Cemaate Ne Lüzum Var?

Yazar: İdris TÜZÜN

“Ey iman edenler! Sizden hayra davet eden, iyiliği emredip, kötülükten nehyeden bir cemaat olsun.”

Âl-i İmrân, 103

Gece yarısı tenha sokaklarda tek başınıza yürürken ürperti ve korku hisseder misiniz? Aniden bir hayvanın veya bir caninin size saldırıvereceği aklınıza gelir mi? Çok uzaklarda arkanızdan gelen biri için “Acaba bu beni takip mi ediyor?” diye kendi kendinize sorar mısınız?

Eğer yanınızda bir arkadaşınız olursa, tedirginliğiniz azalır mı? Arkadaş sayısı arttıkça duygularınızda değişiklik olur mu?

Gece karanlığında yalnız başına olan her insan –sizin ve benim gibi- ister istemez bir tedirginlik, bir korku halini mutlaka hisseder. Yanımızda bir arkadaşımız olduğunda korku ve tedirginliğimiz azalır, yanımızdakiler çoğaldığı nisbette duygularımız da,  o oranda değişir.

Bizi tedirgin eden yalnızlık hissidir. Rahatlatan ise başkalarıyla birlikteliğimizdir. Bir çevre içinde olmak, bize emniyet içinde olduğumuzu hissettiren ve rahatlatan bir haldir.

Yalnızlığın en bunaltıcı olanı ise psikolojik yalnızlıktır.

***

İslâm’ı yaşamak isteyen fertler, günümüz toplumlarında psikolojik bir yalnızlığı ve bu yalnızlığın verdiği sıkıntıyı çok yakından hissediyorlar.

***

Her toplum, içinde barındırdığı fertlere kendi düşünce yapısını, zihniyetini ve davranış kalıplarını yaşamaya zorlar. Bu zorlama bazen kaba kuvvetle olabildiği gibi çoğu zaman, manevi bir baskı olarak tezahür eder. Topluma aykırı hareket edenler, toplum tarafından tuhaf karşılanır, bu halden vazgeçirilmeye çalışılır, alaya alınırlar. Çoğu zaman da toplum bu tip şahıslarla irtibatını keserek onları dışlar ve manevi bir yalnızlığa iter.

İslâmiyeti samimi bir şekilde Kur’an’ın ve Sünnetin tarif ettiği şekliyle yaşamak isteyen Müslüman fertler, İslâm’dan uzak günümüz toplumunda, böyle bir zorluğu ve yalnızlığı yaşamaktadırlar. Bu hal elbette şehirden şehre, toplumdan topluma değişir. Ama genelde az veya çok durum bundan farklı değildir.

***

Müslüman fert, toplum baskısından dolayı topluma uymalı mı, yoksa toplum baskısına rağmen İslâm’ı yaşamalı mı?

Toplum baskısından dolayı inançlarımızı yaşamamak bizi çatışmalı bir ruh haletine sokacak, ahiretimizi de mahvedecektir. Fakat topluma rağmen İslâm’ı yaşamak da yine bizi çatışmalı ruh haletinden kurtarmayacaktır. Öyle ise ne yapmalı?

Müslüman fertlerin çatışmalı bu iki halden kurtulmaları ancak kendileri gibi düşünen, kendileri gibi yaşayan bir çevreye dahil olmakla olabilir.

Bir araya gelen fertler birbirlerine manevi destek olurlar. Toplumun manevi baskılarından kurtulur, İslâm’ı kolay bir şekilde yaşar, başkalarının İslâm’ı öğrenmelerine ve yaşamalarına da vesile olurlar.

Üstad Bediüzzaman on beş günde en az bir defa okunmasını tavsiye ettiği “İhlas Risalesi”nde birlikteki kuvveti şöyle anlatır:

“Üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz onbir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksad ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırkdört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.. hakikî sırr-ı ihlas ile, onaltı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.”

İslâm’ı, ferdi olarak yaşamak isteyen ve İslâmî bir çevre edinmeyenler, bazen toplumun baskılarına, nefislerine dayanamazlar ve neticede onlar gibi olurlar. Veyahut tamamen içine kapanık münzevi bir hale girerler.

***

Müslümanlarla bir araya gelmek bizi toplum baskılarından kurtaracağı gibi, aynı zamanda İslâm’ı öğrenme ve yaşama yönünde müsbet etkileşmeyi de netice verecektir.

Sıcak bir madde soğuk bir ortamda soğur, soğuk bir madde sıcak bir ortamda ısınır. Maddeler arası ısı alış verişi olduğu gibi insanlar arasında da manevi alış verişler vardır. İnsan da bulunduğu ortamdan ister istemez etkilenir. Eğer içinde bulunduğumuz ortam iyi ise, müsbet cihette, kötü ise menfi cihette etkileniriz.

Bu hususta Peygamberimiz (asv) şöyle buyurur. “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Bu yüzden kimi arkadaş edindiğine dikkat etsin”. “İyi arkadaşın hali misk kokularını satan insanın haline benzer. Sen onun yanına gittiğin zaman sana kokularından ikram eder, ikram etmese bile, onun yanında dura dura o kokular senin üzerine siner. Kötü arkadaş da, demircinin haline benzer. Onun yanına gittiğin zaman körüğünden sıçrayan kıvılcımlar senin üzerini yakar. Yakmasa bile onun yanında dura, dura o pis kokular senin üzerine siner.”

Peygamberimiz bu ifadeleriyle, insanın içinde bulunduğu çevreden mutlaka, isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek etkilendiğini ortaya koymaktadır.

Duymadığımız ve görmediğimiz bir şey bizi etkilemez. Menfi ortamlardan uzak olan bir insan, elbette onların menfi tesirinden de uzak olacaktır. Müsbet bir ortam içerisinde, elbette gördüğümüz ve işittiğimiz şeyler bizi müsbet yönde etkileyecektir.

İslâm’ı yaşayan insanlarla dostluk kurmamız bizim hayatımıza tesir edecek, biz de onlar gibi olacağız. Fakat İslâm’dan uzak olan insanlarla dost olduğumuz zaman, ister istemez biz de onlardan etkilenerek, çoğu İslâmî şeylerden uzak olacağız.

***

Müşrik bir ortamda yeni bir dini tebliğ eden Peygamberimiz (asv) kendisine iman etmiş olan insanlarla yeni bir cemaat teşkil etti ve müntesiplerini, müşrik insanlarla temastan, dostluktan men etti. Eğer bu ilk Müslümanların müşriklerle teması devam etse idi, belki de cahiliye adetlerinin ve cahiliye toplumunun tesirinden kolay kolay kurtulamayacaklar, yeni dine intibakta zorlanacaklar veya bu uzun sürecekti.

On üç yıl sonra, bütün Müslümanların Mekke’den, Medine’ye hicret etmesi farz kılındı. Hicrette daha çok ön plana çıkan müşriklerin baskısından kurtulma maslahatı ise de, bunda müşrik toplumun etkisinden kurtulma maslahatı da yok değildi.

Medine’de tamamen Kur’an ve sünnete göre şekillenen bir toplum yapısı oluştu. Müslümanlar Mekke’deki azınlık psikolojisinden ve baskılardan kurtularak rahat bir şekilde dinlerini yaşayacak bir ortama kavuştular. Fakat Medine’de yalnızca Müslümanlar yoktu. Yahudilerle beraber, iman etmediği halde “iman ettik” diyen münafık bir grup da vardı. Bu iki grup fırsat buldukça fitne çıkarıp, bozgunculuk yapıyorlardı. Bir kısım Müslümanlar bunların durumunu bilmediği için onlarla dostluk kuruyordu.

Mü’min cemaatin bunların tesirinden de kurtulması gerekiyordu.

Peygamberimizin (s.a.v.) Medine’de ilk yaptığı şeylerden biri, daha önceleri Yahudilerle Müslümanların ortaklaşa kullandıkları pazardan, Müslümanları ayırarak onlara aid bir pazar yeri teşkil etmek olmuştur. Sonraları – Yahudilerin fitnelerinden dolayı – Yahudilerle teması, dostluğu yasaklayan ayetlerde nazil oldu. (Bkz. Ali İmran, 118-119, Maide,51, 57, 58, 61)

Çeşitli ayetlerle Müslümanlar münafıklara karşı da uyarıldılar. Bunlarla dostlukta yasaklandı. (Nisa, 144)

Bütün bu saydıklarımız menfi tesirleri kırmaya yönelik tedbirlerdir. Bunların yanında, müminler arası kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, müsbet cihette tesirlerin oluşabilmesi için pek çok İslâmî emirler de geldi. Bu dinin pek çok hükümlerinde –İslâm’ın beş şartında olduğu gibi- birleştirici, kaynaştırıcı özellikleri görmek mümkündür.

Mesela dinimiz mahalle sakinlerini beş vakit namazda mahalle mescidinde, şehir ahalisini haftada bir kere cumada, Ümmeti de senede bir kere hacda toplayarak birlik ve kaynaşma şuurunu onlara hissettirmektedir. (Peygamberimiz cemaatle namaz kılmaya pek çok teşviklerde bulunduğunda, a’mâ bir zat “Ya Resulallah! Ben a’mâyım. Beni getirecek kimsede yok. Ben de cemaate gelecek miyim? diye sordu. Peygamberimiz “Ezanı duyuyor musun?” diye sordu. A’mâ “evet” deyince, “Öyleyse gel!” buyurdu.)

***

Bir çok ayet ve hadis Müslümanların –bilhassa fitne zamanlarında- birlik ve beraberlik içinde olmalarını emretmektedir. İmam-ı Müslim, “Sahih-i Müslim” adlı meşhur eserinin “Emaret” bölümünde “Fitne zamanlarında cemaate sarılmanın farziyeti” isimli bir bahis de açmıştır.

Burada müminler arası dostluğu, birlik ve beraberliği emreden ayet ve hadislerden bazılarını kaydedelim:

“Ey iman edenler! Sizden hayra davet eden, iyiliği emredip, kötülükten nehyeden bir cemaat olsun.” Âl-i İmran,103

“İnkâr edenler birbirlerinin velîsidirler. Eğer siz bunu (birbirinizle dostluğu) yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat meydana gelir.” Enfal, 73.

“Sizin dostunuz ancak Allah, Peygamberi ve (Allah’ın emrine) boyun eğerek namazı hakkıyla eda eden ve zekâtı veren müminlerdir. Kim Allah’ı, peygamberini ve iman edenleri dost edinirse, bilsin ki, Allah’ın taraftarları galip gelecek olanların ta kendileridir. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dîninizi alaya ve eğlenceye alanları ve kafirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek mümin iseniz Allah’tan korkun.” Maide , 55-57

Bu hususta bazı hadisler de şöyle:

“(Ahir zamanda) cehennem kapılarına davet eden davetçiler olacak, kim onlara icabet ederse onu cehenneme atacaklar”. Hadisi nakleden Hz. Huzeyfe der ki: “Ya Resulallah onları bize tavsif et!” Dedim. Peygamberimiz “Onlar öyle kimselerdir ki, (cildleri) bizim cildimizdendir ve bizim dilimizle konuşurlar.” Buyurdu. Ben “Ya Resulallah! Ben böyle bir zamana erişirsem bana (o zamanda) ne yapmamı emredersin.” Dedim. O da “Müslümanların imamına ve cemaatine yapış. Eğer Müslümanların bir cemaatı ve imamı yoksa bütün fırkalardan uzaklaş, (açlıktan) bir ağacın kökünü ısırma derecesine gelsen bile (onların içine girme.) Ölüm gelinceye kadar böyle devam et!” Buyurdu. (Kenz-ül Ummal, c.11. hn, 30822)

Yalnızlık, kötü arkadaşla beraber olmaktan iyidir. Salih dostla beraber olmak da yalnızlıktan iyidir.” (Kenz-ül Ummal, C, 9, sh, 43, hn, 24846)

“Şeytan bir kişiyle beraberdir, iki kişiden uzaktır.”

“İki kişi bir kişiden hayırlıdır, 3 kişi 2 kişiden hayırlıdır, 4 kişi 3 kişiden hayırlıdır. Size cemaati tavsiye ederim, Cemaat olunuz. Muhakkak ki, Allah ümmetimi ancak hidayet üzere cem’ eder.” (İmam Suyutî, Dürrül Mensur. C, 2, s.290.)

“Bir köyde veya çölde, 3 kişi bir arada olup da eğer cemaatle namaz kılmazlarsa, anla ki şeytan onlara galebe etmiştir. Sen cemaatten ayrılma! Çünkü kurt, sürüden ayrılan koyunu kapar. İnsanın kurdu şeytandır, onunla baş başa kaldığında onu yer.” (Ebu Davud, Nesei.)

***

Bir kısım ayet ve hadisler Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmalarını emrederken, bir kısım ayetler de, kötü arkadaşla dost olmayı yasaklamaktadır. Şu ayetlere dikkat edelim:

“Eğer yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.” En’am, 116

“Affa yönel; iyiliği emret ve cahillerden uzaklaş.” A’raf, 199

“Bizim zikrimizden (Kur’an’dan) yüz çevirip, dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden sen de yüz çevir.” Necm, 29

“Sabah-akşam Rablerinin rızasını dileyerek, O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret; dünya hayatının zînetini isteyerek gözlerini onlardan ayırma; kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin arzusuna uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” Kehf, 28

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Tevbe, 23

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil kılmak mı istiyorsunuz?” Nisa, 144

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.” Mümtehine, 1.

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphe yok ki Allah, zalim kavmi hidayete erdirmez.” Maide, 51

Kâfir ve fasıklarla dostluğun neticesi de şu ayetlerde ortaya koyulur:

“O gün [mahşerde] zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: Keşke ben peygamberle beraber bir yol tutsaydım. Vay halime!Keşke ben falancayı dost edinmeseydim. Yemin olsun ki, bana Kur’an gelmişken beni ondan o saptırdı. Şeytan insanı yardımsız bırakıyor”. Furkan, 27-29

“O gün dostlar birbirlerine düşman kesilirler; ancak takva sahipleri müstesna.” Zuhruf, 67.

***

Bütün bunlardan yola çıkarak şunu dememiz mümkündür. İnsanın tek başına İslâm’ı yaşamayan bir toplum içerisinde İslâm’ı yaşaması oldukça güçtür. Eğer gerçekten bir fert İslâm’ı yaşamak istiyorsa, İslâmî bir çevre edinmelidir. Bu çevre sayesinde hem nefsanî arzulardan, hem de toplumun menfi tesirlerinden kurtulacağı gibi, toplumun manevi baskısına karşı da manevi bir güç elde eder. Aynı zamanda İslâmî çevreden inanç ve amel noktasında müsbet yönde etkilenir.

İnsanlara İslâm’ı öğretir ve onlarda İslâm’ı yaşamaya karşı bir şevk, istek oluşturabilirsek, onlara İslâmî bir çevre edinmelerini de tavsiye etmemiz gerekecektir. Aksi halde bizim onlarda oluşturduğumuz tesir kısa bir zaman sonra kaybolur, gider.

Mevlana şöyle bir benzetme yapar: “10 kg sirke içerisine 10 gr bal karıştırıp, tarttığımız zaman, hassas bir tartıda 10 gr fazlalık görülür. Fakat ekmeğimizi batırıp yediğimiz zaman, bal tadını hissedemeyiz” der. Doğrudur. Bizim bir insana kısa bir zamanda anlattığımız İslâmî mevzular 10 gram bal gibidir. İnsanın İslâm’ı yaşamayan çevresinden daimi bir şekilde maruz kaldığı etkilenme ise 10 kg sirke gibidir. Çevrenin tesiri bizim tesirimizi yok eder.

(İdris Tüzün, Tebliğ Usûlleri kitabından.)

ubad.com.tr

İlginizi Çekebilir

Gerçek Âlimler ve Ârifler Arasındaki Ülfet

Yazar: Adem Ergül Âlimlerin ve âriflerin birbirini değerlendirmeleri gıyaben olmamalıdır. Üçüncü şahısların yanında yapılan değerlendirmeler, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Kastamonu’dan gönderilen şifa: Aslankuyruğu

Fitoterapist Dr. Muammer Yıldız, bir program çekimi için gittiği Kastamonu'da, aslankuyruğu bitkisinin varlığını tespit etti. …

Kapat