Ekber-ül Kur ani ve Hizb-ül Ekber-i Nurî nin fotoğraf yoluyla tabedilmeleri ve bunların arkasında “Mu’cizeli Kur’an”ile tarif edilen tevafuklu Kur’anın aynı usullerle tab’etme niyeti ve hazırlığını bildiren Üstad’ın beyan ve ifadeleri:

Osmanlıca Kastamonu- 2 S: 283, 352, ve 437

Ç- Bu arada Beşinci Şua’ risalesinin te’lifi ve onun mahiyeti ve tarihçesi hakkında verilen malumatlarla beraber, o risalenin ehl-i iman arasında büyük merakla aranıp istenmesini ve o risalede derin ve râsihâne bir hakikat-i ilmiye ile Ahir zamanda gelecek müthiş şahısların, Deccel ve Süfyanların kimler olduğıınu bildiren Üstadın beyanları:

Osmanlıca Kastamonu- 2 S: 35, 47,258.

Ve bunların dışında Denizli Hapsinin arefesinde en büyük bir hizmet ve nuranî tahşidat olarak ta, aynı yılın yaz aylarında merhum Tahirî Mutlu ağabeyin büyük gayretleriyle, O sıra çok büyük bir hadise olan “Ayet-el Kübra” Risalesinin İslam harfiyle tab’ işi gerçekleşmesidir. Ancak Ayet-el Kübranın tabedilmiş nüshaları matbaa’dan çıkıp gelirken ve Denizli Hapsinin az öncesinde henüz ele geçmemişken, hapis hadisesi zuhur etmiş, fakat hapis sırasında dışarda resmi ve gayr-ı resmî bir çok insanın eline geçerek, onunla çok büyük imanî bir hizmetin husul bulmuş olmasıdır. Buna dair Hazret-i Üstad’ın beyanları, daha çok Denizli hapsi mektupları içinde mevcuttur.

VE SENE 1943, DENİZLİ HAPİS HADİSESİNİN ÖN BELİRTİLERİ

Kastamonu hayatı başında da belirtmeye çalıştığımız gibi, Denizli hadisesinin esas sebebi BEŞİNCİ ŞUA’ RİSALESİDİR. Bu hususta belgeler ilerde gelecektir. Ondan bir sene önce de, Isparta adliyesi bu risaleyi ve diğer umun Nur Risalelerini ağır ceza mahkemesinde tetkik etmiş ve sahiplerine iade etmişti. Buna rağmen gizli ajanlar bu risaleyi yeniden her yerde gizli gizli aramaktaydılar. Bu sebeple 1943 yılı içerisinde Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’daki menzili müteaddit defalar aranmış, fakat aradıkları Beşinci şua’ bulunamamıştı. Zaten Üstad Hazretleri, Isparta adliyesinin verdiği beraat kararı haberinden sonra da, bir iki mektubunda çok büyük memnuniyet ve teşekkürlerini ifade etmekle beraber, gizli zındık din düşmanlarının Hükûmet adamlarını evhamlandırarak hazırlamakta oldukları geniş ve büyük çaplı bir taarruzu da hissediyordu. Talebelerine beraetten sonra bile çok sıkı ihtiyat tavsiyelerini yapıyordu.

Evet, Isparta adliyesi Ağır Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu beraet kararı ile; Adalet ve Hukuk, Kanun ve İdare noktasından Risale-i Nurların artık tamamen serbest olmaları icabederken; Üstad Bediüzzaman da talebelerine değil ihtiyatı, bilâkis serbestçe hareket etme tavsiyelerini vermesi lâzım iken; tam aksine ve zıddına, baştaki hükûmet adamları, zındıkların oyununa gelmişçesine sımsıkı ve adım-adım Nur talebelerini ta’kib etmeye başlamışlardı. Bu durumu çok iyi hisseden Üstad Hazretleri de talebelerine beraet kararına rağmen daha çok dikkat ve ihtiyat tavsiye etmekteydi. Zamanın hükûmetinin Başbakanı olan Şûkrü Saraçoğlu da zaten maalesef gizli komünist teşkilâtlarla uyum içinde hareket etmekteydi. Onun Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel ise, zaten dünyaca bilinen kıpkızıl bir komünistti. Her ne ise.

Şimdi Denizli hadisesini netice verecek şekilde plânlanan gizli tâkib ve hazırlanan tuzak karşısında Hazret-i Üstad’ın Nur talebelerine yaptığı ihtiyat tavsiyeler;ve dikkat örneklerinden bazı nümuneler verelim:

“Aziz Sıddık Kardeşlerim, her vakit ihtiyat iyidir: Zaten Hazret-i Ali (R.A) de kerametkârane bize ihtiyatı tavsiye ediyor…”

“… Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metanet ve tesanüd ve ittihadınız, bu memlekete medar-ı iftihar olacak ve istikbalini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesanüdünüzü bozmasın…(246)”

“… Kardeşimiz Hasan Atıf’ın mektubundan anladık ki, hakikaten tam çalışıyor. Kendi tâbiriyle; Risale-i Nurun mücahidlerinin ve Efelerinin kalem yadigârlarını bize hediye olarak irsal ettiğine mukabil deriz: Cenab-ı Hak ebeden onlardan razı olsun.. Ve daha çok manidar yazdığı cümleler içinde bir parça ehl-i bid’aya şiddet gördüm. Zaman, zemin, Risale-i Nurun müsbet mesleği ehl-i bid’a ile değil fi’len, belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmaya müsaade etmez. İhtiyat her zaman lâzım…(247)”

“… Hem şimdiki bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları, hem ehl-i siyaseti Risalei Nura karşı cephe almaya ve tecavüz etmeye sebebiyet veren “Şapka ve Ezan” mes’elelerini ve “Deccal ve Süfyan” Unvanlarını Risale-i Nur şâkirtleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lâzımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve i’tidal-ı demi muhafaza etmek vâcibtir. Hatta sizde cüz’î bir ihtiyatsızlık buraya kadar bize te’sir ediyor… (248)”

Ve daha bunlar gibi(kısmende üst tarafta geçtiği üzere)ehl-i dalâletin sinsi planlarının şerrinden tahaffuz için Hazret-i Üstad’ın bir çok ihtiyat tavsiyeleri vardır. Fakat arzettiğimiz nümuneler maksada kâfıdir.

DENİZLİ HADİSESİ YAKLAŞIYOR

İşte Denizli Hapis hadisesi başlangıç olarak böyle gele gele, Atıf Egemen Ağabeyin Denizli, Aydın ve Afyon’un Sandıklı civarlarında yaptığı nurani hizmet ve faaliyetleri neticesinde, fevkalâde inkişaf ve dindârâne vaziyetler, münafık ehl-i dalâlet ve bunlara alet olmuş dine mensup ehl-i bid’atın nazar-ı dikkatlerini büyük çapta celbetmeye sebep oldu. Aslında Isparta’da yapılan büyük hizmetler karşısında bu bir zerre gibiydi. Fakat Atıf Ağabeyin hizmetleri hücumlarına bahane olmaya müsaid görüldü. Nihayet, mesele, Denizli vilâyetinin Çivril kazasının müftü ve vâizinin rejime

  • Osmanlıca Kastamonu-2 S: 452
  • Kastamonu-2,S:518
  • Aynı eser S: 523

dayanarak, Atıf Egemen Ağabeyle ve Nurlu hizmetiyle muaraza şeklinde kendini gösterdi ve fiilî durum aldı. İlim ve hakkaniyet noktasında Atıf Ağabeyin elindeki Nurlu risalelere karşı âciz kalan ve tutunamıyan müftü ve vaiz, çok maalesefki, mes’eleyi büyüterek Hükûmete kadar götürdüler. Bu arada fırsatı ganimet bilen ve bekliyen zındık komiteler hükûmeti evhamlandırdılar. Emniyet kuvvetleri harekete geçti. Atıf Egemen Ağebeyin o sıra hizmet sahası olan Denizli Vilâyeti Çivril kazasının Homa nahiyesinde taharriyata giriştiler. Burada bazı elyazma nur risaleleriyle birlikte, bir nüshada Beşinci Şua risalesi ellerine geçmiş oldu. Hadise büyük yaygaralarla büyütüldü.. Ve Atıf Egemen ile bir kaç Homa’lı masum arkadaşı 1943 Temmuz ayı sonu veya Ağustos başında tevkif edildiler.(249) Hadiseyi Üstad Hazretleri haliyle duydu ve talebelerine şu mektubu yazdı:

Aziz sıddık Kardeşlerim!

Evvela: Bu Ramazan-ı Şerif’teki (250) dualar -İhlâs bulunmak şartıyla İnşaallah makbuldur. Fakat maatteessüf ekseriyetçe Risale-i Nurun şâkirtlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzur-u kalbi bozmak için taarruzlar yüzünden o ihlâs, o huzur-u tam bir derece zedelenir. Merak etmeyiniz, her şeyi Cenab-ı Hakk’a havale edip, öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin. Atıf’ada yazınız: “Merak etmesin, o da bir kazay-i ilâhidir.(251)” İnşaallah Sava’lı Mehmed Hâfız’ın hadisesi gibi Risale-i Nurun lehine dönecektir. “Haşiye” Hem Atıf ‘ın parlak hizmeti tevakkufa uğraması ve gerilemesi ve merhum Mehmed Zühdü Bedevî’nin yüksek ve geniş hizmetinin perdelenmesi düşüncesi beni ziyade mahzun ettiği hengâmda, elime bir mektup verildi. O mektup o endişemi izale etti. “Risale-i Nur’un hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır” diye olan kaide, yine hükmünü icra etti, ki Sabri gibi Risale-i Nur’un gayet büyük bir rüknünün amucası ve Risale-i Nurun bir kahramanı olan Tahirî’nin eniştesi ve Risale-i Nurun Saff-ı evvelinde şâkirtlerinin başında bir zaman nâzırlık vazifesini gören ve şimdiye kadar da Risale-i Nur

(249)10 Eylül 1943’de İstanbul kapalı çarşısı büyük bir yangın geçirdi. Tarihi çarşıda 202 dükkan kül oldu. Maddi zarar çok büyüktü. Bu hadise Atıf Ağabeyin tevkifinin ilk günlerine tevafuk etmişti. (Bkz. Elli Yılın Tutanagı sahife 115)

(250)Bu mektubun, Ramazan-ı Şerife pek yakın bir zamanda yazıldığı anlaşılıyor.O ise 1943 yılının Ramazan başı 19.9.1943 günüdür. Bu tarihten az müddet sonra Üstad Hazretleri de Kastamonu’da tevkif edilmiştir. A.B.

(251)Denizli Hapis hadisesi iptidalarında Hazret-i Üstad sık sık “Bu bir kaza-i ilâhidir” şeklinde ifadelerde bulunmakla; O hadise, sebepler üstü gaybî bir dest-i İnayet tarafından tanzim edildiğine hususiyle işaret etmektedir. A.B.

hakkında kalbini bozmıyan Büyük Hafız Zühdü’nün samimî kemal-i sadakat ve ihlâsı gösteren mektubuyla; Ve Hülus-i salis Abdullah Çavuş’un haşiyesinde tasdikiyle, bu eski ve yeni gayyur kardeşimiz Büyük Hafız Zühdü, resmiyete bakmıyarak Risale-i Nurun mühim vazifelerinden olan masumlara Kur’an dersini vermekle, gösterildi ki; Merhum Zühdü Bedevî yerine bu Büyük Zühdü’yü yeni veriyor… Ve Atıf’ın tevkifi yerine bu müdekkik ve muktedir ve hatip büyük Hafız Zûhdü’yü faaliyete getirdi. Cenab-ı Hakk’a şükrediyoruz, bu günden itibaren Risale-i Nurun hâs şâkirtleri içinde şirket-i maneviye-i Nuriyeden hissedar olmasını ve ismiyle duaya girdiğini selâmımla tebliğ ediniz.

Umum kardeşlerimize birer birer selâm eder ve dualarını rica ediyorum.

SAİD-İ NURSİ

Haşiye: ” Atıf’a muaraza eden ve hücum eden tarikatçı müftü ve taassuplu vâiz ve hoca ve eh1-i tarikat, ehemmiyetli ilim ve tarikat, bu muarazada en son perdesi rejim hasabına ve tarafgirligine ve himayesine dayanıp, Atıf’ın müdafaa ettiği sünnet-i seniye mesleğine taarruz suretine girdiğini ve Risale-i Nura muaraza eden bilerek veya bilmiyerek zendekaya yardım ettiğine delil; Bu defa Adliyece(252)benden sordular ki: “Kürt Atıf rejim aleyhinde çalışıyor” Demek onun muarızları rejime dayandılar.

Ben de dedim: Rejimi reddetmek ne vazifemizdir ve ne de kuvvetimiz var ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin verir. Fakat biz kabul etmiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır. Amel etmemek daha başkadır. Hazret-i Ömerin taht-ı hükmünde kanun-u Adalet-i Şeri’iyesini reddetmiyen ve ilişmiyen Yahudilere, Nasaraya ilişmiyordular. Demek kabul etmemek, amel etmemek, tasdiketmemek, idarece bir cünha, bir suç teşkil etmiyor ki; o çeşit muhaliflere ve münkirlere en kuvvetli padişahların idaresi ve siyaseti altında bulunmuşlar, ilişilmemiş. İşte bu nokta-i nazardan Risale-i Nur şâkirtlerinden en müthiş bir muhalif ve rejim müessisini tel’in de etse; Bilfiil idareye ilişmezse, onun mefkuresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve Hürriyet-i fikir onları tebriye eder!

Haşiye” (Haşiyenin haşiyesidir:)

Haşiye: “Şimdi de aldığımız haber, Denizli Valisi ehemmiyetli bir şifreyle bura valisine Atıf meselesini i’zam ederek şifre yazmış. Hafız-ı hakikînin Hıfzına dayanıp telâş etmeyiniz. Fakat ihtiyat ediniz. Hapis olan Atıf ve arkadaşlarına teselli verip merak etmesinler. Allah Kerim ve Rahimdir.(253)”

  • 8.1943’de Üstad’ın kastamonu’daki evinin arandığı ve ifadesinin alındığı günlerden sonra adliyece bu sualler sorulmuştur. A.B.
  • Os. Kastamonu – 1, S:550

“KÜRT ATIF” TABİRİNİN HATIRLATTIRDIKLARI

Atıf Egemen’in tevkifini bildiren Üstad’ın üstteki mektubunun şu haşiyesinde ve Üstadın Denizli hadisesi başlangıcında menzili arandığı zaman, kendisinden sorulan en mühim ve onların yanında en çok üzerinde durulan şey, “Kürt Atıf” vesile edilerek Kürtlük meselesidir.

Evet, Hazret-i Üstad, Cumhuriyet dönemindeki bütün hayatında ta vefatına kadar, hiç bir zaman kurtulamadığı husus, ehl-i dalâletçe çok isti’mal edilen ve Kasdi olarak münafık zındıkların dilinden hiç düşmeyen şu Kürtlük meselesiyle her zaman Hazret-i Üstad’ı lekelemek ve ayıplamak istemişlerdir. Halbuki hadisede adı geçen Atıf Ağabeyin ırkı Kürt değil, belki de Türktür. Ya da belki Çerkestir, ama Türklerin içinde ve Türkçe olarak imanî ve Kur’anî eserler yazan ve Türk kardeşlerinin hatırı için otuz kırk sene Kürtçe konuşmayan bir zatın, bu pek zâlimâne ve münâfıkâne ittihamından kurtulamayışı; çok sinsi habis ve şeytanca bir düşmanlığın eseridir. Türkiye Cumhuriyeti hududları içerisinde yaşayan herkes -sözde eşit olarak her hakka sahip olduğu ve hiç bir kimse -ırkı ne olursa olsun- öbür kimseden üstün olmadığı; kendilerinin de, yani bu sözleri işa’aya çalışanların da içinde oldukları hey’et ve komisyonların yaptıkları “Anayasa”larda kendilerince sarih bir hüküm iken; ardı arkası kesilmiyen bu ayrıcalık ve üveylik muamelesi, üstelik hükûmetlerin üst kademelerinde yer alan adamlardan gelmesi çok düşündürücü bir hususdur. “Türklük Kürtlük yoktur, herkes eşittir” diyenlerin ne kadar açık ve büyük bir yalanı ve münafıklığı olduğu gün gibi aşikârdır.. Ve onunla ne kadar tefrikayı ve bölücülüğü ve ırkçılığı körükliyen bir zihniyet taşıdıkları apaçıktır. Her ne ise…

DENİZLİ HADİSESİ AREFESİ VE İMHA PLANI

Ağustos 1943’de Denizli-Çivril’de tevkif edilen Atıf Egemen ve Homalı bir kaç arkadaşı meselesi, hazırlanmış plânlar gereğince, çok fazla i’zam edilerek Ankara’ya bildirildi. En önemli bir meseleymiş gibi Ankara bile meşgul ettirildi.. Bütün mes’ele de “Beşinci Şua’ “risalesi idi. Reis-i Cumhur İsmet, Başbakan Sükrü Saraçoğlu, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel hadise ile direkt ilgilendiler. Denizli Valisi her tarafa şifreli telgraflar gönderdi. Özellikle Isparta ve Kastamonu Valiliklerine… Isparta bu meselede daha çok dikkatle arandı. Eylül ayı içinde bir çok masumlar Isparta’da tevkif edilerek hapsedildi. Üstad’ın Kastamonu’daki menzili de bu hadisede ilk olarak 14.8.1943 günü şiddetli bir şekilde didik didik arandı.(254) Fakat aradıkları Beşinci Şua’ risalesi yoktu, bulamamışlardı.

(254) İslam hattı Şualar. S: 334

Bu arada Denizli ve Isparta’da yapılan tevkiflere rağmen, Üstad’a karşı, bir kaç gün bir sükûnet devresi içinde uzaktan murakebe edildi. Gizli zındık komiteleri başka bir plân hazırlamaktaydılar. Bir kaç gün sonra o şeytanca ve zındıkça plânları tatbika konulmuştu. Plân şu idi: Üstadın vücudunu gizli bir zehir ile ortadan kaldırdıktan sonra, geriye kalan ve bir nevi müdafaasız durumda kalacak olan Nur talebelerini ezmek kolay olacaktı.

Plân tatbik edilmişti,17.9.1943’de plânladıkları şekilde müthiş bir zehiri Hazret-i Üstad’a yutturmayı başardılar. Ertesi günde de, gelen şifreli emirlere uyularak, Üstad’ın menzili daha çok şiddetli bir surette arandı. Üstad’ın o günü zehirin te’sirinden hastalığı dolayısıyla mutlaka istirahatta bulunması ve konuşmaması ve ferahlatıcı işlerle ferahlandırılması elzem ve tıbben zarurî iken ve o günün geçen gecesinde harareti 41 olmuşken; arama başlanmıştı. Arama gününde birden hararet otuz altıya düşmüştü. Taharriye gelen müdde-i umumî ve komserlere Üstad Hazretleri lâzım gelen dersleri vermişti. O gündede aradıkları şeyi bulamamışlardı. Sureten ve siyaseten yine bir şey demeden çekip gitmişlerdi. Zehir plânı tutmayınca ve bu aramada da aradıkları şeyin bulunmayışına rağmen, gelen emir; kesin tevkif… Ve tekrar taharri…

20.9.1943 günü üçüncü kez olarak Üstad’ın evi arandığı gibi, o günü sabahtan akşama kadar, “kimler geliyor, kimler gidiyor” diye gizli ajanlar vasıtasıyla gözetlendi. Aynı günde Üstad’ın hizmetkârı Çaycı Emin’in evi de(255)didik didik arandı. Fakat hiç bir şey bulunamamıştı. Bu son defaki Üstad’ın evinin aranmasında odun ve kömürlerin içleri ve altları da aranmıştı. Kömürlerin altına saklanan “Yirmidördüncü Lem’a” Risalesi -ki kadınların örtünmelerini emreden Ayet-i Kerimenin ilmî bir tefsirinden ibarettir.- bulunmuştu. Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin parçaları vesaire de ele geçmişti. Ama bu Yirmidördüncü Lem’a risalesi bahane olmuştu. Bu risale olsaydı, olmasaydı, yine de bu tevkif mutlaka olacaktı. Ama bu, bir serrişte oldu. halbuki hadise ve mesele Beşinci Şua’ risalesi idi…

ACABA BEŞİNCİ ŞUA’ NE İDİ?

Evet, pek çok yaygara, evham ve velveleler içinde hükûmetin, emniyetin ve ajanlarının aramaya seferber olduğu Beşinci Şua’ risalesinin mahiyeti ise: Ahir zaman hadiselerinden haber veren peygamberimizin mu’cizekâr söz ve hadislerinin, küllî ve umumî, şahıs tayin etmeden ve ancak hadisele-

(255) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 501

rin hadis-i şeriflere küllî tatbiklerinin te’villerini yapan ilmî bir tahlilden ibarettir, hepsi bu kadar…

HAZRET-İ ÜSTAD’IN TEVKİFİ

Böylece Hazret-i Ustad, son taharrî günü olan 20.9.1943’te Isparta savcısının gelen ta’limatı gereğince tevkif edilmişti. Evvela Kastamonu’da on beş yirmi gün kadar durduruldu.(256) ve sonra 13 Ekim 1943 günü Kastamonu’dan Isparta’ya gönderilmek üzere yola çıkarıldı.

HADİSENİN ÜSTAD TARAFINDAN İZAHI

Hazret-i Üstad, Kastamonu’da tevkifinden sonra, hapishanede ve nezarethanede iken kaleme almış olduğu bir iki mektuplarında ve bilâhere de Denizli Hapsinden sonra Emirdağn’nda, kendi Kastamonu hayatına dair yazmış olduğu Yirmi Altınca Lem’anın Onaltıncı Rica’sında hadiseyi gayet güzel ve net anlatmaktadır. Evvela Yirmi Altıncı Lema’nın Onaltıncı Ricasından:

“… Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enaniyetli hoca ve şeyhleri aleyhimize evhamlandırdılar. Bizi Denizli Hapsine, beş altı vilâyetlerden gelen Nur talebelerini o medrese-i Yusufiyede toplamaya vesile oldular. Bu Onaltıncı Rica’nın tafsilatı, Kastamonu’dan gönderip lahikaya geçen ve Denizli Hapsinde oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektuplar ve mahkemesindeki müdafaat Risalesidir ki; Bu ricanın hakikatını parlak gösteriyorlar. Tafsilâtını lahikaya, müdafaama havale ederek gayet kısa işaret edeceğiz:

Ben mahrem ve mühim mecmuları, hususan Süfyan’a(257) ve nurun kerametlerine dair risaleleri kömür ve odunlar altında sakladım. Ta benim vefatımdan ve baştaki başlar hakikatı dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsin diye müsterihâne dururken, birden taharrî memurları ve müddei umuminin muavini menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risaleleri odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkif edip Isparta hapishanesine, sıhhatim muhtell bir halde gönderdiler. Pek çok müteellim ve nurlara gelen o zarardan dehşetli müteessir iken, bir inayet-i İlâhiye imdadımıza yetişti. O gizlenmiş ve ehl-i hükûmet onları okumaya çok muhtaç olan o ehemmiyetli risaleleri kemal-i merak ve dikkatle okumaya başlayıp, büyük resmî daireler adeta bir dershane-i

(256) Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’da mevkuf olarak bir müddet bırakıldıgı hakkında, ilerde nakledecegimiz İnebolu’lu Ziya Dileğin hatıratından anlaşılmaktadır.A.B.

(257)Süfyan’a dair olan Beşinci Şua’ risalesi bu arama hadisesinde Üstad’ın evinde ele geçmemiştir. İlerde ispatı yapılacaktır.A.B.

Nuriye hükmüne geçti. Tenkid fikriyle, takdire başladılar. Hatta Denizli’de hiç haberimiz yokken, fevkalâde perde altında matbu’ Ayet-el Kübra ‘yı resmî ve gayr-i resmi pek çok adamlar okudular. İmanlarını kurtardılar. Bizim hapis musibetimizi hiçe indirdiler…(258)”

Lahika mektuplarından hadisenin mahiyeti

Hadiseyi daha açıklığıyla ifade eden Hazret-i Üstad’ın üç adet mektupları vardır. Birinci ile ikinci mektupların ifade tarzlarından, sanki Üstad’ın tevkifinden evvel kaleme alınmış ve Isparta’ya gönderilmiş. Fakat hadisenin başlangıcı Ramazan-ı Şerifin başında olması, o ise 19.9.1943`te olduğu ve resmî kayıtlarda, Hazret-i Üstad’ın evinin son arama günü 20.9.1943’te olduğu ve Hazret-i Üstad’ın bu tarihten sonra tevkif edildiğinin yazılması ile; ve mektuplarda geçmiş bir hadiseden haber vermeleri hasebiyle, onun tevkifinden sonra Kastamonu hapsinde veya nezarethanesinde yazıldığını göstermektedir.

Bu mektupların bazı kelime ve ifade tarzlarının değişikliğinden başka, aynı şeyler ve aynı manalardır.

Risale-i Nur’un silsile-i kerametinden(259) “Mu’cizat-ı Ahmediye” ve kerametli “Yirmidokuzuncu Söz “ve” İşarat-ül i’caz” himayetkârane ve mu’cizane yeni bir kerametleri şudur ki: Bu Ramazan-ı Şerif başında doktorun ihbarı ile ve kuvvetli emarelerin delâletiyle ve birden hararet kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Atıf’ın habbe gibi hadisesini, hariç vâliler kubbe yaparak buranın hem adliye, hem zabıta, hem vilayetine şifrelerle Risale-i Nur aleyhine sevk edildiği aynı zamanda; İki saat evvel mu’cizat-ı Ahmediye (A.S.M) İstanbul’dan koşup gelmiş, masada iken; Yirmidokuzuncu söz ve kerametli İşarat-ü1 İ’caz Tosya kasabasından imdada gelmiş gibi, aynı vakitte yaldızlı cildleri ile masa üzerinde dururken; Onların müsadere endişesi ve elliden ziyade sair risalelerin de namazsız ellerin zabıtına geçmek ihtimali ve şiddetli hastalığın konuşturmama vaziyetiyle beraber, Risale-i Nurun o üç kerametli risaleleri öyle harika bir himayet ve muhafazaya vesile ve o zehirlenmeye panzehir ve tiryak oldu ki, bu hale müttalî’olan bizler şimdi de hayretteyiz. Güya hiç bir hastalık yokmuş gibi, gayet kuvvetli hem şiddetli tokatlar vurarak, o

  • Lem’alar – Envar Neşriyat- S: 263. Bu ricarım geri kalan kısımları Denizli hapsi sırasında yazılacaktır.
  • “Risale-i Nurun silsile-i Kerametinden” tabiri bu mektuptan ve bu tarihten sonra başlar. Daha öncelerinde her defasında Gavs-ı Geylâni’nin silsile-i kerameti diye yazılmaktaydı. Emirdağ-ı Mektuplarında bu sır daha da açık yazılmıştır. A.B.

düşmanlık vaziyeti dostluğa çevrildi. Hem adliyenin büyük memurları ve taharrî komiserleri şiddetli taharrî ve müsadere için geldikleri halde, elliden ziyade kitaplardan hiç birine el uzatmadan yalnız o risalelerin kerametlerini kısmen dinliyerek, onların ma’nevî himayeti altında risaleler muhafaza edildi. Yalnız “Müdafaat “ve” Onaltıncı Mektup” ve “Ramazaniye”risalesini mütalâa etmek için biz verdik.

Üçüncü günde daha şiddetli arama ve taharrî etmek için zabıtanın siyasî komiseri, bir taharri komiseri ile geldiği vakitte, iki üç saat evvel, üç kerametli Risalelerin kumandasında bütün risaleler kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharrî neticesinde Ankara’dan gelen bir Ramazan tebriki ile(260) Bir Ramazan Risalesini elde ettiler. Mütalaadan sonra iade etmek va’diyle aldılar. Bütün bu halât, yüksekte duran Mu’cizatlı Kur’an-ı Azim-üş şan ile beraber, İ’cazlı Hizb-i Kur’anî nin nüshaları ve Hizb-i Nurî’nin risaleleri bu harika vaziyeti gösterdiler. Cenab-ı Hakk’a onların hurûfatı adedince ve şehr-i Ramazanın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd’ü sena ediyoruz. Elhamdülillah alâ külli hal.

Hem hastalıktan gelen teessür ve Atıf hadisesiyle kalbime gelen teellüm ve onlara acımak ve Isparta’ya sirayet etmek endişesinden neş’et eden sıkıntı.. ve bu mübarek şehirde Risale-i Nurun “Sırren Tenevveret”perdesi altına girmesi ve üçüncü günde iki taharriden sonra, akşama kadar gelen ve gidenlerin mütemadiyen tarassud edilmesi ve Emin’in hanesi de bir şey bulunmadan taharri edilmesi cihetiyle, ziyade muztarip ve müteelim iken; Cenabı Erham-ür Rahiminin Rahmetiyle şimdiye kadar devam eden İnayet-i İlâhiye himayeti ve rızaya teslim ve tevekkül.. Ve ihlâsın verdikleri teselli, bütün o muz’iç şeyleri akim bıraktı. Kemal-ı ferah ve istirahatla; “Görelim Mevlâ’m neyler, Neylerse güzel eyler.” deyip kemal-i teslimiyetle müsterih olduk. Siz de öyle olunuz, fütûr getirmeyiniz.

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ederiz.

Kardeşiniz

SAİD-İ NURSİ(261)

Aynı hadiseden haber veren ve etraflıca anlatan Üstad’ın ikinci mektubu:

(260) Bu tehrik mektubu Ankara’da felsefe hocalığını yapan dindar bir hanımdan Üstad’a gelmişti. Bu yüzden o muallime hanım da, Ankara’da günlerce ifadelerde ta’ciz edilmişti. A.B. (261)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 449

Bu mektup zehirler faslında kaydedildiği için burada tekrar edilmedi.

Üçüncü Mektup: Bu mektup da, büyük ihtimalle Isparta hapishanesinde kaleme alınmıştır. Ancak

Hazret-i Üstad’ın henüz Kastamonu’da tevkif edilmeden önce de, mektupta bahsi yapılan Ayet-i Kerimeyle kalben ve zihnen meşgul olmakta olduğu gelen rivayetler arasındadır. Mektup, aynen söyledir.

“Ramazan-ı şeriften bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından kuvvetli ihtimal verdiğimiz ve doktorun tasdikiyle bir zehirlenmek hastalığıyla hararetim -Doktorun ihbariyle- kırk dereceden geçmeye başlamış iken, Adliye müdde-i umumîleri ve taharri komiserleri menzilimi taharriye geldiler. Ben, sonra başımıza gelen bu dehşetli taarruzu bir hisse-i kabl-el vuku’ile anlıyarak ve şiddetli zehirli hastalığım da ölüme gidiyor diye Isparta vilayetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip, o mübarek toprakta defnolmayı kalben niyaz ettim ve hizb-i Kur’aniyi açtım.Birden bu ayeti kerime:<> <>karşıma çıktı”Bana bak!” dedi.

Baktım, üç kuvvetli emare ile mana-yı işarî cihetinde bana teselli veriyor.Şimdi başımıza gelen bu musibeti hiçe indirdi… Ve Isparta’ya mevkufen beşinci nefyimi(262) o kalbî duamın kabul olmasına delil oldu. Isparta vilayetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip, o mübarek toprakta defnolmamı kalben niyaz ettim ve hizb-i Kur’aniyi açtım.Birden bu ayeti kerime: karşıma çıktı “Bana bak!” dedi.

Bir emare: Şeddeler sayılır, hesab-ı ebcedi ile 1362 ederek, bu senenin Arabî aynı tarihine tevafuk edip der: “Sabreyle! Başına gelen kaza-yi Rabbanîye teslim ol!.. Sen İnayet gözü altındasın. Merak etme, gecelerde yaptığın tesbihat ve tahmidata devam eyle.”

(Mektubun bu kısmından sonra harflerin ebcedî ve cifrî adetlerini yapan bir tahlil vardır. Buraya yazılmasına ihtiyaç görülmedi)

İkinci Emare: Bu ayetin manası tam tamına hakkımda me’mulümün çok fevkinde aynen müşahede ettim…

Üçüncü Emarenin beyanına şimdilik lüzum olmadığından yazdırılmadı.

SAİD-İ NURSİ (263)

(262)Beşinci nefy, Isparta’ya beşinci defa olarak gitmek değildir. Belki sürgünlük seferleri muraddır ki;

Birincisi Van’dan Burdur’a, ikincisi Burdur’dan Isparta’ya, Üçüncüsü Isparta’dan Barla’ya, dördüncüsü Isparta’dan Kastamonu’ya ve beşincisi de Kastamonu’dan tekrar Isparta hapishanesine olan nefy adetleri muraddır. A.B.

(263) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 506

Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir BADILLI

Sonraki Bölüm: Denizli Hapis Hayatı Faslı