Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Bediüzzaman’a Göre Sahabe – II

Bediüzzaman’a Göre Sahabe – II

Yazar: İbrahim YARDIM

Önceki bölüm için tıklayınız

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE SAHABE DÖNEMİ OLAYLARI

2.1.Genel Olarak Sahabe Dönemi Olayları Hakkındaki Görüş ve Kanaatler

Bediüzzaman’ın sahabe dönemi olaylarına bakış açısı konusuna geçmeden önce sahabe dönemi olayları hakkında itikadî fırkalar, oryantalistler ve çağdaş müslüman yazarlar tarafından genel olarak dile getirilen fikir ve kanaatlerden kısaca bahsetmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Zira böyle bir mukaddime Bediüzzaman’ın sahabe dönemi olayları hakkındaki özgün görüş ve fikirlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. 

Sahabe dönemi olayları hakkında görüş beyan eden itikadi fırkaların ilki Şia’dır. Şia, en eski İslam fırkası olarak kabul edilir.[1] Hz. Osman (ra)’ın hilafet yıllarının sonuna doğru teşekkül eden Hz. Ali (ra) döneminde gelişen Şia, birçok kola ayrılmış ve bu kolların sahabe ve sahabe dönemi olaylarına dair çok farklı görüşleri ortaya çıkmıştır.  

Şia’ya göre “Gadîr-i Hum” [2] günü Hz. Ali’ye (ra) biat edip de Hz. Peygamber’in (sav) vefatından sonra bu akitlerine uymayanlar irtidat etmişlerdir.[3] Zira onlara göre en faziletli sahabe Hz. Ali (ra)’dir. 

Şia’ya göre Cemel ve Sıffîn Savaşlarında Hz. Ali (ra) haklı O’na (ra) karşı savaşan taraf ise haksız olup baği durumundadır. Hatta Şia’ya bağlı bazı fırkalar daha da ileri giderek Hz. Ali’ye (ra) muhalefet edenleri tekfir etmişlerdir.[4] Sözkonusu fırkalara göre bu muhalif sahabilerin bütün amelleri boşa gitmiştir. 

Şia, hilafeti nassa dayandıran itikadi bir görüşe sahiptir. Şia’ya göre hilafet dinin konusudur ve insanın bir tercih hakkı yoktur. Peygamberlere mahsus olan ismet sıfatının imamlarında da mevcut olduğuna inanan Şia, Hulefa-i Raşidin arasındaki fazilet sıralamasında da faklı kanaatlere sahiptir. 

Şia inancına göre ilk üç halife gasip ve zalim konumundadır.[5] Onlar, fer’i bir mesele olan Hz. Ali’nin (ra) hilafetini itikadi bir mesele olarak algılamışlardır.  

Ehl-i Beyt’in kapsamı ve vasıfları konusunda da Şia, farklı telakkilere sahiptir. Mesela: Şii âlimlerine göre Kuran’da geçen “tathir” [6] kelimesinden hareketle Ehl-i Beyt mensuplarının günah işlemekten korunmuş, yani masum olduklarını kabul ederler. [7]

Netice itibariyle Şia, yukarıda zikredilen görüşlerinden dolayı İslam dünyasında büyük tartışmaların başlamasına sebep olmuştur. Şia, Cemel Vak’ası ve Tahkim Olayı neticesinde ashabı tekfir etmesinden dolayı konuların bir akaid problem olarak görülmesine sebep olmuşlardır.[8]

Mesela Şii ve Mutezile kimliği ile tanınan Mes’udi (ö. 345/956) Mürucu’zZeheb adlı eserinde Ehl-i Sünnet âlimlerini ayıplar ve ağır ifadelerle eleştirir. Çünkü Sünni âlimler Hz. Muaviye’yi (ra) övmüşler ve derecesini yükseltmişler ve O’nun (ra) vahiy kâtibi olduğunu ifade etmişlerdir. Mes’udi, Hz. Ali (ra) taraftarı olup O’na karşı gelen ashabı ağır tabirlerle tezyif etmiştir. Bu yönüyle Mes’udi, Ehl-i Sünnet’ten farklı bir usûl ve üslûp ile ashabın ihtilaflarını subjektif bir nazar ile değerlendirmiştir. Ehl-i Sünnet’e muhalif bir çizgi takip etmiştir. Şia’nın, sahabe dönemi olayları hakkındaki Ehl-i Sünnet’ten farklı telakkiyatlarına dair Mes’udi bir örnek olarak verilebilir.[9]

Sahabe dönemi olayları hakkında görüş beyan eden başka bir fırka ise Haricilik’tir. Hariciler, Sıffîn’de Hz. Ali’ye (ra) karşı isyan ederek kendilerine has görüşler ortaya atmışlardır ve zamanla da itikadî bir fırka haline gelmişlerdir. 

Hariciler, Ehl-i Sünnet’ten ayrılan ilk grup diye bilinir. Haricilik, Hz. Ali (ra) ve Hz. Muaviye’ye (ra) karşı çıkan reaksiyoner bir grup olup ifrat ve tefrit özelliklerini taşıyordu.

Haricilere göre Tahkim Olayında hakem tayin edilmesi küfürdür,[10]Cemel ve Sıffîn Savaşlarına katılan sahabiler ve büyük günah işleyen müminler küfre girmiştir. [11] Böyle sivri fikirleriyle Hariciler, İslam dünyasında Kelam sahasında büyük tartışmaların başlamasına yol açmışlardır. Sert söylemlere sahip olan Hariciler, Tahkim Olayı ve Sıffîn Savaşı gibi sahabe dönemi olaylarının daha sağlıklı bir tarzda sonuçlanmasına da engel olmuşlardır. Katı tutumlarından hiçbir şekilde taviz vermeyen Hariciler, Abdullah bin Eret (ra) ve hamile eşini şehit etmelerinden dolayı Hz. Ali (ra) onlarla Nehruvan’da savaşmak zorunda kalmıştır.[12]

Tahkim’in kabul edilmesi Hz. Ali’nin (ra) ordusunda ciddi ihtilaflara ve ayrışmalara sebep oldu. Öncelikle yukarıda da zikrettiğimiz gibi Hariciler diye adlandırılmış olan kalabalık bir grup işin hakemlere bırakılmasına isyan ederek Hz. Ali’nin (ra) ordusundan ayrılmış ve Hz. Ali’ye (ra) karşı silahlı bir mücadeleye başlamışlardır. Böylece Hariciler, sahabeler arasında ihtilaflı meselelerin daha da karmaşık bir hale gelmesine sebep olmuşlardır. Hariciler, Irak’ta Hz. Ali (ra) ile savaşarak ordusunun psikolojik, askeri ve siyasi açıdan güç kaybına sebep olmuşlardır. Bu durum Hz. Ali (ra) ve tarafının kaderini ve akibetini olumsuz etkilemiştir. Sonraki siyasi ihtilaflarda Hz. Ali (ra) tarafının daha zor karar vermesine ve sürecin aleyhte sonuçlanmasına sebep olmuşlardır. Bu olumsuz gidişat, bir Harici tarafından Hz. Ali’nin (ra) şehit edilmesine kadar da devam etmiştir.[13]

Şia’nın bir alt kolu olan Rafîzilik mezhebine göre Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) hilafetleri gayr-i meşrudur. Bu itikadî algıya sahip olan Rafîziler Kûfe’de Hz. Hüseyin’in (ra) torunu Zeyd bin Ali zamanında ilk defa ortaya çıkmıştır. Rafîziler, sahabe dönemi olaylarından daha çok hilafet problemi üzerinde durmuşlardır. Onlara göre halifelik sadece Hz. Ali (ra) ve O’nun soyundan gelenlere ait bir makamdır. Hz. Peygamber (sav) hilafeti Hz. Ali’ye (ra) vasiyet etmiştir görüşü Rafîziliğin temel itikadî düşüncelerinden birisini oluşturur. Hz. Ali’nin (ra) ilk halife olması gerektiğine dair görüşlerine karşı gelenleri tekfir ederler. Bazı sahabileri kötülemeye ve hatta tekfir etmeye kadar da ileri giderler.[14]

Rafîzilik fırkasının itikadındaki temel noktalarından birisi olan sahabilerin ekseriyetine karşı yöneltilen küfür ittihamı Ahmed bin Hanbel ve İbn-i Kuteybe gibi Sünni algının temsilcilerini büyük ölçüde endişeye sevk etti. Çünkü onlara göre Rafîzilerin bu anlayışı din müessesesinin köklerine yönelik bir saldırı mahiyetini taşıyordu.[15]

Şia’nin en müfrit/aşırı fırkası olan Rafîzilik, çok ciddi tenkitlere maruz kalmıştır. Rafîzilik için İslam uleması tarafından “bid’ay-ı kübra” tabiri kullanılmıştır.  Rafîzilerin, Hz. Ali’yi (ra) ilahlaştırmaya kadar varan aşırı iddiaları, Hz. Ali’ye (ra) karşı savaşanları tekfir eden görüşleri ve sahabilere dil uzatmaları en çok tenkit edilen fikirleridir. Hiçbir delile dayanmadan rivayet uydurarak Kur’an’a eksiklik ve ziyade iddiasında bulunmuşlardır. İslam’a aykırı bu itikadî görüşlerinden dolayı İslam ulaması da onları red ederek onlardan gelen rivayetleri sahih olarak kabul etmemişlerdir.[16]

Ashab arasındaki ihtilaflar ile ilgili görüş beyan eden bir diğer itikadi mezhep ise Mutezile’dir. Mutezile; imamet, ilk dört halife ve fazilet sıralaması, Cemel ve Sıffîn Savaşları ve bu savaşlara katılanların hükümleri ve sahabenin adaleti ile ilgili konularda farklı bazı fikirler ileri sürmüştür. Örneğin: Mutezile mezhebinin kurucu ismi olan Vasıl bin Ata, (ö. 131/748) “Cemel hadisesinde hangi tarafın haklı hangi tarafın haksız olduğu belli değildir. Onların durumunu Allah’a havale ederiz. Biz onları savaştan önceki halleri ile biliriz” ifadelerini kullanır.[17]  

Mutezile, Sıffîn Savaşı’nı farklı bir zeminde değerlendirir. Mutezilî görüşe göre Hz. Ali (ra) tarafında savaşmak dinin bir gereğiydi. Hz. Muaviye (ra) tarafında savaşmak ise fitne ve fesad idi. Tarafsız kalanlar ise mesuliyet altına girmişlerdir. Mutezile’ye göre Hz. Muaviye’nin (ra) imameti gayr-ı meşrudur.[18] 

Ashab arasındaki siyasi ihtilaflar konusunda diğer mezheplerde olduğu gibi Mutezile’de de bir görüş birliğinden söz edilemez. Nitekim Mutezilî imamları, ilk dört halifenin seçiminin meşruluğu konusunda hemfikir iken ilk dört halifenin fazilet sıralaması hakkında farklı görüşlere sahiptirler.[19]

Zeydiyye, Şia’nın alt bir kolu olup Ehl-i Sünnet’e en yakın olan itikadî fırkadır.[20] Mezhebin kurucusu olarak bilinen Zeyd bin Ali(ö. 122/740) Hz. Ali’den (ra) önce halife olan sahabilerin hilafetini meşru görür. Zeydî âlimler, ashab arasında cereyan ihtilaf ve muharebelerden dolayı sahabileri küfürle itham etmenin yanlış olduğuna inanırlar. Bu amaçla reddiye mahiyetinde risaleler te’lif etmişlerdir. Mesela; Zeydî âlimlerden birisi olan Kasım Ressî, Hz. Ali’den (ra) önce gelen halifelerin hilafetlerini eleştirir ve birinci halifelik hakkını Hz. Ali’ye (ra) verir. Ancak sözkonusu halifeleri tekfir etmez.[21] 

Yine aynı Zeydî âlimi, hilafet problemini “onların kazandıkları kendine, sizin kazandıklarınız size” [22] ayetine dayanarak meseleyi Kur’an’a ve dolayısıyla da Allah’a havale eder. Zeydîler, savaşlarda Hz. Ali’ye (ra) katılmayanları sapkın olarak nitelerler. Hz. Ali’ye (ra) karşı savaşanları, Allah ve Resulüne karşı savaştıklarını kabul ederler. Zeydî inanışa göre Muaviye bin Ebu Süfyan’ın (ra) ve sonraki Emevi halifelerinin hilafetleri gayr-ı meşrudur. Zira Zeydîler’e göre Hz. Ali’nin (ra) vefatından sonra hilafet Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin’in (ra) ve sonra da onların soyundan gelenlerin hakkıdır.[23]

İtikatça Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerine olan, Sahabe ve Tabiinlerin gittikleri yol anlamına gelen Selefiyye, Kur’an-ı Kerim’in lafız olarak işaret ettiği hususları aynen kabul etmekte yorum ve tevilden kaçınmaktadırlar. Ayrıca Selefiyye, ilk dönem İslam anlayışını yansıtan ekolü ifade eder.[24]

Nakli delilleri olduğu gibi kabul eden Selefiler, tarihi hadiseleri dahi tevil etmekten/yorumlamaktan kaçınmışlardır. Dolayısıyla Selefiler, ashab arasındaki ihtilaflar konusunda pek görüş beyan etmeden iki tarafın da içtihada dayanarak ve ümmetin selametini niyet ederek hareket ettiklerini kabul ederler ve her iki tarafı da haklı bulma kanaatine sahiptirler. Selefiler, sahabeye karşı aşırı muhafazakâr ve hürmetkâr bir tutum sergiler, sahabe dönemi olaylarını iyiye ve hayra tevil ederler. 

Selefiyye’ye mensup âlimlerin çoğunluğuna göre ashab arasında meydana gelen ihtilafların tartışma konusu yapılmaması gerekir. Netice itibariyle Selefiler, sahabelerin İslam’ın yayılmasında ve doğru anlaşılmasında olağanüstü gayretleri sebebiyle dinde önemli bir yere sahip olduklarını kabul ederler. Bu yüzden sahabe neslini eleştirmekten bile uzak durmayı tercih etmişlerdir. 

Sahabe dönemi olayları hakkında görüş beyan eden oryantalistler/şarkiyatçılar bu konuda daha çok eleştirel bir yaklaşıma sahip olmuşlardır. Oryantalistler, sahabe dönemi olaylarını analiz ederlerken ağırlıklı olarak olumsuz ve öznel değerlendirmelerde bulunurlar.[25]

Oryantalistik çalışmalarda vahyin göz ardı edildiği ve aşırı rasyonel kaynaklı yöntemler kullanıldığı görülmektedir. Onların sahabe tasviri de dikkat çekicidir. Çünkü İslam’ın kurucu nesli olan sahabileri, teolojik temelli bir yaklaşım yerine sosyolojik bir yaklaşım ile ele alırlar.  Hatta bu konuda daha da ileri giden bazı oryantalistler, sahabileri İslam’ın ilk temsilcileri değil de tarihen ispatlanamaz mitolojik şahsiyetler olarak nitelerler.  Bu iddiaların sahipleri olarak Alman Şarkiyatçı Christoph Luxenburg, İngiliz Şarkiyatçı John Edward, Hollandalı Şarkiyatçı Hans Jansen ile Muhammed Sven Kalish gibi bazı oryantalistler örnek gösterilebilir.[26]

Bazı Oryantalistler ise sahabe dönemi olaylarını ve sahabe kimliğini seküler (dünyevi) temelli yorumlama taraftarlığı göstermişlerdir. Bu iddiamıza bir örnek verecek olursak bu husus daha açık olarak anlaşılmış olmakla beraber müdellel olmak adına uygun bir adım atmış olacağız. Mesela: Philip K. Hitti’nin, Hz. Hasan’ın (ra) hilafeti Hz. Muaviye’ye (ra) bırakmasına dair yaptığı yorum çok ilginçtir. 

Bilindiği üzere Ehl-i Sünnet inancına göre Hz. Hasan (ra), dedesi olan Hz. Peygamber’in (sav) kendisine işaret ettiği bir hadis-i şerife[27]dayanarak Müslümanlar arasında kan dökülmemek için kendi hakkı olan halifeliği Hz. Muaviye’ye (ra) bırakmıştır. Hz. Hasan’ın (ra) bu tutumu ve kararı Ehl-i Sünnet âlimlerine göre bir feragat/fedekârlık olarak kabul edilmiştir.

Hitti’nin bu konudaki görüşü ise şöyledir: “İşbaşında bulunmaktan çok evdeki haremde oturan Hasan’ın ilgilendiği konular, devlet idaresinden ziyade başka alanlardı. O, kendisinden güçlü olan rakibi lehine hilafet makamından vazgeçmek zorunda kalıp hak talep etmekten kaçarak safa sürmek ve rahat bir hayat yaşamak için Kufe hazinesinden de bir hayli tayin ve maaşını da alarak Medine’ye çekilmiştir.[28] Hitti’nin bu ifadeleri oryantalistlerin, sahabe kimliğini seküler temelli yorumlama gayretlerine dair verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. 

Oryantalistler, Sünni algının aksine diğer mezhep ve fırkaların görüşlerini kabul edip öne çıkarmışlardır. Çağdaş bazı Müslüman yazarlar da oryantalistlerin tesiri altında kalarak sahabeyi ve sahabe dönemi olaylarını eleştiride ileri gitmişlerdir.

Oryantalistlerin, Ehl-i Sünnet düşüncesine aykırı olan görüşlerini benimseyip yayan ilk Müslüman yazar Mirza Bakır’dır. O’nun sahabe ve dönemi olayları hakkındaki menfi fikirleri daha sonra Ahmed Emin, Taha Hüseyin ve Muhammed Ebu Reyye gibi yazarlar tarafından yaygınlaştırılmıştır. 

Taha Hüseyin ise İslam Tarihi’nin ana kaynaklarında geçen ve Ehl-i Sünnet uleması tarafından muteber olarak kabul edilen eserlere aykırı olarak ashab arasında meydana gelen ihtilaflarda sahabilerin birbirlerini tekfir ettiklerini ve fasık olarak nitelendirdiklerini ileri sürer.[29] 

Sözkonusu bu yazarlar görüşlerine müdellel bir kimlik kazandırmak için daha çok Şia kaynaklı imamların düşüncelerini, oryantalistlerin eserlerinde geçen iddiaları ve doğrulukları kanıtlanmamış bazı rivayetleri kullanmaktadırlar.[30]

2.2. Ehl-i Sünnet’e Göre Sahabe Dönemi Olayları

Sahabe dönemi olayları İslam Tarihi’nin en önemli tartışma konuları arasında yer almaktadır. Ehl-i Sünnet, sahabe konusunda kendi arasında bir bütün olarak müşterek duygu ve fikirlere sahiptir. Ehl-i Sünnet, sahabelerin tarihi/siyasi kimlik ve kişiliklerinden ziyade onların dini değerlerini ve İslam’da sahip olduğu önemli yerlerini nazara verme eğilimindedir. [31] Ehl-i Sünnet, sahabe neslini Kur’an’ın ifadesiyle “en hayırlı ümmet” [32] olarak kabul eder. Ayrıca Ehl-i Sünnet’e göre sahabeler;

  • Allah Resulüne ulaşmak için bir köprüdürler,
  • İslam’ın ilk temsilcileridirler,
  • Peygamberlerden sonra en faziletli insanlardır,
  • Vahyin ilk ve canlı şahitleridir,
  • İslam’ı âleme tebliğ eden ilk muallimlerdir,
  • Hidayet yoluna ışık tutan rehberlerdir.

Ehl-i Sünnet’e göre -İslam’ı anlama ve yaşama hususunda- ilk kaynak olmaları bakımından sahabelerin önemi büyüktür. Ehl-i Sünnet âlimleri bizzat Resulullah’tan öğrendikleri İslam’ı en güzel bir şekilde yaşamak suretiyle kendilerinden sonra gelen ümmete birer örnek olan sahabilere son derece hürmetkâr bir üslup kullanmışlardır. Zira onlara göre ashab-ı kiramın İslam’ı yayma ve Resulullah’ı koruma uğrunda yaptığı fedakârlıklar kendinden sonra gelen nesilleri imrendirecek ve hayrette bırakacak bir niteliktedir.[33]

Ehl-i Sünnet, ashab arasındaki ihtilaflarda hepsi hakkında hüsn-i zan eder, onlara rahmet okur, kusurlu olanlarının da bağışlanmalarını diler. Bununla beraber Sünni âlimler sahabelerin masum olup hiçbir zaman günah işlemediklerini ve içtihatlarında hata etmediklerini de söylemez. Ashab arasındaki ihtilafları ve hataları beşeriyet iktizası olarak görür. Vuku bulan ihtilaf ve muharebelerin hayırlı neticlerini görür. Sahabiler arasında cereyan eden hadiselerde her iki tarafın da İslam’a hizmet etme niyetiyle hareket ettiğini savunur. Müçtehit makamına da sahip olan ashabın hataları içtihat hatasıdır ve ona da ecir vardır. 

Sahabe arasındaki anlaşmazlıklara dalmamak her iki tarafa mağfiret dilemek ve onlara dostluk duygularını beslemek tercih edilmesi gereken bir tavırdır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet uleması sahabeye karşı menfi tavır sergileyenlere karşı reddiye mahiyetinde cevaplar vererek bu amaç doğrultusunda eserler kaleme alınmıştır.[34]

Ehl-i Sünnet âlimlerinin yukarıda zikredilen müspet tavır ve tutumlarına müşahhas birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. Mesela:  Yusuf Benli, sunmuş olduğu bildiride belirttiğine göre İbn Kuteybe, sahabiler arasındaki muhalefetin yadırganacak bir şey olmadığını savunur. Çünkü ashabın bir kısmının hadis ile amel ettiğine, ikinci kaynak olan hadislere başvurduğunu, diğer bir kısmının ise Kuran’ı tevil/tefsir ederek hüküm bulmaya çalıştığını dolayısıyla da her iki tarafın da İslam’ın temel kaynaklarından hareketle şeriatın gereğinin ikamesini icra etmeye çalıştıklarını zikreder.[35]

Sünni âlimler, Şia algısına bir reddiye olarak masum imam düşüncesini kabul etmezler. Zira Sünni âlimlere göre Ehl-i Beyt mensupları Hz. Peygamber’in (sav) neslinden gelme şerefini taşımakla beraber hiçbir zaman hata ve günah işlemekten korunmuş değillerdir. Çünkü ismet sıfatı sadece Hz. Peygamber’e (sav) mahsustur.[36]

Ashab arasında vuku bulan hadiseleri Ehl-i Sünnet değerlendirirken her iki tarafın da İslam’a hizmet niyetiyle hareket ettiğini, yapılan içtihatta Hz. Ali’nin (ra) isabetli olduğunu, diğer tarafın haklı olmadığını/içtihadında hata ettiğini, ancak Hz. Peygamber’in (sav) “içtihadında isabet edenin iki sevap (içtihat ve isabet sevabı), isabet etmeyenin bir sevap alacağına dair hadislerini esas alarak diğer tarafın da ittiham edilemeyeceği hükmüne varmıştır. [37]

Sünni Âlimler Hz. Muaviye’nin (ra) tartışmalı hilafeti meselesine de değinirler. Onlar, Hz. Muaviye’nin (ra) halifeliğinin meşrutiyetinin ancak Hz. Hasan’ın (ra) hakkından feragat ederek kendisine biat etmesiyle başladığını kabul ederler.[38] İmam-ı Azam Ebu Hanife ise uzun bir ömür yaşadığı için bazı sahabilerle görüşme imkânı bulmuştur. Ebu Hanife, Allah’ın Kitabında ve Resulünün sünnetinde bulamadığı hükümler hususunda ashabın kavlinden istifade eder ve ashabın kavlini delil olarak kabul eder. O’na göre delail-i şeriyyeden olan icmanın en alası sahabenin icmaıdır ve ashabın icmaı kat’i bir hüccettir.

Ebu Hanife, kendisini sahabelerin kavline tabi olan bir fakih olarak tanıtır. Onlara uymayı vacip sayar. Ebu Hanife’nin sahabilere ve özellikle Ehl-i Beyt’e şiddetli bir muhabbeti vardır. Ehl-i Beyt’e eza eden Abbasiler’i tenkit etmiştir. Nitekim Abbasi Halifesi Ebu’l Abbas Seffah’a biat ederken Peygamber’in (sav) akrabasına kutsi bağlarla bağlı olduğunu Ehl-i Beyt’in cümlesini sevdiğini ve ancak bu şartlarla biat edebileceğini ifade etmiştir.[39] 

Ebu Hanife, sahabe dönemi olaylarını değerlendirirken özellikle Emeviler’e tenkitlerde bulunur. Zira O’na göre Emeviler hilafeti saltanata dönüştürerek büyük bir bid’ate imza attılar. Yezid (680-683) döneminde Ehl-i Beyt’e yapılmayan eza ve cefalar kalmadı. Ehl-i Beyt katliama maruz kaldı. Hz. Ali’ye (ra) beddua etmek bir sünnet imiş gibi uygulandı. Bu bidatlar Ömer bin Abdülaziz (717-720) tarafından yasaklandı. Ebu Hanife, Emeviler’in idaresini meşru görmemiştir. Bu yüzdendir ki Emeviler’e karşı isyan eden Zeyd bin Ali’nin isyanını caiz görmüştür. O’na göre ashab-ı kiram re’y ve içtihatlarında kaynak olarak tamamen Kur’an ve Sünnet’i ölçü almışlardır. Aralarındaki kararları müzakere ve mübahese yoluyla alarak ferdi ve fevri davranmaktan kaçınmışlardır. Böylece ilahi affa mazhar olmuşlardır. Dolayısıyla sahabiler ile ilgili mevzularda kıyl-u kal etmekten kaçınıp onları hürmet ile anmalıyız.[40]

İmam-ı Şafii, ashab arasında meydana gelen hadiselere pek girmek istemez. Bu konuları mevzu/bahis etmeyi uygun bulmaz. Bununla beraber Hz. Muaviye (ra) ve arkadaşlarının, Hz. Ali’nin (ra) meşru hilafetine karşı gelen ayaklanmış kimseler/bağiler olduklarını da zikreder. İmam-ı Şafii’ye Sıffîn Savaşı’nı sorduklarında Ömer bin Abdülaziz’in şu sözü ile cevap verirdi: “Cenab-ı Hak, (o hadiselere) ellerimizi bulaştırmamayı nasip etti, biz dikkat edelim dillerimizi bulaştırmayalım”.481

İmam-ı Şafii, hilafet problemi üzerinde de durur. O’na göre Hz. Ali (ra), kendinden önceki halifelerin hilafetine razı oldu, Onlara biat etti, arkalarında namaz kıldı ve Onların idaresi zamanında onlara “Şeyhu’l-İslam” oldu. Efdaliyet meselesinde İmam-ı Şafii de Hz. Ali’yi (ra) dördüncü sırada kabul eder. Ashab-ı Kiramın faziletlerine dair birçok beyanatta bulunan İmam-ı Şafii’ye göre sahabelerin bıraktıkları ilim, sonraki fukahaya kaynak teşkil etmiştir. Sahabelere ve Ehl-i Beyt’e çok muhabbeti sebebiyle İmam-ı Şafii, hükümete karşı gelmekle suçlanmış ve Rafızîlikle ittiham edilmiştir.[41]

Ahmed bin Hanbel ise “ashabı kötüleyen birisini gördüğünüzde onun Müslümanlığından şüphelenebilirsiniz”[42] ifadesiyle sahabe nesline olan hürmetini beyan eder. 

Ehl-i Sünnet ulemasından Pezdevî’ye (d. 1030/v. 1099) göre Hz. Peygamber (sav) nass ile hiçbir kimseyi hilafete tayin etmemiştir. O’na göre sahabiler arasındaki muhalefet ve muharebelerden dolayı ashaba buğz etmek caiz değildir. Sahabe nesli, muhabbete layık müstesna ve emektâr bir taifedir. Ancak O’ne göre muhabbette de aşırıya gitmemek gereklidir. Aksi halde muvazenesiz ve neticesiz muhabbetlere gidilmiş olunur. O, bu konuda Rafızîlerin muvazenesiz muhabbetlerini örnek olarak verir. Pezdevî, Hz. Muaviye (ra) ve taraftarlarını haksız görür, ancak tezyif etmez.[43]

Ayrıca sahabiler arasında olup bitenleri O’na sorduklarında O şu ayeti okuyarak cevap verirdi: “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz” [44] Dolayısıyla gerçek bir müslümana düşen, bu konuda susmayı tercih etmesi ve kazaya rıza göstermesidir. Zira Allah’ın, bir kısmını haklı gördüğü ve diğerlerini de af ettiği sahabiler hakkında ileri- geri konuşmak caiz değildir.[45]

Muhammed el-Ğursi, “Sahabe Dönemi” adlı eserinde İmam-ı Gazali’nin bu mevzudaki görüşlerine yer verir. Şöyle ki Gazali, “Allah hepsine de güzel bir akibet vaad etmiştir.”487 ayetine dayanarak sahabilerin hepsinin cennetlik olduklarına inanır ve bu ayetteki müjdenin ilk muhatapları sahabiler olduklarını ifade eder. Onlara hürmet ve muhabbet, dinin ve imanın aslî kaidelerindendir. Kur’an ve Hadis, ashabı öven nasslarla doludur. Ashab-ı Kiram’ın yaptığı işler, neticesi itibariyle isabetli olmasa bile niyetlerinin hayır olduğunu ve her iki tarafın da ümmetin selametini düşündüğünü kabul etmek gerekir.[46] 

Gazali, sahabilerin iyi niyetine dair Sıffîn Savaşı öncesi Hz. Aişe’nin (r. anha) fitneyi bastırmak gayretlerini örnek olarak verir. Ancak bazı işlerin başta düşünüldüğü gibi cereyan etmediğini, fitne ve fesat neticesi olarak bazı hadiselerin kontrolden çıkabileceğini savunur. Gazali, sahabe döneminde meydana gelen olayları bu bağlamda ele alır ve hüsn-i niyet üzere tahlil eder. Hadiseleri değerlendirirken meydana gelen ihtilafların kader cihetiyle hikmetlerine dikkat çeker. “Olayların her halde bir tevili veya bilmediğimiz bir hikmeti vardır” kaidesiyle hareket eder. “Müslüman hakkında hüsn-i zan etmekte hataya düşmek, ona dil uzatarak isabet etmekten daha hayırlı ve güvenlidir” ölçüsüyle sahabe olaylarının analizini yapar.[47] Şehbenderzade’ye göre Ehl-i Beyt ve Ehl-i Beyt’in terbiyesinde yetişmiş sahabilerin fedakârca gayretleri olmasaydı ihtimal ki Emeviler İslam’ı daha şiddetli bir şekilde karıştırır ve bozarlardı. Şehbenderzade, Hz. Ali’nin (ra) faziletlerine vurgu yapar. Sahabe dönemi olaylarında Hz. Ali’nin (ra) fazilet ve adalete aykırı en ufak tedbirlere dahi tenezzül etmediğini, takiyye düşüncesini Hz. Ali’ye (ra) yakıştırmanın gayet çirkin bir tutum olduğunu beyan eder.[48] 

O’na göre Hz. Ali (ra) asayiş taraftarıdır.  Nitekim Ebu Süfyan’ın (ra) hilafet meselesinde binlerce atlı ile Hz. Ali’ye (ra) yardım edeceğine dair vaatlerini Hz. Ali’nin (ra) kabul etmeyişini bu hususa örnek olarak zikreder. Şehbenderzade, Cemel Savaşının temel sebebi olarak, Hz. Aişe’nin (ra) İfk Hadisesinde Hz. Ali’ye (ra) kırgın olmasını gösterir. [49]

İbn Hazm (ö. 456/1064), ashab zamanında yaşanan olaylarda her iki tarafın iyi niyetli olduğunu, yaptıkları işin içtihada dayandığını ve savaşmak maksadıyla yola çıkmadıklarını ifade eder. Ancak neticenin aleyhlerine döneceğini hisseden bazı fitnecilerin komplosu sonucu kendilerini savaşın içinde bulduklarını ve dolayısıyla sahabilerin kusursuz olduklarına inanır.[50]

İbn Hacer el-Heytemî’ye göre sahabe arasındaki hadiseler hakında kıyl-u kal etmemek vaciptir. Zira o konuları mevzu bahis etmek ashaba karşı buğz ve tarafgirlik hislerinin oluşmasına sebep olabilir. Hâlbuki ashab-ı kiram İslam’ın bayraktarlarıdır.[51]

Ebubekir İbnü’l-Arabî (ö. 543/1148), sahabilerin hepsinin hakkı talep etme niyeti ile amel ettiklerine inanır. Hilafetin nassa dayandırılması görüşünü kabul etmez. Buna delil olarak da bu hususa dair ümmetin icmaını gösterir. Ashabı kast ederek “Onlar daha hayatta iken Cenab-ı Hakkın kendilerinden razı olduğu kimseler idi” diyerek sahabe neslini tafdil eder.[52] 

Sahabe dönemi olayları ile ilgili hilafet meselesinde Rafızîlerin görüşlerinin bâtıl olduğunu ifade eden İbnü’l-Arabî, Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında vuku bulan ihtilaflarda “hak olan Hz. Ali’nin (ra) yanında olmaktır” der. Çünkü İbnü’l-Arabî, Hz. Muaviye’nin (ra) efdal olanı terk ettiğini savunur. Bununla beraber O, “Mü’minler ancak kardeştir. O halde mü’min kardeşlerin arasını düzeltin”495  ayetine dayanarak meydana gelen hadiselerin hiçbir tarafı imandan çıkarmadığını ifade eder. Böylece Rafızîlerin hadiselere karışan bazı sahabileri tekfir eden görüşlerini de çürütmüş olduğunu belirtir.[53]

İmam-ı Nevevî, Hz. Peygamber’in (sav) hadislerinden hareketle Hz. Ali (ra) ve tarafının ehl-i isabet olduğunu, Hz. Muaviye (ra) ve tarafının ise ehl-i te’vil olduğunu zikrederek neticede her iki tarafın mümin olduğunu, birbirleriyle muharebe etmekle kâfir hatta fasık bile sayılamayacaklarını savunur. Çünkü muharebeler, şahsi kin ve ihtirastan kaynaklı ve dünya sevgisi kaynaklı olmayıp içtihat neticesidir. Dolayısıyla her iki tarafın, ehl-i sevap ve cennet olduklarının –nasslara dayanarak – söylenebileceğini ifade eder.497

Çağdaş İslam tarihçilerinden Sallabî ise şu hadis-i şeriften hareketle Hz. Ali (ra) tarafının hakka daha yakın olduğunu kabul eder: “Ümmetimden öyle bir topluluk çıkacaktır ki onlar yaratılmış insanların en kötüleridir. Onlar da Havariçtir. 

Onları hakka en yakın olanlar öldürecektir.”[54] Hz. Ali(ra) Nehrevan’daki Haricilerle yaptığı savaştan dolayı bu hadis-i şerifin manasına mazhar olmuştur. Hz. Muaviye (ra)  konusunda ise “Doğru olan önce Hz. Ali’ye (ra) biat etmesi sonra Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılmasını istemesiydi” diyerek Hz. Muaviye’nin (ra) hata ettiğini ifade eder.[55] 

Sallabî, Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında vuku bulan hilafet probleminde “imamette hak sahibi Hz. Ali (ra) idi” tezini savunur. Buna delil olarak da Kurtubî, Cüveynî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Hacer, İbn-i Hazm ve Heysemî gibi âlimlerin bu doğrultudaki görüşlerini nakleder.[56]

İmam-ı Savî ise şunu söyler: “Mümkün olduğu kadar sahabeye layık olmayan durumları zahirine çevirip uygun bir mana ile yorumlamak gerekir. Şayet meselenin tevili mümkün görülmüyorsa o konuda sükût eder ve hüküm vermeyiz. Onlar müçtehit olduğu için fasıklığa götüren durumlardan onları/ashabı korumak vaciptir. Sahabilerin ihtilaflarına dalmamak esastır. Zira bu meseleler akaid-i imaniyeden değildir. Dini açıdan faydalanılacak mevzular da değildir. Mezkûr hadiseleri mevzubahis etmek inanca zarar verir. En azından tarafgirliğe sebep olur. Bu gibi sebeplerden dolayı bu konulara dalmak caiz değildir. Ancak sahih olanı öğretmek maksadıyla veya mutaassıpların görüşlerini reddetmek için olursa caiz olur. Hele hele avamın bu konulara girmesi hiç caiz değildir. Çünkü onlar meseleleri te’vil etmeyi bilmezler.”501

Yukarıda beyan edilen görüşlerinden hareketle İmam-ı Savinin, sahabe dönemi olaylarında çok ihtiyatlı bir tutum içinde olduğu ve bu mevzuların teferruatına girmediği anlaşılmaktadır. 

Ömer Nasuhi Bilmen’e göre sahabiler, Resulullah’ın (sav) bizzat kendisinden ve sohbetinden feyizyab olmuşlardır. O’ndan (sav) edep ve hikmet dersi almışlardır. Onları hürmet ile yâd etmek her ehl-i imana vaciptir ve hükm-i Kur’ana itaat etmektir. Ashabın ihtilafı ile ilgili birtakım bid’at ve dalalet erbabı olan cahil ravilerin rivayetlerine itibar etmemek Resulullah’a (sav) olan hürmet ve itaatin bir gereğidir. Ömer Nasuhi, sahabilerin ihtilaflarını, hüsn-i zan besleyerek te’vil eder.

Mesela: Sıffîn Savaşı bir buğz ve adavet neticesi değildir. Hakkın tecelli etmesine yönelik olarak ortaya çıkan farklı içtihatların neticesidir.[57]

İbn-i Hacer’e göre Cemel ashabının muradları/maksatları insanların arasını ıslah etmek ve Hz. Osman’ı (ra) şehit edenleri kısas ile cezalandırmaktı. Hz. Ali (ra) ise önce kendine itaati sağlayarak toplumsal birlik ve beraberliği te’sis etmekti. Daha sonra Hz. Osman’ın (ra) katillerinin kesinlik kazananlarına usulünce toplumsal infiallere meydan vermeden kısas cezasını uygulamaktı.[58]

Ehl-i Sünnet ulemasından Kadı İyaz(ö.544/1149)eş-Şifa adlı eserinde sahabe dönemi olaylarını tahlil etme bağlamında şöyle beyanatlarda bulunur: “Ümmeti dalalet ve bütün ashabı küfür ile itham etmeye yönelik herhangi bir söz sarfeden bir kimsenin veya fırkanın küfrüne hükmederiz.” Dolayısıyla sahabileri zemmeden/kötüleyen Hariciler’i genellikle tenkit, bazen de tekfir etmiştir. Kadı İyaz, kaleme aldığı eserlerinde sahabeleri merkeze alan ve onları dini bir otorite olarak kabul eden hürmetkâr bir tutum ve tavır sergiler.[59]

İbrahim Canan ise sahabe dönemindeki tarihi olayları mütalaa ederken kaderin payını da ihmal etmemek gerektiğini, temkinli ve hassas olunmasının lüzumunu beyan eder ve şunu ekler: Unutulmamalıdır ki Resulullah, (sav) hiçbir ayrıma yer vermeden bütün ashabı tebrie etmiş, hangisi olursa olsun herhangi birine dil uzatanı tel’in etmiş/lanetlemiş. Bütün Ehl-i Sünnet uleması bunu mühim bir esas olarak kabul etmiştir.”505

Netice itibariyle Ehl-i Sünnet inancına göre ashabın kusurunu aramak ve onlara kusurları açısından bakmak mü’mine yakışmaz. Ashab-ı Kiramı sevmek ve onlara hürmet etmek, aynı zamanda Kur’an ve Hadis’in bu husustaki emrine uymak ve tam teslimiyet göstermek demektir. Sahabileri tafdil eden birçok ayet ve hadislere dayanarak birçok Ehl-i Sünnet âlimleri ashaptan hiçbirinin Cehennem’e gitmeyeceğini/hepsinin Cennetlik olduğu, Cenab-ı Hakkın onların kusurlarını affettiği hükmüne varmışlardır. Seçilmiş nurani bir nesil olan ashaba yönelik bir müslümanın tüm gayreti, o güzide şahsiyetleri hikmetli bir tavır ile daha iyi anlamaya çalışmak olmalıdır.

Ayrıca bize düşen bir diğer vazife ise Onlar hakkında ileri-geri konuşmak değil; olup biten tarihi hadiseleri ibretli bir nazar ile okuyup kavrayarak olayların iç yüzlerini araştırıp aynı yanlışları yeniden yaşamamak olmalıdır. 

Sahabeyi sevmek, onlara her türlü saygı ve ihtiramı göstermek Resulullah’ı (sav) sevip saymaktır. Çünkü biz sahabeyi, bizlere Muhammedi (sav) mesajları ulaştırdıkları için sever ve onlara büyük bir minnet borcumuzun olduğu şuuruyla elimizden geldiğince vefa göstermeye çalışırız. “Sahabenin her halinden alacağımız dersler vardır” kaidesinden hareketle sahabe dönemi olaylarının da kıyamete kadarki Müslümanlara vereceği onlarca mesajı bulunmaktadır. Mesela: sözkonusu olaylarda sahabiler birbirlerine kılıç çekmesine rağmen birbirlerinin faziletlerini inkâr etmemiş, iftira atmamış ve yalan söylememiştir. Birbirlerine karşı çok ciddi muhalefet etme durumunda bile edebi elden bırakmamışlardır. Birbirlerini tahkir ve tekfir etmemişlerdir. Bu durum bu çağın insanlarının çok ihmal ettiği ve çok da muhtaç olduğu önemli bir husustur.[60]

Ehl-i Sünnet ulemasının büyük çoğunluğu, sahabe dönemi olaylarını değerlendirirken hissi olmaktan kaçınmış, soğukkanlılık ve sağduyu ile hareket etmeyi tercih etmiştir. Ehl-i Sünnet uleması, ashabın hepsinin âdil olduğuna hükmeder, naklettikleri hadislerin araştırılmadan kabul edilmesi gerektiği görüşünü savunur. Bu hususta cumhurun görüşü ve ümmetin icmaı vardır.[61]

Sahabe neslini bir bütün olarak sevmek, hepsine ayrım yapmadan güvenmek Allah ve Resulü’nün (sav) emirleri gereğidir. Dindarlık, sıdk, itikat düzgünlüğü ve güzel ahlak anlamına gelen “ashabın adaletinin” muhakkak olduğu konusunda hiçbir Ehl-i Sünnet âlimi tereddüt etmez. Pek çok ayet ve hadis, ashabın örnek ahlakını ve faziletlerini nazara verir. Dolayısıyla sahabe dönemi olaylarını ele alırken sahabenin yukarıda zikredilen sıfatlarının göz önünde bulundurulması zaruri bir gerekliliktir.[62]

Ehl-i Sünnet müntesipleri; Kur’an ve Sünnet’te yer alan iman, hayat ve amel düsturlarını Resulullah’ın (sav) ve ashabının anladığı ve aktardığı şekilde hüve hüvesine muhafaza edip hayata tatbik edilmesini esas bir ölçü olarak kabul eder.[63]

Ehl-i Sünnet âlimleri, bütün ilimlerini ashab yoluyla yani sahabilerin manevi rehberliği altında Resulullah’tan (sav) almıştır. Böylece Onlar, muallimleri olan ashab-ı kirama karşı son derece hürmetkâr bir usûl ve üslup kullanmışlardır. 

2.3.Ashabın İhtilafları Bağlamında Ehl-i Sünnet İtikadında Bediüzzaman’ın Özgün Yeri ve Görüşleri

Bediüzzaman, asrımızda Ehl-i Sünnet’in en büyük müdafilerin-den/savunucularından biri olarak Ehl-i Sünnet itikadının güçlenmesinde büyük bir rol sahibi olmuştur. Bediüzzaman, başlatmış olduğu Risale-i Nur hizmetini, usûl ve metodunu da tamamen Ehl-i Sünnet düsturları üzerine oturtmuştur. Ehl-i Sünnet, mu’tedil bir yol olup sahabenin yoludur. Başta Resulullah (sav) ve ashabının tarz-ı telakkileridir. Sahabeden ayrılarak kendi akıllarına göre hareket edenlerin hidayet rehberi olamayacaklarını savunur. Yazmış olduğu yüz otuz risalesini tamamen Ehl-i Sünnet’in akide ve düsturları üzerine bina etmiştir. Eserlerinin gaye ve muhteviyatlarından birisi de Ehl-i Sünnet büyüklerinin sevgisini kalplere yerleştirmeye çalışmaktır. 

Ehl-i Sünnet’in son dönem âlimlerinden birisi olan Bediüzzaman, sahabe dönemi olayları üzerinde hassasiyetle durmuştur. Bediüzzaman, İslam düşünce tarihini önemli ölçüde etkileyen sahabe dönemi olaylarını tahlil ederken öncelikle sahabelerin her birinin âmil, kâmil ve müstakil müçtehitler olup içtihatları ve itikatları ile ümmetin yararını gözetmiş oldukları görüşünü kabul eder.

Genel anlamda Ehl-i Sünnet’in görüşlerini yansıtan Bediüzzaman, bu konuda özgün fikir ve düşüncelere sahiptir. Bediüzzaman’ın fikir ve düşünce dünyasında sahabenin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bediüzzaman, ehl-i dalaletin bir kısmının sahabe ve sünnet hakkında –ihtilaflı hadiseleri ve müteşabih hadisleri zikredip- zihinlerde şüpheler uyandırarak dinin ameli boyutunu devre dışı bırakmak amacını güttüğünü beyan eder. 

Evet, Bediüzzaman -özellikle son dönemlerde- sahabe ’ye ve sünnete yönelik oluşan tehlikenin farkındadır ve bu konuda çok müteyakkız davranır. İşte bu yüzden sahabeleri, dinin hameleleri ve esasları olarak tavsif eder.[64] 

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarından bahsederken asla tarafgirlik hissine kapılmadan olayları tahlil etmeye çalışır. Bu konuda son derece hassas ve ihtiyatlı davranır. Ancak bununla beraber olaylarda haklının hangi taraf olduğunu ve hangi tarafın hataya düşmüş olduğunu da ifade etmeyi ihmal etmez. [65]Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarını ele alırken tamamen savunmacı[66] veya itham edici[67] tavırlardan kaçınır. Bunların yerine sahabe dönemi olayları karşısında hakîm bir tavır sergiler. Hakîm tavır ise, hissi ve tarafgir bir tutumdan uzak olarak mâkul ve dengeli bir şekilde hüküm verebilmeyi ifade eder. 

Öncelikle sahabenin her halinden alacağımız derslerin olduğunu unutmamalıyız. Bediüzzaman, bu doğrultuda sahabilerin maruz kaldıkları hadiselerin kader cihetiyle hakiki sebeplerini ve hikmetlerini zikrederek[68] alacağımız dersleri beyan eder. İlmi bir şahsiyet sahibi olan Bediüzzaman’ın bu istidlali, kanaatimizce de son derece yerindedir. Çünkü sahabiler arasında cereyan eden olayları değerlendirirken amaç, sahabilerden birini diğerine karşı savunmak yerine olayların iç yüzünü araştırarak yeniden aynı hatalara düşmemek olmalıdır. 

Bediüzzaman’ın, sahabilerin muharebesinde kıyl-u kal etmemekten maksadı nahoş olan olayları gizlemek veya hiç bahsetmemek değildir. Eğer maksadı bu olsaydı en başta kendisi bu meselelere girmezdi. Bediüzzaman, sahabeler arasında yaşanan tatsız olayları ele alır ve tahlil eder, ancak teferruata girmez. Olayların kaba ve şer cihetlerine fazla değinmez. Olayların güzel taraflarını nazara verir ve isabetli açıklamalar ile hakîm bir tavır sergiler. 

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarını değerlendirirken bazen kesin ve net ifadeler kullanırken bazen de ihtiyatlı bir üslup kullanır. Mesela: Bediüzzaman, sahabiler bahsinde “sahabiler; ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak ve adalete hahişgerdirler.”[69] ifadesinikullanır. Ekseriyet-i mutlaka ifadesi ile çok az da olsa (sahabilerin) bir kısmının bu vasıfların dışında kalabileceği anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarının sebep ve hikmetleri konusunda Ehli Sünnet ulemasından farklı bazı izah ve tespitlerde bulunur. Örneğin; Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında cereyan eden muharebenin sebebi;  birçok Ehl-i Sünnet âlimlerinin eserlerinde Hz. Muaviye’nin,(ra) Hz. Osman’ın (ra)  kanını talep etmesi yani katillerinin cezalandırılması olarak geçer.[70] Bediüzzaman ise Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında cereyan eden muharebenin temel sebebinin hilafet ile saltanatın bir mücadelesi olduğunu savunur.[71] Nitekim başka müellifler de bu görüş doğrultusunda beyanatlarda bulunmuşlardır. Yani Hz.Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasındaki mücadelenin temelinde Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılmasından öte farklı siyasi sebepler aramak gerektiğini ifade etmişlerdir.518

Bediüzzaman, Ehl-i Sünnet dünyasının genelinden farklı olarak sahabe arasındaki ihtilafların hepsini aynı kategoride değerlendirmez. Her bir meseleyi kendi bağlamında ele alır. Sıffın Savaşını, Cemel Olayını ve “facia” diye tabir ettiği Kerbela Olayını ayrı ayrı değerlendirir.[72]

Bediüzzaman, sahabilerin bir kısmının meydana gelen dâhili kargaşalarda ciddi hatalar işlediklerini de kabul eder. Bu görüşüne Fetih Suresi’nde geçen “mağfiret” kelimesini delil olarak gösterir. Çünkü mağfiret, kusurun vukuuna delalet eder.[73]

Cemel Olayı için adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesi, Sıffın Savaşı için hilafet ile saltanatın mücadelesi ve Kerbela Olayı için de hamiyet-i milliye ile hamiyet-i diniyye mücadelesi tespitinde bulunur. [74] 

Neticede Cemel Olayı ve Sıffın Savaşındaki ihtilaf ve muharebeleri, içtihad neticesine bağlayarak her iki tarafın da ehl-i sevap ve ehl-i cennet olduğunu ifade eder.  Kerbela Olayını ise farklı bir zeminde değerlendirir ve bu olay için “kanlı bir fitne, facia ve feci akıbet” tabirlerini kullanır.[75]

Bediüzzaman, -İslam Tarihi’nde tartışmalı bir konu olan- Hz. Hasan’ın, (ra) hilafeti Hz. Muaviye’ye (ra) bırakması konusuna da değinir. Bazı İslam tarihçileri, Hz. Hasan’ın, (ra) hilafeti Hz. Muaviye’ye (ra) teslim etmesi konusunda– Hz. Hasan’ın (ra) rahatına düşkün olması[76] veya Hz. Muaviye’ye (ra) karşı kendini güçsüz hissetmesi[77] gibi farklı mülahazalarda bulunsalar da- Bediüzzaman, Hz. Hasan’ın (ra) bu davranışını tebrike şayan bir durum olarak telakki eder ve Hz. Hasan’ın, (ra) bu feragati ile ümmet içinde musalahaya vesile olduğu ve mühim bir fitneyi kaldırıp ümmete azim bir faide sağladığını savunur. Ayrıca Hz. Hasan’ın, (ra) bu davranışıyla ayette tebrik edildiğine dair Kur’an’dan bazı istihraçlarda bulunur.[78]

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarının Abdullah bin Sebe gibi bazı zeki ve dessas Yahudilerin fesatlarından kaynaklandığı görüşünü [79] doğru, ancak eksik bulur.  O’na göre meydana gelen olayların arka planında Abdullah bin Sebe faktöründen daha önemli sosyolojik sebepler yatmaktadır.  Şöyle ki: İslami fütuhatlar neticesinde pek çok muhtelif milletlerin İslamiyet’e girmeleriyle birbirine zıt ve muhalif fikirlerin ve mizaçların karışması, bazı milletlerin Hz. Ömer’in (ra) fetihleriyle milli yaralar aldıkları, bu durumun da asabiyetlerine dokunduğu ve bu yüzden intikama fırsat bekleyen bazı kesimlerin olduğunu ve Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıkların bu halet-i içtimaiyyeden istifade ettiklerini ifade etmektedir.[80]

Bediüzzaman, sahabe ve sahabe dönemi olaylarına bakış açısı ile ilgili olarak görüş beyan eden itikadî mezhepler konusunda da birtakım tespitlerde bulunur.  Mesela: Şia’ların müfrit kısmı ile Vehhabi ve Haricileri -Hz. Ali’ye (ra) müfritâne muhabbet veya adavetin neticesi olarak– ifrat ve tefrit noktalarında görür. 

Bu bahsin devamında ise “her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, onu ihtiyar etmiştir.”sözleriyle de Ehl-i Sünnet’in mu’tedil ve müstakim bir yolda olduğunu beyan eder.[81]Ehl-i Sünnet’in “Sahabe dönemi olaylarını iyiye te’vil etmek vaciptir.” [82] hükmüyle amel eden Bediüzzaman, hadiselerin müspet taraflarını nazara vermiştir. Alacağımız dersleri beyan edip kader cihetiyle olayların hikmetlerini ifade etmiştir. Ayrıca sahabenin fazileti konusunda Ehl-i Sünnet’in kanaatine tercüman olmuştur. Ancak sahabe dönemi olaylarına gelince Ehl-i Sünnet ulemasından farklı izah ve ispatlarda bulunmuştur. Bediüzzaman; Allah’ın, bir kısmını haklı gördüğü diğer kısmını da af ettiği sahabeler hakkında ileri-geri konuşmanın doğru olmadığı kanaatini taşımaktadır. [83] Sahabe dönemi olaylarının ve ihtilafların sebebi, dünyevi/şahsî ihtiras ve menfaat olmadığını içtihat farkından kaynaklandığını savunarak her iki tarafın da ehl-i sevap ve ehl-i cennet olduklarını kabul eder. [84]

Bediüzzaman, “güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır”[85]ifadesiyle müntesiplerine/talebelerine hayata ve hadisata karşı pozitif bir bakış açısını kazandırmaya çalışmıştır. O’nun bu tarzı, sahabe dönemi olaylarını değerlendirirken de kendini gösterir. Dolayısıyla ashab arasındaki ihtilafların/hadiselerin müspet yönlerini tespit eder ve bunları okuyucuların nazarına gösterir. Bediüzzaman, sahabe ve sahabe dönemi olayları hakkında yeni ve farklı bir görüş ortaya atmaktan ziyade, O, Ehl-i Sünnet’in bu mevzudaki inancını ve görüşlerini ispatlayan açıklamalarda bulunmuştur. Bediüzzaman’ın bu husustaki beyanatları önceki âlimlerde hiç rastlanmayan fevkalade orijinal ve kıymetli tahlillerdir. O, Ehl-i Sünnet çatısı içinde bu yönüyle özgün bir yere sahiptir.[86]

Kısacası Bediüzzaman, sahabe konusunda Ehl-i Sünnet’in görüşlerini benimser ve savunur. İtikadî fırkalar içerisinde Ehl-i Sünnet’i sırat-ı müstakimde görür. Diğer fırkaları ise ya ifrat veya tefritte olduklarını kabul eder. Ehl-i Sünnet’in hadd-i vasatta yani istikamet çizgisinde olduğunu beyan eder.534

2.4. Hz. Ali (ra) Dönemi Olayları

2.4.1. Hz. Ali (ra) ve Hilafet Meselesi

Hz. Peygamber’in (sav) vefatından hemen sonra Müslümanlar arasında siyasi bir kriz kendini gösterir. Halife seçimi meselesi tartışmalı bir konuya dönüşür. Ancak Hz. Peygamber’in (sav) vefatından hemen sonra ortaya çıkan hilafet sorununu ilk Müslümanların/sahabilerin egemenlik yarışı olarak algılamamak gerekir. Tam aksine ümmet başına hemen bir halife seçilememesi durumunda Müslümanların maruz kalacakları büyük zarar ve tehlikeler hissedildiği için hilafet meselesi ve halife seçimi aceleye getirilmiştir ve bu hususa öncelik verilmişitir. 

Bediüzzaman, “mes’ele-i imamet, bir mes’ele-i fer’iye olduğu halde, ziyade ehemmiyet verildiğinden bir mesail-i imaniye sırasına girip, ilm-i Kelâm’da ve usûlüd dinde medar-ı nazar olmuştur”[87] ifadelerini kullanır.

Zira O’na göre hilafet meselesi aslında İslam’ın aslî meselelerinden değildir. Ancak fazla önem verilmesinden dolayı imanî meseleler arasına girmiştir. Hatta Şia’lar ile Ehl-i Sünnet’in en önemli tartışma konularından birisi olup akaid-i imaniye kitaplarına mevzu olacak kadar büyütülmüş bir mesele haline gelmiştir. Bediüzzaman, hilafet mevzusunun Kelam alanında ve ilm-i usulde çok medar -ı bahs olduğu/konuşulduğu ve iman- Kur’an hizmetine de temas ettiği için bu meseleden cüz’i de olsa bahsedilmesi gerektiğine inanır. O, hilafet konusunu bir soru ve cevap üzerinden tahlil etmeye çalışır. Mesela: Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: “Hazret-i Ali (ra), Hulefa-i Erbaa’nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (ra) daha efdaldir ve hilafete daha müstehak idi ki, en evvel O (ra) geçti.” Şîa’lar derler ki: “Hak, Hazret-i Ali’nin (ra) idi. O’na (ra) haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir. (ra)” Davalarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki:

Hazret-i Ali (ra) hakkında vârid olan ehadîs-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin (ra) “Şah-ı Velayet” ünvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tarîkatlerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm O’na (ra) ve O’ ndan (ra) teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki; en efdal O’dur, (ra) daima hilafet O’nun (ra) hakkı idi, O’ndan (ra)  gasbedildi.[88]

Şia’ların bu sualine Bediüzzaman şu ifadeler ile cevap verir:

Hazret-i Ali (ra) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye ittiba ederek O’nların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîa’ların bu davalarını cerhediyor. Hem hulefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’da hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin (ra) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîa’ların davalarını cerhediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ın davası, haktır.”[89]

Bu cevabın devamında Bediüzzaman, hilafet meselesinin daha sağlıklı muhakeme edilebilmesi için Hz. Ali’ye (ra) iki cihetle bakılması gerektiğinden bahseder. Hz. Ali’nin (ra)  birinci ciheti şahsi kemalat ve mertebesi olup ikinci ciheti ise Al-i Beyt’in şahs-ı manevisini temsil etmesidir. Bediüzzaman’a göre birinci cihet itibariyle başta Hz. Ali (ra) olmak üzere bütün ehl-i hakikat Hz. Ebubekir’i (ra) ve Hz. Ömer’i (ra) takdim ediyorlar ve O’nlara öncelik veriyorlar. Çünkü O’nların hizmet-i İslamiyye ve kurbiyyet-i ilahiyyedeki makamları daha yüksektir.[90]

Ancak ikinci cihet itibariyle yani Hz. Ali (ra) şahs-ı maneviye-i Al-i Beyt’in mümessili olması cihetiyle hiçbir sahabe O’na (ra) yetişemez. Al-i Beyt’in şahs-ı manevisi olmak makamı O’na (ra) aittir. Şah-ı velayet ünvanı bihakkın kendisinindir. Bütün bunlarla beraber Bediüzzaman, şu hatırlatmada da bulunur:“Hz. Peygamber (sav) Hz. Ali (ra) ile ilgili beyan etmiş olduğu fevkalade ve senakârâne ehadis-i Nebeviyye Hz. Ali’nin (ra) şahsi kemalat ve mertebesinden ziyade O’nun (ra) ikinci cihetine yani Al-i Beyt’in mümessili olması cihetine bakmaktadır.” Dolayısıyla O’nun bu değerlendirmesi, Şia’nın bu mevzudaki telakkilerinin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.539 

Zira Şia’ya göre Hz. Ali (ra) hakkında varid olan/rivayet edilen hadisler O’nun (ra) şahsi kemalat ve mertebesine dolayısıyla O’nun (ra) hilafete en elyak/layık olduğuna işaret etmektedir. Bediüzzaman’a göre Peygamberimiz’den (sav) rivayet olan hadisler, Hz. Ali’nin (ra) manevi şahsiyetine yani Al-i Beyt’in temsilcisi olmak cihetine bakmaktadır. 

O, Şia’ların Hz. Ali’nin (ra) hilafetinin önce olması gerektiği itikadının temel sebeplerinden birisi olarak da olayların perde arkasındaki sosyolojik nedenleri ve tarihi olayları kabul eder.[91] 

Mesela: Hz. Ömer’in (ra) eliyle İran milliyetinin yaralanmasından dolayı Şia’nın, bunun intikamını Hz. Ali’ye (ra) müfritane muhabbet olarak dışa yansıttıklarını ifade eder. Ayrıca Bediüzzaman’a göre Amr ibnü’l As’ın (ra), Hz. Ali’ye (ra) karşı çıkması ve Ömer bin Sa’d ‘ın (ra) Kerbela’da Hz. Hüseyin’e (ra) karşı feci muharebesi gibi sosyolojik ve siyasi/tarihi olaylar, Ömer ismine karşı bir düşmanlığa ve bunun neticesinde de hilafet sırasının tertibinin itirazına sebep olmuştur.[92]   

Bediüzzaman, hilafet meselesinde ifrat ve tefrit noktalarında olunmaması gerektiğinden de bahseder. Nitekim bu meselede Vehhabiler’i ve Hariciler’i ifrat mertebesinde görürken Ehl-i Sünnet’in inadına sünneti terk etmeye kadar giden bir kısım Aleviler’i de tefrit mertebesinde görür.[93] 

Ayrıca O, bir kısım siyaset meftunlarının ve mülhidlerin, Hz. Ali’yi (ra) tenkit etmelerine de değinir. O’nun (ra) için ileri sürülen “siyaseti bilmediği için hilafete tam liyakat göstermemiş ve idare edememiştir” şeklindeki görüşlerin haksız ittihamlar olduğunu kabul eder. Hatta bu haksız ittihamlar yüzünden bir kısım Aleviler, Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaziyeti aldıklarını, Aleviler’in bu tutumlarında haksız olduklarını, çünkü Ehl-i Sünnet itikadının böyle fikirleri kabul etmediğini, böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamayacağını, bu fikirlerin Hariciler’den ve mülhidlerden geldiğini beyan eder. 

Bediüzzaman, “Mucizat-ı Ahmediyye” (sav) adlı risalesinde yine bir soru ve cevap ile hilafet meselesi üzerinde durur. Hz. Ali (ra) Hz. Peygamber’e (sav) yakınlığı, harikulade cesareti ve ilmi ile beraber neden hilafete tekaddüm ettirilmedi? sorusuna Bediüzzaman şöyle cevap verir: 

“Elcevab: Âl-i Beyt’ten bir kutb-u a’zam demişki: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’nin (ra) hilafetini arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murad-ı İlahî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad-ı İlahîye tâbi’ olmuş.” Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki: Vefat-ı Nebevî’den sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabiler; eğer Hazret-i Ali (ra)  başa geçseydi, Hazret-i Ali’nin (ra) hilafeti zamanında zuhura gelen hâdisatın şehadetiyle ve Hazret-i Ali’nin (ra) mümaşatsız, pervasız, zâhidane, kahramanane, müstağniyane tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaatı itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyyen muhtemeldi. Hem Hazret-i Ali’nin (ra) hilafetinin teehhür etmesinin bir sırrı da şudur ki:

Gayet muhtelif akvamın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali (ra) gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı… Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi: “Ben Kur’anın tenzili için harbettim, sen de tevili için harbedeceksin!” Hem eğer Hazret-i Ali (ra) olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-ı Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi.[94] 

Hâlbuki karşılarında Hazret-i Ali (ra) ve Âl-i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı müvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbaları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i imaniyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen muhtemeldi.”[95]

Bediüzzaman, murad-ı İlahiyyenin bir neticesi olarak Hz. Ali’nin (ra) halifeliğinin ertelenmesinin çok hikmetli olduğuna inanır. Özellikle de Emeviyye Devletinin, dünya saltanatına kendilerini kaptırmamaları açısından Hz. Ali’nin (ra) hilafeti O’nların saltanat ve siyaset heveslerini frenlemiştir.[96] 

Neticede Hz. Ali (ra) ve O’nun (ra) nesl-i mübareki olan Al-i Beyt’in manevi anlamda tavizsiz ve dik duruşları karşısında kendilerini de dengeleyen Emevi Devleti reisleri umumu bizzat kendileri olmasa da teşvik ve tasvipleri ile ahkâm-ı Kur’aniyyeyin muhafaza edilmesine ve neşrine çalışmışlardır. Bütün bu müsbet gelişmeler, Hz. Ali’nin (ra) hilafete en son gelmesinin meyveleri ve neticeleri olmuştur. Dolayısıyla Hz. Ali’nin (ra) hilafetinin -murad-ı İlahi tarafından- ertelenmiş olmasının hikmetleri anlaşılmış olmaktadır.[97]

Bediüzzaman imamet meselesinde fırak-ı dalleye karşı Ehl-i Sünnet’in görüşlerini savunur. Harici ve Vehhabi kaynaklı yanlış fikirlerin Ehl-i Sünnet’e mal edilmesine karşı özellikle Aleviler’i müspet bir tarz ve üslup ile uyarır. Ehl-i Sünnet’in ciddi olarak Hz. Ali (ra) taraftarı olduğunu, bütün hutbe ve dualarda Hz. Ali’yi (ra) layık olduğu sena ile zikrettiklerini ifade eder. Ehl-i Sünnet, Hz. Ali’yi (ra) hakiki mürşit ve şah-ı velayet olarak kabul ederler. Dolayısıyla bir kısım Alevilerin, Haricileri ve mülhidleri bırakıp Ehl-i Sünnet’e cephe almalarını uygun bulmaz.[98] Neticede Bediüzzaman, Ehl-i Sünnet ve Cemaat ile Aleviler’e beraber seslenerek onlara şu uyarıyı yapar:“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdi kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek.”[99]

Sonuç olarak Bediüzzaman; imamet/hilafet meselesini manasız, hakikatsız, haksız ve zararlı bir tartışma konusu olarak telakki eder. Bu gibi ihtilafa dayalı mevzulardan sıyrılıp tesanüd ve uhuvvet düsturlarıyla hareket edilmediği takdirde, sürecin “zındıka cereyanı” diye tabir ettiği din düşmanlarının lehine işlemeye başlayacağını müteesssifane beyan ederek bu konuyu noktalar.[100]

2.4.2.Cemel Hadisesi

Cemel Vakası, Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılması meselesinde Hz. Ali (ra) ile Hz. Aişe (r.anha) taraftarları arasında oluşan görüş ayrılığı sebebiyle vuku bulmuştur.    

Cemel Vak’ası, İslam akaidinde iman-küfür sınırı, irade hürriyeti ve kader gibi önemli problemlerin tartışma konusu haline getirilmesine te’sir eden dini, siyasi ve sosyal bir olaydır.[101]

Cemel Vak’ası, Hz. Peygamber’in (sav) vefatından sonra ilk ortaya çıkan ve etkileri günümüze kadar devam eden tarihi bir hadisedir. Ehl-i Sünnet uleması içinde önemli bir te’lif konusu olmuştur. 

Sünni kelamcılar Cemel Savaşı sonrasında muhalif tarafın pişmanlık içinde olması hatalı olduklarına işarettir görüşünü savunur.[102] Ancak bu hatadan dolayı tekfir edilemeyecekleri gibi fasık oldukları da söylenemez. Çünkü müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak gayesini ve niyetini taşımamışlardır.

Bediüzzaman’a göre Cemel Vak’ası mevzusuna girmeden önce Cemel Vak’ası ve olaya sebep olan etkenler üzerinde durmanın faydalı olacağına inanıyoruz. Toplumsal bir hareket sonucu halife Hz. Osman’ın (ra) şehit edilmesinden sonra İslam dünyasında müslümanları uzun süre meşgul edecek sancılı bir dönem başlamıştır. Hz. Ali, (ra) Hz. Osman’ın (ra)öldürülmesinden birkaç gün sonra tam bir kargaşa ortamında halife seçildi. Çok karışık ve kritik bir dönemde devlet başkanlığına getirilen Hz. Ali (ra) hilafet görevini alır almaz birçok problemlerle karşılaştı. Hz. Ali’nin (ra) ilk karşılaştığı siyasi problem müslümanların tamamının biatını alamamış olmasıdır. Bir diğer mesele ise Hz. Osman’ın (ra) katillerini tespit ve cezalandırılmasıdır. Hz. Ali (ra) vefatına kadar hep bu iki mesele ile meşgul olmuştur. Zamanla bu iki sorun, çözülmek bir yana daha başka yeni sıkıntıların sebebi olmuştur.[103]

Hz. Ali (ra), 656 senesinde halifelik makamına geçince farklı muhalefet cepheleriyle karşılaştı ve zamanla da bunlarla askeri ve siyasi mücadelelerde bulunmak zorunda kaldı. Bunlardan ilki Basra muhalefeti, diğeri Şam muhalefeti ve üçüncü ise Harici muhalefeti idi. Cemel, Sıffın ve Nehruvan Savaşları ile sonuçlanan bu muhalefet hareketleri, İslam düşünce tarihinde çok önemli dönüm noktalarını teşkil etmektedirler. 

Cemel Vakası, Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılması meselesinde Hz. Ali (ra) ile Hz. Aişe (r.anha) taraftarları arasında oluşan görüş ayrılığı sebebiyle vuku bulmuştur.Hz. Osman’ın (ra) şehadetinden sonra Medine’de anarşi havası hâkim olması, katillerin tam olarak bilinmemesi, cezanın uygulanma şartlarının oluşmaması, zamanın müsait olmaması ve ceza uygulamasının zamana bırakılmasının daha maslahatlı olacağı gibi durumlardan dolayı Hz. Ali (ra) Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılması meselesini zamana bırakma ihtiyacını hissetmiştir. Hz. Aişe (r.anha) ve taraftarları ise Hz. Osman’ın (ra) katillerini hemen bulunup onlara kısas cezasının uygulanmasını Hz. Ali’den (ra) istiyorlardı. Sonuçta iki taraf arasındaki anlaşmazlık yani içtihat farkı savaşa sebebiyet verdi. Aslında her iki tarafın savaş maksadıyla harekete geçmedikleri ve birebir yapılan görüşmelerden sahabelerin müsbet sonuçlar aldığı, birbirlerine muhalefetten vazgeçtiklerine ve anlaştıklarına dair birçok sünni kaynaklarda malumatlar vardır.[104]

Ancak liderliğini Abdullah bin Sebe adlı bir münafığın yaptığı Sebeiyye hareketinin fitne ve fesatları neticesinde iki tarafın gayr-i ihtiyari (istemeyerek) savaşa tutuşturulmuş olduklarını birçok İslam tarihçileri beyan etmektedir.554

Bediüzzaman’a göre ashab- ı kiram arasında cereyan eden muhalefetin ve muharebenin temel sebebi adaletin tahakkuk etmesiydi. Bu ifadeden hareketle Cemel Hadisesi, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Bediüzzaman, Cemel Hadisesi ile ilgili değerlendirmelerini tam anlamak için O’nun adalet-i mahza ile adalet-i izafiye hakkındaki beyanatlarını tespit etmeye çalışmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz.

2.4.2.1 Adalet-i Mahza ile Adalet-i izafiye

Adalet-i mahza, Kur’an’ın emrettiği adalettir. Bu adalete göre kuvvet Hakka hizmetkâr olmalı. Adalet-i mahza, kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette olmamalı esasına dayanır. Adalet-i mahza, zulmü kesen ve adaleti te’min eden bir tesire sahiptir. Mutlak adaleti temsil eden adalet-i mahzaya göre bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi, umumun selameti için feda edilmez. Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selameti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilemez.[105]

Kur’an’ın emrettiği adalet olan adalet-i mahzaya göre bir masumun hayatı ve kanı, hatta umum beşer için de olsa heder edilemez. İkisi yani ferdin ve cemiyetin hukuku Kudret-i İlahiye’de ve adalet-i tammenin nazarında birdir. [106] Bediüzzaman’a göre adalet-i mahza tatbiki sahalardaesas olarak kabul edilmeli, bu adalet nevine öncelik verilmeli. Hakkaniyeti muhafaza etmenin ölçüsü, mutlak adalet duygusundan ayrılmamaktır.[107]

Adalet-i izafiye ise küllün selameti için cüz’ü feda eder. Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz. Ehven’üş-şer diye bir nevi adalet-i izafiye yapmaya çalışır. Adalet-i mahza kabil-i tatbik ise/ uygulanabilirse adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür. [108] Buradan anlaşıldığına göre adalet-i izafiye beşeri münasebetlerde zaruret hallerinde başvurulan bir adalet nevidir. 

Bediüzzaman, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahını yaptıktan sonra Cemel Hadisesi hakkındaki görüşlerini beyan eder. O’na göre Cemel Vakası’nda Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılması hususunda Hz.Ali (ra) adalet-i mahzayı esas almıştır. Zira O’na göre Hz.Ali (ra), adalet-i mahzanın diğer halifeler zamanında uygulandığı gibi yine uygulanabilir olduğuna inandığı için Hz.Ali (ra) hilafet-i İslamiyeyi bu esas üzerine bina ediyordu. O’nun (ra) muhalifleri ve muarızları ise adalet-i mahzanın uygulanabilirliği kalmamıştır manasında kabil-i tatbik değil, çok müşkilatı var diyerek adalet-i izafiye üzerinde içtihat etmişlerdir. 

Farklı içtihadın neticesi ise siyasete taalluk ettiği için muharebe olmuştur. Bediüzzaman’a göre hadiselerin, bir zahiri bir de hakiki olmak üzere iki sebebi vardır.[109] 

O’na göre Cemel Vakası’nın hakiki sebebi, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Bediüzzaman, İslam tarihinde Cemel Vakası hakkında zikredilen diğer sebepler ancak zahiri sebepler olabilir. Bediüzzaman Cemel Hadisesi ile ilgili açıklamalarının neticesinde şunları ifade eder:

Madem sırf lillah için ve İslam menfaati için içtihat edilmiş ve içtihattan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktul ikisi de ehl-i cennettir. İkisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Bu bahsin devamında ise Bediüzzaman, içtihadında Hz.Ali’nin (ra) isabet ettiğini muhaliflerinse hata ettiklerini, ancak azaba müstehak olmadıklarını zikreder. Çünkü içtihat eden hakkı bulsa iki sevap var, bulmazsa bir nevi ibadet olan içtihat sevabı olarak bir sevap alır. Hatasında mazurdur. Bu bahsin nihayetinde bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zat-ı muhakkik ünvanıyla Molla Halil el- İs’irdi’nin (rh) şu sözünü nakleder: “Sahabilerin muharebesinde kıyl-u kal etme, çünkü hem katil hem maktul ikisi de ehl-i cennettir.”[110]

2.4.3. Sıffîn Savaşı

Sıffîn, Suriye’de, Fırat Nehri civarında Rakka bölgesine yakın bir yerin adıdır.[111] Savaş, bu bölgede meydana geldiği için İslam Tarihinde Sıffîn Savaşı diye adlandırılır. Sıffîn Savaşı, İslam dünyasında etkileri uzun süre devam eden ve müslümanlar arasında meydana gelen iç savaşlardan birisidir. 

Hz. Ali (ra) Cemel Savaşında Mekke’de toplanan muhalifleri etkisiz hale getirdikten sonra Hz. Muaviye (ra)’yi kendisine bey’at etmeye davet etti. Hz. Muaviye (ra), Cemel Savaşında tarafsız bir tutum sergileyerek savaşın neticesini beklemeyi tercih etmişti. Hz. Muaviye (ra) neticede savaşı galip olarak bitiren Hz. Ali’ye (ra) ancak Hz. Osman’ın (ra) katillerinin hemen cezalandırılması şartıyla beyat edeceğini ifade etti. Barış çabaları ve diplamatik girişimler sonuç vermeyince Hz. Ali (ra), askeri bir harekât kararı alarak Şam’da bulunan Hz. Muaviye’ye (ra) karşı harekete geçti. Hz. Muaviye (ra) de muhtemel bir çatışma için ordusuyla yola çıktı. İki ordu Sıffîn’de karşı karşıya geldi. Savaşın son anına kadar de barış imkânlarının aranmasına yönelik çabalar sürdü.562 

Özellikle de Hz. Ali (ra)’nin savaş taraftarı olmadığına dair İslam Tarihi kaynaklarında birçok malumat vardır. Mesela: Hz. Ali (ra)’nin askerlerine savaşı başlatan ilk taraf olmamayı emretmesi, kaçanlara, yaralılara ve kadınlara dokunulmamasını istemesi, barış ve itaati sağlaması ümidiyle Hz. Muaviye (ra)’ye tekrar tekrar elçi göndermesi gibi uygulamalar Hz. Ali (ra)’nin barış çabalarına örnek olarak verilebilir.[112] 

Ayrıca şu hadise de Hz. Ali (ra)’nin savaş taraftarı olmadığına bir delildir. Sıffîn Savaşı öncesinde Hz. Muaviye (ra), Hz. Ali (ra)’nin askerlerinin Fırat’tan su ihtiyacını engellerken Hz. Ali (ra), Hz. Muaviye (ra)’nin askerlerine aynı muameleyi yapmaması ve onların sudan istifade etmelerine engel olunmamasını emretmesi de savaş öncesine kadar iyi niyetin hâkim olduğunu göstermektedir.[113]

İyi niyetli girişimlerden sonuç alamayan taraflar, kendilerini kaçınılmaz bir savaşın içinde buldular. Hz. Ali (ra)’nin galibiyetiyle sonuçlanmak üzere iken savaş Amr bin As’ın (ra) Kuran’ın hakemliğine davet teklifi ile son buldu. 

İslam Tarihinde “tahkim olayı” adıyla da bilinen Kuran’ın Hakemliği meselesi Hz. Ali (ra)’nin ordusunda daha ciddi ihtilaflara sebep oldu. Tahkimin kabul edilmesinden dolayı kalabalık bir grup Hz. Ali (ra)’nin ordusundan ayrılmış ve kendisine karşı silahlı bir mücadeleye başlamışlardı. İslam Tarihinde Hariciler diye bilinen bu grup meseleyi daha karmaşık bir hale getirip Hz. Ali (ra)’nin işini zorlaştırmışlardır. Neticede Hz. Ali (ra), ordusundaki bütünlüğün bozulmasına sebep olan Hariciler ile Nehruvan’da savaşmak zorunda kalmıştır. Ancak bu süreçte hadiseler, Hz. Ali (ra)’nin aleyhine Hz. Muaviye (ra)’nin de lehine gelişmeye başlamıştır.[114]

Sıffîn Savaşı hakkında verdiğimiz bu özet bilgilerden sonra Bediüzzaman’ın Sıffîn Savaşı hakkındaki kanaatlerine ve görüşlerine bakalım. 

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarının sebep ve hikmetleri konusunda ehl-i sünnet ulemasından farklı olarak bazı izah ve tespitlerde bulunur. Örneğin; Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında cereyan eden Sıffîn muharebesinin sebebi;  birçok ehl-î sünnet âlimlerinin eserlerinde Hz. Muaviye’nin (ra),Hz. Osman’ın (ra) kanını talep etmesi yani katillerinin cezalandırılması olarak geçer.[115]

Bediüzzaman ise Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasında cereyan eden Sıffîn muharebesinin hilafet ile saltanatın bir mücadelesi olduğunu savunur. [116] Nitekim bazı çağdaş müellifler de bu görüş doğrultusunda beyanatlarda bulunmuşlardır. Yani Hz. Ali (ra)ile Hz. Muaviye (ra) arasındaki mücadelenin temelinde Hz. Osman’ın (ra) katillerinin cezalandırılmasından öte farklı siyasi sebepler olduğunu bunun da hilafet ile saltanatın mücadelesi olduğunu ifade etmişlerdir. [117]

Bediüzzaman’a göre Hz. Ali (ra), dinin hükümlerini ve İslam’ın hakikatlerini ve ahireti esas maksat yapmıştır. Bedeli ne olursa olsun bunlardan asla taviz vermemiştir. Saltanatın bir kısım kanunlarına ve siyasetin merhametsiz esaslarına tenezzül ve iltifat etmemiştir.[118] O, başka bir eserinde ise Hz. Ali (ra)’nin hakiki adalet olan adalet-i mahzaya göre hüküm verdiğini, ruhsat yerine azimet ile hareket etmeyi tercih ettiğini ve takvayı ölçü aldığını ifade eder. Ayrıca Bediüzzaman’a göre Hz. Ali (ra) meslek ve meşrep noktasında zahidane, müstağniyane ve muktesidane bir yol takip etmiştir.[119] Yani dünya hayatının, ahiret hayatına zarar verebilecek en ufak bir vaziyetine bile tahammül etmemiştir. Dünyaya ancak ahirete vesile olması cihetiyle kıymet vermiştir. 

Bediüzzaman, Hz. Ali (ra)’nin muhaliflerine karşı dünyevi açıdan mağlup olmasının temel sebebini Hz. Ali (ra)’nin sahip olduğu/savunduğu bu esaslardan kaynaklandığını savunur. Zira O’na göre Hz. Ali (ra)’nin muhalifleri kısmî adalet olan adalet-i izafiyeyi tercih ettiler. Her ne kadar niyetleri İslam toplumunun hayatına kuvvet vermek olsa da O ’nlar saltanat siyasetlerine kendilerini mecbur zannetttiler. Azimeti bırakıp ruhsat ile amel ettiler ve neticede Hz. Ali (ra)’ye galip geldiler. Ancak Bediüzzaman, Hz. Muaviye (ra) ve taraftarlarının bu içtihat ve tercihlerinde hata ettiklerini kabul eder. Bu mevzuda Hz. Ali (ra)’nin görüşlerini ve hareket tarzını daha doğru bulur. Çünkü O, insanı dünyaya boğduracak olan meşguliyetlerin siyaset dairesinde olduğuna inanır.571

İslam tarihi kaynaklarının birçoğunda ashab dönemi olaylarının/fitnelerinin temel sebeplerinden birisi olarak kabul edilen Abdullah bin Sebe[120] ve hareketi üzerinde de durur. 

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarının Abdullah bin Sebe gibi bazı zeki ve dessas Yahudilerin fesatlarından kaynaklandığı görüşünü 573 doğru, ancak eksik bulur. O’na göre meydana gelen olayların arka planında Abdullah bin Sebe faktöründen daha önemli sosyolojik sebepler yatmaktadır.  Şöyle ki: İslamî fütuhatlar neticesinde pek çok muhtelif milletlerin İslamiyet’e girmeleriyle birbirine zıt ve muhalif fikirlerin ve mizaçlar ortaya çıkmış, bazı milletler Hz. Ömer’in (ra) fetihleriyle milli yaralar almış, bu durum da asabiyetlerine dokunmuş ve bu yüzden intikam için fırsat beklemiş bazı kesimlerin olmuştur. Neticede zeki ve dessas bir kısım münafıklar da bu halet-i içtimaiyyeden istifade ettiklerini ifade etmiştir.[121]

Son olarak Bediüzzaman, Hz. Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edilen “İki büyük İslam ordusu savaşmadıkça kıyamet kopmaz”[122] mealindeki hadis-i şerifin, Sıffîn’de Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra)arasında cereyan eden harbe işaret ettiğini zikreder.[123]

2.4.4. Hz. Ali (ra)’nin Hariciler ile Mücadelesi

Bediüzzaman’ın Hz. Ali (ra)’nin Hariciler ile mücadelesi mevzusundaki görüşlerine geçmeden girmeden önce Hariciliğin doğuşu, gayesi ve Haricilerle yapılan savaş hakkında kısaca malumat vermeye çalışalım. 

Hariciler Hz. Ali (ra)’nin Sıffîn’de hakem seçilerek savaşın bitmesi teklifini kabul etmesine itiraz etmişlerdir. Zamanla da bu itirazın dozunu yükselterek Hz. Ali (ra)’ye isyan edip O’nun (ra) ve taraftarlarının tahkimi kabul etmelerinden dolayı dinden sapmış olduklarını dillendirmeye başlamışlardır. Hz. Ali (ra)’ye karşı ilk fiili başkaldırıyı gerçekleştiren Hariciler olmuştur.[124]

Yaklaşık 12 bin kişiden oluşan ve İslam tarihinde Hariciler diye adlandırılacak olan bu grup “Allah’tan başka hüküm verici yoktur” sloganıyla harekete geçmişlerdir. Halife Hz. Ali (ra)’ye isyan ederek Harura denilen bir bölgeye çekilen Hariciler, Hz. Ali (ra)’ye tahkimi kabul etmekten vazgeçmesini, tekrar hep birlikte Şamlılar üzerine yürümesini, Sıffîn Savaşının devam etmesini istiyorlardı. Hz. Ali (ra) ise “akitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin” [125] ayetine dayanarak verdiği sözden geri dönmeyeceğini açıkladı. Daha sonra Nehruvan’da toplanan Haricileri halife Hz. Ali (ra), önce müzakereler yoluyla ikna etmeye çalıştı. Nehruvan’da saldırıyı ilk olarak başlatan Haricilerle Hz. Ali (ra) savaşmak zorunda kaldı ve birçok Harici bu savaşta öldürüldü.[126]

Bediüzzaman, Hariciliği sahip olduğu müfrit ve muvazenesiz görüşlerinden dolayı fırak-ı dâlleden kabul eder. Yine O’na göre Hz. Peygamber’in (sav) rivayetlerinde Hz. Ali (ra)’nin diğer sahabelere tefevvuk ettirilmesinin/üstün tutulmasının temel sebeplerinden birisi Hz. Ali (ra)’yi tenkit ve tadlil eden Hariciler’i sükûta davet etmektir. Zira Bediüzzaman’a göre Hariciler’in mütecaviz tavır ve üslûpları, ehl-i İslam’a çok zararlı düşmüştür.[127] 

Hz. Peygamber (sav), ümmetin nazarında Hz. Ali (ra)’yi tathir ve tebrie etmek için O’nun (ra) hakkında birçok hadis-i şerifleri zikretmiştir.581Bediüzzaman, Resul-i Ekrem’in (sav)  umur-ı ğaybiyyeye dair hadislerinden bazılarını zikrederken Hariciler ile ilgili olan bazı rivayetlere[128] yer verir. Mesela: Birgün Hz. Peygamber Hz. Ali (ra)’ye demiş: Sende Hz. İsa (as) gibi iki kısım insan helakete gider. Birisi ifrat-ı muhabbetle diğeri ise ifrat-ı adavetle. Nasranîler ifrat-ı muhabbetle Hz. İsa’ya (as) Allah’ın oğlu (ibnullah) dediler. Yahudiler ise ifrat-ı adavetle Hz. İsa’ nın (as) nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım insanlar şiddet-i muhabbetten helakete gidecektir. Bir kısmı ise adavetinden çok ileri gidip ümmetin nazarında nefretle karşılanacaktır. 

Bediüzzaman, hadis-i şerifin birinci kısmında kastedilenlerin Rafîziler, ikinci kısımdakilerin ise Hariciler ile Nasibe[129] diye tabir edilen bir kısım Emevi taraftarları olduğunu beyan eder.[130]

Bediüzzaman, “Mucizat-ı Ahmediyye” adlı eserinde Hariciler ile ilgili bazı rivayetleri nakleder. Bu hadislerin aynı zamanda ihbar-ı ğaybi nevinden birtakım mucizeler olduklarını da kabul eder. Buna göre Hz. Peygamber (sav) vefatından yaklaşık 30 sene sonra meydana gelecek olan fitnelerden bahsetmiştir. Bunlardan bir tanesi de Hz. Ali (ra)’nin, Havaric’e karşı Nehruvan’da ve Harevra’da muharebe edeceğinin haber verilmesidir. Başka bir rivayette Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali (ra)’ye “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı ihbar etmiş. Hz. Ali (ra) o adamı tanırmış. O da Harici Abdurrahman ibn-i Mülcem imiş.[131]

Bediüzzaman, şeytandan istiaze bahsi diye bilinen 13. Lema’da, “büyük günah işleyen mümin kalamaz” diyen Hariciler’in bu görüşlerini mukni ve müdellel bir tarzda çürütür.[132] Zira Hariciler’e göre Hz. Ali (ra), tahkim/hakem seçme fikrini kabul etmekle, Hz. Muaviye (ra) ise başkasının hakkı olan hilafeti gasbetmekle, Cemel ve Sıffîn Savaşlarına katılan sahabeler de birbirleriyle muharebe etmekle büyük günah işlemişlerdir ve büyük günah işlemenin bir neticesi olarak da küfre girmişlerdir.587

Diğer sahabelere nazaran Hz. Ali (ra)’nin faziletleri hakkındaki hadislerin daha çok rivayet edilmesinin hikmeti nedir? sorusuna cevap olarak Bediüzzaman şu beyanda bulunur: 

Hariciler, Hz. Ali (ra)’ye haksız hücum ve O’nu (ra) tenkis ettikleri (değerini azaltmaya çalıştıkları) için Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olan Ehl-i Hak, haklı olarak Hz. Ali (ra) hakkındaki rivayetleri çok neşretmişlerdir.[133]

2.5. Hz. Ali (ra) Nesli ve Emeviler

2.5.1. Hz. Hasan’ın (ra) Hilafeti Hz. Muaviye’ye (ra) Bırakması

Hz. Ali’nin (ra) vefatından sonra boşalan hilafet makamına Hz. Hasan (ra) seçilmiştir. Bu durum üzerine Hz. Muaviye (ra) askeri bir hareket maksadıyla Kufe’ye doğru yola çıkmıştır. Hz. Hasan (ra) ise karşı atağa geçmek ve mukavemet etmek yerine kendi rızasıyla ve birtakım şartlar doğrultusunda hilafet hakkını Hz. Muaviye’ye (ra) bırakmıştır.

Bediüzzaman, İslam tarihi sahasının tartışmalı konularından birisi olan Hz. Hasan’ın (ra) hilafeti Hz. Muaviye’ye (ra) bırakması[134] konusuna da değinir. Hz. Hasan’ın (ra) hilafet hakkından feragat etmesi konusunda bazı İslam tarihçileri özellikle de oryantalistler farklı birtakım mülahazalarda bulunmuşlardır. 

Mesela: bazı İslam tarihçileri Hz. Hasan’ın (ra), hilafeti Hz. Muaviye’ye (ra) teslim etmesi konusunda – Hz. Hasan’ın (ra)  rahatına düşkün olması[135] veya Hz. Muaviye’ye (ra) karşı kendini güçsüz hissetmesi [136]  gibi farklı mülahazalarda bulunsalar da- Bediüzzaman, Hz. Hasan’ın (ra) bu davranışını tebrike şayan bir durum olarak telakki eder ve Hz. Hasan’ın (ra), bu feragati ile ümmet içinde musalahaya vesile olduğu ve mühim bir fitneyi kaldırıp ümmete azim bir faide sağladığını savunur. Ayrıca Hz. Hasan’ın (ra), bu davranışıyla ayette tebrik edildiğine dair Kur’an’dan bazı istihraçlarda bulunur.[137]

Bediüzzaman, konu ile ilgili olan şu hadis-i şerifi Mektubat adlı eserinde Hz. Hasan’ın (ra) fedakarlığına dair bir delil olarak kullanır: Fethu’l-Bâri’de geçen ve İbn-i Üyeyne’den (ra) nakledilen bir rivayete göre Allah Resulü (sav) “Bu oğlum Hasan ümmetimin başına geçecektir ve Allah O’nun ile iki büyük orduyu barıştıracaktır.” diye buyurmuştur.[138]

Bediüzzaman, bu hadis-i şerife şerh olarak “işte kırk sene sonra İslam’ın iki büyük ordusu karşı karşıya geldiği vakit Hz. Hasan (ra), Hz. Muaviye (ra) ile musalaha edip cedd-i emcedinin mucize-i ğaybiyyesini tasdik ettirmiştir” ifadelerini kullanmıştır. Ayrıca O’na göre bu hadis ile Allah Resulü (sav), Hz. Hasan’ın (ra) kendini azletmesini ve barışı sağlamasını tahsin etmiştir.

Hz. Hasan’ı (ra), hulefa-i erbaanın beşincisi olarak kabul eder. O’na göre Hz. Hasan’ın (ra), hilafet müddeti az olmakla beraber azim bir kıymete sahiptir. Zira Hz. Hasan (ra), halifeliği döneminde cemaat-i İslamiyyenin musalahasına vesile olmuştur ve aralarındaki anlaşmazlığın kalkmasını sağlamıştır. Böylece hadiste zikredilen müjdeye mazhar olmuştur. Bu gibi sebeplerden dolayı Bediüzzaman, O’nun (ra) halifeliğini ve hilafet dönemini –İslam’ın/müslümanların selameti açısından- çok ehemmiyetli görmektedir.[139]

Bediüzzaman’a göre Hz. Hasan (ra), Ehl-i Beyt’in manevi hizmetlerini siyasetle lekelememek için kendi iradesi ile Hz. Muaviye’ye (ra) hilafeti terketmiştir.  Hz. Hasan (ra), bu tercihini Ehl-i Beyt’in manevi hizmetlerde -ihlâs ile- istihdamı açısından daha selametli ve maslahatlı bulmuştur.[140]

Bediüzzaman’ın Hz. Hasan’a (ra), olan azami hürmet ve muhabbetinin bir diğer sebebi ise Ehl-i Beyt’in on iki imamı, Gavs-ı Azam (ks), Ahmed-i Rufai (ks), Ahmed-i Bedevi (ks), İbrahim-i Desukî (ks) ve Ebu’l Hasan-ı Şazelî (ks) gibi aktaplar ve imamların O’nun (ra) mübarek neslinden gelmiş olmasıdır. Bu nurani taife, her asırda ümmet-i Muhammed’in (sav) manevi imdadına yetişip onlara rehberlik yapmıştır. Ayrıca bu mübarek kafile; irşadat, keramat ve keşfiyatlar ile müminlere kuvve-i maneviye olmuşlardır.[141]

Bediüzzaman, Hz. Peygamber’in (sav) “”Hilafet benden sonra otuz yıl devam edecektir”[142] hadis-i şerifinden hareketle dört halife dönemi ile Hz. Hasan’ın(ra), altı aylık hilafetinin müddeti tam otuz yıla tekabül ettiğini ve bunun da Hz. Peygamber’in (sav) ihbar-ı gaybi nevinden bir mucizesi olduğunu beyan eder.[143]

Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetinin ve mesleğinin Hz. Hasan’ın(ra), takip etmiş olduğu müspet hareket tarzındaki yolunun bir devamı olduğunu savunur. Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini Hz. Hasan’ın (ra), bir muavini, bir mütemmimi ve manevi bir veledi olarak kabul eder. 

Bu esaslar doğrultusunda Bediüzzaman, idareye ve siyasete girmemeyi, ilişmemeyi, asayişi azami manada muhafaza etmeye çalışmayı ve müminler arasında sulhkârane muamele etmeyi Hz. Hasan’dan (ra), ders aldığını beyan eder. Ayrıca Hz. Hasan’ın(ra) takip etmiş olduğu müspet hareket tarzını, tebliğ ve irşat metotlarının en önemli kaidelerinden birisi olarak kabul eder.[144]

Bediüzzaman, bu kaide ve esaslara göre İslam’a hizmet edilmesi gerektiğinin kat’i ve zaruri lüzumundan bahseder. Hz. Hasan’ın(ra), meslek ve meşrebinden istifade ettiği bu prensiplere göre iman ve Kur’an hizmetlerinin icra edilmesi gerektiğini müntesipleri ve talebelerinden ısrarla talep eder.[145]

Netice itibariyle Bediüzzaman, Hz. Hasan’ın(ra), hilafet hakkından vazgeçip bu hakkı Hz. Muaviye’ye (ra) vermesini tebrike şayan bir durum olduğunu vurgular. Ayet ve hadislerden deliller getirerek Hz. Hasan’ın (ra) bu feragatının Allah ve Resulü (sav) tarfından takdir edildiğine dair bazı istihraçlarda bulunur. Ayrıca Hz. Hasan’ın (ra), hilafet Hz. Muaviye’ye (ra) bırakması, dönemin müslümanları tarafından da takdir ile karşılanmıştır. Müslümanlar tek bir siyasi birlik haline gelmişlerdir. Ümmetin bütünlüğü tekrar sağlanmıştır. İşte bu olumlu sonuçlardan dolayı bu yıla İslam tarihinde “âmu’l-cema’a” (birlik yılı) denmiştir.[146]

5.2. Hz. Hüseyin (ra) ve Kerbela Olayı

Kerbela, Bağdat’ın yaklaşık 100 km. güneybatısında yer alan bir yerin adıdır. Hz. Hüseyin (ra) ve aile fertleri, 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Emevilerce bu bölgede şehit edildikleri için İslam tarihinde bu hadiseye “Kerbela Olayı” denir.[147]

             Kerbela Olayı;

  • Şia mezhebinin siyasi ve itikadi[148] bir ekol olarak ortaya çıkması,
  • Tevvabûn Hareketi604nin doğması,
  • Müslümanlardaki itikadi/siyasi bütünlüğün bozulması,
  • Harre Vak’ası[149]’na sebep olması,
  • Emevi Devletinin yıkılması gibi ciddi toplumsal infiallere sebep olan, İslam tarihinde derin izler bırakan ve etkileri uzun yıllar devam eden dini ve siyasi bir tarihi olaydır.

Emevi yönetimindeki menfi milliyetçiliğe dayalı olan mevali politikası, zamanla devlet idaresinde Şuubiyye [150] akımlarının oluşmasına neden olmuştur. Emevi Hanedanlığının yıkılıp yerine Abbasi Hanedanlığının kurulmasında bu akımların ciddi etkileri olmuştur. Emevi yönetiminde asabiyet ciddi olarak kendisini hissettirmiştir. Nitekim Emevi Devleti, Arap öncelikli bir siyaset takip etmesi sebebi ile bir Arap devleti olarak vasıflandırılmıştır.607Emevi yönetimindeki bu yanlış algı ve uygulamalar tarihi süreç içerisinde Kerbela Olayı gibi birçok trajedinin yaşanmasına sebep olmuştur. 

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarını tahlil ederken Ehl-i Sünnet dünyasının genelinden farklı olarak sahabe arasındaki ihtilafların hepsini aynı kategoride değerlendirmez. Her bir meseleyi kendi bağlamında ele alır. Sıffın Savaşını, Cemel Olayını ve “facia” diye tabir ettiği Kerbela Olayını ayrı ayrı ele alır ve değerlendirir. Daha önce belirttiğimiz gibi O, Cemel Olayını adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesi, Sıffın Savaşını hilafet ile saltanatın mücadelesi ve Kerbela Olayını da hamiyet-i milliye ile hamiyet-i diniyye mücadelesi olduğu tespitinde bulunur.

O, Cemel Olayı ve Sıffın Savaşındaki ihtilaf ve muharebeleri, içtihad neticesine bağlayarak her iki tarafın da ehl-i sevap ve ehl-i cennet olduğunu ifade eder. Ancak Kerbela Olayı için müspet bir bakış açısına sahip değildir. Kerbela Olayını farklı bir zeminde değerlendirir ve bu olay için “facia, vak’a-ı ciğersuz, kanlı fitne ve feci akıbet” gibi tabirler kullanır.[151]

Bediüzzaman, Hz. Hüseyin (ra) ile Yezid arasındaki muharebenin sadece siyasi bir mücadele olmadığına inanır. O, bu muharebenin daha ciddi bir sebebi olduğunu belirtir ve bunun da hamiyet-i diniye ile hamiyet-i milliyenin yani din ile milliyetin bir mücadelesi olduğunu savunur.[152] 

Bu bahsin devamında meseleyi biraz daha açarak mevzunun tahlilini şöyle yapar: Emeviler, devlet-i İslamiyyeyi Arap milliyeti üzerine istinat ettirip rabıta-i İslamiyyeyi rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından İslam’a iki cihetle zarar verdiler:

Birisi: Arap olmayan milletleri ve Müslümanları rencide ettiler. Diğeri ise hamiyeti milliyeyi esas olarak kabul ettikleri için hakkaniyet ve adalet esaslarına göre amel edemeyip birçok zulümlere imza attılar. 

Hz. Hüseyin (ra) ise rabıta-i diniyyeyi esas tutup mûhik/haklı olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş.[153]

Bediüzzaman, Hz. Hüseyin (ra) ile Yezid arasındaki muharebede Hz. Hüseyin’i (ra) haklı bulur. Zira O’na göre hamiyet-i diniyye esas olmalıdır. Hamiyeti milliyye ise ona hâdim, kuvvet ve kalası olmalıdır. Bediüzzaman’a göre tamamen hamiyet-i milliyyeyi ölçü almak menfi milliyetçiliktir. Bu da ırkçılıktır. Irkçılık fikri ise Emeviler zamanında İslam’a ve müslümanlara büyük bir zarar vermiştir. Bediüzzaman’a göre ırkçılık semm-i katildir yani öldürücü bir zehirdir. Frengi illetidir/Avrupa hastalığıdır. Bütün bütün bir tehlike-i azimdir611 ve sebeb-i tefrikadır. Tarif edilemeyecek felaketleri ve neticeleri tevlid eder/doğurur. O’na göre dini bağlar yerine milli bağları ikame etmek/hâkim kılmak adalet ve hakkaniyeti yok eder. 

Bediüzzaman, Kerbela Olayını ırkçılığın vahim bir neticesi olarak görür. O, menfi milliyetçilik diye tabir ettiği ırkçılığın tarihçe pek çok zararları görüldüğünü beyan eder. Nitekim bu konuda Emeviler’in asabiyet-i milliyyelerini örnek gösterir.

Asabiyet-i milliyyenin hak, hakikat, din ve adalet hesabına hareket etmesinin mümkün olmadığını zikreder. [154] Bediüzzaman, Emeviler’in müspet milliyet mefhumu yerine menfi milliyetçilik demek olan kavmiyyetçilik düşüncesiyle hareket ettiklerini savunur. Bu sebepten dolayı da İslam âleminin parçalanmasına sebep olduklarına işaret eder. O; Kerbela Olayının hakiki sebebini asabiyet-i milliyenin, milliyyeti mabud ittihaz eden gayr-ı İslamî zihniyetinde arar. 

O’na göre Kerbela Olayının hakiki faili asabiyet-i cahiliyedir. Asabiyet-i cahiliye ise gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. [155] Bediüzzaman’a göre Hz. Hüseyin (ra), “ İslam, uhuvvet-i İslamiyeye münafi (aykırı) olan kavmiyyet davasını meneder ve rededer” hükmüyle amel etmiştir. Emeviler ise fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdılar. Neticede bunun bedelini ağır ödediler. Hem kendileri çok felaket gördüler hem de âlem-i İslam’ı küstürdüler.614

Bediüzzaman’a göre insanlık tarihi boyunca meydana gelen hadiselerin, biri zahiri diğeri hakiki olmak üzere iki sebebi vardır. Kader-i ilahinin bir tecellisi olarak bazen zahiri sebep zulmederken hakiki sebep ise adaletin tecellisine vesile olabilir. 

Bediüzzaman, Hz. Hüseyin’in (ra) Yezid’e karşı mağlup olmasının dört zahiri bir de hakiki sebeplerinden bahseder. 

  1. Hüseyin’in (ra) muarızları olan Emeviler saltanatında feci hadiseye sebebiyet verecek bazı merhametsiz siyaset esasları vardı. Mesela: “Menfaat üzerine dönen bir canavar” diye tarif ettiği siyasetin bir düsturu olan “Hükümetin selameti için şahıslar feda edilir” kaidesiyle Hz. Hüseyin’in (ra) muarızlarının amel etmiş olmaları,
  2. Emeviler’in saltanatının, unsuriyete/ırkçılığa dayandığı için menfi milliyetçiliğin gaddarane bir düsturu olan “milletin selameti için herşey feda edilir” esasına göre hareket etmiş olmaları,
  3. Emeviler’in, çok eskilere dayanan Haşimilere karşı rekabet damarının muarazaya fırsat araması,
  4. Emeviler, Arap milliyetini esas tuttuklarından dolayı sair taifelerin gurur-ı millileri kırılmıştır.

Dolayısıyla Emeviler’den rencide olan bu milletler intikan duygusuyla Hz. Hüseyin’in (ra) tarafında – müşevveş bir fikirle – bulunmuşlardır. Bu durum da Emeviler’in asabiyet-i milliyyelerine fazla dokunmuş. Neticede gayet gaddarane ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.[156] 

Bediüzzaman’a göre bu dört sebep zahiridir. Kader cihetiyle Kerbela Olayının hakiki sebebini ise şöyle izah eder: Mesela; nasılki bir asker bir saat işkence altında şehit edilse öyle bir mertebeyi bulur ki on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Aynen öyle de Hz. Hüseyin (ra) ve akrabasına o facia sebebiyle hâsıl olan uhrevi neticeler, ruhani saltanatlar ve manevi terakkiyatlar o kadar kıymetlidir ki o facia ile çektikleri zahmet gayet kolay ve ucuz düşer.[157]

Ayrıca Bediüzzaman, Ehl-i Beyt’in manevi hizmetlerde bulunması gerektiğini bu kutsi vazifeyi siyaset ile lekelememek gerektiğini savunur. Hz. Hüseyin’in (ra), ağabeyi Hz. Hasan (ra) gibi yapmayıp siyasete girdiği ve siyasete müdahele ettiği için O’na (ra) kader muvaffakiyet noktasında müsaade etmemiştir. Maalesef neticede insanlık, dünyanın ve siyasetin en çirkin yüzünü Kerbela Olayı ile müşahede etmiştir. Dolayısıyla Kerbela Olayında Hz. Hüseyin’in (ra) muhalifleri zulmetmiştir. Ancak kader-i ilahi ise Ehl-i Beyt’in manevi hizmetlerde istihdamı açısından adalet etmiştir. 

Zira Onlar (r. anhüm ecmain ) yani Ehl-i Beyt’in şahs-ı manevisi olan başta Hz. Hasan (ra), Hz. Hüseyin’in (ra) ve onların hanedanları/nesilleri manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanat beraber olması gayet müşkül olduğu için Cenab-ı Hak, onları dünyadan küstürdü ve dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ ki kalben dünyaya karşı bir alakaları kalmasın.[158] 

Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) (r. anhüm ecmain), elleri geçici olan dünya saltanatından çekildi, fakat parlak ve daimi olan manevi saltanatlara tâyin edildiler. Âdi valiler yerine evliya ve kutuplardan teşekkül eden nurani bir zürriyetin başı oldular.618

Ayrıca Bediüzzaman, Hz. Hüseyin (ra) ile Yezid arasındaki mücadelenin Hz. Hüseyin’in (ra) aleyhine sonuçlanmasının bir sebebini de şöyle açıklamaktadır: İslam’ın nüzul etmesinin bir sebebi de insanların yüzünde siyah bir leke olan istibdadı izale etmekti. Fakat maatteessüf muhit-i zaman ve mekânın tesiriyle hilafet saltanata inkılâp etti. Bunun bir neticesi olarak da istibdat kuvvet ve hayat buldu. Özellikle de Yezid döneminde varlığını hissettiren ve İslam’ın özünde bulunmayan istibdadın önünü Hz. Hüseyin (ra) almak istedi. Ancak zaman ve zemin şartları

Yezid’in lehine davrandı. Cehl ve vahşet de Yezid’in istibdadına kuvvet verdi.[159] Yezid’in karşısında maddeten mağlup olan Hz. Hüseyin (ra), maneviyat âlemininsultanlarından oldu. Nitekim Bediüzzaman’a göre musibet cinayetin neticesidir. Ancak mükâfatın da mukaddimesidir.[160]

2.6. Sahabe Dönemi Fitnelerinden Bahsetme Meselesi

Bediüzzaman, bütün hususlarda olduğu gibi bu mevzuda da Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in görüşlerini savunur. Zira O’na göre Ehl-i Sünnet ve Cemaat, sahabiler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men’etmişler, lüzumsuz görmüşlerdir. Çünkü o harplerde çok ehemmiyetli sahabiler her nasıl olduysa iki tarafta da bulunmuşlardır. O fitneleri bahsetmekte o hakiki sahabilere Talha (ra), Zübeyir (ra) ve Aişe-i Sıddika  (r. anha ) gibi eazım-ı sahabeye tarafgirane bir inkâr ve bir itiraz kalbe gelebilir.  Hâlbuki hata varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı ve şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik edip tarafgirliğin bir neticesi olarak muhalif tarafa adavet etmek, diğer taraftan özellikle de şu zamanda bilfiil İslam’a dehşetli darbeler vuran binler nefret ve lanete müstehak olan zındıka komitesine ehemmiyet vermemek gibi bir halet mümin ve müdakkik bir zatın hikmetine ve vazife-i kudsiyesine yakışmaz ve muvafık gelmez. 

Hâlbuki her iki taraftaki sahabiler de ümmetin menfaatini düşünerek sırf Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmak ve adaletin tahakkuk etmesine vesile olmak için farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. İçtihattaki ihtilaf siyasete taalluk ettiği için neticede muharebe tevellüd etmiştir.621 

Ancak içtihat neticesinde Hz. Ali (ra) haklı, öteki taraf haksız dahi olsa içtihat neticesi olduğu için af edilir. Nitekim “içtihatta isabet eden iki, etmeyen bir sevap kazanır”[161] mealindeki hadis-i şeriften hareketle her iki tarafın ehl-i sevap ve ayette beyan edildiğine nazaran her iki taraf ehl-i cennet olduğu kabul edilir.[162]

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarından muhakemesiz ve muvazenesiz bahssdenlere Vehhabileri ve Rafîzileri örnek verir. Zira Onlar, aşere-i mübeşşereden olan bazı sahabileri zemmetmek (kötülemek) tedirler. Bu yüzden Ehl-i Sünnet ve’lCemaat, Vehhabilere ve müfrit bir kısım Rafîzilerin mezhepleri İslamiyet’e zarar vermesin diye Sıffîn harbindeki bâğilerden bile bahis açmayı zararlı görüyorlar.[163]

Bediüzzaman’a göre Ehl-i Sünnet ve Cemaat, “fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir” hükmüyle amel etmiştir.[164] 

Bediüzzaman, konu ile ilgili olarak şumu söyler: Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zat-ı muhakkik (Molla Halil el-Es’irdî, 1754-1843)  Kürtçe şöyle demiştir: “Sahabilerin muharebesinde kıyl ü kâl etme. Çünki hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler.”[165] Ancak şurada bir hususu belirtmek gerekir. Bediüzzaman’ın sahabilerin muharebesinde kıyl-u kal etmemekten maksadı nahoş olan olayları gizlemek veya hiç bahsetmemek değildir. Eğer maksadı bu olsaydı en başta kendisi bu meselelere girmezdi. Fakat Bediüzzaman, sahabilerin maruz kaldıkları olayları ele alır ve tahlil eder.  

Sahabeyi zemmetmet/kötülemek bahsine gelince Bediüzzaman bu konuda zem etmemeyi tercih ve tavsiye eder. Bu mevzuda Sâdeddin-i Teftâzânî’nin “Yezid’e lanet caizdir” sözünü değerlendirir. O, bu hükmün tahlilini yaparken Teftezanî’nin “Yezid’e lanet caizdir” sözünden lanet vaciptir, hayırdır ve sevabı vardır manası anlaşılamayacağını dolayısıyla bir insan illa ki adavet edecekse başta nefsine, kâfirlere ve zındıklara adavet etmelidir görüşünü savunur.[166] 

Zem ve lanet etmekte isabet edilse sevap yok. Edilmese günah ve vebal sözkonusu ne olacağı için zem ve lanetten kaçınmanın en doğru yol olduğunu kabul eder. 

Bu bahsin devamında Bediüzzaman;  Haccac-ı Zalim, Yezid ve Velid gibi heriflere lanetin caiz olduğunu savunan Sâdeddin-i Teftâzânî’ye mukabil Seyyid Şerif Cürcanî ve İmam-ı Gazali gibi allamelerin “hususi eşhasa lanet caiz değildir” görüşünü savunur. Ancak Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun gibi umumi bir unvan ile lanetin caiz olduğunu kabul eder.[167]

Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarını ele alırken tamamen savunmacı[168] veya itham edici [169] tavırlardan kaçınır. Bunların yerine sahabe dönemi olayları karşısında hakîm bir tavır sergiler. Hakîm tavır ise, hissi ve tarafgir bir tutumdan uzak olarak mâkul ve mizanlı bir şekilde hüküm verebilmeyi ifade eder. 

Öncelikle sahabenin her halinden alacağımız derslerin olduğunu unutmamalıyız. Bediüzzaman, bu doğrultuda sahabilerin maruz kaldıkları hadiselerin kader cihetiyle hakiki sebeplerini ve hikmetlerini zikrederek[170] alacağımız dersleri beyan eder. Bediüzzaman’ın bu istidlali, kanaatimizce de son derece yerindedir. Çünkü sahabiler arasında cereyan eden olayları değerlendirirken amaç, sahabilerden birini diğerine karşı savunmak yerine olayların iç yüzünü araştırarak, yeniden aynı hatalara düşmemek olmalıdır. 

Bediüzzaman, Savi’nin “sahabe dönemi olaylarını iyiye te’vil etmek vaciptir.”[171]sözüyle amel etmiştir. Hadiselerin müspet taraflarını nazara vermiştir. Alacağımız dersleri beyan edip kader cihetiyle olayların hikmetlerini ifade etmiştir. 

Bediüzzaman; Allah’ın, bir kısmını haklı gördüğü diğer kısmını da af ettiği sahabiler hakkında ileri-geri konuşmanın doğru olmadığı kanaatini taşımaktadır.[172] O, sahabe dönemi olaylarının ve ihtilafların sebebi, şahsî ihtiras ve menfaat olmadığını içtihat farkından kaynaklandığını savunarak her iki tarafın da ehl-i sevap ve ehl-i cennet olduklarını kabul eder. [173]

Bediüzzaman’ın, ashab-ı kiram arasındaki ihliaflar mevzusunda kullandığı üslup ve tarz-ı beyanı hakkında Abdulkadir Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynaklarıadıyla telif ettiği eserinde şu tespitlerde bulunur:“Bediüzzaman, ihtilaflı ve tartışmalı bir meseleyi ve bir hakikatı anlatmak istediğinde öyle acip bir meharetle yağdan kıl çeker gibi mevzuyu asla incitmeden, ihtilaflara da hiç dokunmadan öyle bir istikamet ve meharet içinde kalplere itminan ve nur verecek tarzda halletmiş olarak ortaya koyar.[174] 

O, İslam mezhepleri arasında da ihtilaflı meseleler haline gelen sahabe dönemi olaylarını tahlil ederken son derece dikkat, nezaket ve hürmetin kaideleri çerçevesinde, hiçbir tarafı incitmeden bununla beraber hakkı beyan ederek ve haklı tarafı tutarak beyanatlarda bulunur. Amma öyle nazik, öyle yumuşak ve öyle tesirli beyan eder ki mutaassıp mezhep mültezimlerini bile kabule mecbur ettirir. Bediüzzaman, sahabe dönemi olaylarını değerlendirirken meseleleri, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in görüşleri doğrultusunda ilmi ve mantıki deliller ile ispat yoluna giderek münakaşalara girmeden ihtilaflı hususların da fazla teferruatına inmeden ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ın dışındaki bidat ehline ve mesleğine de fazla dokunmadan irşat etmeye çalışır.”[175]

2.7. Sahabilerin Başına Gelen Felaketlerin Hikmetleri

Bediüzzaman, birçok usûl/üslûbunda ve tarz-ı hareketinde sahabe neslini kendine referans olarak kabul eder. Başlatmış olduğu hizmet hareketine da sahabe mesleğinin bir cilvesi adını verir.[176] Sahabiler için anlatılan şu anekdot, konumuza bir misal olabilecek mahiyettedir. Bazı sahabiler, şehit olmadan önce aldıkları mızrak darbeleri karşısında “çok şükür kurtuldum” demişlerdir. Bu da gösteriyor ki ashab-ı kiram başlarına gelen en büyük felaketi bile Allah’ın bir rahmeti olarak kabul ederlerdi.[177]

Bediüzzaman da bu doğrultuda hareket ederek en büyük musibetlerde bile hadiselerin hep rahmet cihetini bulur ve gösterir. Felaketlerin müspet olan yönünü nazara verir. Zira O’na göre musibetler, dergâh-ı ilahiyyeye sevk etmek için birer kader kamçısıdır.[178]

Bediüzzaman, İslam’ın ilk temsilcileri ve tebliğ edicileri olan fedekâr sahabe neslinin maruz kaldığı fitnelerin hikmetini bir soru ve cevap ile şöyle beyan etmektedir:

“Eğer denilse: Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?”

Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidadlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları tahrik edip kamçıladı; “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyet’in hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre câmia-i İslâmiyet’in kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-i imaniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhafazasına çalıştı ve hakeza… Herbir taife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyet’te hummalı bir surette sa’yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyet’in aktarına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf o güllerve gülistan içinde ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı. Güya dest-i kudret, celal ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelenbir kuvve-i anilmerkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâm’ın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâm’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.”640 Bediüzzaman, sahabiler içerisinde Ehl-i beytin maruz kaldığI felaket ve fitnelerin hikmetleri üzerinde ayrıca durur. Mesela, İslam hilafeti neden Ehl-i Beyt’te devam etmedi? sorusuna şöyle cevap verir: 

Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâmı Kur’aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi masum olmalı veyahut Hulefa-yı Raşidîn ve Ömer ibn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır’da Âl-i Beyt namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyt’e yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyet’i onlara unutturur. Hâlbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyet’e ve Kur’an’a hizmet etmişler. İşte bak! Hazret-i Hasan’ın (sav) neslinden gelen aktablar, hususan Aktab-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin’in (ra) neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer manevî Mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı dağıtıp, envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.”[179]

Bediüzzaman’a göre Âl-i Beyt’in asıl vazifesi, İslamiyet’ ve Kuran’a hizmet etmektir. Siyaset ise insanı dünyaya boğduracak meşguliyetler ile doludur. Siyaset; safiyâne, halisâne ve masumâne olan hizmet-i imana zarar verecek hallerle iç içedir. Siyaset, akılları geveze ruhları sersem eder. Siyaset menfaat üzerine dönen bir canavardır. Siyaset; meleği şeytan, şeytanı melek gösteren cerbezeli bir yoldur. Siyaset kardeşi kardeşe düşman eder. İşte siyasetin bu çirkin yüzünden dolayı –beşer her ne kadar zulüm etse de- kader-i ilahiyye Ehl-i Beyt’in mağlubiyetine fetva vermekle adalet etti.[180] 

Neticede Ehl-i Beyt’ten her asırda ümmet-i Muhammed’e (sav) rehberlik edecek olan Gavs-ı Azam (ks), Ahmed-i Rufaî (ks), Ahmed-i Bedevi (ks), İbrahim-i Desukî (ks), Ebu’l-Hasan-ı Şazeli (ks), Zeynel abidin ve Cafer-i Sâdık gibi maneviyat aleminin sultanları olan kutsi zatların nurani silsilesi zuhur etti.643

Bu mübarek kafile,  Ehl-i Beyt’in manevi hizmetleri neticesinde teşekkül etti. Böylece Ehl-i Beyt, siyasi mağlubiyete karşılık olarak saltanat-ı uhreviyye ve terakkiyat-ı maneviyyeyi elde ettiler. Kısacası az bir şey kaybettiler, ancak çok şeyler kazandılar. 

Nitekim Bediüzzaman; dünyevi işler ve rütbeler için “kırılmaya mahkûm cam parçaları” tabirini kullanırken uhrevi işlerin ve rütbelerin “bâki elmas sütunlar” olduğunu beyan eder. Dolayısıyla elması elde edip de cam parçalarını kaybeden bir kimse mağlup ve kaybeden değildir, muzafferdir ve kârdadır.[181]

Bediüzzaman, en acı olayların bile bize söyleyeceği yığınla sözü, ulaştırmak istediği onlarca mesajı olduğuna inanmaktadır. O’na göre sahabilerin her halinden alacağımız dersler vardır. Mesela: sahabiler birbirlerine kılıç çekmelerine rağmen birbirlerinin faziletini inkâr etmemiş, iftira atmamış, tadlil etmemiş ve yalan söylememiştir. Hz. Ali (ra) muhalifleri için “bize isyan eden kardeşlerimiz” [182] tabirini kullanmıştır. Netice itibariyle sahabiler arasında cereyan eden ihtilaflardan özellikle de usûl ve üslûp bağlamında alacağımız pekçok dersler vardır. Sahabiler arasında cereyan eden ihtilafların ve muharebelerin kader cihetiyle bir hikmeti de bu olsa gerektir. Bize düşen ise bu olaylara karışan ashab-ı kiram, yani İslam’ın seçkin şahsiyetleri hakkında ileri geri konuşmak yerine meydana gelen hadiselere nazar-ı ibretle bakmak, ders almak ve aynı yanlışları yeniden yaşamamak olmalıdır.[183]

Kısacası önemli olan imtihanlar karşısında sahabenin aldığı tavrı görebilmektir. Başka bir ifade ile tuzaklara takılıp yollarda kalmamak için O’nların (r. anhüm ecmain) tercihlerini tercihimiz haline getirebilmektir.

2.8. Sahabeye Dil Uzatma Meselesi

Bediüzzaman genel çerçevede üslûbunu nezihane, nazikâne ve kavl-i leyyin 647 olarak ifade eder. Ancak bazı hususlarda Bediüzzaman bu üslubundan vazgeçer, muhalifini ve muarızını ağır tabirlerle tezyif eder. O’nun bu üslub değişikliğine sebep olan istisnai hususlardan birisi de sahabeye dil uzatma meselesidir. Bediüzzaman bu hususta tavizsiz davranır. 

O, sahabeye karşı üstünlük iddiasında bulunan insanları iki kategoride değerlendirir. Bir kısmı: Safi, ehl-i diyanet ve ehl-i ilimdir ki bazı hadisleri görmüşler. Şu zamanda takva ve salahatı teşvik eden rivayetlerden yola çıkarak bir kısım ehl-i takva ve salih zatlar sahabe derecesinde veya daha üstün olabileceğini iddia ederler.[184] 

Bu kısma karşı Bediüzzaman gayet yumuşak bir üslub ile “onlara sözümüz yok, onlar azdır ve çabuk intibaha gelirler” diyerek yukarıda hadislerden hareketle iddia ettikleri sahabeye üstünlük meselesinin izahını 27.Söz’ün Zeylinde beyan eder.[185] 

Diğer kısmı ise gayet müthiş mağrur ve enaniyetli insanlardır. Bunlar mezhepsizliklerini, büyük müçtehid zatlara hatta sahabeye karşı eşitlik iddiasında bulunarak neşretmeye çalışıyorlar. Bunlar sefahete girmiş olduklarından dolayı dinin zarurui ahkâmını ve ibadetlerini yerine getirmedikleri için kendilerine birer bahane arayarak bu iman meselerinin içtihadi olduğunu – müçtehid zatları kastederek- Onların da bizim gibi insanlar olduklarını ve hata edebileceklerini iddia ederler. Bunlar yani farzları bile yerine getirmekten aciz olan sönük iman sahipleri daha da ileri giderek “Biz de içtihad edebiliriz ve istediğimiz gibi ibadetleri yapabiliriz, onlara uymaya ne mecburiyetimiz vardır” diyerek dinde tahrifat yolunu açmaya çalışıyorlar.[186]

Bediüzzaman’a göre bunların mezheplerin zincirinden başlarını çıkarmaları şeytanın desiselerine kapılmalarından dolayıdır. O, bunların davalarını çürük ve esassız olarak kabul eder. İslam’ın hameleleri/taşıyıcıları ve direkleri olan sahabelere ve müçtehidlere ilişmlerinden dolayı bu kısım ehl-i dalalet için Bediüzzaman, ağır tabirler kullanır ve Onları insan suretindeki hayvanlara benzetir.[187] 

Bu mevzunun devamında ise “Heyhat! Değil bunlar gibi ehl-i dalaletin temsilcileri olan insanlar, belki insanların en kâmilleri olan evliyaların en büyükleri dahi sahabilerin en küçüklerine yetişemez 652 ” diyerek sahabilerin din-i mübin-i İslam’daki kudsi ve ehemmiyetli yerlerini muhafaza etmeye çalışır.

Evet, Bediüzzaman, -özellikle son dönemlerde- sahabeye ve sünnete yönelik oluşan tehlikenin farkındadır ve bu konuda çok müteyakkız davranır. İşte bu yüzden sahabileri, dinin hameleleri ve esasları olarak tavsif eder.[188]

Bediüzzaman’ın bu kanaati son derece önemlidir. Çünkü sahabiler olmasaydı, bugün Kur’an-ı Kerim dışında Hz. Peygamber ( sav) ve İslamiyet ile ilgili güvenilir bilgiler bulunmayacaktı. Çünkü Kur’an’ın hükümlerinin pratik hayata tatbiki ve açıklanması ile Resulullah’ın (sav) yaptığı icraatlar, ashabın nakilleri sayesinde bilinmektedir.

Sahabeye dil uzatma ve üstünlük hususunda Bediüzzaman, talebelerini bazı fırka ve mezheplerin fikirlerine karşı dikkatli/ihtiyatlı olunması gerektiği uyarısında bulunur. Mesela: Vehhabilik ve Haricilik fikirlerinden etkilenen bazı mulhidlerin Hz.

Ali’yi (ra) tenkit etmelerine karşı, Bediüzzaman “Âl-i Beytin muhabbeti Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esastır” cümlesiyle misillemede bulunur. 

Vehhabilik damarı, hiçbir cihetle nurun hakiki şakirtlerinde olmamak lazım geliyor [189] ifadesiylede müntesiplerini Ehl-i Sünnet’e muhalif olan fikirlere ittiba etmemeleri hususunda ikaz eder. 

Bediüzzaman, Şia’nın Hz. Ali (ra) ile ilgili takiyyye düşüncesini[190] de red eder. Takiyye anlayışını kahraman-ı İslam ve Esedullah unvanına sahip olan Hz. Ali (ra)’ye yakıştırmaz. Bediüzzaman’a göre böyle bir algı, Hz. Ali’nin (ra) makamını tenzil etmektir ve yanlış bir düşüncedir. Çünkü Hz. Ali (ra), Hulefa-i Raşidini hak görmeseydi bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi.656

Rudani’nin Cemu’l-Fevaid’inde nakledildiğine göre Hz.Peygamber (sav) , Hz. Ali’ye (ra)  hitaben:“Sana şiddet-i adavetlerinden dolayı bir kısım insanlar helak olacaktır”[191] diye buyurmuştur. Bediüzzaman’a göre bu hadisin tokat vurduğu bir kısım insanlar da Nasibe’lerdir. Yani Hz. Ali’ye (ra) lanet etmeyi adet haline getiren Emevilerin müfrit bir kısım taraftarlarıdır.658

Bediüzzaman, Hz. Ebubekir (ra) ile Hz. Ömer’in (ra) hilafetlerini kabul etmeyen, birçok sahabeyi fasıklık ile itham eden Rafiziliği de İslamiyet’i zedeleyen fırak-ı dâlleden birisi olarak kabul eder. Rafiziliğin itikadi düşüncelerini çürüten reddiye mahiyetinde cevaplar kaleme alır. Rafizilerin, Hz. Ali’ye (ra) olan müfritane muhabbetleri makbul değildir ve neticesizdir. Zira Hulefa-i Raşidini ve daha birçok sahabeyi zem edip/kötüleyip Hz.Ali’ye (ra) muhabbet etmek muvazenesiz ve menfi bir muhabbettir. Menfi muhabbet ise sebeb-i hasarettir.[192]

Bediüzzaman’a göre Ehl-i Sünnet Cemaati, müfrit Rafizilerin mezheplerinin batıl olan bazı fikirlerinin, İslam’a zarar vermemesi için Sıffin Harbi’ndeki bâğilerden/isyancılardan dahi bahis açmayı zararlı görmüştür. Ehl-i Sünnet uleması, Rafizi gibi fırak-ı dâlleden olan bazı mezheplerin taraftarlık damarıyla büyük sahabelere itiraz ve adavet meylini uyandırmamak için ashab dönemindeki fitnelerden bahsetmeyi menetmiştir.[193]

       SONUÇ

Kuran-ı Kerim’in, “insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet” diye tanıttığı sahabiler, ümmet içinde en değerli ve faziletli nesil olarak kabul edilmektedir. Ashab-ı Kiram (r. a) bu manevi makamı taşıdıkları güçlü iman ve örnek davranışları sayesinde elde etmişlerdir. Ayrıca İslam’ın yayılması ve doğru anlaşılması için yaptıkları olağanüstü çalışmaları sebebiyle de sahabiler, ümmet içinde diğer müslümanlardan temayüz ederek peygamberlerden sonra gelen en faziletli insanlar şerefini/mertebesini hak etmişlerdir. 

Bizzat Resulullah’tan (sav) öğrendikleri İslam’ı en güzel bir şekilde yaşamak suretiyle kendilerinden sonra gelen müslümanlara örnek bir nesl-i mübarek olmuşlardır. Nitekim Allah Resulü (sav), ümmetine O’nları (r. a) örnek almasını tavsiye etmiş ve sahabe çizgisini getirdiği dinin ve kurduğu sistemin bir devamı olarak göstermiştir. 

Bediüzzaman’ın fikir ve düşünce dünyasında, Ashab-ı Kiram’ın (r. a) ayrı bir yeri ve önemi vardır. Mesela: kaleme almış olduğu ve “çok kıymettar ve mühim bir risaledir” dediği 27. Sözün Zeyli, sahabilerden ve onların faziletlerinden bahsetmektedir.

Bediüzzaman, İslam’ın ilk temsilcileri olan sahabileri, ümmet-i Muhammed (sav) içinde en faziletli insanlar olarak kabul eder. Sahabenin üstünlüğü meselesinde Bediüzzaman; iman, ibadet, velayet, içtihat, fazilet-i külliyye, kurbiyyet-i İlahiyye ve sevab-ı a’mal cihetiyle sahabilerin yetişilemeyecek bir makamda olduklarını ayrı ayrı bahisler halinde kaleme alır ve bu hususta izahatlarda bulunur. 

O’na göre en büyük evliya bile en küçük sahabeye yetişemez. Bediüzzaman, te’lif ettiği eserlerin birçok bahislerinde talebelerine sahabe neslini örnek verir. Ayrıca O, telif ettiği eserlerin birçok yerlerinde Ehl-i Beyt’e olan hürmet ve muhabbetini hissettirir. 

Bediüzzaman, sahabeye dil uzatanlara karşı son derece tavizsiz davranır. Mesela: Sahabelere ilişen insanların ehl-i dalalet kısmına karşı nezihâne, nazikâne ve kavl-ı leyyin olan üslubunu değiştirir ve onları gayet ağır tabirler ile tezyif eder.

Bediüzzaman, sahabe dönemi olayları üzerinde hassasiyetle durmuştur. Genel anlamda Ehl-i Sünnet’in görüşlerini yansıtan Bediüzzaman, ashab-ı kiram arasında cereyan eden hadiselerle ilgili özgün fikir ve düşüncelere de sahiptir. O, bir bakıma Ehl-i Sünnet’in itikadına ve kanaatlerine tercüman olmuştur. İttifaklı meseleleri tasdik ve ihtilaflı meseleleri ise tashih etmiştir. Dolayısıyla Bediüzzaman, bu yönüyle Ehl-i Sünnet çatısı içerisinde farklı bir yere ve öneme sahip olmuştur denilebilir. 

O, sahabe dönemi olayları üzerinde tahlillerde bulunurken çok hassas ve ihtiyatlı davranır. Titiz bir üslûp kullanır. Hürmetkâr bir tavır ile meseleleri ele alır ve değerlendirmelerde bulunur. Tamamen savunmacı veya itham edici tavırlardan kaçınır. Bunların yerine hikmetli bir tavır sergiler, yani mâkul ve dengeli bir usûl ve üslûp tercih ederek tarafgir bir tarz ve tutumdan uzak durur. Hadiselerin müspet taraflarını göz önünde bulundurmuştur. Alacağımız dersleri beyan edip kader cihetiyle olayların hikmetlerini ifade etmiştir. O’nun, “Sahabe dönemi olaylarını iyiye te’vil etmek vaciptir” sözüne uygun amel ettiği anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman, ashab-ı kiram arasında cereyan eden hadiselerin farklı içtihattan kaynaklandığını, her iki tarafın da ümmetin selametini düşündüğünü, rızayı İlahiyyeyi esas maksat yaptğını ve dolayısıyla her iki tarafın da ehl-i cennet ve ehl-i sevap olduğuna inanır. 

Sonuç olarak denilebilir ki “sahabe dönemi olayları” İslam tarihi alanının en hassas ve tartışmalı konusu olup kaygan bir zemine sahiptir. Böyle tartışmalı bir konuda çağımızın İslam âlimlerinden Bediüzzaman’ın, görüşlerinin araştırılıp ortaya çıkarılmasının önemli olduğu kanaatindeyiz. 

Bu araştırmamız, sahabe neslinin kıymetini/faziletini daha iyi anlamaya ve sahabe döneminde meydana gelen olayların hikmetini daha güzel kavramaya vesile olacaksa biz bunu büyük bir bahtiyarlık olarak telakki edeceğiz. 

Birinci bölüm için tıklayınız

İbrahim YARDIM’ın; “Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Sahabe ve Sahabe Dönemi Olayları” adlı yüksek lisans tezinden bir bölümdür.

 —–

[1] Ebu Zehra, İmam-ı Şafii, s. 91; Şia hakkında daha fazla malumat için bkz. Çorumî, Ehl-i Sünnet’in Şia’ya Tenkitleri, s. 240-250.

[2] Gadîr-i Hum olayı için bkz. el-Hamis, Sahabenin Yüzyüze Kaldığı Fitnenin Tarihi, s. 212-213; Ekrem Sağıroğlu, İlmin Kapısı Hz. Ali (ra), İstanbul, Yasin Yayınevi, 2008, s. 83.

[3] Efendioğlu, “Sahabe”, DİA, s. 497.

[4] Yusuf Şevki Yavuz, “Cemel Vak’ası”, DİA, cilt: 7, s. 321-322.

[5] Metin Bozkuş, Mes’udi’ye Göre İlk Dönem İslam Tarihi ve Mezhepleri, Ankara, Araştırma Yay, 2009, s. 107.

[6] Ahzab, 33/33.

[7] Öz, “Ehl-i Beyt”, DİA, cilt: 10, s. 499.

[8] Yusuf Şevki Yavuz, “Cemel Vak’ası”, DİA, cilt: 7, s. 321-322.

[9] Metin Bozkuş, Mes’udi’ye Göre İlk Dönem İslam Tarihi ve Mezhepleri, s. 107.

[10] Sağıroğlu, Hz. Ali (ra), s.177.

[11] Efendioğlu, Sahabe”, DİA, cilt: 35,s. 496.

[12] Adnan Demircan, Ali-Muaviye Kavgası, İstanbul, Beyan Yayınları, 2002, s. 171.

[13] Apak, İslam Tarihi (3), s. 31.

[14] Ekinci, Sahabe Dönemi, s. 260.

[15] Yusuf Benli, “Ehl-i Sünnet Geleneğinde Sahabe Algısı”,  Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantı, Adapazarı,  Ensar Neşriyat,  2013, s. 440.

[16] İbnü’l-Arabî, el-Avasım mine’l-Kavasım, s. 130; Canan, Hadis Usulü ve Tarihi, s. 463-464.

[17] Ashab ile ilgili görüşler için bkz. Ekinci, Sahabe Dönemi, s. 260.

[18] Hansu, “Mutezile’de Sahabe Algısı”, Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantı, Adapazarı,  Ensar Neşriyat,  2013, s. 495.

[19] Hansu, “Mutezile’de Sahabe Algısı”, s. 506.

[20] Zeydiyye Mezhebi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Ümit, “Zeydîler’in Sahabe Hakkındaki Görüşleri”, Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantı, Adapazarı,  Ensar Neşriyat,  2013, s. 381.

[21] Mehmet Ümit, “Zeydîler’in Sahabe Hakkındaki Görüşleri”, s. 381.

[22] Bakara, 2/134-141.

[23] Mehmet Ümit, “Zeydilerin Sahabe Hakkındaki Görüşleri”, s. 388.

[24] Fikret Kahraman, Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 588.

[25] Hıdır Özcan, “Oryantalistlerde Sahabe Algısı”, Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantı, Adapazarı, Ensar Neşriyat,  2013,  s. 520.

[26] Hıdır Özcan, “Oryantalistlerde Sahabe Algısı”,  s. 525.

[27] Söz konusu Hadis-i Şerif’in Fethu’l-Bâri’de geçen asıl metni şöyledir: İbn-i Uyeyne’den nakledilen bir rivayete göre Allah Resulünün şöyle buyurmuştur: “Bu oğlum Hasan başa geçecektir.  Allah O’nunla (ra) iki büyük orduyu barıştıracaktır.” (el-Askalanî, Fethu’l-Bâri h. no: 3746, s. 120).

[28] Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İst, İFAV Yayınları, 2011, s. 268.

[29] Efendioğlu, “Sahabe, DİA, cilt: 35, s. 498.

[30] Efendioğlu, “Sahabe, DİA, cilt: 35, s. 498.

[31] Benli, “Ehl-i Sünnet Geleneğinde Sahabe Algısı”, s. 442.

[32] Al-i İmran, 3/110.

[33] Efendioğlu, “Sahabe”, DİA, cilt: 35, s. 491.

[34] Sahabe neslini tafdil etmek amacıyla kaleme alınan örnek bir eser için bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Müslümanların Nezih İtikatları, İstanbul, Hisar Yay., 2010.

[35] Benli, “Ehl-i Sünnet Geleneğinde Sahabe Algısı, s. 437.

[36] Mustafa Öz, “Ehl-i Beyt”, DİA, cilt: 10, s. 499.

[37] Benli, “Ehl-i Sünnet Geleneğinde Sahabe Algısı”, s. 438.

[38] İrfan Aycan, “Muaviye bin Ebu Süfyan”, DİA, cilt: 30, s. 333.

[39] Ebu Zehra, İmam-ı Azam Ebu Hanife, s. 329.

[40] Ebu Zehra, İmam-ı Azam Ebu Hanife, s. 329.  481 Ebu Zehra, İmam-ı Şafii, s. 137.

[41] Ebu Zehra, İmam-ı Şafii, s. 138.

[42] el-Ğursi, Sahabe Dönemi, s. 283.

[43] Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 283.

[44] Bakara, 2/134.

[45] Dalkıran, Ehl-i Sünnet’in Şia Akidelerine Tenkitleri, s. 193. 487 Hadid, 57/10.

[46] El- Ğursi, Sahabe Dönemi, s. 15.

[47] El- Ğursi, Sahabe Dönemi, s. 15.

[48] Şehbenderzade, İslam Tarihi, s. 348.

[49] Şehbenderzade, İslam Tarihi, s. 348.

[50] Yusuf Şevki Yavuz, “Cemel Vak’ası”, DİA, cilt: 7, s. 322.

[51] el-Ğursî, Faslu’l-Hitab fi Mevakifi’l-Ashab, s. 202.

[52] İbnü’l-Arabî, el Avasım mine’l-Kavasım, s. 116. 495 Hucurat, 49/10.

[53] İbnü’l-Arabî, el Avasım mine’l-Kavasım, s. 116. 497 Sallabî, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s-Sahabe, s. 54.

[54] el-Kazvini, Sünen-i İbn-i Mace, cilt: I, s. 59.

[55] Sallabî, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s Sahabe, s. 165.

[56] Sallabî, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s Sahabe, s. 165. 501 İmam-ı Savî, Eş’ariyye İtikadı, s. 176.

[57] Bilmen, Müslümanlar’ın Nezih İtikatları, s. 52.

[58] Canan, Kütüb-i Sitte, cilt: 12, s. 409.

[59] Benli, Ehl-i Sünnet Geleneğinde Sahabe Algısı, s. 441. 505 Canan, Kütüb-i Sitte, cilt: 12, s. 395.

[60] Yıldırım, Sahabeyi Nasıl Anlamalıyız?, s. 200.

[61] Efendioğlu, “Sahabe”,DİA, cilt: 35, s. 495.

[62] Canan, Hadis Usûlü ve Hadis Tarihi, s. 442.

[63] Cemal Erşen, “Bediüzzaman ve Ehl-i Sünnet İtikadı”, İrfan Mektebi Dergisi, sayı: 77, 2013, s. 25.

[64] Mektubat, s. 28; Nursi, Sözler, s. 496.

[65] Nursi, Mektubat, s. 53; Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 204.

[66] Tamamen savunmacı tavrın örnekleri için bakınız: İbnü’l-Arabî, Ebu Bekir, el-Avasım mine’lKavasım, Beyrut, Daru’l-Kitabi’l-İlmiyye, 2011, s.120-121; Ö. Nasuhi Bilmen, Müslümanların Nezih İtikatları,  s. 120-133; Sallabi, Ali Muhammed, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s-Sahabe, Daru’l-Marife, Beyrut, 1432 (2011) s. 27.

[67] İtham edici tavrın örneği için bakınız: Hitti, Kültürel ve Siyasal İslam Tarihi, s. 268; Bozkuş, Metin, Mes’udi’ye Göre İlk Dönem İslam Tarihi, Ankara: Araştırma Yayınları, 2009.

[68] Nursi, Mektubat, s. 100-101.

[69] Sözler, s. 484.

[70] İbn-i Arabi, el-Avasım mine’l-Kavasım, s.111; Muhammed Rıza, el-İmam Ali bin Ebu Talib, Beyrut, Daru’l-Kalem, s. 126-127; Sallabi, Ali Muhammed, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s-Sahabe, Daru’lMarife, Beyrut, 1432(2011) s. 27; Bilmen, Müslümanların Nezih İtikatları, s.109; el-Hamis, Sahabenin Yüzyüze Kaldığı Olaylar,  s.138; Ebu Hanife Ahmed bin Davud ed- Dineveri (282/895), el Ahbar et- tıval, çev. Nusrettin Bolelli/İbrahim Tüfekçi, İstanbul, Hivda Yayınları, 2007, s. 214.

[71] Nursi, Mektubat, s. 54. 518

Adnan Demircan, Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, İstanbul, Beyan Yayınları, 2008, s.117; Ali- Muaviye Kavgası, İstanbul, Beyan Yayınları, 2002, s. 80; İhsan Süreyya Sırma, Emeviler Dönemi, İstanbul, Beyan Yay., 2012, s. 21.

[72] Kerbela Olayı için bkz.İbnü’l-Esir, İzzeddin Ebu’l-Hasan Ali bin Ebu’l Kerem Muhammed, el Kamil fi’t Tarih, çev. Ahmet Ağırakça vd, İstanbul, Hikmet Neşriyat, 2008, cilt: 3, s.436; et-Taberî, Ebu Cafer bin Muhammed Cerir, Tarih-i Taberî, çev. Muhammed Faruk Gürtunca, İstanbul, Sağlam Yayınevi, ( ty), cilt: 4, s. 110;  ez- Zehebî, Şemsuddin Muhammed bin Ahmed bin Osman (748/1348), Siyeru A’lami’n-Nubela, thk: Şuayb el Arnavut, Beyrut, Daru’l İbn-i Kesir, 1428, cilt: 3, s. 300.

[73] Nursi, Lem’alar, s.33.

[74] Mektubat, s. 53-54.

[75] Nursi, Mektubat, s. 55.

[76] Hitti, İslam Tarihi, s. 268.

[77] H. İbrahim Hasan, Kültürel ve Siyasal İslam Tarihi, çev. İsmail Yiğit-Sadreddin Gümüş, İstanbul, Kayıhan Yayınları, 1987, cilt: 1, s. 354.

[78] Nursi, Lem’alar, s. 94.

[79] Bu görüş için için bakınız: Sallabi, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s-Sahabe, s.18; Ahmed Ağırakça, Hz. Osman, İstanbul, Beyan Yayınları, 2004, s. 76; İhsan Süreyya Sırma, İslamî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, İstanbul, Beyan Yayınları, 2010, s.174; M. Salih Ekinci, Sahabe Dönemi, İstanbul, Ravza Yayınları, 1986, s. 239.

[80] Mektubat, s. 51.

[81] Nursi, Lem’alar, s. 25; Nursi, İşarâtu’l-İcâz, s.24-72; Nursi, Mektubat, s. 342; Hz. Ali’ye (ra)  muhabbet konusunda ifrata gidenler hakkında bkz. el-Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 369.

[82] İmam-ı Savi, Cevheretü’t- Tevhid, s. 176.

[83] Ehil olmayanların Sahabe dönemi olayları ile ilgili konuşmalarının caiz olmadığına dair bakınız: İmam-ı Sâvi, Cevheretü’t- Tevhid, s.176.

[84] Bu konuda farklı mülahazalar için bakınız: Âdem Apak, Ana Hatlarıyla İslam Tarihi (2), İstanbul, Ensar Neşriyat, 2011, s.345; Demircan, Ali- Muaviye Kavgası, s. 80.

[85] Nursi, Mektubat, s. 473.

[86] Canan, Sahabe Dünyası, s. 10. 534 Nursi, Lem’alar, s. 25.

[87] Nursi, Lem’alar, s. 19.

[88] Nursi, Lem’alar, s. 19.

[89] Nursi, Lem’alar, s. 22.

[90] Hz. Ali’nin (ra) Hz. Ebubekir’e (ra) kendi rızası ile biat etmesi için bkz. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, s. 927. 539 Nursi, Lem’alar, s. 22.

[91] Nursi, Mektubat, s. 99-100.

[92] Nursi, Lem’alar, s. 24.

[93] Nursi, Lem’alar, s. 26.

[94] Nursi, Mektubat,  s. 100.

[95] Nursi, Mektubat, s. 99-100.

[96] Nursi, Mektubat, s. 99-100.

[97] Nursi, Mektubat, s. 100.

[98] Nursi, Lemalar, s.25-26.

[99] Nursi, Lemalar, s.26.

[100] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 78-79; Nursi, Lemalar, s. 26.

[101] Yavuz, “Cemel Vakası”, DİA, cilt: 7, s. 321.

[102] Cemel Savaşı sonrası Hz. Aişe’nin ( r. anha) pişmanlık içinde olması örneği için bkz: H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi,  s.41; Mevlüt Koyuncu, Emeviler Dönemi Devlet İdaresi, İstanbul, Beyan Yayınları, 1997, s.60.

[103] M. Zekai Konrapa, Peygamberimizin Hayatı, İstanbul, Kitabevi Yayınları, 2009, s.250.

[104] Çorumi, Ehl-i Sünnet’in Şia Akidesine Tenkitleri, s. 192-193. 554 Örnek bir kaynak için bkz: el Hamis, Fitnenin Tarihi, s.122.

[105] Nursi, Mektubat, s. 53-54; Adalet-i mahza ve adalet-i izafiye için ayrıca bkz:  Albayrak, Sosyal Değişim Sürecinde Risale-i Nur Hareketi, s.106-107.

[106] Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 654.

[107] Nursi, Mektubat, s. 54.

[108] Nursi, Mektubat, s.54; Kastamonu Lahikası, s.  150.

[109] Nursi, Kastamonu Lahikası, s.  193.

[110] Nursi, Mektubat, s. 53.

[111] İsmail Yiğit, “Sıffîn”, DİA, cilt: 37, İstanbul, 2009, s.107.  562Ekinci, Sahabe Dönemi, s. 240-241.

[112] el-Ğursi, Sahabe Dönemi, s. 240-241.

[113] İsmail Yiğit, “Sıffîn Savaşı”, DİA, cilt: 37, s. 107; Muhammed Rıza, İmam Ali b. Ebu Talib, s. 121.

[114] İrfan Aycan,  “Muaviye bin Ebu Süfyan”, DİA, cilt: 30, s. 333.

[115] İbnü’l-Arabî, el-Avasım mine’l-Kavasım, s.111; Muhammed Rıza, el-İmam Ali bin Ebu Talib, s. 126-127; Muhammed Ali Sallabî, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s-Sahabe, s. 27; Bilmen, Müslümanların Nezih İtikatları, s.109; el-Hamis, s.138; ed- Dineverî, s. 214.

[116] Nursi, Mektubat, s. 54.

[117] Demircan, Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, s. 117; Demircan, Ali-Muaviye Kavgası, s. 80; İhsan Süreyya Sırma, Emeviler Dönemi, İstanbul,  Beyan Yayınları, 2012, s. 21.

[118] Nursi, Mektubat, s. 54.

[119] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 206. 571 Nursi, Mektubat, s. 54.

[120] Hz. Osman’ın (ra) şehit edilmesi ile sonuçlanan isyanın temel müsebbibi Abdullah bin Sebe olduğuna dair bkz. M. Zekai Konrapa, Peygamberimizin Hayatı, s. 250; Ayrıca Hz Ali (ra) de Abdullah bin Sebe’in münafıklığını hissedip onu Medayin’e sürgüne göndermiştir. H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, cilt: 2, s. 80. 573  Bu görüş için için bakınız: Sallabi, Hakikat-i Hilafi Beyne’s-Sahabe, s.18; Ağırakça, Hz. Osman,  s. 76; İhsan Süreyya Sırma, İslami Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, İstanbul, Beyan Yayınları, 2010, s.174; el- Ğursi, Sahabe Dönemi, s. 239.

[121] Nursi, Mektubat, s. 51.

[122] ez-Zebidî, et-Tecrîdü’s-sarîh, cilt: 12, h. no: 2123, s. 307.

[123] Nursi, Mektubat, s. 107.

[124] Âdem Apak, Asabiyet, s.198; Ayrıca Hz. Ali (ra)’ye karşı Hariciler denilen grubun zuhur etmesinin nedeni için bkz: Ali Aktan, İslam Tarihi, s.267.

[125] Nahl, 16/91.

[126] Âdem Apak, İslam Tarihi (2), İstanbul, Ensar Neşriyat, 2011, s. 366; İhsan Süreyya Sırma, Örnek Halifeler Dönemi, s. 236; el-Hamis, Fitnenin Tarihi, s. 132; Mevlüt Koyuncu, Emeviler Döneminde Saray Hayatı, s. 81.

[127] Nursi, Lemalar, s. 23. 581 Nursi, Lemalar, s. 95.

[128] Hariciler ile ilgili olan bazı rivayetler için bkz: Rudani, Cemu’l-Fevaid, cilt: 5, h. no: 9840, 9842, 9844, s. 349.

[129] Nasibe: Haricilerden ve özellikle de Emevilerden oluşan ve Hz. Ali (ra)’ye muhalefette çok ileri giden müfrit bir zümrenin adıdır (Mustafa Öz, Nasibe, DİA, cilt: 32, İst, 2006, s.393.)

[130] Nursi, Mektubat, s. 106.

[131] Bu rivayetler için bkz: Rudanî, Cemu’l-Fevaid, cilt: 5, h. no: 8715, s. 123.

[132] Nursi, Lemalar, s. 74. 587  Mehmet Efendioğlu, “Sahabe”, DİA, cilt: 35, s. 496. Hariciler hakkında daha teferruatlı malumat için bkz: H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, cilt: 2, s. 53.

[133] Nursi, Lemalar, s. 23.

[134] Hadisenin teferruatı için bkz. M. Salih Ekinci, Sahabe Dönemi, s. 267; H. U. Rahman, İslam Tarihi Kronolojisi, çev. Abidin Büyükköse, İstanbul, Birleşik Yayınları, 1995, s. 92.

[135] Hitti, İslam Tarihi, s. 268.

[136] H. İbrahim Hasan, Kültürel ve Siyasal İslam Tarihi,  s. 354.

[137] Nursi, Lem’alar, s. 94.

[138] el-Askalani, Fethu’l-Bâri, cilt: 7, h. no: 3746,s.120;İbnü’l-Arabî, el-Avasım mine’l-Kavasım, s. 116.

[139] Nursi, Mektubat, s. 98; Lemalar, s. 37.

[140] Nursi, Emirdağ Lahikası, (I), s. 210.

[141] Nursi, Şualar, s. 627.

[142] İbnü’l-Arabî, el-Avasım mine’l -Kavasım, s. 135.

[143] Nursi, Sikke-i Tasdik-i Ğaybi, s. 136; Şualar, s. 421.

[144] Nursi, Emirdağ Lahikası, (II), s. 241.

[145] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 72-73.

[146] el-Hamis,  Fitnenin Tarihi, s. 143; Adem  Apak, İslam Tarihi (3), s. 48 ; İrfan Aycan, Saltanata Giden Yolda Muaviye bin Ebu Süfyan, Ankara, Fecr Yay., 1990, s. 190; Mevlüt Koyuncu, Emeviler Dönemi Saray Hayatı, s. 71.

[147] Öz, “Kerbela”,DİA, cilt: 25, Ankara, 2002, s. 271.

[148] H. İbrahim Hasan’a göre Kerbela Olayı’na kadar siyasi bir hareket olan Şiilik, bu olaydan sonra daha da kökleşip itikadi bir inanç ekolüne dönüşmüştür( H.İbrahim Hasan, İslam Tarihi, cilt: 2, s. 85). 604 Tevvabûn hadisesi, Kerbela Vakası’ndan sonra Hz. Ali (ra) evladının intikamını almak gayesiyle gerçekleştirilen bir siyasi harekettir (Apak, İslam Tarihi (3), s. 107).

[149] Olayın ayrıntısı için bkz. Sırma, Emeviler Dönemi, s. 59.

[150] Mevali politikasına karşı oluşan farklı bir ırkçı anlayış olup menfi milliyetçiliğe dayanır. Şuubilik, Arapları küçümseyen ve Arap olmayanları Arap olanlara karşı üstün tutan gayr-ı İslami bir algıdır (Şulul, İbn- i Haldun’â Göre İslam Medeniyeti, s. 408). 607 Apak, Asabiyet, s. 201.

[151] Nursi, Mektubat, s. 55.

[152] Nursi, Mektubat, s. 54- 55.

[153] Nursi, İlk Eserler, s. 196; Mektubat, s. 54-55. 611 Nursi Emirdağ Lahikası (II),  s. 222.

[154] Nursi, Kastamonu Lahikası,  s. 208.

[155] Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 112. 614 Nursi, Mektubat, s. 323.

[156] Nursi, Mektubat, s. 55.

[157] Nursi, Mektubat, s. 56.

[158] Nursi Emirdağ Lahikası (I),  s. 210. 618 Nursi, Mektubat, s. 55.

[159] Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 306-307.

[160] Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 133. 621 Nursi, Mektubat, s. 53.

[161] İçtihat ile ilgili hadisler için bkz: Kandehlevî, Hayatü’s-Sahabe, cilt: 4, h. no: 3740, s. 52.

[162] Nisa, 4/95; Hadid, 57/10.

[163] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 204; Tarihçe-i Hayat, s. 501.

[164] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 206.

[165] Nursi, Mektubat, s. 53.

[166] Nursi, Mektubat, s. 265.

[167] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 207.

[168] Tamamen savunmacı tavrın örnekleri için bakınız: İbnü’l-Arabî, el-Avasım Mine’l-Kavasım, s.120-121; Bilmen, Müslümanların Nezih İtikatları, s. 120-133.

[169] İtham edici tavrın örneği için bakınız: Hitti, Kültürel ve Siyasal İslam Tarihi, s. 268.

[170] Nursi, Mektubat, s. 100-101.

[171] İmam-ı Savi, Cevheretü’t- Tevhid, s. 176.

[172] Ehil olmayanların Sahabe dönemi olayları ile ilgili konuşmalarının caiz olmadığına dair bakınız: İmam-ı Sâvi, Cevheretü’t-Tevhid, s.176. Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 204-205.

[173] Bu konuda farklı mülahazalar için bakınız: Apak,  Ana Hatlarıyla İslam Tarihi (2), s.345; Demircan, Ali-Muaviye Kavgası, s. 80.

[174] Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları,  s. 294.

[175] Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları,  s. 294.

[176] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 67.

[177] Sahabe neslinin İslam’ın selameti için fedekarlıkları ve Allah yolunda baskılara katlanmalarına dair örnekler için bkz: er-Rudanî, Cemu’l-Fevaid, cilt: 5, h. no: 8665, s. 114; Kandehlevî, Hayatu’s Sahabe, cilt: I, h. no: 386, s. 335.

[178] Nursi, Mektubat, s. 474; Barla Lahikası, s. 285. 640  Mektubat, s. 100-101.

[179] Nursi, Mektubat, s. 100.

[180] Nursi, Mektubat, s. 54-55.   643   Şualar, s. 627.

[181] Nursi, Lemalar, s. 157; Kastamonu Lahikası, s. 128.

[182] Sağıroğlu, İlmin Kapısı Hz. Ali (ra), s. 164.

[183] Yıldırım, Sahabeyi Nasıl Anlamalıyız?, s. 201. 647 Lem’alar, s.176.

[184] Nursi, Sözler, s. 494.

[185] Nursi, Sözler, s. 488.

[186] Nursi, Sözler, s. 496.

[187] Nursi, Sözler, s. 496. 652  Sözler, s. 496.

[188] Nursi, Mektubat, s. 28; Sözler, s. 496.

[189] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s.204; Lem’alar, s.25.

[190] Takiyye: Kendine zor kullanılan bir kimsenin can, mal ve koruması gerekli varlığını mutlak bir tehlikeden kurtarmak için gerçekte benimsediği görüş ve kanaatin aksini izhar etmesi, karşı tarafla aynı fikirde imiş gibi görünmesine denir (Karaman, Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 630) 656 Nursi, Lem’alar, s.25.

[191] Rudani, Cem’u’l-Fevaid, cilt: 5, h.no: 9840, s.349. 658 Nursi, Mektubat, s.106.

[192] Nursi, Sözler, s. 643.

[193] Nursi, Emirdağ Lahikası (I), s. 206.

KAYNAKÇA

Akgün, Hüseyin,“Sahabe Coğrafyasının Oluşumu ve Sonuçları”, Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantısı Tebliğler Kitabı, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.

Aktan, Ali, İslam Tarihi, Ankara: Nobel Yayınları, 2013.

Albayrak, Abdullah, Sosyal Değişim Sürecinde Risale-i Nur Hareketi, İstanbul: Nesil Yayınları, 2002.

Apak, Âdem, Anahatlarıyla İslam Tarihi (1) Hz. Muhammed (sav) Dönemi, İstanbul:

Ensar Neşriyat, 2011.

  • Anahatlarıyla İslam Tarihi (2) Hulefa-i Raşidin Dönemi, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2011.
  • Anahatlarıyla İslam Tarihi (3) Emeviler Dönemi, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2011.
  • Asabiyyet, İstanbul: Düşünce Kitabevi Yayınları,2004.

Apaydın, H. Yunus, “İçtihad”, DİA, cilt: 21, İstanbul, 2000.

Armağan, Servet, İslam Hukuku’nda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara: DİB Yayınları, 2004.

el-Askalanî, Ahmed b. Ali b. Hacer, Fethu’l-Bari Şerhu Sahih-i Buhari, cilt7, Riyad: Daru’s-Selam, 2000.

Avcı, Seyit, Ashabın Peygamber Sevgisi, Konya: Serhat Kitabevi, 2012.

Aycan, İrfan, Saltanata Giden Yolda Muaviye bin Ebu Süfyan, Ankara: Fecr Yayınları, 1990.

  • “Muaviye bin Ebu Süfyan”, DİA, cilt: 30, İstanbul: 2005.

Badıllı, Abdülkadir, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları, İst, Envar Neşriyat, 2011.

Baktır, Mustafa, “Suffa”, DİA, cilt: 37, İstanbul, 2009.

Benli, Yusuf,“Ehl-i Sünnet Geleneğinde Sahabe Algısı”, Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantısı Tebliğler Kitabı, İst, Ensar Neşriyat, 2013.

Bilmen, Ö. Nasuhi, Müslümanların Nezih İtikatları, İstanbul: Hisar Yayınları, 2010.

Bozkuş, Metin, Mes’udi’ye Göre İlk Dönem İslam Tarihi, Ankara: Araştırma Yayınları, 2009.

el Butî, Ramazan, Fıkhu’s-Siyre, ter:  Atik Aydın, Van: Bilge Adam Yayınları, 2012.

Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte, cilt:1-12,Ankara: Akçağ Yayınları, 2006.

  • Sahabe Dünyası, İstanbul: Nesil Yayınları, 2006.
  • Hadis Usûlü ve Tarihi, Ankara: Akçağ Yayınları, 1998.

Çağrıcı, Mustafa,  “İsar” DİA, cilt: 22, İstanbul, 2000.

Dalkıran, Sayın, Ehl-i Sünnet’in Şia Akidesine Tenkitleri, İst, OSAV Yay, 2000.

Demircan, Adnan,  Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, İstanbul: Beyan Yayınları, 2000.

  • Ali – Muaviye Kavgası, İstanbul: Beyan Yayınları, 2002.
  • İslam Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücadelesi, İst. Beyan Yay. 1996.
  • Nehcü’l Belağa, çev: Adnan Demircan, Beyan Yay, İst., 2009.

 Dineverî, Ebu Hanife Ahmed bin Davud, el-Ahbar et-Tıval, çev. Nusrettin Bolelli/İbrahim Tüfekçi, İstanbul: Hivda Yayınları, 2007.

Ebul Ferec Abdurrahman İbnu’l Cevzi, Menakibu Emiru’l Mü’minin Ömer bin Hattab, thk: Ali Muhammed Ömer, Mektebet’ul Hanci, Kahire, 1997.

Ebu Zehra, Muhammed, İmam-ı Şafii, ter: Osman Keskioğlu, Ank. DİB Yay, 2000.

  • Ebu Hanife,ter: Osman Keskioğlu, Ankara: DİB Yay.,2002.
  • MezheplerTarihi, çev: Sıbğatullah Kaya,İst. Çelik Yay,2015.

ed-Demici, Süleyman, el- İmametü’l-Uzma, ter:İbrahim Cücük, İst,Ravza Yay, 1996.

Efendioğlu, Mehmet,“Sahabe”, DİA,  cilt: 36. İstanbul, 2008.

Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Kuran-ı Kerim ve Yüce Meali, Kayseri: Okyanus Yayınları, trz.

Erdoğan, Mehmet, Bediüzzaman ve Siyaset, İstanbul: Nesil Yayınları, 2008.

Erşen, Cemal,“Bediüzzaman ve Ehl-i Sünnet İtikadı”, İrfan Mektebi Dergisi, Sayı:77, 2013.

Erul, Bünyamin, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları, 2012.

Fığlalı, E. Ruhi, “Ali bin Ebu Talib”, DİA, cilt: 2, İstanbul,1989.

  • Cemel Vak’ası”, DİA, cilt: 7, İstanbul,1993.

Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevi, DİA, cilt: 14, İst. 1996.

Ğursi,Muhammed S.,Faslu’l-Hitab fiMevakifi’l-Ashab,Dımaşk:Daru’l Kalem, 2006. – Sahabe Dönemi, İstanbul: Ravza Yayınları, 1986.

Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, çev. Mehmet Yazgan, İstanbul: Beyan Yayınları, 2009.

el-Hamis, Muhammed bin Osman, Fitnenin Tarihi veSahabenin Yüz yüze Kaldığı Olaylar, çev. Nuri Görgülü, İstanbul: Ümmü’l-Kura Yayınları, 2007.

Hansu, Hüseyin,“Mutezile’de Sahabe Algısı”,Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantısı Tebliğler Kitabı, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.

  1. U. Rahman, İslam Tarihi Kronolojisi, çev. Abidin Büyükköse, İstanbul: Birleşik Yayınları, 1995.
  2. İbrahim Hasan, Siyasi, Dini, Kültürel ve Sosyal İslam Tarihi, çev. İsmail YiğitSadreddin Gümüş, cilt:1-2, İstanbul: Kayıhan Yayınları, 1987.

Hatipoğlu, İbrahim,“Süfyan b. Uyeyne”,DİA, cilt: 38, İstanbul, 2010.

Hitti, K. Philip, Kültürel ve Siyasal İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul: İFAV Yayınları, 2011.

Hıdır, Özcan,“Oryantalistlerin İslam Dünyasındaki Sahabe Algısına Etkileri”,Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantısı Tebliğler Kitabı, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.

İbn-i Ataullah İskenderi, Hikem-i Ataiyye, Semerkand Yay. Trc: Yahya Pakiş ve Süleymen Taş, İstanbul, 2015.

İbnü’l-Arabî, el- Kadî Ebu Bekir, el-Avasım mine’l-Kavasım, Lübnan: Daru’l- Kitabi’l-İlmiyye, 2011.

İbnü’l-Esir, İzzeddin Ebu’l-Hasan Ali bin Ebu’l-Kerem Muhammed, el-Kâmil fi’tTarih, çev. Ahmet Ağırakça vd., İstanbul: Hikmet Neşriyat, 2008.

İbn Mâce, Ebu Abdullah Muhammed bin Yezidel-Kazvinî, Sünen-i İbn-i Mace, Tahkik: M. Fuad Abdulbaki, cilt1, Kahire: Daru İhyai’t-turâsi’l-Arabi, 1395.

Kandehlevî, Muhammed Yusuf, Hayatu’s-Sahabe, trc. Mansur Koçinkağ, cilt: 1-4, İstanbul: Yasin Yayınları, 2010.

Karaman, Fikret, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara: DİB Yayınları, 2010.

Konrapa, M.Zekai, Siyer-i Nebi, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2009.

Koyuncu, Mevlüt,  Emeviler Döneminde Saray Hayatı, İstanbul, Beyan Yayınları,1997.

el-Munzirî, Zekiyüddin Abdulazim bin Abdulkavi, Muhtasaru Sahih-i Müslim,  Lübnan: Daru’l Marife, 2008.

Mürsel, Safa, Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, İstanbul: Yeni Asya Yayınları,1995. en-Nevevî, el-İmamu’l Muhyiddin, Şerhu Sahih-i Müslim, cilt: 15-16,Beyrut: Daru’lMarife, 1418.

Nursi,  Bediüzzaman Said, Sözler,  İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.

  • Mektubat, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.
  • Lem’alar, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.

İşaratu’l-İ’caz,İstanbul:EnvarNeşriyat,1996.

  • Asa-yı Musa, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.
  • Emirdağ Lahikası, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.
  • Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.
  • Divan-ı Harb-i Örfî, İstanbul: Envar Neşriyat, 1995.

Âsâr-ı Bediiyye, İstanbul:  Envar Neşriyat, 2010.

Konferans,  İstanbul: r n k Neşriyat, 2012.

  • Muhakemât, İstanbul: Envar Neşriyat, 1993.

Mesnevi- i Nuriye: İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.

  • İlk Eserler, İstanbul: r n k Neşriyat, 2012.
  • Sikke-i Tasdik-i Ğaybi, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.
  • Şualar, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.

Barla Lahikası, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.

Kastamonu Lahikası, İstanbul: Envar Neşriyat, 1996.

Özcan, Ömer, Ağabeyler Anlatıyor, İstanbul: Nesil Yayınları, 2006.

Öz, Mustafa,“Ehl-i Beyt”, cilt: 10, İstanbul: DİA, 1994.

-“Nasibe” cilt: 32, İstanbul, DİA, 2006.

Özpınar Ö.,“Fedailu’s-Sahabe Edebiyatının Teşekkülü ve Muhtevasına Etki Eden Sebepler”,Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantısı Tebliğler Kitabı,İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.

Paçacı, İbrahim, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara: DİB Yayınları, 2010.

el-Pezdevî, Ebu Yusr Muhammed, Ehl-i Sünnet Akaidi, çev. Şerafettin Gölcük, İstanbul:  Kayıhan Yayınları, 1994.

Rıza, Muhammed, el- İmam Ali bin Ebu Talib, Lübnan: Daru’l-Kalem, trz.

Rudanî, M. bin Muhammed bin Süleyman, Cemu’l- Fevaid, terc: Naim Erdoğan, cilt:1-5,  İstanbul: İz Yayıncılık, 2000.

Sağıroğlu, Ekrem, Hz. Ali (ra), İstanbul: Yasin Yayınevi, 2008.

Sağlam, Bahaddin ve Acarkan İ.,Risale-i Nur’da Geçen Ayet ve Hadis Mealleri, İstanbul: Tebliğ Yayınları, 1998.

Sallabi,  Ali  Muhammed, Hakikatü’l-Hilaf Beyne’s-Sahabe, Beyrut:

Daru’l-Marife, 2011.

  • Siyer-i Nebi, ter. Mustafa Kasadar vd. İstanbul: Ravza Yay. 2012.

Sarıcık, Murat, Dört Halife ve Emeviler Döneminden İlginç Problemler, Isparta: Tuğra Matbaası, 2001.

Savi, Ahmed bin Muhammed el- Mâlikî, Cevheretü’t- Tevhid, çev. Mithat Acat ve Beytullah Acat, Ankara: Kalkan Matbaası, 2010.

Sırma, İ. Süreyya, Emeviler Dönemi, İstanbul: Beyan Yayınları, 2012.

  • İslami Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, İstanbul: Beyan Yay, 2010.

Şehbenderzâde, A. Hilmi, İslam Tarihi, terc: Cem Zorlu, İstanbul: Anka Yay, 2005.

Şulul, Kasım, İbn-i Haldun’a Göre İslam Medeniyeti, İstanbul: İnsan Yay, 2011.

-Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, İstanbul, İnsan Yay, 2011.

et-Taberî, Ebu Cafer bin Muhammed Cerir, Tarih-i Taberi, çev. Muhammed Faruk Gürtunca, cilt: 3- 4, İstanbul: Sağlam Yayınevi, trz.

Tarhan, Nevzat,   Çağın Vicdanı Bediüzzaman, İstanbul: Nesil Yayınları, 2012.

et-Tirmizî,  Eb  İsa  Muhammed bin İsa, el-Camiu’s-Sahih, Beyrut: Daru’l İbn-i Hazm, 1430.

Ümit, Mehmet,“Zeydilerin Sahabe Hakkındaki Görüşleri”, Sahabe Kimliği ve Algısı Konulu Tartışmalı İlmi Toplantısı Tebliğler Kitabı, İst: Ensar Neşriyat, 2013.

Yavuz, Y. Şevki,“Cemel Vak’ası”, DİA, cilt:7, İstanbul, 1993.

Yeğin, Abdullah, Lügat, İstanbul: Hizmet Vakfı Yayınları, 1997.

Yıldırım, M. Emin, Sahabeyi Nasıl Anlamalıyız? İstanbul: Siyer Yayınları, 2010.

Yiğit, İsmail,“Sıffîn Savaşı”, DİA, cilt: 37, İstanbul, 2009.

ez-Zebidî, Zeynuddin Ahmed bin Abdullatif,  Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarih, ter: Kâmil Miras, Ankara: DİB Yayınları, 1971.

İlginizi Çekebilir

Bir Akide Manifestosu Olarak Ebu Hanife’nin Vasiyeti

Yazar: İhsan Şenocak Vasiyet, halidi bir İslam geleneğidir. İnsanlara istikamet üzere nasıl yaşanılabileceğini gösteren Peygamberler, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Risale ve Bediüzzaman Üzerine
Şüphenin kalpte mi akılda mı olduğu nasıl ayırt edilir?

Şüphenin kalpte veya akılda olduğunu nasıl ayırt edilebiliriz? Şüphe gelince onu araştırmanın imanımıza zararı olur …

Kapat