Ana Sayfa / Yazarlar / Bizim Gurbetimiz de Bir Başkaydı… / Nuray KÖSE

Bizim Gurbetimiz de Bir Başkaydı… / Nuray KÖSE

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

Şimdi bu satırlarımı, yıllarca ertelediğim gözyaşlarım aksın diye yazıyorum.

Kafamda dolaşıyor sararmış solmuş hatıralar… Hayatın bir ağrı gibi kanımda dolaştığı zamanlara gidiyorum. Üç günlük, üç nefeslik olan bu kısa hayatıma hüzünle baktığım o zamanlara…

Ben hayallerimi gökyüzüne ulaştıramadım, çünkü o zamanlarda (aslında pek bir şey de değişmedi) gökyüzü bize görünmüyordu. Defterlerimize yazdığımız en sevdiğimiz O şairin “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” sözünü iliklerimize kadar hissettiğimiz zamanlardı o zamanlar…

Hatırlıyorum da; heyecanlarımızı, okuduğumuz kitapları, dünyayı değiştireceğimizi sandığımız aklımızı başından alan o serüvenlerimizi; Filistin, Afganistan, Bosna Hersek… Üniversite kapılarında biriken ablalarımız, polisler, kırgın, kızgın ve hüzünlü yürekler… El ele gönül gönüle yürüyüşler. Kameralar, iri puntolu manşetler, brifingler, korkular, tehditler, yasaklar, kapanan okullar, yurtlar, çözülüşler ve üstelik hayal kırıklıkları, yargılamalar, tutuklamalar, ikna odaları, peruklar, utanan yüzler, okullarını bırakanlar, yurt dışına çıkanlar, kızgın ebeveynler, içine kapananlar, psikiyatri odaları, intiharlar… Evet intiharlar, davasından vazgeçip dönenler, yasaklar, yasaklar…

Gideceği hiç bir yeri olmayan insanın “yer”sizliğine ve “yurt”suzluğuna benzer şeyler yaşıyorduk…

İşte bizim gurbetimiz böylesine bambaşkaydı dostlar! Bambaşka!.. Adına hasret türküleri yazılan, şiirler söylenen, o özlenilen gurbetlere pek benzemiyordu. Sevdiklerinden, o sıcak aile ve yurtlarından bir bavulla ayrıldıkları gibi, bir de diğerlerinden fazlaları vardı. “Yeninin” belirsizliğine ilaveten paryalığa bir yolculuk… O sıcak sevgi dolu, aileleri tarafından sarılıp sarmalanmış, korunmuş gençlerin, yurtlarından, yuvalarından ayrılmaları yetmiyormuş gibi, bir de diğer öğrencilerden farkları vardı. İnandıkları gibi yaşayamamanın verdiği ızdırap. Başka bir şehir, yeni ve zorlu hayat şartları, belki maddi sıkıntılar, şefkatli anne ve babanın sinesinden ayrılık, yani bir sürü belirsizlikler, buna ek olarak da, inançlarından dolayı hor görülmeler, aşağılanmalar…

Ayrıca da uğruna yıllarını, göz nurunu, gecelerini, gündüzünü, zihnini, yüreğini vererek hak kazandığı o kapılardan, sahiplendiğimiz, ‘uğruna canımız feda’ dediğimiz, kadınlığımızın, iffet ve imanımızın gereği, bayrağı, şiâr-ı İslâm olarak görüp inandığımız tüm sembollerimizden vazgeçerek girmemizi istiyorlardı…

Bizim gurbetimiz işte böyle bambaşkaydı. Trajik ve çözümsüzdü… O zamanlar benim anlamadığım bir şey vardı. Sürekli kafama takılan, hücrelerimi, beynimi yoran bir şey…

Bizler ne zaman kendimiz gibi yaşayacaktık. Bizler bu ülkenin çocukları değil miydik? Bir tarafta, öz kardeşlerimiz ve yakınlarımız doğuda iğrenç bir terörden can verirken, onların kız kardeşlerine de böylesi vicdansız uygulamalar layık görülüyordu. Erkek kardeşlerimiz askeriyenin bahçelerinde “her şey vatan için” diye bağırıp koşarlarken, okul bahçelerinde de kız kardeşlerine adetam‘terörist’ damgası vuruluyordu. Bir taraftan “haydi kızlar okula” kampanyasını canhıraş savunan zihniyet, diğer taraftan da eğer kendisi gibi giyinmiyorsan “haydi kızlar dışarı: ve hatta “İran’a” diyorlardı… Kendi ülkende yok sayılmaktı değerlerinle birlikte yaşadıklarımız… Kafasındaki şablona uymuyordu düşüncelerimiz… Eğer öyle isen; düşünme, yazma, konuşma, okuma zihniyeti kaplamıştı bencil benliklerini…

İşte o zamanlarda kendimi kötü hissettiğim günlerin birinde, bir sohbet ortamında bir ablanın söylediği o güzel ve bana adeta büyülü, tılsımlı gibi gelen, kalbimin kilitli kapılarını açacak, dâvâma başka bir yön verecek sözüyle irkilmiştim. Bana “her şeye rağmen garip; gurbeti, firak ve uzaklığı, kurbete, visal ve yakınlığa çevirebilen insandır” demişti. Ve devam etmişti. “Her elin üstünde bir kudret eli, her gücün ötesinde Cenâb-ı Hakk’ın kudreti vardır. Hakka vuslatın sırlı yamaçlarını müşahede edenler, zaman ve mekân ne olursa olsun mutlaka Allah’a açılan bir kapı bulur ve kimsesizlikten, yalnızlıktan, müfarakat eleminden ve ona zulüm gibi görünen tüm hâdiselerin elemlerinden de kurtulur. Bizler de ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştük, Sana dehalet ediyoruz ve Sana hizmetkârız. Senin rızanı istiyor ve seni arıyoruz. Ey bizi bu gurbete atan Allah’ım, bundan muradın ne ise onu vicdanlarımıza duyur. Vazifemizin gereğini yapmaya bizleri muvaffak eyle!!! demeliyiz” demişti…

O günden sonra bakış açım tamamen değişmişti. Zamanla anlamıştım ki medet umacağımız kapı siyasi iktidarlar değil, küllî iradenin tâ kendisi olacaktı. Düzenin öğütücü çarkları arasında kariyer yarışında beygir olmayacaktım. Ve asla ümidimi yitirmeyecektim. Ümit benim, soğuk gecelerimin sımsıcak arkadaşı, uzun ve çileli yolumuzun yoldaşı, sade ekmeğimin en güzel katığı, fakirliğimizin serveti, çaresizliğimin “elbette çare var” diye fısıldayan tesellicisi, dirilmekte olan baharın kokusu olacaktı…

Artık ağlamıyordum. Çünkü, ümitle kalkar, ümitle otururdu kâmil müminler… İşte bu kâmil vasıflara sahip asrımızın o biricik dâva adamı da; ”Ümitvâr olunuz, istikbalde en yüksek gür sadâ İslâm’ın olacaktır” der. Ve gider, istikbaldeki medresesinin yerini tesbit eder. Rus memleketi Tiflis’te… Hapishanelerin o kalın duvarlarını aşar ümitle… Sonra tüm Anadolu’da dolaşır onun nur mektupları…. Kimine uzun yol otobüslerinde, kimine park bahçelerinde otururken Kur’ân dersi verdirir. Kimine de bu platformlardan seslenme fırsatı verir. Ümit bizi başta anlattığımız paryalıktan padişahlığa çıkartmaktaki mihenk taşımızdır…

Eğer bizler sorularımızın ardına düşmeseydik, öylesine yaşayıp gitseydik, başkalarının tekrarlayıp durduğu soluksuz cevaplarla yetinseydik, başımıza bunlar gelmeyecekti. Ama asla pişman değiliz. Biliyoruz ki, ancak büyük sancılar ruhun kurtarıcısıdırlar. Bizi öldürmeyen şey bize kuvvet verir. Ve Rabbimizden artık rahmetini ve merhametini yağdırmasını bekliyor ve arzımızın Cennet âsâ bir bahara tebdil olmasını O’nun sonsuz güç ve kudretinden dileniyoruz…

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Otobüste Bir Sohbet

Üniversiteden şehire geliyordum ve bu arada da Münacaat-ül Kur’an okuyordum. Yanımdaki bir bayan öğrenci merak …

Daha fazla Yazarlar
Karamazof Kardeşler ve Kâinattan Hâlikını Soran Seyyah / Prof. Dr. Himmet UÇ

Dostoyevski, Delikanlı romanını bitirdikten sonra Allah’ın varlığı konusunu işleyen bir roman yazmak niyetindedir. Şöyle der …

Kapat