Ana Sayfa / Yazarlar / Cemaatlere Gerek Var mıdır? / Vehbi KARA

Cemaatlere Gerek Var mıdır? / Vehbi KARA

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki “imanı taşımak elinde kor ateşi taşımak” kadar zor bir dönem içindeyiz. Ahirzaman fitneleri ile dolu bu asrımızda insanın tek başına imanını muhafaza etmesi ve dindar birisi olarak yaşaması çok müşkülleşmiştir.

Bu zamanda insan ne kadar dindar da olsa dehşetli günahlar karşısında tek başına mücadele edemez. Şeytan, nefis, çevre, iş ortamı, arkadaş ortamı, akraba ortamı, televizyon, internet gibi her türlü araç insanları çoğunlukla İslam dışı bir yaşantıya çağırmaktadır. Bunların tümüyle birden mücadele ederek namazına devam edenlerin sayısı ne yazık ki ülkemizde yüzde 20’lere dahi varamamaktadır.

Namaz kıldığını söyleyen insanların bir kısmı sadece haftada bir kez Cuma namazını kılmakta kandil gecelerinde ibadet ederek sorumluluktan kurtulduğunu zannetmektedir. Halbuki kendini aldatmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Bir gün Cuma hutbesinde imam efendi cemaatler ve tarikatlar hakkında verdi veriştirdi. Öyle ağır sözler söyledi ki dayanamayıp namazdan sonra birkaç dakika görüşmek istediğimi söyledim. Kabul edince de “Hocam bu kadar namazsız insan var çevremizde. Bir de bu kadar sui zan ettiğiniz cemaatler ve tarikatlar olmasa idi halimiz nice olurdu?” diye soru sordum.

Ahir zaman fitneleri içinde çok dehşetli bir asırda yaşadığımızı bir iki örnekle anlattıktan sonra hocama niçin bu şekilde hutbe okuduğunu sordum. Bana derin bir iç çektikten sonra haklı olduğumu ifade ederek şunları söyledi. Biliyor musun ben filanca tarikattenim. Cemaatler ve tarikatlar olmasa şu andaki durumdan çok daha kötü bir duruma düşeriz diye beni teyit etti.

Evet, insanlar cemaat ortamlarına girince kendi gibi düşünen, maneviyata önem veren çok insanla muhatap olmaktadır. Bu insanların güzel ahlak ve faziletli hallerinden feyiz alarak büyük bir manevi güç alarak elde etmektedirler. Her taraftan koşup gelen günahlara karşı mücadelede bu sayede karşı durabilmektedir. Her gün beş vakit kılmakla yükümlü olduğumuz namazımızdaki istikrarı ancak bu şekilde sağlayabilmektedirler.

Haftanın belirli günlerinde katıldıkları ders ve sohbet ortamları o insanın manevi gücünü arttırarak adeta bataryalarını şarj etmesine sebep olmaktadır. Aksi takdirde günahlara karşı direnç gösterecek enerjiyi bulamamaktadır.

İnsanlar ne kadar dindar ve bilgili olsa dahi kendi çocuğuna dini eğitim vermekte zorlanmaktadır. “Mum dibine ışık vermez” atasözünde olduğu gibi çok değerli insanlar bazen çocuklarına verecekleri dini eğitimde aksülamelle karşılaşabilmektedir. Halbuki cemaatlerin sağladığı ortamlar ve başka çocuklarla beraber aldıkları eğitimi alması daha tesirli olmaktadır. Asr-ı saadet zamanından beri yani 1400 yıldır bu manevi eğitim vazifesini cemaatler ve tarikatler yapmakta ve bu Anadolu insanının Müslüman olmasını sağlamaktadır.

Akla bir başka soru gelebilir. Neden farklı farklı cemaatler, tarikatler var? Bir tane İslam olduğuna göre bir tane cemaat olsa olmaz mı?

Peygamberimiz (asm) bir hadisinde mealen,” ümmetimin muhalefetinde yani ayrı ayrı olmasında rahmet vardır” demektedir. Çünkü her insanın fıtratı, yaşam tarzı farklıdır. Kimi ilmi meselelerle uğraşmaktan etkilenir, kimi oturup zikir çekmekle manevi duyguları yoğunlaşır, kimi kitap okuyarak kendini yetiştirir, kimi okumaktan sıkılır sohbet dinleyerek eksiklerini tamamlar.

İnsanların özellikleri farklı olduğu için onların manevi eğitimlerini ikmal edecek kurumlarında çeşitli olması lazımdır. Bunu ayrımcılık olarak görmek değil bir zenginlik olarak değerlendirmeliyiz. Mesela İstanbul’dan Ankara’ya gitmek için tek bir yol yerine; uçak, tren, otobüs veya otomobil gibi vasıtaların bulunması bir çeşit zenginlik kaynağıdır. Herkes kendisinin maddi durumuna ve hoşlandığı vasıtaya göre seyehat edebilmektedir.

İşte aynı bu yolculuğa benzer şekilde,  Risale-i Nur yoluyla gidenler ilmi olarak kendini yetiştirir, Kadiri tarikatında gidenler toplu olarak cehri (sesli) zikir çekerek kemale ilerler, Nakşibendi tarikatı sessiz zikir çekerek yol alır, Süleymancılar Kuran okumayı güzel öğretir, İsmailağa tarikatı sünnetlere bağlılıkları ile güzel örnek olur. Bu saydıklarımız gibi Ehl-i Sünnet Vel Cemaat dairesinde olan birçok grup Allah rızası için hizmet eder. Kim hangisini kendine uygun görürse onu seçer ve o yoldan İslam’ı yaşamaya gayret eder. Gidiş yolları farklı olsa da hepsinin varış noktası birdir.

Peki, Cemaatleri eleştirenler kimlerdir ve ne için bunu yaparlar? Onlar sizin anlattığınız gibi bu meseleyi anlatmıyor, diyenlere şunları söyleyebiliriz:

Hayatında caminin içini görmemiş, İslam’dan bihaber, okey masasından kalkmayan, beş yaşındaki çocukların dahi tuttuğu orucu tutmayan, Allah’ın emrettiği her şeyden uzak durup Allah’ın yasakladığı her şeyi pervasızca ve utanmadan yapan bir kısım insanlar, bu soruları sormaktadırlar. Zira yaşlandıkça ölüm yaklaştıkça içlerini bir korku kaplar. Vicdanları titremeye, rahatları bozulmaya, endişeleri depreşmeye başlıyor.

Geçmişine baktıkları zaman Allah rızası için hiçbir şey yapmamış. Ama haram olan o kadar çok şeye bulaşmış ki kendisini umutsuz hissediyor. Halbuki, tövbe etse kurtulacak ama ümidini kaybetmiş insanlar kendi fena hallerini herkese yaymak istemektedirler. Onların bu hallerine elbette acımak gerekir.

Rabbimizin merhametine sığınmaktan aciz bu insanlara bağırıp hakaret etmektense kavli leyyinle yani yumuşak bir üslup ile hak ve hakikatleri anlatmamız gerekiyor. Lâ taknetü ayetini sık sık hatırlatmamız gereklidir. Malumunuz Zümer Suresi 53. ayette mealen; “De ki: “ey nefisleri aleyhine (günah işlemekle ömürlerini) isrâf eden kullarım! (günahlara bulaştık diye) Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Şübhesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar!” Doğrusu, Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (kullarına çok merhamet eden) ancak O’dur.

Bu ayeti de bilmeyenler çoğu zaman içindeki vicdan azabını susturmak için dünyadaki bütün Müslümanları kötülemeye başlar. Şunun şu kusuru var bunun şöyle fenalığı var, diyerek kendini temize çıkarmaya çalışır. Adeta “benim ibadetlerim yok, çok da günahım var ama diğer Müslümanların da falan kusuru var” diyerek kendi vicdanını rahatlatmaya çalışır.

Elbette bu tür kişiler kendine bir de rehber ve dayanak da bulmaya çalışırlar. Ne yazık ki Yaşar Nuri Öztürk gibi deist bir İlahiyat profesörüne veya başka zındıklara rast gelmeleri zor değildir. Kendisini İslam düşmanlığına adamış şarlatanları, ya da onun gibi selefi denen sünnet düşmanlarını, Şia işbirlikçilerini ve İran ajanları gibi ehl-i sünnet düşmanlarını bulup onların ağzı ile konuşmaya başlarlar.

Bu zavallıların en çok kullandıkları sözlerden bir tanesi “Kuran varken başka kitaplara ne gerek var” sözüdür. Hatta öyle ileri giderler ki 1400 yıllık İslam tarihindeki en büyük alimleri, evliyaları, mezhep imamlarını dahi karalamaya kalkarlar. Tüm dünyanın takdir ettiği Mevlana hazretlerine bile iftira atarlar hızlarını alamaz Peygamberimize dahi dil uzatmaya kalkışırlar.

Kurandan başka kitap okumayın derler, ama her birinin basılmış satışa sunulmuş birçok kitabı vardır. Bu durum dahi kendilerinin ne derece sakil ve gülünç duruma düştüklerinin delilidir. Böyle insanları gördükçe lanet okuma yerine “Allah ıslah etsin” diyerek. Çünkü ahiret çok  yakındır. Zaman çok hızlı akıyor. Allah’ın hiç bir emrini yerine getirmeyip tüm işi gücü Müslümanlara hakaret ederek zulmedenler zalimliklerinin karşılığını çok ağır bir şekilde görecekler. Bunlara acımamak elde mi?

O halde sizde bir kişinin dahi imanını kurtarmak için gayret edin. Sakın hakaret edip perdeyi yırtmayın. Umulur ki ıslah olup İslam’ın güzel ahlakı ile şereflenir ve sonsuz bir cehennem azabından kurtulmuş olurlar, vesselam…

Yazar : Vehbi KARA

Dr. Vehbi KARA, 1965 Yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini yine İstanbul’da tamamladıktan sonra 1982 yılında Deniz Harp Okuluna girerek askeri öğrenci olarak eğitimine devam etti. 1986 Yılında Kontrol Sistemleri bölümünden Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak mezun olduktan sonra Teğmen rütbesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı savaş gemilerinde ve karargâh birimlerinde deniz subayı olarak görev yaptı. Savaş gemilerinde güdümlü mermi ve top atışlarında birincilik kazanmıştır. 1997’de Yüzbaşı rütbesinde iken askerlik mesleğinden ayrıldı ve ticaret gemilerinde çalışmaya başladı. Gemi Kaptanı olarak çeşitli ülkelere ait 30’dan fazla ticari gemide görev yapmış çalıştığı firmalardan ödüller almıştır. 2011 Yılında Araştırmacı kadrosu ile İstanbul Üniversitesinde göreve başladı ve halen de bu üniversitenin Su Ürünleri Fakültesinde ve Mühendislik Fakültesinde denizcilikle ilgili meslek dersleri öğretmenliği görevini yürütmektedir. 1997 Yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Petrole Dayalı Stratejiler ve Uluslararası İlişkilerde Petrolün Rolü” isimli çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2015 Yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümünde “Çalışma İlişkileri Açısından Kapitalizm Sonrası Dönem: Malikiyet ve Serbestiyet Devri” başlıklı çalışması ile doktora eğitimini tamamlamıştır. Uzakyol Kaptanı yeterliliğinde gemi kaptanlığı, Denizci Eğitimci Belgesi ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği sertifikaları mevcuttur. Denizcilik, askerlik, tarih ve iktisat konularında çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde makaleler yazan Vehbi KARA’nın “Bahriyede 15 Yıl” ve “Altı Ayda Altı Kıta” isimli iki kitabı bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

‘İdeolojik eksiklik!’ / Mustafa H. KURT

SİYAHIN VE beyazın belirginliğine inat, mensubiyet noktasında ‘griliğin’ belki de en çok arttığı bir zaman …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Şükür ve harcanmış yıllarımız / Mustafa H. KURT

BİR BİLİNÇ düzeyi olarak ‘farkındalık’, çözüm için atılacak en önemli adımlarından birini ifade eder kuşkusuz. …

Kapat