Ana Sayfa / Yazarlar / Berzende

Berzende

Kuşluk vaktine kadar doğru dürüst uyuduğu söylenemezdi, ince ürpertilerle zihninde gezinen pençeyi hissettiğinden ikide bir uyanmış, yatağında dönüp durmuştu.

İkide bir irkilme, mânası silik sayıklama ve esef soluklanmalarıyla gergefli hâline uyku demek mümkünse; his ve fikir dünyasının didiklenmesi demek olan dalgınlık hâllerine o namı vermek, Abdurrahman Halis Efendi’nin Cihan Harbi’nden beter Yaz sıcaklığını mesken edinmesiyle bir tutulabilirdi.

Uykusunu rahatsız kımıltılarla bölen sadece vehmine dayalı hisler değildi; hem de uzak ufuklardan kopup gelen sesler, sesler, sesler ve yüreğini hoplatan görünüşlerdi. Hem onların çarpıcı ısısıyla, hem de iklim ve muhitin hararetiyle terden sırılsıklam olmuştu.

Eğip bükmeden demek gerekirse sıcak; sıpsıcak bir volkan ağzından geçiyorlardı sanki. O cehennemî volkanın merkezine düştü düşecek gibiydiler.

Öyle bir fırın ağzındaydılar ki nice canları yutmuştu, nicelerini de yutmaya hazırlanıyordu. Arada bir püskürttüğü külden bulut peçesini girişe gerip görünmez kılıyor, uyumaya devam etmekte olanların gözünden saklayarak gafletlerine mazaret hâline getiriyordu.

***

“Sen sağ taraftan, ben soldan çıkayım baba.” diyen küçük kızımın sesiyle kendime geldim. “Ne güzel de döşemesi varmış.”

“Döşeme” kelimesine takılıyorum; her şeyi güzelce sarıyor, ambalajlıyor, yozlaştırıyor, sonra sunuyoruz genç beyinlere… Yine de:

“Olur.” diyorum. “Dikkat et de düşmeyesin. Bina tam olarak restore edilmemiş daha.”

Sağdan ve soldan yükselip kuzeye  kıvrılan ve “tabaka” denen üst katta birleşen  asma merdivenleri adımlayıp tüketiyoruz.

“Eskiden de burası okul muymuş?”

“Hayır” diyorum.” İlk yapıldığında sıradan bir evmiş.”

“O, o ne demek baba…” diye sorgulu  gözlerini bana çevirdi. “Daha önce bir defa daha mı tamir edilmiş?”

“Evet, birkaç defa tamirattan geçirilmiş. Yani olabildiğince sağlam. Sen yine de dikkat et ama…”

“Peki…” diyor olgun insanlar misali; “dediğin gibi yaparım.”

Boyasız ve elektrik ağı kurulmamış duvarlara bakmadan doğruca bahçeye bakan geniş balkonuna gidiyorum.

Balkona döşenen “karo” dikkatimi çekiyor. Çocuk ve çocuk akıllıları aldatabilecek bir cazibeye sahipler ama aslında hemen hemen en kalitesiz malzemeden yapılmışlar. İki yıla geçmeden ya silinmeleri, ya da değiştirilmeleri gerek.

Keskin bir okaliptüs ve Fırat Kavağı kokusunu ciğerime çektikten sonra yanımdaki kızıma:

“Biliyor musun” diyorum. “Burası eskiden bir konakmış; Abdurrahman Halis Efendi Konağı… İkinci sahibi olan rahmetli Abdurrahman Efendi önceleri derme çatma olan katı geliştirmiş. Konağın asıl banisi kendisidir denebilir.”

Etrafı dikkatli gözlerle süzen ve sonradan kimya mühendisi olacak olan kızım meraklı sorularına devam etti:

“Bununla neyi kastediyorsun:”

“Babası Halis Efendi yaptırmış ilk olarak. Doktorlar ona şehirden uzakta, sakin, havalı, bağlık, bahçelik bir muhitte oturması gerektiğini söyleyince burasını seçmiş mesken olarak, bir müddet de oturmuş. Bu iskan  ancak üç yıl sürmüş. Ömrü vefa etmeyip vefat edince ev oğlu Abdurrahman Efendi’ye kalmış. O da evi konağa çevirip bu katı da eklemiş. Bundan böyle Abdurrahman Halis Efendi Konağı diye anılmaya başlanmış.”

“O ölünce de okul mu yapılmış?”

“Hikayesi uzun.” Diyorum. “Mütareke devrinde önce İngilizler keşif gayesiyle orayı merkez edinmişler. Ardından da muhiti Fransız işgal kuvvetlerine teslim etmişler. Okul haline getirilmesi daha sonradır.”

Konuşmanın burasında “tahta top” üzerine söylenen maniyi hatırladım ve yüzüme bir tebessüm çizildi:

“Kaladan indim yayan

Mendilim dolu payam

Tahtadan top yaptırdım

Dayan Fransız dayan”

“Konağın bütün hikayesini anlatsan baba!” diyen kızıma sevecen baktım.

“Akşam oluyor,” dedim. “Gerisini de evde anlatırım.

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları – 2 ve 3

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR) UYGUNLUNLUĞU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR (II) Önceki bölüm  BAKALIM …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
“Bilimsellik Felsefesi’nin dayattığı Aksiyomatik Öninançlar”

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (8) Bu Yazımızda; “Bilimsel Bilgi”nin bilinçaltımıza …

Kapat