Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Nurdan Hatıralar / “Ben Kur’ânın çırağıyım, siz de onun çırağı olun” / Ömer ÖZCAN

“Ben Kur’ânın çırağıyım, siz de onun çırağı olun” / Ömer ÖZCAN

 

Mehmed Metin Ağabey

Mehmed Metin ağabey, 1335 (1915) tarihinde, Konya’nın Beyşehir İlçesinin Eğirler Köyünde doğmuştur. 1943’de Bediüzzaman ve Risale-i Nurları tanımış ve 1954’e kadar Konya bölgesinde Nur hizmetlerinde bulunmuştur. 54’ten itibaren İzmir’de ikâmet etmiş; DDY’den emekli olduktan sonra İzmir’in Basmane semtinde otel işletmiştir. 

“Gönen Palas” adındaki bu otel; o, keyfi baskı dönemlerinde, Risale-i Nur kitaplarının saklandığı ve dağıtıldığı bir yer olarak da tarihe geçmiştir. Bu sebepten dolayı Mehmet Metin, İzmir bölgesinde, “Otelci Mehmed ağabey” olarak bilinir. Üstad Hazretlerini dört kere ziyaret etmiş olup, Çantacı Necmi İlgen gibi birçok kahramanın Nurları tanımasına vesile olmuştur. 1986 senesinde vefat eden ağabeyimizin mezarı İzmir-Yeşilyurt kabristanındadır. 

Bir komşumuz vardı. O’na karşı ayrı bir muhabbet, güven ve sıcaklık hissediyorduk

1965 senesinde, ben Alsancak Ortaokulunun son sınıfında, ağabeyim Abdülkadir Özcan da Namık Kemal Lisesinde okuyordu. İzmir Basmane-Altınparkta oturuyoruz. Değil Risale-i Nurları tanımak, İslâmî değerlerden bile çok çok uzaktayız…

Fakat benim ve ağabeyimin, evimizin önündeki yoldan geçerken; ahlâk ve vakarına hayran kaldığımız bir komşumuz vardı. O’na karşı kalbimizde ayrı bir muhabbet, güven ve sıcaklık hissediyorduk. Ağabeyimle aramızda zaman zaman bu zâtı konuşur, takdir ve muhabbetle anardık. Fakat gidip kendisiyle tanışmak hiç aklımıza gelmezdi. Peki ama sebepsiz sevdiğimiz bu zât kimdi? Acaba içimizde kaynayan bu muhabbet nereden geliyordu bizlere?..

Geç kalmıştık… Bu muhterem zâtın, İzmir Risale-i Nur cemaatinin saff-ı evvel ağabeylerinden, Otelci Mehmed Metin olduğunu, senelerce sonra, vefatına yakın anlayabilmiştik. Geç dahi olsa o karşılıksız muhabbetimizin hikmeti sonradan ortaya çıkmıştı. Zira bizde hakkı vardı, İzmir’in ilklerindendi. Sefahatin ve uçurumun kenarından bizleri kapıp kurtaran ağabeylerin ağabeyi idi. Tıpkı; Abdurrahman Cerrahoğlu, Muzaffer Arslan, Mustafa Birlik, Hüseyin Çağdır, Necmi İlgen, Yusuf Öztanzan.. gibi. Allah onlardan razı olsun.

Aşağıdaki notları kendi eliyle daktilo ile yazmıştır. Vefatlarından 18 sene sonra elime orijinali geçince bayram ettim doğrusu.

MEHMET METİN’İN KALEMİNDEN 

Risale-i Nurları nasıl tanıdım?

1943 tarihinde askerden terhis olarak Konya Vilâyetine bağlı Ilgın Kazasında Devlet Demiryollarında memur olan babamın yanına geldim. Bir ay kadar dinlendikten sonra Toprak Mahsülleri Ofisinde memur olarak vazife aldım. Bu arada Devlet Demir Yolları yol bekçisi olan Nebi Uluçay ile tanıştım. Bana Hz. Üstad’dan ve Risale-i Nur’lardan bahsetmeye başladı. Birkaç gün sonra da Konya’ya gidip beraberce Halıcı Sabri abiyi ziyaret etmemizi teklif etti. Bunun üzerine beraberce Konya’ya gittik. O gece Sabri Abimizin evinde geç vakte kadar oturup, onlar bana Hz. Üstad’dan ve Nurlardan bahsettiler. Ben de anlattıklarını dikkatle dinledim. Ayrılırken Sabri ağabey bana bir Gençlik Rehberi hediye etti. Geceyi otelde geçirip ertesi gün vazifemizin başına döndük. Ben birkaç gün içinde Gençlik Rehberini okudum ve Nebi Ağabeyi aramaya başladım. Onunla her gün buluşuyor ondan istifade ediyordum. Bu arada Gençlik Rehberi hakkında bir şiir yazmayı Rabbim bana nasip etti. Bu şiiri Sabri ağabeye gönderdim. O da Hz. Üstada göndermiş. Üstadımız da şiirin Lâhikalara geçmesini emir buyurmuş. Bu hususu mektupla Sabri ağabey bana bildirdi ve daha çok şeyler yazmamı istedi. Ben de yazdım.

Nebi Ağabey

Benim Nurları tanımama vesile olan Nebi ağabeyimden de birkaç nebze bahsetmeden geçemeyeceğim. Kendi ifadesine göre Rus Harbi esnasında muhacir olarak Ilgın’ın bir köyünde aile efradı ile birlikte iskân edilmişler. Çok fakir ve günlük yiyecekleri bile olmayan bu ağabeyimiz, yerleştikleri köyün sakinleri tarafından bir müddet idare edilmişler. Nebi ağabey köye gelir gelmez köyün hocasından Kur’ân yazısını öğrenmeye başlamış. Fakat genç olduğu için hoca başından savarmış. O ısrarla gidince bir gün hocanın hanımı dayanamayıp, “yahu çocuk çok hevesli ve meraklı öğretsen ne olur?” diye ricada bulunmuş. Hatta kalem alacak parası da olmadığından yanmış odun ve kömür parçalarından duvarlara yazı yazmaya uğraşırmış. Bunun bu gayreti ve hevesi karşısında Cenâb-ı Hak rüyasında beyaz sakallı nur yüzlü bir zât vasıtasıyla yazıp okumayı tâlim ettirmiş. Sabahleyin de tekrar hocaya koşup, “Hocam ben harfleri ezberledim, söyle yazayım” deyip, çok işlek olmasa dâhi yazmaya başlamış. Hocaefendi hayret edip, “dersi alacağın yerden almışsın” demekten kendini alamamış. Zamanla yazı yazmayı o kadar ilerletmiş ki, bir matbaanın yazısı güzelliğinde yazı yazmaya başlamış. Yazdığı tesbihattan bir tane de bana hediye etti. El’an bende mevcuttur. Bu meyanda Üstadımızı görmeyi arzu etmiş. Ancak maddî durumu iyi olmadığından ayağında çarık olduğu halde yaya olarak Ilgın’dan Üstadımızın bulunduğu Barla’ya gelip, Hz. Üstadı ziyaret etmiş. Hz. Üstad ona “Ben Kur’ânın çırağıyım, siz de onun çırağı olun” demiş. Halbuki o saatlerce kendisine va’z-u nasihat edeceğini zannediyormuş. Böylelikle Nebi ağabey Üstada ilk ziyaretini yapmış. Bilâhare Devlet Demiryollarına yol bekçisi olarak girmiş. Her iki hizmeti birlikte yürümeye başlamış ve muvaffak da olmuş. 1948’de evi emniyetçe basılmış, bütün Risaleler ve Kur’ân-ı Kerim dâhil bütün kitapları alınmış, yerlere atılıp çiğnenmiş. Kendisi de Hz. Üstadla ilgilidir diye Afyon hapishanesine gönderildi. Bir müddet Medrese-i Yûsufiyede kaldıktan sonra tahliye edildi.

Risaleleri çoğaltmak için benim çalıştığım dairedeki daktilodan istifade etmek maksadıyla beni teşvike başladı. Mesai saatleri dışında diğer memurlar gidince, dairede Risaleleri O okur ben de daktiloda yazardım. Kendisi de çoğalttıklarımızı dağıtırdı. Dairemizin müdürü disiplinli, böyle şeylerden de hoşlanmaz, muhalif bir insandı. Hatta selâmı dâhi almayan bir kimse idi. Kendisinden bundan dolayı çok çekinirdik. Bu zâtın bilâhare Diyarbakır’a tâyini çıkıp orada Nurları tanıyınca kalbine giren iman nuru onu sultan yapmış ve bundan dolayı da bir müddet Medrese-i Yûsufiyede yatmış. Bilâhare tekrar vazife almış İzmir’e tayin edilmiş. Bir derste karşılaşıp tekrar tanıştık. Şimdi emekli ve İzmir’de hayat sürmektedir.

Ey Allahım! Ne olur Üstadımın elini öpeyim

Tekrar Nebi ağabeyimize ve mevzuumuza dönelim. Üstad’ı ziyaret etmek için Emirdağ’ına gitmeye karar verdik. Bu arada Ilgın’ın Çavuşcu Köyünde ikâmet eden İsmail Efendi isminde bir tanıdığımız vardı. Kendisi tarikat ehli olan bu zâta gidip, Hz. Üstada gideceğimizi söyledik. İsmail Efendi de “ben de çok arzu ediyorum amma param yok” dedi. Ben de ödünç olarak masrafını çekebileceğimi söyledim. Böylece üçümüz beraberce yola çıktık. O zaman vesait çok az idi. Tren ile Çay istasyonuna kadar geldik. Orada da bir kamyonda yer bulup Emirdağ’ına geldik. Günlerden Cuma olduğundan nasıl olsa Cuma namazı için Üstad camiye çıkar görürüz diye hesap etmiştik. Maalesef hesabımız çarşıya uymadığı için bizim hesaplarımız altüst oldu. Bilâhare Hz. Üstad rahatsız olduğu için Cuma namazına çıkamadığını öğrendik. Evinde de ziyaretin çok güç olduğu ve devamlı jandarma tarassudu altında bulunduğu söylendi. Kendi kendimize niyetimizin hâlis olduğunu, inşaallah ziyaret sevabını aldık diye teselli olmaya çalıştık.

Çarşıda yol üstünde bulunan bir kahvehanede buluşup çok seyrek geçen vesaitlerden biri ile geri dönmeyi kararlaştırdık. Ben çarşıyı dolaşayım diye Nebi ve İsmail ağabeylerden ayrıldım. Biraz sonra kahvehanede buluştuk. Onlar benden ayrıldıktan sonra Üstadın ikâmet ettiği evin kapısı önünden geçerlerken Hz. Üstad kapıyı açmış. Bunu fırsat bilen bu iki ağabeyimiz de hemen elini öpmüşler. Hz. Üstatta kapıyı kapatıp içeriye girmiş. Yanlarına geldiğimde bunu bana söylediler. Kıskançlık damarım o kadar kabardı ki, yerimde duramadım hemen kalktım ve Hz. Üstadın evinin ön tarafına doğru yürüdüm. “Bunların yol paralarını ben verdim, O’nlar Üstadın elini öpsünler de bana niye nasip olmasın” diye düşünerek, Cenâb-ı Allah’a iltica ettim. Hayatımda bundan başka hâlis bir yalvarış yapabildiğimi hatırlamıyorum. Yabancı olduğum için halktan çekinmeme rağmen, Hz. Üstadın evinin pencere tarafına bakıp yürürken Üstadın baş kısmını gördüm. İçimde birden bir ürperme belirdi ve “Elhamdülillah gördüm” dedim. Bu esnada Hz. Üstad hemen ayağa kalktı ve iki eliyle selâm verdi. Ben de başımı eğerek mukabele ettim. İleri doğru geçip tekrar geriye dönüşümde Hz. Üstad yine ayakta selâm verdi. Ben de bu defa elimle mukabele ettim. İçim biraz ferahladı, fakat tatmin olmamış bir halde arkadaşlarımın yanına döndüm. Onlara Üstadla selâmlaştığımızı söyledim. Onlar sohbetlerine devam etmeye başladılar, ben de “Ey Allahım ne olur Üstadımın elini öpeyim” diye düşünceye daldım. Bu esnada karşıma birden 16-17 yaşlarında nur yüzlü bir genç geldi. Bana hitaben “ağabey siz Üstad’ı ziyaret mi geldiniz?” dedi. Ben de “evet” dedim. “Öyleyse buyurun ben oraya gidiyorum, sizi de götüreyim” dedi. Hemen ayağa kalktım. Beraber yürümeye başlayınca yanımdaki ağabeyler “nereye gidiyorsunuz vasıta şimdi gelir” dediler. Ben de “Üstada gidiyorum” dedim. Onlar da bizi takip ettiler. Üstadın evine 5-6 adım kalmıştı ki, Hz. Üstad kapıyı açıp önünde durdu, bizi götüren genç kenara çekildi. Ben derhal eline sarılarak öptüm, diğer iki ağabeyimiz de aynı şeyi yaparak tek sıra halinde önünde durduk. İsimlerimizi sordu ve iki defa, “zaptiyeler var, zaptiyeler var” dedi. İki eliyle bizi selâmlayarak içeri girdi. Bunun üzerine biz de oradan ayrıldık ve kahvehanenin önüne gelir gelmez de çay istasyonuna kadar bizi götürecek olan vasıta sanki bizi bekliyormuş gibi kalkmak üzere imiş. Hemen binip vazifemizin başına döndük.

Bu durumu bazı kardeşlerimize naklederken iki ihtimali anlatmaktan kendimi alamıyorum. Birisi: “Ben Hızır Aleyhisselamı gördüm” diyorum. Çünkü, Emirdağ’ına ilk defa gittiğimden beni almaya gelen gençle tanışmıyordum. Sıkıntılı anlarda bir anda binlerce Hızır’ı vazifelendiren Allah (c.c.) bana da o genci gönderdi. O anda benim Hızır’ım o genç oldu. İkincisi: Üstadımızın Cenab-ı Hakkın açık bir kerametidir ki, o genci göndererek beni çağırttı. Her nasıl olursam olsun, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki, elhamdülillah arzum tahakkuk etti.

Hâkim: Ona ceza verecek hâkimin kalemi kırılsın

Sene 1948… Ilgın’dan yine Konya’nın kazası Kadınhan’a tâyin edildim. Dairemiz Demiryolları istasyonunda olup, kaza’ya 10-11 km. uzaklıkta bulunduğumuz yerde güzergâh istasyonu personeli ile bizim dairede çalışanlardan başka kimse yok. Günde sadece iki posta treni geçer, ondan sonra da kuş uçmaz kervan geçmez, hiçbir yabancı göremeyiz. Trenden, kazaya gelen mektup ve kolileri almak için günde iki defa atlı araba gelir giderdi. Lütfi Bey isminde bir istasyon müdürü vardı. Muhterem bir Şeyh efendiye intisaplı idi. Ben sık sık onunla buluşur konuşurdum. Bir gün sohbet esnasında, Üstadımızın Afyondaki mevkufiyetinden kurtulması için, Şeyhinden ve o havalide kerâmet ehli olduğu söylenen Lâdik Köyündeki Ümmî Ahmed Ağa’dan dua ve yardım beklediğini Lütfi Bey söyledi. Ahmed Ağa’da Şeyh efendi ile ilgili idi. Lâdik Kadınhanı’na yakın olduğu için Ahmed Ağanın ziyaretine gidip, O’nun misafirhanesinde bir gece başbaşa kaldık. İstasyon müdürü Lütfi Bey’in dediklerini aynen kendisine naklettim. Ahmed ağa konuşmaları arasında “Vallahi” yi çok kullanırdı. Bana şöyle dedi: “Vallahi kardeşim, mânen Bediüzzaman Hazretlerinin huzuruna gittik. O bizden değil, biz ondan dua ve yardım talep ettik. Eğer hükümet müsaade etse, vallahi din-i mübini ayna gibi yere serecek (kendi tabiri) dedi.

Müdür Lütfi Bey’e boş zamanlarında okuması için birkaç büyük eser verdim. Yukarıda da arz ettiğim gibi, istasyona da kimse uğramadığı için eserler masanın üzerinde durur, buluştuğumuz zaman da beraberce okurduk. İşimiz müsaid olduğu bir zamanda yine istasyona gitmiştim. Birlikte oturuyorduk. Hiç beklenmedik bir hâdise ile karşı karşıya kaldık. Aniden kazanın hâkimi kapıdan içeri girdi. Posta trenlerinin gelme zamanı da değildi. Risaleleri masanın üzerinde görünce, “bunlar kimin?” diye sordu. Tabii çok korktuk. O günleri yaşayan kardeşlerimiz bilirler. Müdür Lütfi Bey yüzüme bakınca, ben korkarak “benim” diyebildim. Amma terlemeye de başladım. Hâkim Bey gençti. Yumruğunu masaya vurarak, “arkadaş bu eserler böyle okunmaz, abdest alıp diz çökerek okuyacaksınız” demez mi? “Ey Allahım… o anda da imdadıma yetiştin.” Bir oh çektim, korkum izale oldu. Hâkim Bey Üstadın nerede olduğunu sordu. Ben “Afyon Hapishanesinde” dedim. “Ona ceza verecek hâkimin kalemi kırılsın. Kendisini ziyaret etmem mümkün olmadı, siz görürseniz selâmımı söyleyin, bana da dua etsin” dedi. Trenle gelecek eşyaları varmış, onların gelip gelmediğini sordu, gitti. Cenâb-ı Allah hem beni sevindirdi, hem de Müdür Lütfi Bey’e kazanın hâkimi vasıtasıyla “bu eserler kıymetlidir, sahip olun ve okuyun” dedirtti.

 

Hz. Üstadı ikinci ziyaretim

Pederim daha evvel Uşak’ta Devlet Demiryollarında bulunduğu için, Afyon Hapishanesi müdürü Mehmet Kayalar’ın da Uşaklı oluşundan, ailecek tanışmamıza vesile olmuştu. Gayet de samimi idik. Bu samimiyete güvenerek, hem Üstadı ziyaret eder, hem de hâkim Bey’in selâmını söylerim diye Afyon’a gittim. Hapishane müdürünün evinde hal hatır sorduktan sonra, maksadımın Üstadı ziyaret etmek olduğunu ve müsaade etmesini istedim. Durumun çok ciddi olduğunu belirterek müsaade etmedi. Ancak rahmetli Ceylan kardeş mektuplarını almak için hapishane kapısına gelmişti. Ben de müdürün odasında idim. Dışarı çıktığında karşıdan karşıya selâmlaştık. Müdürle konuşmalarımızdan anladım ki, bu mevzuda nasipsiz imiş.

Üstadın tahliyesinden sonra gece rüyamda Hz. Üstadın evine ziyarete gitmişim. Evin de bulunan bir kedinin de (rengi ve şekli ile aklımda) iç kapı önünde durduğunu gördüm. Ertesi gün daireden izin alarak yola çıktım. Emirdağ’ına indiğimde, Çalışkan ağabeylerin dükkanına gittim. Ziyaret etmeye geldiğimi söyledim. “Görüşmek çok zor” dediler. Kendilerinden haber vermelerini rica ettim. Hz. Üstada söylemişler, gelmemi söylemiş. Daha önceden Konya’da iken tanıştığımız Zübeyr kardeşle birlikte eve gittik. Tam iç kapıya geldik ki, iki gece evvel rüyamda gördüğüm aynı renk ve eşkaldeki kedi karşımda duruyor. Durumu Zübeyr kardeşe söylediğimde, “sen ne diyorsun kardeşim, kalbindeki tereddütlerden sıyrılıyorsun” dedi. İzin almak için Hz. Üstadın odasına girdi ve sonradan kapıyı açarak bana içeri girmemi söyledi. Ziyaret heyecanı ile içeriye girdim. Hz. Üstad karyolasında ayaklarını sarkıtmış bir vaziyette oturuyordu. Beni görünce “Kardeşim seni (söylediği ismi şimdi hatırlayamıyorum) benzetiyorum ve dualarıma dahil ediyorum” dedi. Sonra karyolanın altına doğru eğilerek, oradaki kutu içinden bir lokum alıp kendi eliyle ağzıma koydu. Oturmamı işaret etti, ben de oturdum. Yanıma Ceylan kardeş gelip oturdu. Ben yukarıda anlattığım hâkim hâdisesini anlatmaya çalışırken Ceylan kardeş beni parmağı ile dürterek fazla konuşma demek istedi. Fakat Üstad bunu gördü ve Ceylan kardeşe işaret ederek “bırak kardeşimiz anlatsın” dedi. Anlatıp bitirdikten sonra selâmı aldı ve hâkimi dualarına dâhil edeceğini ve selâm söylememi emir buyurdu. Benden bir gün evvel ziyarete gelen Nebi kardeşimiz aile efradından biraz şikayette bulunmuş, O’nun için de “kardeşlerimiz dünya işleri için Sabri kardeşimizle konuşsun” dedi ve yanından ayrıldım.

Üstadla Cuma namazı

Aradan ne kadar geçti bilmiyorum, yalnız kiraz mevsimi idi, Isparta tariki ile tekrar Hz. Üstadı ziyarete gitmeye niyetlenerek hareket ettim. Isparta’da rahmetli Mustafa Ezener ve Rüşdü Çakın ağabeylerle görüştüm. Emirdağ’ına gideceğimi söyleyince, oraya gidecek mürekkep kalemi ucu olduğunu söyleyerek bir küçük kutu verdiler. Üstadımızın yanında evvelce bulunmuş ve kâtiplik yapmış olan Kâtip Osman ağabey de bir-iki kilo kadar kiraz dolu bir sepet getirerek, Üstada götürmemi söyledi. Götürmek istemedim, “almazlar” dedim. O da “Nur bahçesinin mahsulüdür” dersin dedi. Bunun üzerine reddetmeyip götürdüm. Çalışkan Kardeşlerin dükkanına gittim. Zübeyr kardeş oraya geldi. Kutuyu verdim, sepeti de kendisine gösterdim. “Sepeti niçin getirdin? Üstad’ın böyle bir şey almadığını bilmiyor musun kardeşim?” dedi. Ben durumu anlattım, fakat yine de “sepeti alamam” dedi. Sepet dükkanda kaldı, bilmiyorum sonra ne oldu? Orada Zübeyr ağabeye Üstadı ziyaret etmek istediğimi söyledim, “çok rahatsız” dedi. Karşıdan bari göreyim dedim. Günlerdir ziyaret için bekleyenler varmış, buna rağmen ısrar ettim, izin alındı ve gittim. Hakikaten Hz. Üstad çok ağırdı. Bence vefatı sanki an meselesi gibi idi. Sesi gayet az çıkıyordu. Eğilerek dinlemeye çalıştım. Anlayabildiğim “hastayım dua edin” sözleriydi. Yanında fazla kalamayıp dışarı çıktım.

Dışarıda Zübeyr kardeşe, “Üstad Cuma namazına çıktığı zaman nerede namaz kılar? Bugün ben de O’nun kıldığı yerde Cuma namazını kılmak istiyorum” dedim. Bunun üzerine bana “camide yukarı mahfele çık, sağ taraftaki bölmenin yanında namaz kılar” dedi. Başkası oraya oturmasın diye, namazdan çok evvel camiye gidip tarif ettiği yere oturdum. Vakit geldi ezan okunmaya başladı, cemaatte bir hareket belirdi ve merdivene doğru bakmalar başladı. Ben de herkesin baktığı tarafa baktım ne göreyim? Sanki birkaç saat evvel ölüm döşeğin de gördüğüm hasta Üstad değil de, 30-40 yaşında zinde ve sıhhatli olarak Hz. Üstad merdiven başında göründü. Bütün cemaat ayağa kalktı, yol açtılar. Zübeyr ağabey yanında ve Üstadın seccadesi elinde olarak yanıma geldiler. Oturduğum yere Üstadın seccadesini serdi, Üstad seccadeye, Zübeyr ağabey de yanına oturdu. Ben de Hz. Üstadın arkasında safa durdum. Ezan bitip Cuma namazı edâ edildikten sonra, cemaat bekledi, Hz. Üstad çıkarken yine ayağa kalkıp yol verdiler. Cami dışına çıkınca cemaat Üstadın etrafını sardı, kendisi mübarek elleri ile hepsini selâmlıyor, yanındaki kardeşlerimiz de “Üstad hastadır, sizlere dua ediyor” diyerek evinin önüne kadar geldik. Eve girmesi de mesele oldu. Cemaat ayrılmıyor, kimi eline, kimi giydiği cüppeye sarılıp öpüyordu. Zorla içeri girebildi. Ben de oradan ayrıldım.

(…)

1954 yılında memuriyetimi İzmir’e naklettirdim

(…)

1954 yılında memuriyetimi İzmir’e naklettirdim. Buradaki kardeşlerimizden Mustafa Birlik ile birlikte Hz. Üstadı ziyarete gittik… ilh.

Allah rahmet eylesin.

Kaynak: Ağabeyler Anlatıyor, Ömer ÖZCAN

Yazar : Ömer ÖZCAN

1950 yılında Milas’ta doğdu. Ortaokul ve lise eğitimini İzmir’de tamamladı. 1968 senesinde lise ikinci sınıfta iken Risale-i Nur’u tanıdı. 1969’da ‘Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’na (Bugünkü adıyla: Teknik Eğitim Fakültesi) kaydoldu… Ankara’da beş seneye yakın Bayram Yüksel Ağabeyin nezaretinde muhtelif Dersane-i Nûriyelerde kaldı. 1973 senesinde öğretmen olarak mezun oldu. 1973’den 1984’e kadar 11 sene Zonguldak’ta lise öğretmenliği yaptı. Sonra İzmir’e, mezun olduğu liseye öğretmen olarak atandı. 2000 senesinde aynı okuldan emekli oldu. Ömer Özcan evli ve iki kız babasıdır. Şimdi İzmir’de ikamet ediyor. Bütün mesaisini iman ve Kur’an hizmetlerine ayırmaya çalışmaktadır.
Ömer Özcan’ın Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri hakkında hatırı sayılır bir arşivi vardır. Kendisinde, Hz. Üstad’la görüşen veya görüşmeyen kadim ağabeylerden fotoğraf, ses, video veya yazılı olarak yaptığı kayıtlar mevcudtur. Ayrıca Risale-i Nur’un teksir veya matbaa olarak ilk baskılarının tamamına yakını Ömer Özcan’ın arşivinde bulunmaktadır. El yazılı orijinaller de vardır.
Ömer Özcan, Üstad Said Nursi Hazretleriyle hatıraları olan Ağabeylerle yaptığı röportajların bir kısmını kitaplaştırmıştır. “Risale-i Nur Hizmetkârları AĞABEYLER ANLATIYOR” adıyla seri olarak yayınlanmış altı kitabı bulunmaktadır. Yeni kitap hazırlıkları ve araştırma çalışmaları devam etmektedir.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Gönül Dergâh-ı İlâhî

Dèr-i Mevlâ değil midir, gönlümüzün dergâhı? Kim duyar ki O’ndan gayrı, gönüllerdeki àhı? Yıkmamışsan nefse …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Nurdan Hatıralar, Son Şahitler, Ehl-i Hizmet, Yazarlar
Huzurun Temel Kaynağı Allah’a İmandır / Doç. Dr. Niyazi BEKİ

"Bu asrın yaygın bir hastalığı olan stresin, depresyonun en büyük bir ilacı Tevhid inancıdır. Zira …

Kapat