Ana Sayfa / Yazarlar / Bini Bir Para / M. Nuri BİNGÖL

Bini Bir Para / M. Nuri BİNGÖL

– 15 Temmuz Kahramanlarına-

Düzlükleri duman bürümüş, tepeleri sis kavramıştı. Sesler, uğultular ötelerden, ötelerin ötesinden esermiş gibi benliklere öylesine dokunuyordu. Görünenler, bilinenler insanı ağlatacak kadar mâsumdu, çileden çıkaracak kadar zalimdi. Oradaydım, gördüm onları…

Bir çocuk gördüm; içim bir hâl oldu. Dünya büyüdü, çocuk heybetlendi. Top mermisine asılmış, sürüklemek, götürmek istiyordu. Üstü başı yok gibiydi; tek gömlek ve ayağı yalın…

El ve ayakları soğuktan morarmış, çatlamıştı; yer yer kan sızıyordu oralardan. Arada bir de, “Birazcık ekmek olsa.. birazcık sıcak.” diyor, gözlerini siliyordu. Top mermisini iki karış sürüklüyor, ondan sonra da ufuklardan dökülen seslere kulak kabartıyordu.

Seslerin hiç bitmeyecekmiş gibi tekrarlanmasını, o inanılmaz kargaşanın devamlı iniltilerini her duyduğunda, “Babam…” diyor, doğrulup ayağa kalkıyordu.

Orada gördüklerim bu kadarla da kalmadı.

Plevne’de bir mahalle vardır; belki de hâla yerli yerinde. Belki de koca koca binalarla yerlere serilmiştir. Öyle veya böyle, yine de birkaç tohuma rastladım ben, yeşillenmeye ve bahara hazırlanıyordu.

Ey gördüklerim! Kimileri çiçeklerde güldüğünüzü, güneşe yüz çevirdiğinizi sanır, ama bilen bilir nerede olduğunuzu; duyan bilir, gören bilir sizi.

Bir mahalle vardır Plevne’de; bir yokuşa kurulmuş. Birkaç sokağı da basamak basamaktır. Sizin mimarinizin motifleri işlenmiştir yapılarında, dedelerinizin el emeğiyle şekillenmiştir.  

Ama o gün ateş altındaydı; ateş yağıyordu üstüne, gülle yağıyordu. Düşman, karargâhın orası olduğunu anlamıştı sanırım. Orayı, onu ve onları yıkıp devirebileceklerini sanan dîvaneleri de hâla hatırlıyorum.

Oradaydım; onları, onları da gördüm ben. Düzlükleri dumanlar bürümüş, tepeleri sisler kavrayıvermişti. Sesler ve uğultular  ötelerden, ötelerin ötesinden esermiş gibi benliklere öylesine dokunuyordu. Görünenler, bilinenler insanı ağlatacak derecede mâsumdu, çileden çıkaracak kadar  zalimdi.

***

Sokak başında bir kadın al kan içerisinde yatıyordu. Bir kolu ile bir ayağı üç beş adım öteye fırlamıştı. Ve kafası.. Kucağındaki yavrusunun yanına yuvarlanmıştı. Kandan beneklerle süslü sîması  gülümsüyor, düşmana gülüp geçiyordu. Verilen mükâfatı mı ilan ediyordu, ne?.. Kimbilir, düşmana neler diyordu:

“Yıkamazsınız, yıkamazsınız bizi!”

Yokuşun dönemecinde yalnız başına bir ihtiyar; elindeki hançeri de parıl parıl… Bastonuna dayanmış, üstünden aşan top mermilerine bakmıyor, kurşun vızıltılarını duymuyor bile.

Gözleri tek noktaya takılmış, donuk bakıyor habire. Bir hedefi görmek ister gibi de elini gözlerine siper etmiştir; dişsiz ağzı – bir tekerleme misâli –  “Tuna’m… Tuna’m…” demektedir.

Düşman Tuna’yı atlamış ha…

Hatlarımız geri geri çekilip Plevne önlerine sığınarak yığılmış, öyle mi?

Nereden bulurlar bunca sürüyü; nereden, nerelerden  getirirler bunca topu, tüfeği?..

… Ve nereden gelir bu kin, bu düşmanlık; nasıl yönelir çocuklara, kadınlara?

Yürüdü, aşağı indi.

İki kesik başı bir arada, içli dışlı, sarmaş dolaş gördü; o kararlı gülen gözleri gördü.

“Yıkamazsınız! Yıkamazsınız!” hitaplarını da gözleriyle duydu.

***

“Kesin…” diye emrediyordu kumandanları; “şehre girdiğimizde kimi bulursanız doğrayın kasaturanızla. Soylarını kurutmazsak eğer, gönüllerindekini sökemeyiz .”

Arkalarında da kendisi varmış! Şehir alınana kadar geceli gündüzlü hücum edeceklermiş ve sonunda topunu birden keseceklermiş.

Ama o çocuk, mini mini çocuk, top mermisine sarılmış sürüklüyor, götürüyordu:

“Nah kesersiniz…” diyordu sanki. “Babam… Babam ananızı ağlatır sizin!”

“Paşa Babamız gösterir size…”

İhtiyar, “Tuna’m, Tuna’m…” diye ağlamaya başladı birden. Kesik başların gözleri düşmana dikilmişti. Ateş yağıyordu hâla, gülle yağıyordu; şarapnelin bini bir paraydı.

“Medeniyet sefilleri” diye düşünüyordu Paşa Baba… Harita üzerine eğilmişti; bir çıkış yolu mu arıyordu, ne? Belki de karşı taarruz düşünüyordur, anlaması pek zordu. İhtimal ki; “ Ah biz… Ah düşman…” diye esefleniyordur.

“Zaman” diye fısıldıyordu İhtiyar, “Zaman kötüye gidecek demiş büyüklerimiz. En sonunda, taa o gelinceye kadar…”

Oradaydım, gördüm onları…Ve  “ O”nu, “O”nu da gördüm ben.

“Kalk… Kalk…” demişlerdi; “ Kalk ayağa, kıyam et bana.”

“Sen de kimsin!..” der gibi dim dik bakmıştı yalnız, gülüp geçmişti. Belki de; “ Şehadet… Şehadet… Ne sevimlisin.” diye düşünmüştür.

“O”nu da gördüm üstelik.

“Pişdâr” da dese kendine, “ Dümdâr” da, yahut “ İlk Tercüman” ; nihayetinde  “En âzam vazife”sini üstlenmemiş miydi “O”nun?

“Neden kalkmıyor?” diye üstelenince, Rus tercümana kendi Doğu “şivesiyle” izah zorunda kalmıştı:

“Ben bir din âlimiyim. İmanlı olan imansızdan üstündür diye inanırım. Bir alimin imansız birine tazim etmesi, kendi  dinine açık bir hakarettir. O yüzden  ayağa kalkamam.”

Sen; sen üstündün ondan. İnanıyordun çünkü, anlıyor, görüyordun. Tevazundan kimseye anlatmadın bile. Şahidinin bulunmadığını söyledin bir de; ta bir tane çıkıncaya kadar..

…Ve yürüdün darağacına. Son anda izin aldın, namaza durdun; iki rekat ve uzatmadan; tez… “Korktu” demesinler diye.

Taş kalpli adam sana hayran kalmıştı. Belki de “ruhu ağlamış”tı.

“Affedin beni.” diye öpülesi elinize, kalem tutan, elif diyen, düşmana silah çeken elinize  sarılmıştı.

***

Kesik başların hareketlendiğini gördüm.

“Zaman geldi, vâde doldu…” deyip, son gözyaşını sildi ihtiyar; dişsiz ağzında pırıl pırıl bir tebessüm peyda oldu.

“Haydi!..” dedi Osman Paşa.

Kazmalarla, baltalarla, süngü ve tırmıklarla yer kopmuştu, gök kopmuştu. Sisler artmış, artmış; bulutlar selam durmuştu. Bilinenlerce bilinen, görülenlerce görülen ülkelerden eller uzanmış, şimşekten ak atlılar ulaşmıştı. Düşman halkaları tek tek atılmaya başlanmıştı. Ama kader işte; olacakmış bir kere, demek ki öyle gerekiyormuş! Paşa Baba’nın yaralanması, iki kesik başın Tuna’nın  derinliklerine, serin maviliklere inmesi, İhtiyar’ın göğsüne  gümüş bir merminin yerleşmesi, o mini mini çocuğun, sürüklediği top mermisine binerek bulutlara yükselmesi mukaddermiş demek; O’nun ilmindeymiş.

O sahneye de yetiştim.  Rus kumandanının ezilip büzüldüğünü, “Sizin kılıcınızı alamam ben. Buna yetkim ve ehliyetim yok.” deyişini, ruhunun ağlayıp sızlanışını da gördüm.

O da bilmişti ki, ellerinden  şehirleri, ülkeleri, hatta kıtaları da alsalar; canlarına kıyıp, kanlarını da dökseler, onları tam mânasıyla yıkamayacaklar. Yıkılmazlıklarını bütün çıplaklığıyla görmüştü, anlamıştı. Ne de olsa “cehrî” idi; gizli değil!…

Onu da gördüm ben; ya siz? Bir zaman okutulmadı bile .

Ama okuyun, okuyun ve görün!

Yapayalnız zannedilen insanların karşısında ezilip büzülen, nutku kuruyan nice kumandanlar, tâğutlar göreceksiniz; değerleriniz ve umdelerinizin nelere kadir olduğuna şahit olacaksınız. Okuyup anlayın ve iftihar edin; hem de hazırlanın; Bahar’a, İlkyazdan öte günlere…

Düzlükleri duman bürüyemeyecek o zaman; tepeleri sisler kavrayamayacak. Sesler uğultulu değil, açık ve berrak duyulmalı daima… Görünenler de, bilinenler de  insanı ağlatacak –yahud güldürecek- derecede mâsum, temiz ve parlak olacak, olmalı; mücellâ!

Yeryüzünün çileden çıkaran süprüntülerden temizlendiğini görünce kim bilir ne yapacaksınız?

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Kadınlara Yakışan En Güzel Meslek Anneliktir / Vehbi KARA

Dünyanın en zor fakat en güzel mesleklerinden bir tanesi şüphesiz anneliktir. Annelik karşılıksız sevgi ve …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen muvazenesi / 12. Söz

On İkinci Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا Kur’an-ı …

Kapat