Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Bir Cihan Soyu Olarak Ehl-iBeyt *

Bir Cihan Soyu Olarak Ehl-iBeyt *

Yazan: Gülgûn UYAR
Doç. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

Soy kütüğü anlamına gelen neseb (çoğulu ensâb), bir kişinin aile geçmişini bildiren kimlik bilgisidir. İslâmiyet, soyla övünmeyi yasaklayıp asabiyet duygusunu besleyen soy üstünlüğü düşüncesini reddetmekle birlikte, fertlerin sadece belli bazı sebeplerle soy ağaçlarını bilmelerini gerekli görmüştür. Nesebin bilinmesini lüzumlu kılan sebepler arasında sıla-i rahim, evlilikte küfüvün (denkliğin) sağlanması, evlenilmesi yasak olan akrabaların bilinmesi, vakıf için şart koşulan akrabalığın tespit edilmesi, diyet ödemesi ve miras taksimi gibi hususlar yer almaktadır.

Ehl-i beyt’in nesebinin bilinmesini gerekli kılan ilave iki husus daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Hz. Peygamber’in Ehl-i beyti’ne sadaka, yani zekatın haram kılınmış olmasıdır. Bu durumda zekat verilmeyecek olan Ehl-i beyt’in belirlenmesi, ancak neseb bağlantılarının bilinmesi ile mümkün olacaktır.

Doğrudan Ehl-i beyt ile ilgili diğer husus ise Enfâl suresinin 41. ayetine göre humus gelirindeki zevi’l-kurbâ hissesidir. Zevi’l-kurbâ sınırları içerisine giren ve bu hissede hakkı olan Ehl-i beyt’in tespit edilmesi için de soy bilgilerine müracaat edilmesi zarureti vardır.1

Hz. Peygamber’in nübüvvetine ve şahsiyetine gösterilen bağlılık ve sevgi de, onun hem usül hem fürû olarak soy bilgilerinin tespit edilmesinde müessir bir sebep olmuştur. Diğer taraftan, Hz. Peygamber’in kendi aile fertlerine karşı izhar ettiği sevgi müslümanlar tarafından benimsenmiş, örnek alınmış ve sünneti olarak takip edilmiştir. Böylece Ehl-i beyt içerisinde yer alan şahsiyetler, müslümanların ilgi odağı hâline gelmiştir.

Bilindiği üzere Hz. Peygamber Ehl-i beyti’ni ümmetine emanet etmişti. Bu düsturla hareket eden müslümanlar da, bu kutlu nesle eşsiz bir şekilde hürmet gösterdikleri gibi, bu aileye mensup olanları tek tek kayıt altına almışlardır. İslâm devletlerinde Ehl-i beyt’in nesebini kayıt altına almak ve hukukunu muhafaza etmek maksadıyle nakîblik adında bir kurum tesis edilmiştir. Zaman içerisinde Ehl-i beyt’e gösterilen itibarı istismar etmek ve Ehl-i beyt’e tanınan bazı haklardan yararlanmak için kendi soylarını Hz. Peygamber’in soyuna nispet eden müteseyyidler (sahte seyyidler) türemiştir. Ancak nakîblerin elindeki sağlam nüfus kütükleri bu tür sahte girişimlerin önünün alınmasını sağlamıştır.

Geniş bir coğrafyada, farklı devlet ve toplumlarda, birbirinden irtibatsız yaşayan Ehl-i beyt mensuplarına ait neseb kayıtlarının bu derece bilinçli, olabildiğince tafsilatlı ve sıhhatli bir şekilde yazıya geçirilmesi ve muhafazası neseb bilginleri sayesinde başarılmıştır. Bu kayıtlar, neseb bilginleri tarafından yaşadıkları bölgelere göre tutulmuştur. Ayrıca bu neseb uzmanları veri toplamak için seyahatler yapmışlardır. Böylece farklı kişiler tarafından kaleme alınan soy kütüklerini de görme imkanları olmuş, kendi kayıtlarını da bu şekilde denetlemişlerdir. Bizzat Ehl-i beyt mensupları arasında çok sayıda neseb bilgininin yetişmiş olması da önemli bir husustur. Bekr Ebû Zeyd’in, yüzyıllara göre hazırladığı neseb âlimlerine ait eserinde bu isimleri tespit etmek mümkün olmaktadır. Hem Hz. Hasan’ın soyundan hem de Hz. Hüseyin’in soyundan gelen nesep bilginlerinin sayısı 135 olarak görünmektedir. Sadece bu sayı bile neseb ilmine Ehl-i beyt tarafından verilen ehemmiyeti göstermektedir. Elimizdeki bu neseb kayıtlarından yola çıkarak Hz. Peygamber’in soyunun yaşadıkları farklı şehir ve bölgeleri tespit edip Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soylarının dünya coğrafyası üzerinde yayılışlarının ilk safhasını şu şekilde açıklamak mümkündür:

Bilindiği üzere Ehl-i beyt’in anavatanı Mekke ve Medine idi. Sıffîn Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan siyasî bölünme ve Kerbela Vakası sonrasında toplumda meydana gelen infial sonucu Hz. Ali ve evladı etrafında şekillenen taraftarlık duygusu ve manevî bağlılık, bazı Emevi ve Abbasi yöneticilerinde rahatsızlığa sebep olmuştu. Bu rahatsızlıklarını sosyal, iktisadî, psikolojik baskı, sürgün ve kimi zaman da fizikî şiddet olarak yansıtmışlardır. Bu baskılar neticesinde yer yer Ehl-i beyt’in yönettiği isyanlar başgöstermiştir.

Siyasî otoritenin bu zulüm ve baskılarından kaçan bazı Ehl-i beyt mensupları gizlenmişler veya yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır. Ehl-i beyt mensuplarının yedinci asırdan itibaren Hicaz’ın dışındaki bazı bölgelere göç etmeye başladıkları görülmektedir. Kuzey Afrika, Taberistan, Horasan, Mâverâünnehir ve Sind bölgesi, Ehl-i beyt’in sığındığı uç bölgeler arasında yer alır.

İlk olarak Hz. Hüseyin’in bu tür baskılar neticesinde vatanından ayrıldığını biliyoruz. Ailesi ile birlikte Medine’yi terk etmiş; fakat ulaşmak istediği şehre gitmesine izin verilmemiş ve bu hicret, 60/680 yılında bir facia ile noktalanmıştır.

169/786 yılında cereyan eden Hüseyin b. Ali’nin Fah isyanı sonrasında kaçıp kurtulanlardan Hasanî İdrîs b. Abdullah, Mağrib-i Aksâ’ya kadar giderek burada İdrisîler Devleti’ni kurmuştur. İdrisîler, bu bölgede yaşayan Berberîler’in İslâmlaşmasını sağlamışlardır.

Fah isyanından kurtulmayı başaran diğer bir Hasanî, Yahyâ b. Abdullâh’tır. Yahyâ b. Abdullah Horasan, Cüzcân, Belh, Mâverâünnehir ve Deylem’e seyahat etmiştir. Yahyâ b. Abdullah’ın da bu bölgelerde İslâm’ın yayılmasını sağladığı bilinmektedir. Bu tarihten sonra da Ali-Fatıma evladı, Taberistan ve Deylem’e sığınmaya devam etmişlerdir. Hasanîler’den Hasan b. Zeyd’in 250/864 yılındaki isyanı sonucunda da bu bölgede bir Zeydî devlet (250-316/864-929) kurulmuştur.

Hicaz, Suriye ve Irak’tan çok sayıda Ali-Fatıma evladı bu bölgeye gelmişlerdir. Ehl-i beyt mensuplarının Taberistan ve Deylem’e diğer göçleri ise Ali er-Rıza’nın vefatı sonrasında ve Mütevekkil zamanındaki baskılar sebebiyle gerçekleşmiştir. Deylem ve Gîlân bu bölgeye yerleşen Ehl-i beyt mensuplarının vasıtasıyla müslüman olmuşlardır.2

III. (IX.) yüzyılda Ali-Fatıma evladının yayılış coğrafyasında Ehl-i beyt mensuplarının eriştikleri en son nokta Kore (tarihî adıyla Sîlâ/Şîlâ) olarak zikredilmektedir. Emeviler’in zulmünden kaçtıkları nakledilen Ali-Fatıma evladı, Basra Körfezi’nden başlayarak, Hint Okyanusu, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi güzergâhı ile Kore’ye ulaşan ticaret yolunu takip ederek bu bölgeye ulaşmışlardır. Kore’ye giden diğer müslümanlar arasında yer alan Ehl-i beyt, hayat şartlarının ağırlığına rağmen burada yerleşmişlerdir. Ayrıca Çin’in güneyindeki ‘Hai-nan’ adasında kalabalık bir nüfusa ulaşmış ve kendi kolonilerini kurmuşlardır.3

Yukarıda saydığımız bölgelere ilave olarak Ehl-i beyt’in ilerleyen zaman içerisinde yerleştiği vilayetleri ve şehirleri ise kısaca şu şekilde değerlendirebiliriz: Medîne Asr-ı saadet’ten itibaren Ehl-i beyt’e ev sahipliği yapmış bir şehirdir. Aynı zamanda Cennetü’l-Bakî’de önemli Ehl-i beyt mensupları medfun bulunmaktadır.4

Ehl-i beyt IV. (X.) yüzyılda Mekke’de yönetici olarak karşımıza çıkmaktadır. Hz. Hasan soyundan gelen Şerîfler, uzun yıllar Mekke’yi yönetmişlerdir.5 Arap Yarımadası’nda Yemâme,6 Umân ve Yemen, Ehl-i beyt’in meskûn olduğu diğer yerleşim yerleridir. Ehl-i beyt Hadramut’a ilk olarak IV. (X.) yüzyılda Basra’dan gelerek yerleşmiştir.7 Suriye ve Filistin Bölgesi’nde Ehl-i beyt’in yerleştiği bilinen şehirleri Dımaşk, Haleb, Hama, Remle, Tüster, Ba’lebek, Dakka, Taberiyye ve Gazze olarak saymak mümkündür. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyları Hicaz’dan buraya göç etmişlerdir; ancak bu konuda kesin bir tarih verilememektedir.8

Irak bölgesi Ehl-i beyt için son derece önemli bir bölgedir. Necef, Kerbela, Bağdat ve Samerrâ’da bulunan Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Mûsâ el-Kâzım, Muhammed el-Cevâd, Ali en-Nâkî ve Hasan el-Askerî’nin meşhedleri, bu toprakların değerini arttırmaktadır.

Samerrâ ve Haşimiyye ise Hüseynîler’in ve Hasanîler’in sürgün edildikleri şehirlerdir. Kûfe, Basra, Vâsıt, Hâir, Hılle, Musul, Nusaybin, Übülle ve Ukberâ şehirleri de Ehl-i beyt’in yaşadığı beldeler arasında sayılmaktadır.

İran coğrafyası, Ehl-i beyt’in çok erken tarihlerden itibaren yerleştiği bölgeler arasında bulunmaktadır. Özellikle Ali er-Rızâ’nın meşhedinin bulunduğu Tûs9 başta olmak üzere Kum, Rey, Şîraz, Errecân, Dînever, Ehvâz, Isfahan, Medâin, Râvend, Sircân ve Tabes’te Ehl-i beyt’ten ailelere rastlanmaktadır.10

İlk olarak 31/652 yılında müslümanların ayak bastığı Horasan bölgesi Ali-Fatıma evladı nüfusunun kabarık olduğu bir coğrafya olarak tanınmaktadır. Özellikle Hz. Hüseyin’in soyunun bölgedeki etkinliğinin fazla olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölgede Semerkand, Buhara, Merv, Serahs, Fergana, Hokand, Hoten, Cürcân, Mâzenderân, Bâbek, Beyhak, Cîlân, Gazne, Mergınân, Nîsâbûr, Toharistan ve Ebher, Ehl-i beyt’in meskûn olduğu şehirler arasında yer alır.11

Nahcıvan’da ise Abbasiler’in takibinden kurtulmak için bu bölgeye gelen Mûsâ el-Kâzım’ın iki oğlu ile Ali er-Rıza’nın bir oğlunun yerleştikleri kabul edilmektedir. Merâğa, Tiflis ve Sûrâ şehirleri de yine Ehl-i beyt’in adlarıyla anılan topraklardır.12

Bugün Pakistan’ın sınırları içerisinde kalan Sind bölgesinde yerleşen ilk Ali-Fatıma Evladı Hz. Hasan’ın soyundan gelen Abdullah b. Eşter ve iki oğludur. Abbasi halifesinin takibinden kaçarak 151/768 yılında Sind’e gelen Abdullah b. Eşter, bölge halkını İslâmiyet’e davet etmiştir.13 Hindûlar arasındaki menkıbevî bir inanışa göre ise bu bölge insanları, Kerbela’dan uçarak Lahor’a gelen Ehl-i beyt mensubu hanımların vesilesiyle müslüman olmuşlardır. Multan ve Belh şehirleri de Ali-Fatıma evladının hayat sürdüğü beldelerdir.14

Mısır erken tarihlerden itibaren Ali-Fatıma evladının yerleştiği vilayetler arasında yer almaktadır. Ali-Fatıma evladından bazı isimlerin Mısır’da bulundukları, burada yerleştikleri açık olarak zikredilirken, bazılarının ise sadece kabirlerinden ve onlar adına inşa edilmiş camilerden bahsedilmektedir. Ali-Fatıma evladından ilk olarak Mısır’a gelen kişi Muhammed en-Nefsü’z-Zekiyye’nin oğlu Ali’dir. Mısır’da  Hüseynîler’in sayıca daha fazla oluşu dikkat çekmektedir.15

Doğu Afrika’ya müslümanların ilk defa 122/740 yılında geldikleri ve bu grubun Zeydîler olduğu kabul edilir. Bölge bu muhacirler vasıtasıyla İslâm’la tanışmıştır.16

İslâm coğrafyasının en batısında yer alan Endülüs’te Ehl-i beyt’in görünmeye başladığı zaman dilimi ise III. (IX.) yüzyıl olarak belirlenebilmektedir. Endülüs, Fas’taki İdrisîler’le de yakın temas hâlinde olmuştur. Kuzey Afrika’da hüküm sürmüş olan Ehl-i beyt’e mensup Hammûdîler, zaman zaman Endülüs Emevi Devleti’ni yönetmişlerdir.

Buraya kadar zikrettiklerimiz, Ehl-i beyt’in yayıldığı coğrafyanın genişliği konusunda bir fikir verecek ölçüdedir. Sonuç olarak şu tespitleri dile getirebiliriz:

Hz. Peygamber’in nesli, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sürmüş, sayısız kollara ayrılmış ve günümüze kadar ulaşmış on dört asırlık bir soydur. Ehl-i beyt soyu kesintisiz bir şekilde devam etmiş, Ehl-i beyt’in soy bilgileri titiz bir  şekilde tespit edilmiş ve kayıt altına alınmıştır. Ehl-i beyt, yerleştikleri bölgelerin halkları ile evlilikler yapmış; böylece farklı ırklardan ve milletlerden olup muhtelif diller konuşan seyyidler ve şeriflerle Hz. Peygamber’in nesebi devam etmiştir. Şu anda karşılaştırma yapma ve ispat etme imkanına sahip değiliz, ancak en azından içinde bulunduğumuz zamana kadar süre, nüfus yoğunluğu ve dağılım açısından benzer şekil ve şartlarda devamlılık ve yaygınlık göstermiş bir başka ailenin varlığından haberdar değiliz. Bu fiilî durum ve tarihî olgular Kevser suresinde geçen kevser kelimesine yapılan tefsirlerden birisi olan Hz. Peygamber’in neslinin neseben devamlı olacağı ile ilgili hususu doğrular mahiyettedir. Hz. Peygamber’in “Kıyamete kadar benim nesebim dışında bütün nesebler kesilecektir.”17 hadisi, bugün itibariyle  tahakkuk etmiştir.

Ehl-i beyt’in nesebini tespit etmek ve korumak hem bizzat Ehl-i beyt mensuplarının hem de diğer müslümanların mesuliyetindedir. Bu sebeple tarih boyunca bütün İslâm devletlerinde Ehl-i beyt’in soyunu tespit etmek, onların maddî gelirlerini ve hukukunu düzenlemek ve diğer bazı görevler sebebiyle nakîblik kurumu ihdas edilmiştir.

Müslümanlar, tarihin her döneminde – önemli bazı hadiseler istisna edilecek olursa- seyyid ve şeriflere gerektiği şekilde sevgi, ihtiram ve bağlılık göstermişlerdir. Ehl-i beyt’in neseben sıhhatli bir şekilde bugüne ulaşmasında, ümmetin bu hassasiyet, dikkat ve özeninin etkisi olduğu açıktır. Hz. Peygamber’in bu emanetine sahip çıkılmıştır. Allah ve Peygamber sevgisinde, Ehl-i beyt ve ümmet müşterektir. İslâm ümmeti ise, Allah, Peygamber ve Ehl-i beyt sevgisinde müttefiktirler.

İslâm evrensel/cihânşümûl bir dindir. Bu dinin Peygamberi de âlemlere rahmet olarak gönderilmiş son mübelliğdir. İki Cihan Serveri’nin Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i cennetin seyyide ve seyyidleri olarak nitelemesi de göstermektedir ki onun Ehl-i beyti aynı zamanda cennetin de seyyidleri’dir. Netice itibariyle Ehl-i beyt, dünyada ve ukbada bir cihan soyudur.

*Bu yazı, 24-25 Aralık 2010’da,” Kur’ân, Sünnet ve İslâm Geleneğinde Ehl-i Beyt” başlıklı uluslararası sempozyumda tebliğ olarak sunulmuştur.

Din ve Hayat Dergisi

İlginizi Çekebilir

Türkiye’de Aileyi Kamunun Denetimine Açmak: Kadına Şiddet, Cinsel İstismar ve Hukukun Manipülasyonu

1945 sonrası Türk-Amerikan ilişkilerini dönemin gazetelerinden araştırırken, 1950 yılındaki Cumhuriyet ve Zafer gazetelerinde yer alan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Peygamber Efendimizin yaptığı savaşlar hakkında

Peygamber Efendimizin (asm) yaptığı savaşların nedenleri nelerdir? Malum olduğu üzere, savaşların pek çok sebebinden söz …

Kapat