Ana Sayfa / Yazarlar / Bir Suale Muhtasar Bir Cevap

Bir Suale Muhtasar Bir Cevap

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

Kardeşim, kişilerin anlayışı ile hareket edildiğinde her zaman problem çıkmıştır. Bir tarafta Risale-i Nur’un, Bediüzzamanın hizmet tarzı, diğer tarafta şahısların kendi anlayışı ile çıkardığı tarzlar var.

Dikkat edelim şahısların tarzlarında hep fazla hizmet, fazla muvaffakıyet, fazla insan düşüncesi yani netice odaklı bir hizmet vardır ve bunun için Nurları ve düsturları anlayışlarına göre bükerler kırarlar şekil değiştirirler.

Hakikatte davaya bilmeden ihanet, edepsizlik, sadakatsizlik.. hepsinin toplamı ihlası kırmış olurlar.

Halbuki Kur’an’ın bu asra dersi olan Risale-i Nur’un Bediüzzamanın tarz-ı hizmetinde neticeye bakılmaz, kemiyete adet çokluğuna nazar edilmez. Vazifemiz hizmettir rıza yı İlahi asıl maksaddır.

Netice odaklı hizmetler ihlası muhafaza edemeyip istikametten çıkarlar.

Bir numunesini Fetö ile gördük. Nefret-i umumîye mazhar oldular. Hem kendilerini berbad ettiler hem bütün dinî hizmetleri şüphe altında bıraktılar.

84 yılında Nurları tanıdığımızda bazı abiler bize Zafer dergisini verir, onu dağıtmamızı tavsiye ederler, risaleleri anlamazlar derlerdi.

Dergiyi risaleye basamak gösterirlerdi.

Nurları ve düsturları öğrenene kadar öyle yaptık evet bir müddet alâka gösteren çıkıyor, dergi adıyla panel konferans yarışma yapılıyor, kalabalıklar geliyor ve bir müddet sonra kayboluyorlardı.

Sonra risale vermeye, her tanıştığımıza risaleleri anlatmaya başladık elhamdülillah. Sayı azdı ama gelen kalıyor. Vakıf olan, hizmet ehli olan, derse devamlı olanlar artıyordu. Herkes de risale okuyor; derdine çareyi, problemine çözümü risalelerde buluyor.

Bazen bize kırılıyor, ama hizmetten Nurlardan kopmuyorlardı.

Umumen anladık ki risalelere basamak lazım değilmiş.

Basamak olduğunu zannedenler bir müddet sonra asıl gaye oldular ve risaleleri araç olarak kullandılar.

Netice: Cenab-ı Hakk’ın rızası ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etba’ ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünki onlar vazife-i İlahiyeye ait olduğu için istenilmez; belki bazan verilir.

Evet bazan bir tek kelime sebeb-i necat ve medâr-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medâr-ı nazar olmamalı. Çünki bazan bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-i İlahîye medar olur.

Hem ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine tarafdar olmaktır. Yoksa, “Benden ders alıp sevab kazandırsınlar” düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.

Ey sevaba hırslı ve a’mâl-i uhreviyeye kanaatsız insan! Bazı Peygamberler gelmişler ki, mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar.

Demek hüner, kesret-i etba’ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi kazanmakladır.

Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile “Herkes beni dinlesin” diye vazifeni unutup, vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.

Hüsn-ü kabul ve hüsn-ü tesir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak olur. Yoksa ihlası kaçırır.

Madem livechillahtır; o işin küçüğüne büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlas ve rıza-yı İlahî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlahîdir ve mayesi ihlastır; o küçük değildir, büyüktür. (20. Lem’adan) 

Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur’un dairesi hâricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel, bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder. (Latif Nükteler, syf 30) 

Ulûm-u imaniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen Kur’an-ı Hakîm’in esrarından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u imaniye ve o edviye-i ruhaniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl ne halde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sahibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur. Evet Güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem Güneşi gösteriyorum, benden mum ışığı -bahusus bende bulunmazsa- istemek manasızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muavenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdad etmem ve meded istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır. (28. Mektub, syf, 359) 

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’ânın kuvvetli olmasının sebebi nedir?

“Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalâa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risaletü’n-Nur’un verdiği …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Âlem sanal, vartalar gerçek

Günümüzde sanal âlem insanı ne kadar bozuyor, bunu gözlemleyerek yola çıktık. Her halini neşrediyor, beğeni …

Kapat