Ana Sayfa / Yazarlar / Çanakkale Şehitlerine

Çanakkale Şehitlerine

Çanakkale savaşları bir İngiliz Rus ittifakı ile gündeme geldi. İngiliz hükümeti , Rus orduları başkomutanı  Grandük Nikolay’ın başvurusu üzerine Kafkas cephesinde Rus ordusu üzerindeki baskıyı hafifletmek için Osmanlı devletine karşı  bir gövde gösterisine girişmeyi kabul etti. 2 Ocak 1915. Churchill’in hararetle desteklediği birleşik deniz ve kara harekatı için Çanakkale seçildi. Savaş gemilerinin 16 Şubat’ta başlattığı ama kötü hava koşulları nedeniyle 25 Şubat’a kadar ara verdiği bombardımanın ardından deniz erlerinden oluşan tahrip birlikleri karaya çıktı. 18 Mart’ta itilaf donanmasının boğazı denizden geçme girişimi Türk deniz ve kara savunması karşısında başarısızlığa uğradı. Üç savaş gemisinin batması üçünün de hasara uğraması üzerine kara kuvvetlerinin yardımı olmaksızın donanmanın ilerleyemeceği kararına varılarak saldırıdan vazgeçildi. 6 Ağustosta çıkarma harekatına girişildi, Türk savunma kuvvetleri aşılamadı. Sonra müttefik güçler geri çekilme kararı aldı, 9 Ocak 1916’da geri çekilme tamamlandı.

Çanakkale Savaşlarına  toplam 16 ingiliz, Avusturalya, Yeni Zelanda, Hindistan ve Fransız tümeni katıldı.ingiliz uluslar topluluğunun kayıpları 213 980, Türklerin kayıp sayısı ise 190 bindi. Harekat itilaf devletleri için tam bir başarısızlık oldu. İtilaf devletlerinin askeri alanda beceriksiz olduğu ortaya çıktı. Çarlık Rusya’sının çökmesine neden uldu. Başarısız olan devletlerin hükümetleri değişti. M L. Cilt 6   

Hatıralar

Saat 12’ye yaklaşırken B hattındaki Fransız gemileri A hattındaki gemilerin aralarından süzülerek merkez tahkimatına 10 bin yardaya kadar sokuldular, Türk ağır toplarının karşılık vermemesi ancak sahra toplarıyla ateş edilmesi Amiral de Robeck‘i cesaretlendirdi. Filo daha da yakına sokuldu. Saat tam 12 20 de bütün Türk bataryaları birden ateşe başladı Müttefik gemileri neye uğradıklarına şaşırdı. Bu ana tanık olan bir İngiliz muhabir anlatıyor.

“Türklerin uzun süre ateşlerimize karşılık vermemesi hepimizi şaşırtmıştı. Fakat tam 12.20’de bir anda kendimizi müthiş bir ateş yağmuru içinde bulduk. Bir Türk mermisi infeksibille zırhlısının pruva direğini parçaladı. İki dakika geçmeden güvertede üç mermi birden patladı. Bu tarihi öğle vaktinin her dakikası hatta her saniyesi korkunç idi. Bir başka mermi kontrol kulesini parçaladı, geminin ateşlerini idare eden Yarbay Werner ağır yaralandı. Diğer gemilerde de hasar fazlaydı. Oueen Elizabeth top ambarı tam isabetle hasara uğradı. İkinci mermi vinçlerini parçaladı. En önde saldırıya katılan Fransız filosunun durumu daha kötü idi.

“Fransız filosunun ileri yanaşması üzerine Rumeli Mecidiyesinin isabetli atışları Bouvet zırhlısı üzerinde toplandı. Geminin direkleri ve bacası parçalandı. İkinci atışta gemi dört isabet birden aldı. Ve sancak tarafına yattı. 2 dakika 35 saniye sonra bir mayına çarptı gemi alabora oldu ve saat 13.45’te battı. 639 mürettebattan ancak birkaç kişi kurtulabildi.

Böylece üç gemisini kaybeden ve üç gemisini de ağır yaralı olarak geri çekmek zorunda kalan Amiral de Robeck saat 17’de geri çekilme emri verdi. Koca filodan en son olarak boğazı terkeden Elizabeth ve Lord Nelson dan hâlã dumanlar çıkıyordu.

GÖZLERİ YAŞLI GEMİLERİN GİDİŞİNİ SEYREDEN  VE HENÜZ PAŞALIĞA TERFİ EDEN MÜSTAHKEM MEVKİ KOMUTANI CEVAT PAŞA

GİTTİLER… DİYE SÖYLENDİ, GEÇEMEDİLER VE GEÇEMEYECEKLER..!

Esasen Churchill mağlubiyeti kabul eder. Birinci dünya harbinde bu kadar insanın ölmesine ve harbin ağır masraflara mal olmasına denizlerde 5000 tane ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden Türkler tarafından bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat ucunda sallanan 26 adet mayındır. (Fikret Güneşen Çanakkale Savaşları, sayfa 50 ve sonrası)

Çanakkale savaşları ve diğer savaşlar büyük insan kaybına neden olmuştur. Bunu Tarihci Yılmaz Öztuna anlatır. “1911’den 1922’ye kadar devam eden savaşlarda yüzbinlerce Türk öldü. En iyi yetişmiş, doğu ve batı kültürlerini nefsinde birleştirmiş bir nesil yok oldu. Özellikle Çanakkalede bir yedeksubay savaşı halinde onbinlerce Türk aydını yok oldu. Türkiye bu gerçek aydınların kaybından çok ağır bir darbe yemiş oldu. Sosyal sarsıntı bunun sonucu olarak günümüze kadar devam etti.”

Tecer Kadıköy Lisesinde orta okulda okurken üst sınıfların hepsinin savaşta olduğunu söyler, onlardan gelen şehit haberlerine çok üzüldüklerini söyler. Kayseri lisesinin bütün öğrencisi savaşa gönderilmiştir, daha çok liseler böyledir.

Mehmet Akif Ersoy şiirimizin yüz akı bir şairdir. Her zaman hatırlanan ve anılan bir şairimiz odur. Çünkü bir milletin istiklalinin sembolü olan, sayısız şehidin kanları ve hayatları ile kazandığı istiklalini onun bu abide şiiri temsil etmektedir. Bu herkese nasib olacak bir mazhariyet değildir, buna ayna olmak Akif gibi menfaat düşüncesinden azade bir insana nasib olmuştur. Bütün hayatı boyunca basit şeylere ilgi duymamış, büyük değerler uğruna ömrünü harcamıştır. Hiçbir menfaat karşısında eğilmemiş sadece kainatın sahibine eğilmiş herkes tarafından büyüklüğü kabul edilmiş, abide bir şahsiyettir.

Çanakkale Şehitleri şiirinde Mehmet Akif bir çok unsuru bir bütünlük  halinde kaynaştırmış büyük bir tasarım ve telif örneği vermiştir. Çanakkale’nin savunması olay olarak bir roman gibi anlatımı yanında, savaşa katılan mukabil güçler de anlatılmıştır. Avrupa’nın, bir büyük haçlı bloku halinde saldırması vaka içinde ortaya konmuş, geçmişteki haçlı saldırılarından farklılığı tarihi şahit tutarak şiir halinde verilmiştir.

Başarının en önemli kaynağı din, iman gösterilir, imanın zaferi getirmekteki ağırlığı gözler önüne serilir. Çanakkale’deki başarının en büyük nedeni Türk askerinin Mehmetçiğin mukavemeti ve inancıdır. Batının teknik ve askeri gücünün karşısında ilahi bir dayanma gücünün imandan alındığı anlatılır. Yoksa Çanakkale’de silahlarımız belli, askerin giyim ve kuşamı, harp araçları noktasından iki grubun mukayesesi bile yapılamaz. Ama savaşın olaylarının gelişiminde, tarihe gidilirse beklenmedik başarılar elde edilmiştir. Bütün bunlarda  Allah’ın Türk ordusunun yanında ve himayesinde olduğu görülür. Özellikle İngilizlerin donanma gücü ve en büyük gemilerinin ilahi bir kurgu ile Seyit Onbası tarafından altedilmesi savaşın seyrini değiştirmiştir. Bir tepede saldırıya uğrayan askerlerin neredeyse tamamı ölmüş, kalan üç dört kişiden Seyit Onbaşı hizmet eri olduğu halde teknik bilgisi de yok, ortada kalan topun üzerine kendi ağırlığından kat kat fazla topu koyup  sadece topum yönünü değiştirmiş ve hedefe atmış gemi bu yüzden savaş dışı olmuştur. Olaydan sonra savaş ricali tepeye gelip Seyit Mehmetciği ödüllendirmek isterler sen “bir milletin kaderini değiştirdin” derler, o bunu Allah için yaptığını söyler, kimseden bir şey istemez.

    —

Çanakkale savaşlarının anlatılması büyük bir muhayyile vetasarım harikasıdır. Eser bakılırsa bu plan ve her şeyi yerli yerine koyan estetik yerleştirme büyük bir dehayı yansıtır.

Savaş ne kadar büyük bir saldırı ve ne kadar büyük bir mukabele ile püskürtülmüşse, o derece de bir şiirde ebedileşmiştir. Çanakkale Şehitleri

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

Çanakkale savaşları Avrupa’nın Türkü ortadan kaldırmak için düzenlediği haçlı seferlerinin en son ve en cani örneğidir. Bütün Avrupa Türklerin Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya Bizans kalıntısı bir toprağa yerleşmesine tahammül edememiş, zaman zaman bu coğrafyadan Türkleri silmek için organize olmuşlardır. Bu yüzden Bir tarif cümlesi ile başlar şiir. “Şu boğaz harbi nedir? var mı ki dünyada eşi, en kesif orduların yükleniyor dördü beşi. “Savaş sırasında Türklerin askeri gücü ve silahları batı ile kıyaslanamayacak durumdaydı. Batı bu son seferinde bizi Anadolu’dan silmeye karar vermiş ve bütün gücü ile bize birçok devlet birleşip bir birleşik cephe halinde savaşa yönelmişti. Bu yüzden dünyada eşi olmayan bir savaştı. Bir boğazı geçip bir milleti aklınca sahneden silmek isteyen bu zorba güç İstanbul’a çok kısa bir sürede geçmek ve orada içkilerini zıkkımlanmak kararındaydılar. Bin yıl İslamın bayraktarlığını yapmış bir milleti öyle klasik savaş kuralları ile yenmeyi hesap etmişlerdi. Çünkü Türkler tarih boyunca azim ve imanları ile çok küçük güçlerle büyük zaferler kazanmış bir millettiler.

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ufacık bir karayı kaç donanma ile sarmışlar, mantıken galip gelmeleri beklenen bir sonuçtu. Ama onların aklının almadığı Allah’ın Türk milletini koruyacağı gerçeğini bilmemeleriydi. Yanlış hesap Bağdat’tan döner misali bir kere yaptıkları Avrupalı diye ünlenen bu sürü haksız bir saldırı ile gelmişlerdi, onlara saldıran yoktu, onlar durup dururken bir savaş gerekçesi yokken saldırıyorlardı. Kuvvetler arasında denge yoktu. Bu yüzden Allah bu dengesizliği herşeyi gören ve işiten gücüyle bozdu ve ne olduklarını bilmeden çekilip gittiler ve mağlub oldular.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Hayasızca bir tahaşşüd yani utanmadan çok zaman önce hazırlanıp haksız yere saldırmak için organize olmuşlardı.
Nerde -gösterdiği vahşetle- “bu: bir Avrupalı!”

Akif Avrupa’lıyı arıyor nerde? diyor, bu yapılanın Avrupalı olmak ile hiç irtibatı yok, Edebiyatında şiirlerinde, romanlarında kibarlık ve zerafetin kalemle örneklerini veren bu canavar ruhlu zahiren tantanalı, ama ruhları vahşet dolu insanlar, Avrupalı falan değillerdi. Nerde derken Avrupalı falan yok, kim var, vahşi bir güruh, bunlar millet olamaz çünkü millet bir takım değerlerle organize olmuş topluluk demektir, sosyolojik bir düzenlilik ifade eder, bunlar millet değil canavar sürüsü, vahşet yüklü mahluklar.

Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Bunlar bir canavardaki özelliklere sahipler, hem yırtıcı hem de duymaz işitmez etkilenmez hisden mahrumdurlar. Ölüleri yiyen bir sırtlan kümesidirler. Akif harika imajlarla, demonik imajlarla bunları ifade etmiştir. Bu cümle öyledir. “Dedirir, yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi “Tanrısal bir öğe yok beşerin kendi iğrenç istekleri ile kazandığı bir yapının ifadesi bunlar, his yoksulu, yırtıcı, sırtlan kümesi. Bu özellikler bu insana yakışmayan özellikler dejenere bir insan özelliğidirler.

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Yine demonik imaj. Mahbes hapishane demek, yani ebedi suçlu Avrupa hapishanesinden yani Avrupa hapishanesinden kaçmış gelmiş, suçlu birinin yapacağı nedir? Yahut kafesinden kaçmıştır; malum kafeslerde vahşi hayvanlar zabtedilir, ordan kopup gelmiş, makul insan hiç hakkı olmadığı halde savaş gerecesi yokken koca Avrupa’dan sürü halinde gelip bir ufacık karaya dayanmaz.

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Asya coğrafyasından sömürgelerini getirtmiş İngiliz’ler, Avusturalya’dan getirmişler. Ayrıca yeni dünya yani Avrupa’dan da askeri güçler gelmiş. O kadar büyük bir düşman ile karşı karşıyalar ki dünyayı yığmışlar ama başarılı olamamışlar. Düşmanın büyükse sen de büyüksün ama sen büyük olduğunu kabul edip ona göre çalışmıyorsun. Arif Nihat’ın dediği gibi

Hâlâ günlük işlerle oyunda oynaşdasın

Kızım sende  Fatihler doğuracak yaştasın


Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mi mahşer

O kadar çok ki kum gibi kaynıyor, tufan gibi, mahşer gibi  

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında

Yedi iklimden getirilmiş insanlar, Türkü coğrafyasından kovmak için.

Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!

Ta Kanada’dan getirmiş, Avusturalya’dan getirmiş. O yerler İngiliz sömürgeleri, İngiliz kendi çocuğunu değil, sömürgelerdeki sömürdükleri çocukları getirmiş, bak sana asalate.

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Bizden ne kadar korkmuşlar, Marks “Türkleri elde eden dünyayı elde eder” demiş, Haklı. Farklı renkleri taşımışlar Çanakkale’ye. 

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk

Renkleri farklı ama ruhlarındaki vahşet eşit denk. Hepsi ta nerelerden gelip zulüm ve vahşetlerini ortaya koymaya azmetmişler.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Hindu ve yamyam nitelikli insanlara salın hastalık demek bile hastalığa hakarettir, rezil bir istilâdır.

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-ı asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Bu yukardaki satırlar hep demonik imajlardır. Yirminci yüzyıl insanlığın medeniyet takviminin en ideal ve harika olanı olarak telakki edilir. Ama öyle değil ironik bir ifadeyle Akif onu  asil olmayan bir asır olarak kabul eder. Çünkü bu asır insanları makinaya dönüşmüş ölüm kusan silahlarla mahveden bir asırdır. Geçmiş asırlarda böyle değildir. Bu yüzden Köroğlu

Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu,

Eğri kılınç kında paslanmalıdır, der.

Avrupa mertliğe sığmayan bir şekilde savaşır. Bu asaletten mahrum Avrupa’yı ne kadar seven ve gözde olarak kabul eden varsa hakkiyle sefildir, medenilikten soyulmuştur. Gözde aşk ile bağlanılan demek, bu vahşetin temsil edenler gözde olamaz, sefildirler. Bu Avrupa hasta içini kusmuştur Mehmetçiğin karşısında. Karnındaki esrarı kötü niyetlerini ortaya dökmüştür. Son yüzyıllar aydınlarımızın Avrupa’ya eleştirel olmayan birşekilde hayranlığı ile doludur. Aydınlarımız Avrupa’ya kaçmışlar, onların yaşama tarzlarını taklid etmişler, kimliksizliklerini ortaya koymuşlardır. Böyle sayısız aydınımız vardır. Fransız ihtilalcileri bizim Tanzimatçıların üstadıdır, ihtilalcilik onlarla başlamıştır, ama masumları belaya atmışlardır. Sanatçılarımız Avrupalı hayranıdır. Bir yazarımız” Hugo olmasaydı ben olmazdım” der. O ideal görünen batılı  aydınların maskesi Çanakkale’de düşmüştür. Ne oldukları görünmüştür. Maske düşünce bizi afet gibi etkileyen o topluluğun tavrı ortaya çıkmıştır. İnsanlık edebiyatı sadece roman ve şiir kitaplarına, tiyatrolara yansımıştır, ama Canakkale’yi istilaya gelenlerde bunların hiçbiri yoktur. Bunların medeniyeti medeniyet değil kahpedir, yüssüzdür. Hakikat pek doğru olarak yüssüzdür.

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Melun o lanetlenmiş istila sürüsünün elindeki silahlar, tahrib silahları sebebler okadar güçlü ki bir devleti harab edecek kadar, tahrib edici.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Silahların tesirleri ufukları parçalıyor, derinlikleri zelzele gibi sarsıyor. Açığa çıkarıyor,

-Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!

Yukardaki mısralar savaşın ayrıntısıdır. Akif ne kadar canlı anlatır, tasvir eder.Bütün bu tahrib edici ayrıntı Mehmetcik’de korku uyandırmaz, onlara güler geçer. Bizim millet olarak en büyük özelliğimiz korkmamaktır. Tarihimiz korkusuzluk örnekleri ile doludur. Korktuğunuz an mağlub olmuşsunuzdur.

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.

Yukardaki mısralar Mehmetciğin gücünü gösterir, çelik tabyalar onu durdurumaz, onun göğsündeki iman alanmayacak , alınamayacak bir kaledir. Çünkü altı iman esası insanı kudreti koca kainatı idare eden Allah’ın gücünün bir küçük timsalidir. İmanla sair güçler kıyaslanamaz, koca kale kapılarını tek eliyle tutup yere atan kahraman askerler  olmuştur tarihte, çok az kuvvetle düşmanı mağlub eden savaşlarımız vardır. Tiyraki Hasan Paşa çok küçük bir kuvvetle kaleyi savunmuş düşmanı kovmuştur. Kanuni “Benim ne kullarım varmış“ demiş onu vezir yapmıştır. Bedir’de gökyüzünden inen atlı melekler Kureyş’i mağlub etmiştir. Peygamberimiz “Yarabbi bu bir avuç insan da kaybederse senin tevhid dinini anacak yeryüzünde kimse kalmayacak“ diye dua eder. Ve Başarır. Hiçbir kuvvet o iman denen ilahi zırhı  ağlub edemez. Etmemiş etmeyecektir. Çünkü onun Allah tesis etmiştir. Sağlam savunma mevzileri, beşerin sanatı olan savunma sistemleri, Allah’ın tesis ettiği iman zırhı ile mücadele edemez, insanın azminin ilahi azminin önünde beşerin yaptıkları başarılı olamaz. Bu iman dolu göğüsler Allah’ın yaptığı savunma serhaddidir.

Onu Benim en güçlü sanatım ve Bedii inceliğim yapmıştır, kafirler onun karşısında duramaz.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,  
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

-Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,  
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

-Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Son kısımlar Türk ve Müslüman askeri tasvir eden ölmez mısralardır. Akif Çanakkale’de savaşın nesli Asım’ın nesli olarak kabul eder, bunlar her zorluğa katlanan din ve milliyet dengesi kurmuş, kahraman, menfaatler karşısında eğilmeyen sadece Allah’ın çağrısına cevap verip ona eğilen, savaşan, cengaver ve asil ruhlu insanlardır, onlar gerçekten bir nesildir. Bütün değerler onları başlarını ilahi buyruğa ve şehadet celpnamesine karşı tavırları ile ayakta durur, atalarımız başlarını bu mukaddes toprağa , şehitlerin kanı ile sulanmış, kemikleri ile donanmış toprağa koydukları için biz onların sayesinde bu topraklarda başımız dik dolaşıyoruz. O toprakların sigortası onların kanlarıdır, kemikleridir.

Asım’ın  neslini hem maziye hem de geleceğe dönük kahraman ilan eder, o vatanını şimdiye kadar çiğnetmemiştir, bundan sonra da çiğnetmeyecektir. Bütün dağlar taşlar şüheda gövdesi ile doludur, o böyle yüksek bir hedef için başını eğmiştir, namazdaki rüku gibi, o başını eğmek yani sınırsız büyüklüğün karşısında başını eğmek yüzünden kimse başka gayeler için başını eğmez. Ancak vatanını korumak gibi yüksek bir ideal için bu eylemi gerçekleştirir. Bir hilalın istiklalin sembolü olarak yukarda dalgalanması için Mehmetcik gibi nice güneşler batıyor, ayakta durmanın riski budur, yükselmek ancak büyük gayeler için kendini  feda ile mümkündür.

Arkasından gelen kısımlarda askeri över, benzersiz apokaliptik imajlar kullanır. Atalarımız gökten inip onun alnını öpseler o buna değer, Lâilâheillallah gibi Allah’ın birliğini temsil eden bir mananın yaşaması için o kanını vermiştir, kanı ile bu büyük kavramı korumaktadır. Hem kavram büyük hem de onu kurtaran Mehmet’in kanı.Bedir de islamın daha ilk ve fırtınalı dönemlerinde nasıl Sahabeler şehid olarak tevhidi dünyaya ilan ettilerse sen de yine benzer bir şekilde  o na yakın bir şan kazandın. Çünkü Bedir’de kaybedilse islam bitecek di, “Ya Rabbi şu bir avuç insan eğer kaybederse senin adını anacak kimse kalmayacak” demiştir Bedir’de Allah Resulü, eğer Türk Osmanlı Çanakkale’de kaybetseydi bütün islam dünyası küfrün çizmesi ile çiğnenecekti.

Sen o kadar büyüksün ki seni içine alacak bir makber bir kabir imkansızdır, bu da büyük bir imaj ve orijinal bir tasarımdır. Seni koca tarihe gömsem sen tarihi aşan bir büyüklüksün bu yüzden  tarihe de sığmazsın. Büyük olayları kaydeden tarih senin kaydınla darmadağın olacaktır, çünkü eşdeğer bir olay yoktur. Dünyanın büyüklük kavramı ile değil seni ancak ebedi hayatın ebediyetin sonsuz ve sınırsız dünyası istiab edebilir, alabilir.

Kabe’yi başına taş yapsam, sana mezar taşı olarak,ruh “emri Rabbi”dir” vahiyseldir. O mahiyeti orijinal bir müphemiyet olan vahyi başına geçirsem, sen o kadar değerlisin, bu imaj ancak Akif’in hissettiği bir imajdır, bizim biçimlendirmemiz çok da mümkün değildir. Devam eden mısralar Akif’in çok çok benzersiz imajlarıdır, Mehmed’in şehid  kabrinin süslenmesi ile ilgili harika benzetmeler ve istiarelerdir. Akif sanatçı dehasının ürettiği bir Tanrısal resimler zinciri ile görüntüyü anlatır anlatır. Gök kubbe onun kanayan lahdine örtüdür, semanın mor bulutlarını kabrine tavan yapmak, yine o rjinal bir tasarımdır. Yedi kandilli Süreyya yıldızını getirip oraya uzatsam, mehtabı yanına getirip aydınlatsam, sabaha kadar türbedarın gibi yanında beklesem, yine de senin hatıranı o yüksek benzersiz hatıranı süslemiş olamam.

Son kısımlar şehidin yaptıklarını yüceltir. Selahattin Eyyubi, Kılıç Arslan haçlılara karşı çıktılar senin yaptığın onları da sana hayran edecek bir keyfiyettedir. Sen haçlıların demir çenberini parçaladın, bunlar büyük tarihi kıyaslar ve benzetmelerdir, tarihi realitelere parelel apokaliptik imajlardır. Haçlı savaşları içinde Çanakkalenin büyüklüğünü hem şahıslarla hem olaylarla anlatır. Senin büyüklüğünü anlatmak, seni bu ufuklar almaz, yönlerle de sığmazsın, sağ, sol, ön, arka gibi, senin büyüklüğün ancak Peygamberin sana kucağını açması ile ifade edilebilir. Senin makberin o Büyük Nebi’nin  kucağıdır, ona koş.

İlginizi Çekebilir

Ahir Zaman ve Kadın

Bu zaman ahir zaman. Fitnesi de pek yaman. En yamanı da kadın. Tesbihatta 3 defa …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Kâğıda Adanmış Bir Ömür: Mehmet Ali Kağıtçı

Milattan önce 3500'lerde Sümerler  yazıyı icad ettiğinde kağıt yoktu henüz. Belgeler taşa ve kile aktarıldı.. …

Kapat