Ana Sayfa / KASTAMONU / İz Bırakanlarımız / Benli Sultan Dergâhının Son Şeyhi Nureddin Efendi / Nurettin ŞÖY

Benli Sultan Dergâhının Son Şeyhi Nureddin Efendi / Nurettin ŞÖY

Bu ilk Bölüm, MERHUM ÜSTAD İhsan OZANOĞLU’nun BÜYÜK VELİ BENLİ SULTAN HAZRETLERİ adlı kitabından alınmıştır. (FASIL V)

Şeyh Nureddin Efendi (ks)

             Nurettin ŞÖY

Şeyh Nurettin Efendi, Şeyh Şadi Efendi’nin büyük oğludur. Validesi adı Haticedir. Nüfus cedit defterine göre Ahlat Benli Sultan 17’nci hanede mukayyettir (kayıtlı). Bu defterde Nurettin Efendinin doğumu 1303 ise de hakiki doğum tarihi 1302’dir. An’ane icabı doğumdan bir sene sonra nüfusa kayıt olmuştur.

Şeyh Nurettin Efendi dört defa evlenmiş, ikinci zevcesinden 1322’de Nadire, 1324’de Ziya isminde iki evladı dünyaya gelmiştir. Ballık-zâdelerle de sıhriyet tesis ederek üçüncü defa evlenen Şeyh Nurettin Efendi, kızı Nadire’yi Ziya Ballık ile evlendirmiş; biri Gündüz, biri Nurgün, diğeri Ergün olmak üzere üç torunu olmuştur. Gündüz küçük yaşta ölmüş, Nurgün’ün de Fatih Mehmet Şâni Ozanoğlu isminde bir erkek torunu ile Fatıma Seniye Ozanoğlu adında bir kız torunu olmuştur. Öğretmen Ziya Karasu’nun ise iki oğlu ve bir kızı vardır: Turan, Erdoğan ve Emine. Öğretmen Turhan bir kız babasıdır.

Şeyh hafız Mehmet Şadi Efendi, oğlu Nurettin’i büyük bir ihtimam ve feragatle yetiştirmiştir. Şeyh Nurettin dokuz yaşında hafız olmuştur. Hocası Benli Sultanlı hafız Hüsnü Efendidir ki çok hafız yetiştirmiş feyizli bir zat idi.

Nurettin Efendi Rüştiyeyi bitirmiş, İdadinin ikinci sınıfına kadar okumuş, zamanının ulemasından dini ilimler tahsis etmiş, bir taraftan da babasından ledünni ilme çalışmış ve genç yaşta olgun bir mertebeye vâsıl olmuştur. Babasının vefatında tam yirmi iki yaşında olduğu halde ‘post’a geçmiştir.

Hafız Nurettin Efendinin babasını istihlâfında(hilafet alma) büyük merasim yapılmış. Şeyhü’l-meşayih ve reisü’l-ulema Şemsizâde Ziyaeddin Ulu, müftü hafız Osman Doğru ve beldenin diğer erkân ve eşrafı bir cem-i gafir (Osmanlıca’da büyük cemaat, insan kalabalığı anlamlarına gelmektedir) halinde Benli Sultan Külliyesi’nde toplanmışlardır.

Hafız Mehmet Şâdi Efendi hayatında oğlu hafız Nurettin’e kasrıyed (feragat) suretiyle meşihatı (şeyhliği) devretmiş ise de mumaileyhin (adı geçen) pek genç ve seyrü sülûkûnu henüz ikmal etmemiş bir çağda olmasından mazınnâdan (ermişlerden) bir mürşide istinabe lazım gelmiştir. Bu sebepten vilayetin en büyük şeyhi Ziya Ulu’ya[1] hafız Nureddin Karasu inabe etmiş, bu istinabenin duası yapılmış ve müteakiben irşada icazet verilmiştir. Neticede şeyh hafız Muhammed Nureddin Efendi babasının ve dedesinin Nakşi tarikatını bırakarak mucizinin tarikatı üzere Bayramî ayinleri yapmağa başlamıştır. 1925’te Bayrami tarikatından Nakşi tarikatına avdet eden Nurettin Efendi Tekke ve Zaviyelerin ilgasına kadar Benli Sultan’da şeyhlik ve zaviye-darlık etmiştir.

Şeyh Hafız Muhammet Nurettin Efendiye Benli Sultan Postnişinliğinin tevcihine dair olan beratta şöyle denilmektedir:

Evkaf-ı mülhaka dan Kastamonu vilayeti dahilinde Kuzyaka nahiyesine tabi Benli Sultan zaviyedarlık cihetini Şeyh Hafız Muhammet Şadi Efendinin kasrı yedinden Kebiroğlu Hafız Muhammed Nurettin Efendiye tevcihine dair mahallinde bil ilâm ve mazbata vâki olan iş’ar üzerine mumaileyh hafız Muhammed Nurettin Efendinin tarikatı âliye-i Nakşibendi’den olup mezkur zâviyedarlık hizmetini îfâya ehil ve muktedir olduğu…[2]

Bu fermanın yazıldığı sene Rumi hesabiyle 1326’dır. Halbuki Nurettin Efendi belde halkı ve erkânının talep ve arzusu ile 1324’de posta oturmuştur. Müstenidatı (evrakın ek’leri) ile tevcih (verilen rütbe) evrakı ve beratının tanzimi iki sene gecikmiştir ki bu Osmanlı devletinin hemen her muamelesinde câri (meydana gelen) olagelen bir keyfiyettir.

Şeyh Şadi Efendi zaviyedarlığı oğlu Nurettin’e kasrı yed (el çekme, feragat etme) ederken, biraderine Nurettin’in amcası hafız İsmail Hakkı Efendi Şer’iye mahkemesinde der ki:

Benli Sultan zaviyedarlığı babam Şani Efendinin vefatından büyük biraderim Şadi Efendiye intikal etmiştir. Biraderimin vefatında ise vazifenin uhdeme tevcihi gerekmektedir. 10 Muharrem 1327’de Vilayete bu bapta arzuhal etmiş isem de davadan feragat ile biraderzadem Nurettin’e tevcih yapılmasını talep ediyorum.[3]

Bu kasriyet dava ve feragatte mevsuk rivayetlere nazaran meselenin hakikati şudur:

Şadi Efendinin biraderi hafız İsmail Efendi dururken hakkından vazgeçmemiş, Şeyh Ziya Efendinin arabuluculuğu neticesi ayda yirmi lira ve senede 10 kile buğday mukabili biraderzadesine tevcih yapılmasına rıza göstermiştir. Hatta İsmail Efendinin bu aylık ve senelik geliri de kâfi görmeyerek posta oturmakta temerrüt göstermesi üzerine dergâhın müntesipleri İsmail Hakkı’yı protesto etmişler, kendisinin posta oturmaya lâyık olmadığını, Şeyh Şadi’nin yerini ancak oğlu hafız Nurettin Efendinin doldurabileceğini iddia ile dergâha yaklaştırmamışlardır. Halkın ayaklanması karşısında büsbütün fena bir vaziyet hâsıl olacağına kanaat getiren İsmail Hakkı, Şeyh Ziya Efendiye arzı niyaz ederek eski mukavele ahkâmına riayet ile mahkemede hakkından feragat edeceğini bildirmiş ve dava bu suretle nihayet bulmuştur.[4]

Şeyh hafız Muhammed Nurettin Efendiye senevî altı yüz kuruş ücretle ayrıca türbedarlık vazifesi de tevcih olunmuştur.[5]

Nurettin Efendi Benli Sultan post-nişini iken Saraycık Köyü Dere Mahallesi Camii’nde beratlı hatip idi.

Dergâh ve zaviyelerin lâğvı üzerine İstanbul’a nakleden hafız Nurettin Efendi Üsküdar’da Divitçiler camiinde üç buçuk sene imamlık etmiştir. İstanbul’dan tekrar Kastamonu’ya gelerek 1940’da Nasrullah Camii baş imamı olmuştur. 1947’de Hac farizasını ifa eden Nurettin Efendi, 1952’de tedavi için İstanbul’a hicrete mecbur kalmış, Beşiktaş Küçük Mecidiye Camii imamı iken 5/2/1953 tarihinde vefat ile Karaca Ahmet Kabristanı’nda Duvardibi Mescidi’nin yakınında ebedi istirahatgâhına tevdi olunmuştur.

Bilgi ve fazilet timsali kahraman albay Halit Akmansü, Nurettin Karasu’ya daima tazim ve ihtiram gösterirdi; hayatta birbirlerine karşı samimi bir sevgi ve saygı ile bağlanan bu iki kutup yan yana medfun iken imar plânı tatbiki dolayısıyla 1957 de tüccardan Kastamonulu Hacı Atâ Kulaksızoğlu tarafından ayni kabristan hududu içinde civardan bir makberlik yer satın alınarak kabir kazdırılmış, Şeyh Nurettin Efendinin mübarek cesedi bu yeni kabre nakledilmiş, aynen sanduka ve şahideleri yaptırılıp ziyaretgâh olabilecek bir hâle getirilmiştir. Gaddesallahû sirreh ve Nevverallâhü kabreh, ilâ yevmil gıyame.

Şeyh Hacı Hafız Nurettin Efendi’nin Benli Sultan’a hizmetleri sayılamayacak kadar çoktur.

Şâdi Efendi ifrat derecesinde atak bir zat idi, kapı büyük açılmıştı, masrafı irada denk getirmeye imkân kalmamıştı. Tabhâneler fabrika gibi geceli gündüzlü işliyor, kazanlar mütemadiyen kaynıyor, imaretler durmadan dolup boşalıyordu; iradı bu sel gibi masraf ile denklemek müşkül bir hâl almıştı. Nurettin Efendi evvela vakıf ve aşar (tarım vergisinden alınan pay) işlerini düzene koydu, tahsilat işlerini tanzim etti, gelir ve gider arasında muvazene (denklik) tesisine muvaffak oldu. Dergâhın zuhuratı gittikçe artıyordu, diğer taraftan taamiye ve alefiye tahsisatı da ihtiyaç ile muvazi (eşit) bir dereceye çıkarıldı. Nurettin Efendi bununla da kalmayarak şahsi emlâk ve arazisinin gelirini de külliyenin idaresine tahsis etti.

Şeyh Nurettin Efendi malî muvazenenin (ölçü) teessüsünden sonra tamirat işlerine başladı.

Peşinen babasının inşasına başladığı ve ancak çatısına muvaffak olabildiği bugünki misafirhaneyi yaptırdı. Cami, türbe ve imaretleri ve külliyenin müştemilâtından olan ilave ahşap misafirhaneleri tamir ettirdi, yeniden kırk adet yatak takımı yaptırdı. Mutfak ve diğer ev eşyası satın aldı, bu suretle genç Post-nişinin Benli Sultan Külliyesi’ni memleket çapında tanıtmış ve rağbet sağlamış oldu.

Nurettin Efendi hangi işi ele alsa muvaffak oluyor, hangi sahaya ayak uzatsa orada yepyeni bir varlık hâsıl ediyordu, sade müntesipleri değil, bütün halkın kendisine karşı hürmeti vardı.

Haddi zatında Nurettin Efendi açık alnı, keskin bakışları, üzüm gibi siyah sakalı[6] nurâni çehresi ve levent endamı ile çok sevimli bir fizyonomiye mâlikti. Muhatabına daima teveccüh ederek tatlı bir tebessümle konuşur, nezaket ve zarafeti ile herkesin muhabbet ve hürmetini celbederdi. Maşeri terbiyesi çok üstün ve ahlâken çok yüksek bir kıymetti.

Tefsir, hadis, akâid ve fıkıh gibi mesleki eserlerden başka her gün bir iki gazete okur, aktüaliteye yabancı kalmaz ileri görüşlü münevver bir din adamı idi. Veçhen melih, lisanen fasih ve ruhen semih idi. Zahiren ve bâtınen kemal ehli olduğu halde muhatabını vakar ve tevazu ile dinler, ancak lüzum hasıl olduğu zamanlarda bilgisini izhar ederdi. Huzuruna genç ihtiyar kim girerse girsin derhal toplanıp kıyam etmek ister, tevazu ve ihtiram gösterirdi. Davudi, gür ve yanık bir sesi vardı. (*) Kur’an-ı Kerim’i kalbe manayı ifham (bildirme) ve ilkâ (ilham etme) eder gibi bir eda ile okurdu, vakur ve lâhuti bir lâhn-i (güzel ve kaideli ses) mahsus ile namazlarda hatim takip ederdi; ne kadar okusa neşvesine doyulmaz ve yorgunluk duyulmazdı. Bilhassa insan takati dışında her gece sabahlara kadar mücahedesine hayran olmamak elden gelmez, yaz – kış her gece yatağa girmez, sedire uzanır, başının altına sert bir yastık koyar, sırtına kürkünü bürlenir, bir miktar istirahat eder; ondan sonra tâ-be-sabah huzur-u Bâri’de el pençe divan dururdu. Kendisine mahsus bir seccadesi vardı; öyle ki namaz kıla kıla diz, burun ve alın yerleri delinmiş ve kullanılmaz hale gelmişti. Son zevcesi Hace Hafıza hanıma sordum:

 –Efendi geceleri uyumaz, derler. Bu hususta malumat verir misiniz?  

 –Efendi her zaman sedirde yatmayı tercih eder, başının altına yumuşak bir yastık dahi koydurmaz; sonra uyur kalırım, diye. Sabahlara kadar namaz kılar, tespih çeker, bazen seccadeye kapanıp dakikalarca başını kaldırmaz, yatağa ancak hasta olduğu zaman yatar, kendisine istirahat tavsiye etmekten memnun olmaz, “yarın kara toprakta yatacağınızı unutmayınız” diye mukabele eder. Fakat kimsenin yatmasına kalkmasına müdahale etmez. Kimseye yük olmak istemez ve kimseden hizmet beklemez.

Hakikaten kendisini ancak hasta olduğu zaman yatakta gördüm:

Yatağın ortasına oturmuş, ellerini dizlerine koymuş iki büklüm vaziyette ağlıyordu, ben her hastalığın ölüm getirmiyeceğeni, ölmek için hasta olmak lazım gelmediğini ve bu mukadder âkıbetin her fani varlıkta müşahede edileceğini söylerken başını kaldırdı:

-Evladım, ben hayata veda etmek acısı ile gözyaşı dökmüyorum, her nefis er geç ölüm acısını tadacaktır. Benim ağladığım şu ki Rezzak-ı âlem bir kuluna ne kadar rızık ve ne kadar nimet vermek lazımsa hepsini bana ihsan etti. Fakat ben Zülcelâlin verdiği bu geniş rızık ve bu sayısız nimetlerini şükrünü eda etmiş değilim, Mahkeme-i Kübra’da nasıl hesap vereceğim, diye ağlıyorum.

Düşününüz ki ömrü gece gündüz ibadetle, taatle geçen ve zaman zaman yere kapanıp Allaha tazarru ve niyaz ederek gözyaşı döken bu melek ruhlu adam, Hakk’ın nimetine mukabil şükrünü eda edemediğinden muazzep oluyor; büyük bir korku ve dehşetle tâ ciğerden sarsılarak nur gibi, gümüş gibi bembeyaz sakalına aşağı gözyaşı döküyor…

Aynel yakin (bizzat gözle görmek) müşahede ettiğim bu hâl dahi onun kemal ehli ve örnek bir şahsiyet olduğunu ifade ve ispata kâfidir.

Kastamonu halkı Nurettin Efendiyi o kadar seviyordu ki İstanbul’da hastalığının ziyadeleştiği sıralarda hemen her adımda:

-Efendi hazretlerinden bir haber var mı? diyorlardı.

Bir gün bir cemm-i gafir bana gelip dediler ki:

-Efendi hazretlerinin sıhhatinden ümit yoksa taksi tutup buraya getirelim, emr-i Hak zuhur ederse köylü şehirli bütün Kastamonu halkı onun cenazesinde bulunacaktır, gurbette bırakmayınız kayın pederinizi… Efendiyi hay, meyyit her halde Kastamonu’ya getirmelidir, yüzünü görmesek, tabutunu görmekten ve kendisine karşı vazifemizi yapmaktan Allah aşkına bizi mahrum etmeyiniz.

Fakat hacı hafız Nurettin Efendi tekellüfü (külfeti) sevmez, debdebe ve tantanadan hoşlanmaz, kimseye bâr (yük) olmak istemezdi. Bu sebepten Karaca Ahmet Kabristanına defnedilmesini vasiyet ettikten sonra;

“Şimdi”, demiş “yatsı ezanı okunacak, beni hâlime bırakınız. Abdest alıp son namazımı eda edeyim…”

Ve hemen işaretle teemmüm etmiş ve işaretle namazını ikmal ettikten sonra parmağı ile şahadet getirmiş ve ALLAH diyerek son nefesini vermiştir. Ölümü Kastamonu halkının yüreğinde derin bir teessür hâsıl eden Nurettin Efendi daima hürmet ve tazim ile dua ve sena ile yâd edilecektir. Kaddesallâhû Sirrehül aziz…

(***Hülefâyı Nakşibendiyye’den Kastamoni/Benlisultâni Hacı Hafız Nureddin Efendi.Milâdi 6.11.1953-Hicri 28.2.1373”.)

***

ŞEYH EFENDİ’YE DOĞRULAN NAMLU

Çalışmakta olduğum daireye işleri dolayısı ile geldikten sonra odamda ziyaretime gelen muhterem Nurettin EMİROĞLU Hoca Efendi (emekli din görevlisi merkez Bulacık Köyü) ve onun amcası oğlunun yakın akrabası olan aşağı yukarı 70 yaşlarında bulunan Hacı Kâmil YENİKÖY beyefendi ile tanıştım.

Benlisultanlı olduğumu ve Ziya (ŞÖY) beyin torunu olduğumu duyunca Hacı amcanın hatıraları canlanıverdi hemen gözünün önünde ve anlatmaya başladı:

–Küçükken Benlisultan türbesini ziyarete geldiğimiz zaman Ziya Bey’in konağına uğrar, kurbanlarımızı keser, ziyaretimiz yapardık. İlkokul çağlarımda Merhum Şeyh Nurettin KARASU Efendi ile ilgili babamın anlattığı hatırası, aradan geçen bunca zaman sonra bile hatıratım arasında tazeliğini korumaktadır ve ne zaman Benlisultan adı geçse bu hatırayı oradakilerle paylaşırım. Bizim köyümüz Merkez Obruk köyüne bağlı Tepeköy ismi ile anılan mahalledir. Rahmetli bizim eve misafirliğe gelmişler, bizden ayrıldıktan sonra köylerine dönmek üzere yola koyuldukları esnada kendilerine sui-kast niyetiyle pusu kurulmuş, fakat bi-iznillah kendileri pusudan kurtulmuşlar ki, büyük ihtimal pusuyu kuran kişi kendisi anlatmış bu olayı;

“Tüfeği kaldırdım, ateş edeceğim zaman Benlisultan’ın kabri gözümün önüne perde oldu,tüfeği indirdiğim zaman perde kalkt; ,tekrar doğrulttum, yeniden Benlisultan’ın kabri perde oldu. Bu hal 3-4 defa tekrarlandı ve nihayet ateş edemedim.” diye anlatmıştı, ben de babamdan duydum….

Rahmetli İhsan Ozanoğlu Şeyh Şani Hz.lerinin hayatını anlatırken, o zamanki mütegallibenin Şeyh Hazretlerine aynı şekilde bir çok suikast düzenlediğini, fakat Allahın izni ile hiçbirinin de başarılı olamadıklarını anlatmaktadırlar. Anlaşılıyor ki aynı zihniyetin devamı olan insanlar bu işi devam ettirmişler. Garip bir tevafuktur ki 1840 yılından beri bu tür düşüncedeki insanlarla elhamdülillah ailemizin mücadelesi hâlâ devam etmektedir. Rahmetli büyükbabam ve babaannem türbeye olan hizmetlerinde çok çeşitli engellemelerle karşılaşmışlar, fakat o büyük Sultanın himmetiyle yollarına devam etmişlerdir. İnsanoğlunun o minnacık kafasının basmadığı ve idrak körlüğü olan noktalarında hatada ısrar etmeleri onların nasipsizliği ile ilgilidir.

MERHUM Prof.Dr. ABDULKERİM ABDULKADİROĞLU’nun Kaleminden;

BENLİSULTAN DERGAHI’NIN SON ŞEYHİ

HAFIZ NUREDDİN KARASU HOCAEFENDİ

Benli Sultan Tekkesi’nin son şeyhi o idi. Nureddin Efendi’nin babası ve dedesi de aynı yerde görev yapmışlardır.

Mehmed Şadi ve Halime’den doğan Nureddin Efendi (d. Kastamonu, 1303 / 1885 – öl. İstanbul, 6.11.1953) Nureddin Efendi’nin aile künyeleri Karabeyoğlu iken soy isim kanunu uygulanması esnasında Karasu olarak değiştirilmiştir. Paragrafta daha fazla tanıtılacak olan Benli Sultan Türbesi’ne girerken soldaki lahidin sahibi Şeyh Şânî Efendi’nin torunudur. Babası ise 1273 (1856) yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi’dir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhadpaşa Camii’nde medfundur.

Aile kütüğü Kastamonu Nüfus Müdürlüğü arşivinde cilt nr.36, hane nr.59’dadır. Kayıtta bu hânenin 27 kişiden oluştuğu yazılıdır. İlin Turşucu Köyü’nde hayatını sürdürmüş olan 1309 (1893) doğumlu,Hüsnü KARASU, Şeyh efendinin tek erkek kardeşidir. Hüsnü KARASU’nun Saniye, Şadiye ve Mehmet Lütfi adında üç çocuğu olmuştur. Saniye hanım Mehmet GÜLSUNAR ile evlenmiş olup Orhan ve Tahir adında iki oğlu olmuştur. (Tahir GÜLSUNAR’ın Ekrem ve Hayri adında iki oğlu olup, Nasrullah Camii bitişiğindeki Kastamonu Ticaret Odasının dükkanlarında radyo tamirciği yapmıştır ve yaşadığı yıllardaki entellektüel bilgi birikimi, ilin idarecileri olan üst bürokratlar ile yakın ilişkilerde bulunabilecek kapasitede birisidir. Ankara yol güzergâhının Olukbaşı’ndan başlamak suretiyle şimdiki güzergahına alınmasını sağlamıştır, oğlu olan Hayri GÜLSUNAR ise Kastamonu Belediyesinde Devlet memuru olara görev yapmaktadır.) Hüsnü KARASU’nun diğer kızı Şadiye Hanım evlenmiş, fakat aynı yerde ikamet etmek suretiyle dışarı gitmemiştir.

Nurettin KARASU Hocaefendi üç evlilik yapmıştır. İlk eşi Emine hanımdır ve bu evlilikten 17.02.1322(1904)’de Nâdire hanım; 10.03.1324(1906)’da Ziya Bey doğmuştur. Nâdire Hanımın ilk eşi BallıkzA3de Ziya Ballık Bey’dir. Bu evlilikten Nurgün, Ergün ve Gündüz doğmuştur. Nurgün hanım İhsan Ozanoğlu’nun oğlu emekli Yargıtay üyesi İhsan Teoman Ozanoğlu beyefendi ile evlidir.

Şeyh efendinin oğlu Ziya Bey, 1931 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nden ilk mezunlar arasında yer alarak Kastamonu’da Gazi Paşa İlkokulu’nda (eski namazgâh) öğretmenlik yapmış, 1975 yılında Kastamonu’da vefat etmiştir. Nâdire hanım 1995 yılında dünyasını değiştirmiş, kardeşine göre daha uzun yaşamıştır. Ziya bey ile Atiye hanımın evliliklerinden 12.05.1032 doğumlu Turhan Karasu, 16.04.1939 doğumlu Erdoğan KARASU ve 1944 doğumlu Emine Nihal hanımefendi doğmuştur. Turhan ve Erdoğan Karasu beyefendiler babaları Ziya Bey gibi Gazi Eğitim Enstitüsü mezunu olup ikisi de öğretmen emeklisidir. Emine Nihal Hanım emekli bankacıdır.

Şeyh efendinin ikinci evliliği Ballıkzâde Nuri Bey’in kızı Hafize Necibe Hanım ile; üçüncü evliliği Mahiye Hanım ile olmuştur. Emekli olmadan önce, emekliliği hak ederek vefat ettiği için Nureddin Efendi’nin hanımı Mahiye hanım, geçimi müsait olması nedeniyle dul maaşı talebinde bulunmamış, devlete bağışlamıştır.

Nitekim benim çocukluk yıllarımda, Kastamonu’da Büyük Şeyh olarak tanınıp itibar görmüş olan, ilin en büyük ve merkezi camisi Nasrullah Camii Başimam hatibi Hacı Nureddin Karasu Hoca Efendi vardı. Çocukluğumda bu camide iki imam vardı. İkisi de aynı zamanda şeyh idiler. Başimam Hacı Nureddin Efendi, ya da Benli Sultan Şeyhi’ne Büyük Şeyh; ikinci imam Abdülhadî Efendi’ye Küçük Şeyh denirdi. Cuma ve bayram namazlarını başimam kıldırırdı. Fizikî olarak da Hacı Nureddin Efendi mülâhham, oldukça iri yarı; Abdülhadi Efendi ise ufak yapılı idi. Belki de büyük küçük ayırımında bu fizikî görünümün de tesiri vardı. Abdülhâdi Efendi, başimamı hangi sebepten ise kıskanırdı ve aralarında bürudet (soğukluk) hissedilirdi; ama genel kanaat bunun tek taraflı olarak ikinci imamdan kaynaklandığı şeklinde idi.

Babası Şeyh Şadi Efendinin hasta ve yaşlı olduğunu beyan ederek 2 Muharrem 1327 tarihli mahkeme kararıyla görevini oğlu Hafız Mehmet Nureddin Efendi’ye devretmesi üzerine, Nureddin Efendi Benli Sultan Şeyhi olacağı zamanki TAC GİYME TÖRENİ Reisü’l-Meşayıh (Şeyhlerin reisi) kabul Ziyaeddin Efendi’nin hazır bulunduğu ve onun yönettiği törenle ilgili aşağıda rahmetli Abdulkerim hocanın verdiği malumat aynen alınmıştır.

Ziyaeddin Efendi şehirde kendisini öylesine kabul ettirmiştir ki, muhtemelen diğer tarikat şubelerinin halifeleri arasında, en gençlerinden biri olmasına rağmen, Reisü’l-Meşayıh kabul edilmiştir. (** Yukarıda Şadi Efendi bahsinde açıklandığı üzere 1811 tarihli fermanla tekkelerin yönetiminin “merkez tekke”ye bağlanmasından dolayı da yetki almasına istinaden de olabilir.) Bu yetki ile bulunduğu bir hilafet töreninde, törenin bütün safahatını da içine alacak şekilde Sofuzade M. Tevfik Efendi’nin bir şiirinde adı geçmektedir.

Şeyh Ziya Efendi’nin burada (Benlisultan Dergahı’nda) taç giyinme merasiminde fiilen bulunup bu merasimin onun inisiyatifinde yapılmasının sebebi daha iyi anlaşılmış olur. İlaveten Ziya Efendi Reisü’l-Meşayıhtır. Böylece bu tören başka bir anlam kazanmaktadır.

Aşağıya alacağımız belge nitelikli bu şiirin, mermer üzerine yazdırılarak Benli Sultan Külliyesi’nin uygun bir yerine asılması isabetli olacaktır.

Şiir şudur:

Kutb-ı âlem Gavs-ı a’zam Hacı Bayram Veli

Dîde-i devrân gösterdi yine bürhânını

Kuvve-i kudsiyyesiyle yandırıp rûşen çerağ

Eyledi bu yerden cârî feyzini erkânını

 

Benli Sultân Velî Dergâhı’na mihmân olup

Sürdü ol Sultân-ı aşkın şevk ile devrânını

İrtihâl etmişdi şeyhi işbu âli-dergâhın

Geldik iclâs etmeye seccadeye derbânını

 

Hazret-i Müftî Efendi hâzır u müşkil-küşâ

Gösterip divan-ı tarîkın müncelî ahkâmını

Necli Bayrâmî-i Şeyh Ahmed Ziya el-ârifîn

Eyledi sırr-ı tarîkın münceli ahkâmını

 

Çıktı Nureddin Efendi ceddinin meydânına

Tac giydi seyr edip ehl-i velâ bayrâmını

Bezm-i Ehlu’llah’a gelmişti nice ihvân-ı din

Gördüler neymiş gürûh-ı ehl-i Hak erkânını

 

Gonce-i gülzâr-ı Sa’deddin behâ-i ehl-i dil

Halveti Ahmed Dede yandırdılar her yânını

Ser-te-ser âteş kesildi aşk ile Allah deyu

Şem’-i Hak yandırdı hep pervane-i  hicrânını

 

Sormadan Nuri Efendi’den hesab-ı mâ-sivâ

İstedi vermek bu bezm-i aşka nakd-i cânını

Eyledi Şeyhzâde Hâfız Bey gönülden âh (u) vah

Gaşy olup zikr-i Hudâ’dan kıldı ter dâmânını

 

İçti câm-ı aşkı Nureddin Ziyaeddîn’den

Tuttu hep nûr-u Ziyâ bu dergâhın eyvânını

Benli Sultan Hacı Bayram-ı Veli hazırdılar

Ben de gördüm anların feyz-i safâ-efşânını

 

Söyledim bu ayn-ı cem’in Hak deyip târîhini

Görmedim lâyık Hudâ hakkı anın nisyânını

Gevher-i Tevfik-i Hak’tan bir Ziya-tâbân olup

Gark-ı envâr oldu âlem anmadık ahzânını
1 Receb-i şerif 1328 1327 + 1 = 1328 (Ta’miyelidir.) (8.7.1910)

Nureddin Efendi de Ziyaeddin Efendi gibi hayatının erken döneminde, yani 25 yaşında iken bu makama getirilmiştir. Şiirin metninde geçen bazı isimler, gelecekteki çalışmalara ışık tutabilir.

Nureddin Efendi’nin tahsil hayatı hakkında detaylı bilgimiz bulunmamakla birlikte, gözünü açtığı ve şeyhliğine kadar yükseldiği bu irfan yuvasında çok iyi bir seviyeye gelebilmiş olmalı ki, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Kastamonu’nun en büyük merkezî camii olan Nasrullah Camii imamlığına tayin edilmiştir. 1942 yılında bir süre İstanbul/Üsküdar’da Nuhkuyusu Camii de denen Cevri Usta Camii İmamlığında da bulunup İkinci Cihan Harbi’nin başlamasıyla Kastamonu’ya dönmüş ve tekrar Nasrullah Camii’nde görevine başlamış; 1951 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür. İsteği ile, eskiden Beyoğlu, halen Beşiktaş Müftülüğü’ne bağlı Küçük Mecidiye Camii imam-hatipliğine görevini nakleden Nureddin Efendi, 5 Kasım 1953 günü ikindi vakti camide rûhunu teslim etmiş; 6 Kasım 1953 günü defnedilmiştir

Bu vesile ile merhumun iki vasiyetinden söz etmek icap edecektir. Vasıyyeti üzerine cenazesini dönemin Beyoğlu Müftü Muavini (eski ifadesiyle müsevvidi) kimyager Fuat Çamdibi Hocaefendi yıkamış, Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nden kaldırılmış; kaza vasıyyeti üzerine Karacaahmed Kabristanı 8. Adada medfun bulunan (camiin olduğu ada, sol arkası), Trikopisi esir alan Dadaylı Kurmay Albay Halid Akmansü merhumun yanına defnedilmiş; daha sonra buranın kaldırılacağı söylentileri üzerine, 10. Adadaki (türbenin bulunduğu ada, türbenin 20 metre kadar arkasında) nakl-i kubûr yapılmıştır. Halid Akmansü merhûmun nâşı da Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiştir. Kırk sene sonra Halid Bey’in mezarının nakledilmesi, yıllar öncesinde yapılan işteki isabeti göstermektedir.

Kastamonu’da emekli öğretmen merhûm Baha (KÖK) Bey tarafından yazılan mezarının metni şöyledir. “Hüve’l-Bâki… Hülefâyı Nakşibendiyye’den Kastamoni/Benlisultâni Hacı Hafız Nureddin Efendi’nin Rûhuna Fâtiha. Milâdi 6.11.1953-Hicri 28.2.1373” Müddet-i ömrü 67-68 yıldır.

Hacı Nureddin Efendi âlim, fâzıl bir zât idi. O günün şartlarında hemen herkes hâfız olduğundan, ayrıca onun hâfızlığından söz etmeye lüzum kalmıyor. Hoş bir sîması vardı, insana güven verirdi.

Bu münasebetle biraz da adı geçen tekkeden söz açmak istiyorum: Benli Sultan Tekkesi, şehrin altı saat güneyinde, Ilgaz Dağları’nın kuzey yamacında Ahlat Köyü’nün Benli Sultan Mahallesi’nde bulunmaktadır. Türbe, zâviye, imâret, (bugün bulunmayan) kütüphane ve medrese ile beraber 918-927 milâdî yılları arası, Sultan Selim döneminde yaşayan Benli Sultan tarafından yaptırılmıştır. Bugünkü ahşap kısım (1258-1300) 1842-1882 yılları arasında, oranın postnişîni Şânî Efendi tarafından yaptırılmıştır. Bir kere de bu yazıya konu olan Nureddin Efendi tarafından tamir ettirilmiştir. Türbenin kubbesi 1945 yılındaki deprem ile çatlayınca üstündeki ahşap saçak yıkılarak dışı beton ile tamir edilmiştir. Türbenin çatısı altında kallavî geyik boynuzları asılıdır. Bu merkezin inşasında ormandan tomrukları bu geyiklerin getirdikleri anlatılır. Çocuğu olmayanlar ve değişik hastalıklara şifa dileyenler tarafından ziyaret edilmektedir. Kış aylarında ulaşım zorluk çıkarmaktadır.

Şeyh Efendi’nin Kastamonu’daki evi, bizim evimizin de önünden geçen cadde üzerinde, tahminen 200 metre kadar yukarıda idi. Halen yerinde beton yığını bulunan evimizin altında fırın vardı ve sıcak ekmek çıktığında güzelim kokusu etrafa yayılırdı. Şeyh Efendi günde en az iki, hatta üç defa buradan gelip geçer, cami-ev arasında gidip gelirdi. İşte bu geçişlerde burnuna taze ekmek kokusu ulaştığında durur ve bütün gücüyle kokuyu içine çeker, akabinde el-Hamdüli’llah derdi. Denirdi ki, “Hoca efendi rahatsızlığı sebebiyle ekmek yemiyor, kokusunu hissedebildiği için de ALLAH’a hamd ediyor..”

Torunu Turhan Karasu Bey de bu söylenenleri doğrular mahıyette mütemmim bilgiler veriyor ve “…Eskiden beri midesinden rahatsız idi. 1953 yılında liseyi bitirince İstanbul’a yanına gittim. Küçük Mecidiye Camii avlusu içindeki meşrutasında kalıyordu. Mide kanaması geçirdi, iyileşir gibi oldu. Daha sonra tekrarladı. Muhtemelen mide kanseri idi. Bir keresinde kırk senedir pastırma vesaire yemiyorum, buna rağmen neden böyle oluyor, anlamıyorum demişti”, diyor.

Kastamonu’nun, dışarıda fazla bilinmeyen, kendi içinde üretilip tüketilen çok meşhur pastırması, sucuğu ve kış aylarında Urfa’nın çiğ köftesi mesabesinde iştahla ve iştiyakla yenen pastırmalı ekmeği (bir çeşit pide) yenmeden nasıl durulabilir? Bu olsa olsa irfan tahsil edenlerin sağlık adına nefislerine taş basmayı bilmeleri sonucu ulaşılacak bir noktadır ki, şeyh efendinin kemal ve faziletine örnektir.

DEPREM VE NAMAZ

İŞTE ONLAR NAMAZI BÖYLE KILIYORLARDI

1943/1944 yıllarında merkez üssü Tosya ve il merkezi Kastamonu olan, Tosya’yı nerede ise tamamen yıkan deprem esnasında halk çadırlara taşınmıştır. Artçı depremler sık aralıklarla olmaktadır. Bir öğle namazında cami ağzına kadar doludur. Hacı Nureddin Efendi nöbetçi imamdır. Farza durulur. Daha birinci rek’atta iken cami sallanmaya başlar ve kısa aralıklarla arka arkaya sallanır. Cemaat panik içinde camiyi terkeder. Hocaefendi depremi duymamıştır. Cemaat kendisini merak etmektedir. Dışarıda, camiin pencerelerin dibine dizilmişler, içeriye bakmaktadırlar. Hocaefendi, hiçbir değişiklik ve telaş göstermeden ve her zamanki gibi huşû içinde farzı bitirir, selâm verir; son sünneti de kılar. Tesbîhat ve duâsını yaptıktan sonra mihraptan doğrulur, vekar içinde, ağır adımlarla camiden çıkarak cemaatı arasına katılır. İşte onlar namazı böyle kılıyorlardı. Şahsî kanaatim, onun depremi ve cemaatin telaşla dışarıya çıkmalarını hissetmemiş olduğu yolundadır.

NASRULLAH CAMİ-İ ŞERİFİ VE BURADAN SU İÇENLERİ 7 YIL İÇİNDE TEKRAR UĞRAMALARI

Önce bu camiden ve çevresindeki medreselerden kısaca bahsetmek istiyorum: Çok kubbeliler plânındaki bu cami Nasrullah el-Kadı b. Ya’kûb tarafından 912 / 1506-1507 yılında yaptırılmıştır. Şehrin vaktiyle en büyük camii olması sebebiyle Ulu Camiler grubunda da yerini alır. İttisâlinde, Reîsü’l-küttâb Hacı Mustafa Efendi tarafından 1159 / 1746 yılında yaptırılmış Münîre Medresesi (halen kalıntısı) vardır. Bu medrese daha sonra Bayraklı Medrese olarak anılmıştır. Sebebi, ezan vakitlerinde bahçesindeki direğe bayrak çekilmesinden dolayıdır. Zaman zaman Kur’ân, ezan, bayrak… diyen idarecilerimizin ve siyasilerimizin bu tatbikattan alacakları gerçek hayat dersi vardır.

Nasrullah Camii’nde merhûm Mehmed Âkif Ersoy Millî Mücâdele yıllarında va’zlar vermiştir.

Camiin mihrabının hemen önünde, bahçe kısmında, bir mezar şâhidesi vardır. Bu şâhideden öğrendiğimize göre, altında yatan zât, aralıksız 33 sene söz konusu camide hatimle teravih namazı kıldırmıştır.

Cami önünde iki kubbe altında büyük iki şadırvan vardır. Eskiden bunların her birinden birer insan vücudu kadar su fışkırır, bu sular şadırvanlarda toplanır ve taşarak akıp giderdi. Bu sudan içen birinin, aradan yıllar geçse de ölmeden önce mutlak surette tekrar geleceği şeklindeki söylentiler de binlerce örneği ile doğrulanmıştır.

SIR İÇİNDE SIRLAR SAKLI OLAN BİR CAMİİ NASRULLAH CAMİİ

Camiin ender rastlanan feyizli bir tarafı daha vardır ki, oda şudur:

Kapısının açık olduğu saatlerde, cemaat dışında da namaz kılınanın hiç eksik olamaması, şu anda bomboş, denilse de bir köşesinde namaz kılan birinin mutlaka surette görüldüğü tevatürle nakledilmiş, her defasında doğrulanmıştır. Vaaz kürsüsünde de ayrı bir feyiz olup kürsüye hiç hazırlıksız çıkan birinin bile bu feyiz yardımıyla sıkıntı çekmeden vaaz ettiği, inşirâhının bol olduğu keza nakledile gelmiştir.

                                                     Abdulkerim ABDULKADİROĞLU

ŞİİR

Zâhit, biz ta’n eyleme! – Hakk ismin okur dilimiz;
Sakın efsâne söyleme! – Hazrete varır yolumuz.
Sayılmayız parmak ile, – Tükenmeyiz kırmak ile,
Taşramızdan sormak ile,- Kimse bilmez ahvâlimiz.
Erenler yolun güderiz, – Çekilüp Hakk’a gideriz,
Gazâ-i ekber ederiz, -İmâm Ali’dir ulumuz.
Erenlerin çoktur yolu, – Cümlesine dedik belî.
Gören bizi sanûr deli, – Usludan yeğdir delimiz.
Tevhîd eden deli olmaz;- Allah deyen mahrûm kalmaz;

Her seher açılur solmaz;- Bahara erer gülümüz.
Muhyî sana olan himmet- Âşık isen câna minnet.

Elif Allah, Mim Muhammed,

Bezcizâde Mehmed Muhyiddin Efendi (vef. 1611)

SAFTAKİ ERENLER;

Yeri gelmişken Kastamonu’da yaşayan herkesin bildiği bir menkıbeyi de sizlerle paylaşmak isterim. Nasrullah Cami-i Şerif’inde vakit namazlarının birinde kılınacak olan farz namazı beklerken, cami cemaatinin bir tanesinin  kalbinden; “acaba şu an burada erenlerden kaç kişi vardır?” diye bir sual geçer. Yanında duran kişi; “ön safta şu kadar, bu safta şu kadar, erenlerden zât” var diye cevap vermiştir. Bu kıssayı herkes bilir ve böyle de inanır.

“Ben, ekser vakitte hayalen ve manen kendimi Kastamonu’nun mübarek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum.” diyen Bediüzzaman Said Nursi, 1934-1944 yılları arasında sürgün hayatı geçirdiği Kastamonu’yu hiç unutamadığını dile getiriyor. Üstad Hz.lerinin Cuma namazlarına Nasrullah Camiine gittiği biliniyor.

Nurettin KARASU Hoca Efendi’nin oğlu Ziya Karasu, Benlisultan doğumludur. Ziya KARASU, öğretmen-belletmen Ziya Bey olarak bilinir Kastamonu çevresinde, özellikle Kaşçılar ve civar köylerinde. Rahmetli büyükbabam Ziya Şöy’e, öğretmen Ziya Bey’in yazdığı, konusu rahmetli babam ile ilgili olan, Osmanlıca yazılmış mektup veya not diyebileceğimiz bir yazışma elime geçti, yazıyı okutturdum Osmanlıca bilenlere. Eğitimci insan ne kadar güzel tahlilde bulunmuş ne güzel açıklamalar yapmış hayran kaldım. Babası Nurettin KARASU hoca efendiden duyduğunu söylediği bir hadisi şerifi nakletmiş, hadisi şerifte buyruluyor ki; “Erkek çocuklarınıza arkadaş muamelesinde bulunun.” Bu hadisi şerifi büyükbabama tavsiye olarak telkin etmiş. Öğretmen Ziya beyin Emine Nihal adında bir kızı iki tane de oğlu olmuş; Turhan ve Erdoğan KARASU beyler. İkisi de öğretmen. Turhan Beyin hanımı Nihal Hanım, o da öğretmen. Özellikle Erdoğan KARASU hocayı 70-80’li yıllarda İmam Hatip Ortaokulu ve Lisesini okuyup ta hatırlamayan yoktur. Erdoğan hoca disiplini ile tanınan matematik öğretmenidir. Çok değerli bir insandı, şimdi rahmetli oldu, kabri Ankara yolu üzerine Turşucu köyündedir.)

HASİP YILANLIOĞLU VE NURETTİN KARASU HOCA EFENDİ

…Bir ak sakallı kişi çıkıyor, Kastamonu’da sıvıyor kolları, çalmadık kapı bırakmıyor, türbeleri onarmak için önayak oluyor. Ama yanında kimse yok… Adı çıkmış “Canlı Tarih”e…(Ortadoğu Gazetesi Maruf EVREN ve Mehmet Ali BULUT- Evliyalar Şehri Kastamonu 24-25 MAYIS,1993)

Evet bu yazı dizisinde bahis olunan kişi Hasip Bey Amca’dır. Onu sevenler, aynen bu isimle zikrederler onu “Hasip Bey Amca”. Belki bu ifade onu sahiplenmek, içimizden değerli bir kişinin çıkmış olma sevincini anlatmak içindir.

“…O, 1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!
1925 yılında ben, 15-16 yaşlarımdaydım. Kur’an’ı çoktan hıfzetmiştim. O yıllardı Kastamonu’da Benli Sultan Şeyhi Nurettin Karasu Efendi vardı. Şeyh Efendi, beni ve hafız-ı kelam olan Ömer Aköz’ü (Dönemin Mushaflar Tedkik Heyeti Reisi ve Fatih Camii baş imamı (Kastamonu 1889-Çankırı 1952) Hatıralarımdaki Hocaefendiler; A. Abdulkadiroğlu) alarak İstanbul’a götürdü. O zamanlar Kelâmî Dergâhı, Topkapı’da; Çapa Kız Muallim Mektebi karşısındaki sokaklardan birindeydi. Beni Kelâmi Dergâhı Şeyhi Erbilli Mehmed Esat Efendiye teslim ettiler.” Hasip YILANLIOĞLU

Kendisinin 15-16 yaşlarında Hafız olduğunu eğitimini tamamlaması için İstanbul’a Kelami Dergahı’na Şeyh Es’ad Erdebilî Hz.lerine, Nurettin KARASU Hocaefendi tarafından teslim edildiğini, burada ilim tahsiline başladığını, fakat bir yıl sonra memlekette çıkan sosyal ve siyasi olaylar neticesinde Kastamonu’ya geri dönmek zorunda olduğunu bir dergi ile yapmış olduğu mülakattan anlıyoruz. M. 1925-1930 yıllarında Kastamonu’da yaşanan kültür kıyımı tahribatı ile ilgili olarak yazının ilerleyen bölümlerinde daha detaylı bilgiyi yine kendisinden alacağız…

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Nurettin KARASU Hocaefendi’nin kendisi ile aynı meşrepten olan İstanbul meşayıhı ile bir ünsiyeti olduğu ve hatta Kastamonu’dan ilim tahsili için iki tane talebeyi getirerek Kelamî Dergahı’na ilim tahsil etmek üzere bırakabildiğini görüyoruz; bu da demektir ki ilim tahsili yaşına gelmiş bir çocuğu ailesi Hocaefendi’ye ve onun tavsiye ettiği bir yere gönderebildikleridir ki, o devirde itimada şayan bir kişi, bir alim olarak addedildiği ortaya çıkıyor Nurettin KARASU Hocaefendinin. Zaten rahmetli Hasip Bey amcanın Benlisultan dergahına özel bir ilgi ve alaka göstermesi gençlik yıllarındaki bu irtibattan dolayıdır zannederim. Sn.Fazıl Çiftçi Beyin yayımlamış olduğu Kastamonu- Camileri Türbeleri ve Diğer Eserler’inde kaynak olarak aldığı A. Hasip Yılanlıoğlu’nun hatıra defterinde daha detaylı bilgi ayrıntı var mıdır, bilemiyorum.

Rahmetli Hasip Yılanlıoğlu Eski Meslek Yüksek Okulu içinde bulunan tarihi mezarı, İstanbul’da bulunan Yûşa (a.s)’ın kabrine benzetirdi, eni ve boyu ile. Malum, Yuşa Tepesi, İstanbul’un en önemli ziyaret yerlerinden biri olup Beykoz İlçesi’nde, İstanbul’un en yüksek tepesinde bulunan türbe Yuşa Peygambere ait olduğu düşünülen kabir 17 metre uzunluktadır.

Rahmetli Hasip bey amca hizmet ehli, çok çalışkan olup herkes tarafından da saygı ve hürmet gören Kastamonu’muzun yetiştirdiği ulu çınarlardan biri idi. Mi’raç, kandil geceleri Yılanlı Camii’nde mevlit okutur ve süt ikram edermiş camiye gelenlere ve Benlisultan Külliyesi’ne yapılan işlerde 90’lı yıllardan önceki aşağı yukarı çeyrek asırlık bölümüne damgasını vurmuştur. Dergahın onarımı başlarken Benlisultan Hz.leri ile pazarlık yapacağını, eğer ömrü varsa bu işlere devam edeceğini söylerek içeri türbeye girmiştir. O zaman tamiratta çalışan komşularım anlattı. Demek ki pazarlık olmuş ki, Hasip Bey amca tamiratı tamamladı. Hasip bey amca Merkez Bulacık köyünde yatmaktadır, dolayısı ile eşi bu köyden olduğu için bu köyle bağı bulunmaktadır. Köyün imamı aynı zamanda bacanağım Abdurrahman EMİROĞLU’nun ağabeyi Nurettin EMİROĞLU hoca efendiden bizzat dinlediğim bir olayı anlatacağım.

Sıkıyönetimin olduğu zamanlar da Hasip Bey amcanın gece rüyasına babası girmiş, oğlum, demiş, üzerimize yağmur suyu akıyor, çatıyı tamir ettir. Gündüz böyle bir şey yapmasına imkân yokmuş o zaman. Gece olunca köy komşularını toplamış, başlamış tamirata; o sırada oraya gelen gece bekçisi bakmışlar mazarrat çıkaracak, bağlamışlar direğe, sonra o gece çatıyı tamir edip onarmışlar. İşleri bitince de bekçiyi salıvermişler. Hasip bey amca da müthiş bir hafıza varmış, unutkanlık yanına uğrayamazmış, bir işin içine girdimi onu neticelendirmeden bırakmazmış. Bizim Köy Hizmetleri’nde çalışan eski memur ve işçi arkadaşlar anlattılar. Hasip bey amca sık sık gelirmiş köy hizmetlerine, yapacağı işlerde yardımcı olmaları için. Diyorlar ki, eğer giydiği şapkası her zamanki gibi başına takmaz da o şapka eğri veya yan durarak gelirse daireye, kesin bir müdürün tayini çıkarmış ertesi gün.

Tarihî mekanların onarımı ve ihyası için gayret sarf edenlerin başında gelen isimlerden biri de 90’lı yıllarda Kastamonu Belediye Başkanlığı yapmış değerli insan Süleyman Yücel beyefendidir. Kastamonu Taş Mektep’te öğretmenlik yaptığı için Süleyman Hoca diye anılır çoğu zaman.

Bu arada Hüseyin Eroğlu amcayı da rahmetle, minnetle yâd etmek lazım. Taşıdığı misyonu,vermek istediği hizmetleri, Kastamonu sevdası, Kastamonululuk bilincinin oluşturulmasındaki sa’y-u gayretleri ile gönüllerimizde ayrı bir yeri vardır. Bu değerli insanlar son dönem Kastamonu’muzun yetiştirdiği İslam âlimlerimizden olan Mehmet Feyzi Efendinin hz.lerinin rahle-i tedrisinde bulunmuş insanlardır.

Şair Süleyman NAZİF’in ölümünden sonra bir türbe yapılacağı haberi üzerine Ömer Ferit KAM hocanın aşağıda sunacağım dörtlükteki ifadeleri, yukarıda anlatmaya çalıştığım hususlara vurgu yapar ki; anlayana çok manidardır.

Sağlığında nice ehl-i hünerin

Bir tutam tuz bile yoktur aşına

Öldürürler evvel ânı açlıktan,

Sonra bir türbe dikerler başına.(Dinî felsefî Sohbetler) Ferit KAM

İade-i itibar için bazı devlet büyüklerimize yapılan anıt mezarlar ne kadar da bu tarihten sonra olsa bu dörtlük onlar içinde geçerlidir.

Yavuz Bülent BAKİLER ve Hasip YILANLIOĞLU HATIRALAR

1925-1930 YILLARINDA KASTAMONU

Hatıralar vardır, sizi alıp o günlere götürür, gönlünüz huzurla dolar. Hatıralar vardır hatırlandığı zaman sevinç ırmakları içinize akar. Ve hatıralar vardır ki acılarla doludur, dinleyenin de okuyanın da kalbini acılar kuşatır. Yanar genzimiz, yanar anlatılamayacak hislerle yüreğimiz. Sevgili dostlar, şimdi sizlerle yüreğinizi kanatacak acılarla dolu hatıraları paylaşacağız.

Yazar Yavuz Bülent Bakiler’in Kastamonu’nun son ulularından Hasib Efendi’den dinlediği hatıraları sizinle paylaşmak istedik. Ayrıca Esad Erbili hazretlerini de yakından tanımış olan Hasib Efendiyi dinlerken vefatının seneyi devriyesinde büyük Sultanı analım istedik. Şimdi buyurun efendim, Hasib Efendinin dilinden o günleri bir dinleyelim:

“…O, 1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!

1925 yılında ben, 15-16 yaşlarımdaydım. Kur’an’ı çoktan hıfzetmiştim. O yıllardı Kastamonu’da Benli Sultan Şeyhi Nurettin Karasu Efendi vardı. Şeyh Efendi, beni ve hafız-ı kelam olan Ömer Aköz’ü alarak İstanbul’a götürdü. O zamanlar, Kelâmî Dergâhı, Topkapı’da, Çapa Kız Muallim Mektebi karşısındaki sokaklardan birindeydi. Beni Kelâmi Dergâhı Şeyhi Erbilli Mehmed Esat Efendiye teslim ettiler. M. Esat Efendi, Irak Türklerindendi. Seksen yaşının üzerinde bir âlim adamdı. Arapçası, Farsçası mükemmeldi. Nakşî tarikatına mensuptu. Onun, imâ yoluyla olsun siyasî meselelere girdiğini, şu veya bu siyasî kişi hakkında şöyle veya böyle konuştuğunu hiç duymadım. Siyasetle kıl kadar ilgisi yoktu.
Said-i Nursî Hazretlerini de ben o Kelâmî Dergâhında tanıdım. Esad Efendiye gelir-gider, Onu can kulağıyla dinlerdi.

Kelâmî Dergâhında benim gibi yirmi kişi daha vardı. Hoca Efendiden Arapça-Farsça yanında, fıkıh, kelâm, sarf, nahiv, tecvid gibi dersler de görüyorduk. Dergâha gireli daha bir yıl bile olmadan Şeyh Said ayaklanması başlamasın mı? Esad Efendi üzüntüden ne yapacağını şaşırdı. Bir gün beni yanına çağırdı: “Oğlum, dedi İslam’ın sancılı günleri yakındır! Bu ayaklanma yüzünden başımıza birtakım belaların geleceğini görür gibi oluyorum. Artık senin buralarda kalman doğru olmaz. Çünkü din eğitimi için gerekli zeminler kurutulacak; birtakım kimseler ortadan kaldırılacaktır. O bakımdan senin hemen Kastamonu’ya dönmen lazım. Toparlan ve en kısa zamanda yola çık!”

Hocanın elini öpüp İstanbul’dan ayrıldım. Ben Kastamonu’ya döndükten bir süre sonra, tekkeler ve türbeler kapatıldı. Esad Efendinin dedikleri bir bir çıkmaya başladı. Dindarlar göz hapsine alındı. Kur’an kursları yasaklandı. 1928 yılında Harf inkılabı ilan edilince, biz Kastamonu’da iki dehşetli hadiseyle karşı karşıya kaldık: Vali tellal bağırttırdı:

“Ey ahali! Bundan sonra hiç kimse Arap alfabesiyle okuyup-yazmayacak! Arap alfabesi yasaklanmıştır. Kimin evinde eski Türkçeyle yazılı kitap varsa getirip vilayete teslim etsin! Evlerinde, dükkânlarında eski Türkçe eser bulunduranlar şiddetle cezalandırılacaktır! Duyduk duymadık demeyin haaa!”

Halk korku içindeydi. Bazı kimseler, evlerindeki eski Türkçe kitapları, bahçelerinin bir tarafına gömdüler. Bazı kimseler, o kitapların değerine bakmadan götürüp sulara attılar. Bazı kimseler de getirip vilayetteki yetkililere teslim ettiler. (Moğol baskınları ile yakıp yıkılan nice değerli kütüphanelerimizin hikayesi ciğerlerimizi dağlarken o günün şartlarındaki uygulamaya ne demeli) Gözlerimle gördüğüm dehşetli bir hadiseyi hiç unutamıyorum:

Hacı Kadı Camiinin (Ferhat Paşa Camii) kitaplığında, binlerce kitap vardı ki hepsi de eski harflerle yazılıydı. O kitaplar arasında el yazması çok kıymetli eserler, salnameler, cönkler, divanlar, padişah fermanları, ilim ve fen kitapları da bulunuyordu. Bir gün o eserlerin hepsini, belediyenin gübür (çöp) arabalarına abur-cubur yığarak şehrin dışına çıkardılar ve orada hepsini birden cayır cayır yaktılar. Dersaadet’ten gelen padişah fermanları, gümüş çerçeveliydi. Kitap yangınına o gümüş çerçeveli fermanlar da atıldı. Halk üzerinde öyle büyük bir korku vardı ki, oradaki vazifelilerden hiçbiri, cesaret edip de o gümüş çerçeveleri olsun alamadı. Kastamonu, sanki Yunan işgaline uğramıştı.

Artık, Kur’an okumak da, okutturmak da suç sayılıyordu. Sokaklarda zaman zaman şöyle manzaralarla karşılaşıyorduk: Bekçiler veya jandarmalar önünde bir cami imamı görüyorduk. Adamın elleri kelepçeli olurdu. Bazen de bilekleri bir dana ipiyle bağlanırdı. Koltuğunun altında suç unsuru olan bir Kur’an-ı Kerim bulunurdu. İmamın yanında da 8-10 yaşlarında üç beş çocuk yürürdü. Adamın suçu: Çocuklara Kur’an okumayı öğretmekti.

Bu kitap yakma işinden sonra sıra vakıf eseri olan camilerimizin satışına geldi. Diyeceksiniz ki, “vakıf eseri hiç satılır mı? Vakfeden kişilerin maksatları dışında kullanılır mı?” Devir, başka devir beyefendi! Memlekette muhalefet yok! Muhaliflerin kafaları koparılıyor! Muhalifler zindanlara atılıyor! Padişahlık kaldırılmış ama herkes bir padişah gibi!

Kastamonu’da yaşadığım dehşet verici ikinci hadise, vakıf eseri olan camilerimizin satılması oldu 1930’lu yıllardı, şehrin içinde 42 veya 44 camimiz vardı. Devrin valisi, bu camilerden 33’ünü satışa çıkardı. Satışı istenen camiler arasında, bizim Yılanlı Cami’miz de vardı. Onu, belki üç yüz sene önce, benim dedelerim hayır için yaptırmışlar ve halkın ibadetine cami olarak vakfetmişlerdi. Şimdi o yetkili geliyor, sanki Yılanlı Camii kendi babasının tapulu malıymış gibi, onu satışa çıkarıyordu, iyi mi? Biz kendi camimizi devletten, o zamanın parasıyla beş bin liraya yeniden satın aldık, ama onun cami özelliğini katiyen bozmadık. Onu yine cami olarak halkın ibadetine açık tuttuk. Satılan otuz üç camiden, bugün sadece üç tanesi ayaktadır: Biri bizim Yılanlı Camimizdir. Diğer ikisiyse: Karanlık Cami’yle, Keskin Efendi Camii!

Diyeceksiniz ki öteki camiler ne oldu? Onlar, yeni sahipleri tarafından yıkıldılar. Yerlerine ya ev yapıldı ya dükkân ya bahçe! Şimdi burada belirteceğim önemli bir husus var: Ben, ömrüm boyunca, çeşitli tecellilere şahit oldum. Vakıf eseri o otuz camiyi devletten satın alarak yıktıranların hepsi de perişan oldular. Vallahi billahi onlardan kimisi iflas etti. Kimisi, amansız hastalıkların pençesinde inleye inleye öldü. Kimisi zürriyetsiz kaldı. Zamanla dilenenleri bile gördüm. Kimisi de paraya pula rağmen huzurunu kaybetti. Bir lokma ekmeği, ağız tadıyla yiyemedi.

O 1930’lu yıllarda, halk, korkusundan Cuma namazlarına bile gelemiyordu. Hazin hatıralarımdan biri de şudur: Ben, bizim Yılanlı Camimizde müezzinlik yapıyordum. Camimizin bir de imamı vardı. Vakit namazlarını genellikle ikimiz kılardık. Ama Cuma namazı için en az üç kişi olmak lazım! Cuma vakti girince kalkıp ezan okuyordum. Görüyordum ki üçüncü kişi yok. Kapının önüne çıkıp gelene gidene yalvarıyordum. “Yahu biriniz Allah rızası için gelin de cemaat olup Cuma namazını kılalım!” diyordum. Halk ürküyor, omuz silkip geçiyordu.

Kastamonu bir gâvur işgaline uğramış olsaydı, halk bu zulme karşı direnirdi. Ama kendi yöneticilerinin zulmü önünde kan kusuyor, “kızılcık şerbeti içtim!” diyordu.

El yazması eserlerimiz, kitaplarımız yakıldıktan, camilerimiz satıldıktan sonra sıra kıymetli halılara ve antika eşyalara geldi. Size hangisini anlatsam beyefendi? Musa Fakih veya Zihnizâde Camii’nin çok güzel ve çok büyük bir halısı vardı. Bütün Kastamonu, o halının vakti zamanında beş yüz altına alındığını bilirdi. İşte o güzelim halıyı bir gün, Zihnizade Camiinden alıp valinin makam odasına serdiler. İtiraz etmek kimin haddine düşmüş. Halı, bir süre valinin ayakları altında kaldı. Sonra bir gün nasıl olduysa o nadide halı, vilayet konağından, hem de valinin makam odasından çalınıp gitti. 70-80 metrekare büyüklüğünde bir halıyı tek başına kim dürebilir, tek başına kim omuzlayabilir ve sonra hiç kimseye görünmeden vilayet konağından kim sıvışıp gidebilir? Hiç kimse, o halının, bir gece yarısı, nasıl kanatlanıp uçtuğunu öğrenemedi! Hiç kimse, o modern hırsızlık üzerine yürümek cesareti gösteremedi.

Kastamonu halkı “Bizim o antika halımız ne oldu?” diyemedi. Zamanın Kastamonu valisi de o müthiş hırsızlık üzerinde hiç durmadı. Sanki odasından, eski, günü geçmiş bir gazete parçası alınıp götürülmüş gibi bir tavır takındı. Polisler, eskici pazarlarında bir-iki dükkâna şöyle bir girip çıktılar, sonra onlar da işin peşini bıraktılar. Halının nerede, kimin evinde dürülü kaldığını çok iyi bildikleri halde oralara yanaşamadılar. Hatta çalınan halının çok yakınlarında nöbet tuttular. Hırsızlığa göz yumdular.

Şimdi bana Erbilli Mehmed Esad Efendiyi soruyorsunuz! 1930 yılında, Menemen’de, beş-on zırcahil adamın, beş-on beyinsiz yobazın gayrı İslâmi, gayri insanî, gayrı ahlâki vahşetini biliyorsunuz:
Ben dinsiz münevverden de dindar cahilden de yobazdan da daima endişelenmişimdir beyefendi! Çünkü dinsiz münevverle dindar, fakat zırcahil adamlar, milleti öylesine uçurumlara sürüklemişlerdir ki içinden kolay kolay çıkamamışızdır. Nitekim o Menemen hadisesini fırsat bilenler, Menemen katliamıyla hiçbir ilgisi olmayan ve İstanbul’da oturan Mehmed Esad Efendi 1930 yılında doksan yaşına basmış bir pir-i fâni idi. O yaştaki Esad Efendiyi ipe götüremediler. Hiçbir suçu olmayan oğlunun idam edilmesinden sonra, Esad Efendinin yemeden-içmeden kesildiği ve çok perişan olduğu söylendi. İşte o zaman Esad Efendiyi, kendi rızası dışında hastaneye kaldırdılar. Ben elbette görmedim, günahı anlatanların boynuna: İddia edildiğine göre, hastanede, Erbilli Mehmed Esad Efendiye, sükûna kavuşması için bir iğne yapmışlar. O iğneden sonra mübarek Esad Efendi, ebediyen sükûna kavuşmuş. Nura muhtaçların ellerinden kurtularak yepyeni bir dünyaya savuşup gitmiş. Ben onun vefat ettiğini Kastamonu’da öğrendim. Babamı kaybetmiş gibi oldum.

Ah biz ne günler yaşadık beyefendi! Rabbim, milletimize ve devletimize o karanlık günleri bir daha göstermesin!”

[1] Ziya Ulu Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti Kastamonu Şubesi Reisi idi. Kurtuluş mücadelesinde büyük hizmetleri vardır.

[2] Barat 21 Cemaziyel ahir 1328

[3] İlâm 7 Safer 1327

[4] Şeriye Sicilli 1326, İlâm 1327

[5] Barat 7 Kânunusani 1329

[6] Vefatına yakın sıralarda o siyah sakal gümüş gibi bembeyaz olmuştu.

(*) Nasrullah Camii Şerifinde Kur’an-ı Kerimi tilavete  başladıkların da mübarek sesi Topçuoğlu çarsı mevkiinden duyurulmuş.

 

İlginizi Çekebilir

Hattat Ömer Efendi

Hattat Ömer bin İsmail Kastamonî Hakkında, Tuhfe-i Hattâtîn‘de kısaca şu bilgiler vardır: Kastamonulu ve künyesi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Kur’an Nasıl Korundu? / Hüseyin Asudegi

Mealist barakanın dayanmaya hırs yaptığı en çürük ve küflenmiş payanda: Kur’an’ın Hz. Peygamber devrinden bugüne …

Kapat