Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Dikizlenen Dünyanın Resmi: Facebook ve Yeni Narsist Özne

Dikizlenen Dünyanın Resmi: Facebook ve Yeni Narsist Özne

Bunu paylaşınız

Yazar: Dilaver Demirağ

Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da yorumlanabilir. Ancak halk kültürü kapsamında değerlendirilen folklorun tersine popüler kültür, yığınsallık içermesi ile ayrışır ve popüler kültür karnaval kavramında hayat bulan eğlenceyi daha çok içerir. Bu anlamda popüler kültür zaman zaman kitle kültürü dediğimiz olgu ile de çakışır.

Ancak günümüz dünyasında popüler kültür anonimlik anlamında halk kültürü içeriğinde bir kayma ile başkalaştı. Popüler kültür daha çok yaygın beğeniye hitap eden bir kültürel üretimi tarif eder hale geldi. Dolayısıyla popüler kültür halkın kültürü olmaktan çok yaygın kabul edilen ama piyasa koşulları tarafından belirlenmiş, onun istemlerine uygun olarak ticari başarı da sağlayabilme potansiyeli olan üretilmiş bir kültürdür… Popüler kültür geniş iş bölümü etrafında kurulan kapitalist mal üretimi, pazarlaması, dağıtımı ve tüketimi biçimlerine dayanan bir kültürdür. Bu biçim olmayınca, örneğin teknolojik çoğaltma, seri üretim, tv veya basın olmayınca, bu araçlara dayanan böyle bir kültür biçimi de olmaz.

“Popüler kültür egemen toplumsal ve ekonomik ilişkileri destekler, haklı çıkarır ve sürüp gitmesinde yardımcı olur. Kitle üretimi yapan pazarın ekonomik, siyasal ve bilişselliğinin ifadesi olan kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslararası pazarın değişmelerine ve gereksinimlerine göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenip sunulmuş bir kültürü anlatır. Kapitalizmin kendi için üretirken ve yaratılan zenginliği kendine ayırırken, kitleleri ücretli köle olarak kullanarak “kitleler için” yaptığı üretim ve bu üretimle gelen “kimlik, duyma, hissetme, yaratma, bugününe, geçmişine ve geleceğine bakma biçimi, kısaca yaşama yoludur.”

Bu bağlam içinde popüler kültür, pazar tarafından pazarda tüketim için “sipariş edilen, ısmarlama” kitle kültürünün en çok kullanılan ürünlerini, bu ürünlerin
tüketilmesini ve bu ürünleri teşvik eden düşünceleri ve duyarlılıkları anlatır. Bilişsel bağlamda, popüler kültürde anlamlar ve zevkler aktif bir şekilde toplumda üretilir ve dağıtılır. Bu üretim ve dağıtımın en planlı yanı endüstriyel faaliyetlerin kendisidir ve güdümlenmiş yanı ise çeşitli örgütlü yapılardaki kişiler arası ilişki ve iletişimdir.

Popüler kültürde, aynı zamanda, sürekli kalıcılıkla değil, sürekli değişimle sermayenin ve sermaye sisteminin sürdürülebilirliliği gerçekleştirilir: Müzik alanında, popülerlik her hafta değişen “top 40” içinde olma ve bunları dinlemedir. Giyimde popüler olan şey mevsimlerle değişen modayla gelen güdümlü kültürel yaşamdır.

Markalar arasında özgür seçim için tüketici kazanma mücadelesi ve bunun bireysel özgürlük, zevk ve tercih olarak sunulmasıdır. Popüler kültür aynı zamanda alınıp satılan mal ve malı içeren ve malla gelen, mal hakkındaki ilişkidir. Malın üretimiyle ve dağıtımıyla ilgili ilişki özel mülkiyet yapısına ve ücret politikalarından geçerek zenginliklerin yaratılması ve yoksun bırakılmasına dayanır. Malın tüketimiyle ilgili ilişki promosyon, reklam, statü ve değer, satın alma, kullanma, atma yoluyla gerçekleştirilen “ürünün pazarlama ve tüketimi” ve dolayısıyla yeniden üretimi koşullarının yaratılmasıdır.”1

Dolaysıyla popüler kültür Latince “popular”dan gelen halk kültürü olmaktan çok halk tarafında tercih edilmesi sağlanan ama esas olarak tüketim örüntülerine hizmet eden, tüketim kültürünün yaygınlaşmasını sağlayarak kapitalizmin toplumsal kültüre dönüşmüş hali olan kültürel ekonomi ya da pan kapitalizm olgusunun bir tezahürüdür. Bu nedenle de asla masum değildir. Günümüzde popüler kültürün en büyük yaygınlaşma aracı görsel kültürdür. Bu da batının görme üzerinden inşa ettiği dünya ile yakından bağlantıldır.

Gözün Görmek İstediği:Görsel Özne ve Evcilleşmiş Dünya

Batı modernliği dünyayı tül bir perde ardından gören bir bakış rejimini ve düzenlenmemiş, kontrol altında tutulmamış bir dünya tasavvurunu kabul edemediğinden modern özne ve onun perspektifçi dünya algısını yerleştirdi.Bir anlamda bütün bir modernlik projesi bir ele geçirme, elde tutma ve düzenlenmiş, evcilleştirilmiş bir dünya bilgisine hasredildi. Bu anlayışın görsel dünyaya yansıması ise bakış oldu. Görmek risksiz bir elde tutma, ele geçirme çabasıydı.

Batı toplumları pagan köklerinden itibaren gözün ve gözetlemenin hayatı egemenliği altına aldığı bir kültür inşa etmişse de bu konuda asıl adım Descartes’in (modernliğin filozofu Descartes’in aslında totaliter toplum tahayyüllünün başlatıcısı olduğunu da eleştirel düşünce sayesinde öğrenir olduk) ünlü“Düşünüyorum Öyleyse Varım” diye bildiğimiz “Cogito Ergosum” denilen sözüyle atılmıştır. Burada Descartes’in ünlü düşünen öznesi kendini dünyanın merkezine yerleştirirken aynı zamanda nesne dediği dünyayı kendisi için gözetlenen, biçim verilen bir dünya haline sokmuştur.

Bakış, gözetleyeni dünya deneyiminden alıkoyarken mekân tecrübesini de yok eder. Aristoteles ve Porphy gibi antik düşünürler açısından göz askeri bir duyu organıydı, bakış yöneldiği her nesneyi tutsak alan, onu ele geçirerek onun üzerinde hâkimiyet kuran bir şeydi. Bu nedenle de görmek fiziksel ve saldırgan bir eylemdi. Ortaçağın sona ermesi ile birlikte göz dünyanın efendisi oldu. Özne kendisi görünmeden herşeyi görerek dünyaya sahip olmaktaydı. Bakışın egemenliği sayesinde dünya ehlileşir, karşıdan bakılabilir ve ele geçirilebilir, denetlenebilir bir mesafeye, bir yere dönüşür. Dünya, düzensizliklerinden arınır ve steril bir hale gelir. Düzenlenen ve kontrol edilebilen bir dünyanın doğası gereği insanı da düzenlenebilen ve kontrol edilebilen bir şeye dönüştürmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu.

Bu yapılanmanın ilk tohumlarının atıldığı yer de büyük şehir olmuştur. Bulvarın varlığı, şehir yapısının değişmesi, çok farklı insanların bir araya gelmesini, farklı sınıflardan ve kültürlerden insanların aynı sokak ve caddelerde buluşmalarını sağlamıştır. Şehrin hareketliliğinin temel kaynağı, bu karmaşık kalabalığın yegâne ortak eylemi de şehrin onlara sunduğu malzemeyi izlemek olmuştur. Yani, şehrin kendisi 19. yüzyıldan itibaren seyirlik bir malzeme olmuş, metalaşmış ve bütün ruhu gözün sınırları içine hapsolmuştur. İşte bu değişim, kapitalizmin görsellik üzerinden kendine yeni bir yol seçmesi ve de şehir sokaklarının, insanların birbirlerini, dükkânları, araçları yani sokak ve caddelere konu olan her şeyi seyretmelerine sahne olan bir gösteri mekanı haline gelmesiyle devam eder.

Bugünkü Gözetim sisteminin temelleri de bu biçimde atılmış oldu.Görmek dokunmadan farklı bir duygulanım içerir, dokunmak gerçeklikle temas etmeye, onunla yüzleşmeye zorlayan bir çağrıdır, oysa görmek doğası gereği kendini bir uzaklığa yerleştirmeyi içerir. Bu da deneyim duygusundan yoksun bırakır. Bakış aynı zamanda bir denetim biçimi “el altında bulun-durma” halini de içerir. Nitekim John Berger önemli bir rastlantıya dikkat çeker, kameranın icad edildiği dönemde Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte ünlü eseri Pozitif Felsefeye Giriş kitabını tamamlamaktaydı.

Pozitivizm ve kamera, Mısır Mitolojisindeki Tanrı Ra’nın her şeyi gören gözü gibi bakışımızla dünyayı bilinir kılıp aynı zamanda onu denetle yebileceğimizin temsilidir. Kamera ve bakış teknikleriyle “Yeryüzünün tüm yüzeyi sürekli olarak açılan bir gösteri haline,sonu gelmeyen, inceden inceye gözleme nesnesi haline gelmiştir” 2

Görselliğin yarattığı dünya bizleri izleyiciye, birer röntgenciye dönüştürmekle kalmaz sürekli bir sağanak halinde algılarımıza saldıran imajlar nedeniyle bizleri Mestrovic’in duygu ötecilik olarak tanımladığı bir kayıtsızlık haline de sokar. Gösteri hayatın bütün alanlarını ele geçirir. Gösteri, kendi yapay evrenimizin tümüyle görselleşmesi ile nesnelerden toplumsal ilişkilere dek her şeyin görselleşmesi ve seyirlik bir nitelik kazanmasıdır.

Gösteri, dünyanın görmeye dayalı bir hale gelmesi, dünyamızın görselleşerek estetikleşmesi, dünyanın imajlar yolu ile alımlandığı, dışlandığı bir toplumsal ilişki halidir. “Gösteri bir imajlar toplamı değildir, kişiler arasında varolan ve imajların dolayımından geçen bir toplumsal ilişkidir… Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yer de basit imajlar, gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir. Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri, görmeyi doğal
olarak insanın ayrıcalıklı duygusu -ki eski dönemler de bu ayrıcalık dokunma duygusunu da- kabul eder, en soyut ve aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun güncelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer”4

Guy Debord’un açtığı gösteri kapısı yetkin haline Baudrillard’ın Simülasyon kavramı ile ulaştı. Simülasyon asıl ve gerçek arasındaki ayrımın son bulduğu aşırı gerçeklik ya da “Hipergerçeklik” düzenine aittir. Simülasyon imajın gerçeklik halini alarak her şeyin temsile, surete dönüşmesidir. Simülasyon bir taklit olarak ortaya çıkar ama temsil düzeninde kendi bir gerçeğe dönüşür, böylece suret ve asıl ayrımı tıpkı temsil eden-edilen ayrımı gibi, yapaylığın asıl haline bir düşler evreni ve gerçekliğin bir imgeye, bir işaret, bir surete dönüşümü olarak imaj haline gelir.

“Bu yepyeni sanal gerçeklikle birlikte simülasyon girişiminin en son evresine girmiş bulunuyoruz. Bu evrede karşımıza her türlü ilizyonun köküne kibrit suyu eken teknoloji ürünü yapay bir dünya çıkıyor”5

Böylesi bir dünyada gerçekten, hakikatten, asıldan söz edilemeyeceği gibi temsil dışında bir gerçeklik olarak dünyadan bile söz etmek zorlaşır. İmajlardan oluşan simülasyon evreni adeta bir matrixi andırır.

“Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor. Bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir girişim başlattık.

Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine sanal bir dünya”6

İşte Faceobook böylesi bir dünyanın ve giderek yok olan, insanların kendi mahrem alanları içinde sosyal anlamda atomlarına ayrıldığı bir dünyaya aittir. Adı her ne kadar sosyal medya olarak geçse de bu sosyallik sanal bir sosyalliğe dönüşmüştür. Facebook, görmek kadar göstermenin öne çıktığı narsist bir sosyalliğe gönderme yapar. Nasıl YouTube’ye çekilen videoların basılması ile dikizleme dürtümüz, sosyal röntgenciliğimiz dürtükleniyorsa Facebook’da benzer bir işlev görür. Facebook ve YouTube kişinin kendini vitrine koyarak parlatmak istediği bir sanal cemaat ortamı. Sürekli bağlantıda kalarak görünür olmak arzusu bu mekânın en önemli değeri. MySpace, Facebook gibi internet sitelerinde ’ben’ler sergileniyor. YouTube gibi paylaşım siteleri ise bu nesle tam aradığı şeyi sunuyor: Kendilerini tüm dünyaya gösterme ve şöhreti yakalama şansını!

Tüketim toplumu sosyal medya aracılığı ile arzuları kışkırtarak benliği sürekli şımartmayı teşvik ederek narsizmi pompalıyor. Böylece başkaları için değil kendi için yaşayan, kendi için kaygı duyan bir insan tipo-lojisi ortaya çıkıyor. Psikanalist Joel Kovel’de narsizmin bu çağın geçer değeri haline geldiğini ortaya koyuyor. “Artık, günümüzün tipik hastası belirgin bir arzusuyla çatışma içinde olan nevrotik birey değil, benlik kaybına bağlı özdeğer düşüklüğünü savunmacı çeşitli çabalarla yüksek tutmaya çalışan narsisistik bireydir. Keza, artık hâkim patoloji arzunun babaerkil otorite tarafından bastırılmasının sonucu ortaya çıkan klasik nevroz değil; arzunun kışkırtıldığı, yörüngesinden saptırıldığı, ne kendisine tatmin bulacağı uygun bir nesnenin sunulduğu ne de tutarlı denetim formlarının sağlandığı modern bir psikopatoloji biçimidir”7

Narsizm bu yüzyılın egemen değeri olarak pan kapitalist kültürün bir ürünü.

Abartılı Paylaşım

Niedzviecki’nin terimi ile sosyal ağlar üzerinden kurulan paylaşım kültürü “abartılı paylaşım” denilen bir iletişim biçimini besliyor. Hayatını, mahrem anlarını, duygularını, kendi beğenilerini başkalarıyla aşırıya varacak kadar paylaşmak. “Dikizleme kültürü” tıpkı 1950’lerde hayatımıza giren televizyon gibi başlangıçta hayli masumdu. Birbirleriyle iletişim kuran arkadaşlar… Sınırlarını zorlayan yeni yetmeler… Her dilden, her dinden ve ırktan insanın hayatı, arzuları, korkuları ve problemleri hakkında konuşabileceği bir platform. Bunun ne gibi sakıncası olabilirdi ki? Ancak o kadar da basit değil. Ahlakî kaygılar güden Rin Tin Tin ile başlayan yolculuğumuz, dondurulmuş gıdalara, obezlikte birbiriyle yarışan yolculuklara ve yürek parçalayan bir asosyalliğe gelip dayandı.. Hayata karışmak yerine televizyon izliyorduk artık.. Ancak asıl büyük fotoğrafı görmemeye başladık.”8

Bugün de geldiğimiz nokta bu.İnternet bağımlılığı denilen şey öyle bir noktaya gelmiş durumdaki yeni yetmeler için dünya adeta bir bilgisayar ekranından ibaret,
beslenme bozukluğu, şiddete eğilim, ahlaki kayıtsızlık, Narsizm, sabırsızlık, engellenme karşısında telaşlılık vb. yanında obezite gibi fiziki sorunlar da görülüyor. Komşusu ile yüzyüze oturup bir yerde sohbet etmek yerine internet üzerinden görüşmeyi tercih eden, okul arkadaşları ile MSN üzerinden sohbet eden bir nesil yetişiyor. Faceebok vb. sosyal ağlar da bu nesilin ve yeni toplumsal özne’nin teşhirci toplumsal kültürünün ürünü. Artık abartılı paylaşarak herkes herkes hakkında bilgi sahibi olmak istiyor.

Toplum her şeyi birbirine itiraf edebilen, en mahrem konularını bile paylaşan bir dikizleme kültürü içinde yer tutuyor. Artık her paylaşılan şey bir kamera halini alıyor. Foucault’un görmeden gözetleyen ünlü panopticonu artık sıradan insanlar. Panopticon artık toplumsal hayatın “abartılı paylaşımı”nın adı.

Niedzviecki’nin dikizleme kültürü adını verdiği şey görsel dünyanın gelmiş olduğu son aşama olduğu kadar, Foucault’un bilme istenci dediği şeyin bir parçası olan “söyleme kışkırtma”nın bir ürünü. Focuault, Kilise ile başlayan günah çıkartma süreci modern iktidar ilişkileriyle bir bilme istencine dönüşür. İktidar susmaya değil konuşmaya teşvik eder. En mahrem konular bile söze dökülmeli, konuşulmalıdır.

İktidarın özneyi bu konuşmaya,söze dökmeye teşviki, söyleme kışkırtma dediğimiz olguya tekabül eder. İşte sosyal ağlar da bu kışkırtmanın bir ürünü. Ama daha önemlisi kitle toplumu içinde anonimleşen insanların ben buradayım, bakın tanıyın beni, kendimi sunmak ve bilinir olmak için elimden geleni ardıma koymam mesajını iletiyorlar. Bilmek ve bilinmek isterken aslında modern bilme istencinin ve sıradan insanların büyük biradere kendini sunma halini yaşıyorlar.

“Sanki kulağımıza gizlice fısıldanan hipnotize edici bir düşünce var ve sürekli aynı şey tekrarlanıyor: Bilmen ve bilinmen gerek! Bunu itirafa teşebbüs etmek bile vücudumuzda müshil etkisi yaratıyor, çünkü hepimizin farkında olduğu gibi, dedikodunun cazibesi, tehlikeli taraflarını ihmal etmemize yol açıyor. Sanki çağlardır süregelen bir ritüel bu birbirimize dikkatle baktığımızda heyecanlanıyor, saatlerce konuşmuşçasına rahatlıyor ve haz alıyoruz.”9

Kısacası sosyal ağlar kaybolan toplumsallığın, bir dünyanın ikamesi.

Sanal cemaatler:

Toplumsallık arayan insanların karşılaştıkları gerçek koşullara yapılan esnek, canlı ve pratik uyarlamaları temsil ediyor. Sanal cemaatler, toplumsallık dürtüsüne “kentlerin
coğrafi ve kültürel gerçeklikleri nedeniyle sık sık kesintiye uğrayan bu dürtüye karşılık gelen yenilikçi çözümler yelpazesinin bir parçasıdır. Sanal toplum gayri resmi kamusal alanların gerçek yaşamlarımızdan çıkmasıyla birlikte, dünyadaki insanların göğsünde büyüyen cemaate açlık duyma dürtüsüyle harekete geçmesinin bir ürünü. Bu şekilde gerçek dünyada yitirilen değerlerin ve ideallerin sanal gerçeklik konumunda yeniden elde edilebileceği umulmakta.

Ağ’ın aile duygusunu, “görünmez dostlar ailesi” duygusunu yeniden kurabileceği beklentisi insanları bu geniş aileye katılmaya davet etmekte. Adeta köydeki çeşme başı, kasabadaki meydan duygusu, bunun sağladığı iletişim yoğunluğu duygusu bu ağlarla bir anlamda yeniden yeniden yaratılmakta. Edgar Morin’in, “Eski dayanışma biçimleri geniş aile ve köy cemaati içine yaşanıyordu, ama şimdi bu içselleştirilmiş toplumsal bağlar ortadan kaybolmaktadır.” diyerek yaptığı tespit Facebook başta olmak üzere sosyal ağların hangi gereksinmeye denk düştüğünü anlamamıza yardımcı olur. Üstelik sanal topluluk sizi yargılamaz, teşvik eder, sizi gözetler ama sizinle dayanışmaz, riskler ortadan kaybolur.

Sanal alan bu nedenle gerçek alana oranla daha güvenlidir, üstelik kendinizi olduğu gibi değil kurgulanmış bir biçimde sunma olanağı vardır. Herkesin beğendiği, desteklediği biri olabilirsiniz. Üstelik sanal toplumda kurduğunuz cemaat bağları sizi esir almaz. Çünkü maddesizleştirilmiş ve bölgesizleştirilmiş sanal bölgelerde öznellikler kendi arasında değişebilir ve keyfi bir biçimde varolma imkânına kavuşmuştur. Ortak bir bütünlük içinde birlik ve karşılıklı olma duygusu sosyal ağlarda teknolojinin kurumsallaştırılmasıyla “yapay” olarak yaratılmıştır.

Yeni tekno- lojilerin, şeffaf toplum rüyasını karşıladığı düşünülmektedir. Birbirimize karşı şeffaf olarak aynı zaman ve mekânda birlikte var oluruz. Dokunacak kadar yakın dururuz, birbirimizle ilgili vizyonumuzu engelleyecek hiçbir şey giremez aramıza.10 Mahremiyetin sanal dönüşümü diyeceğimiz bu durum içinde yaşadığımız metropol toplumlarının da paradoksunu ortaya koyar.

“Bir taraftan yüksek güvenlikli evlerimizde, kilitli kapıların ardında saklanıyor, kendimizi dünyadan cep telefonumuzun ya da MP3 çalarımızın kulaklığını takarak soyutluyoruz. Bir taraftan da bütün sırlarımızı blogumuzda ve sosyal paylaşım ağlarında anlatıyor; fotoğraf ve video yüklüyor, televizyon programlarında ve aklımıza gelebilecek buna benzer yerlerde içimizi döküyoruz. Zaten bu anlamda “Dikizleme Kültürü” insan yaşamının dijitalleşmesi ve elektronik ortamlara kayması demek. Bu yüzden bizi izleyenlere “tam pansiyon” teşhir vaad ederken, gerçek anlamda ilişki kuramaz hale geliyoruz.Bakışlarımız çevremizdekiler üzerinde gezinse de aslında kimseyi gördüğümüz yok.”10 Dikizleme kültürü toplumun yok olduğu bir dünyada ötekilerin kendimizi gördüğümüz, tanıdığımız bir ayna işlevi görmesini sağlıyor.

Ötekinin dolayımında kendimiz oluyor, bireyselliğimizi keşfediyoruz, bir anlamda tamamlanmış olduğumuzu düşünüyoruz. Cam bir odada oturarak insani varoluşumuzu tamamlamayı umuyoruz. Belki de postmodern çağın trajedisi burada yatıyor. Mahremliğin yokoluşu ile birey olarak kendimizi keşfettiğimizi düşünüyor, kimsenin kimseyi fark etmediği atomlaşmış bir dünyada bakılarak, görülerek fark edilip adam yerine konmuş oluyoruz.

Faceebook ve diğer sosyal ağlar, YouToube vb. görsel röntgen mekânları, batının ‘bilen özne’ anlayışının, onun gerçeğe olan aşırı tutkusunun varmış olduğu nokta. Dünyayı tül bir perde ardından sisli puslu izliyorduk ve bu şekilde aslında çok daha gerçek insan olma ve bu şekilde insani varoluş elde etmek imkânına sahiptik. Mahremiyet bizi güvenli bir alanda tutarken sahici kamusallık içinde gerçek toplumsal ilişkiler kuruyorduk. Sonra bir gün burjuvazi bu dünyanın bize yetmeyeceğine, bu dünyanın köhnemiş ve insanı özgür olmaktan yoksun bırakmış olduğuna kanaat getirdi. Böylece tül perde yırtıldı. Göz artık dünyanın merkezine oturmuştu, bakış tüm dünyaya egemen olan Tanrısal öznenin hâkimiyetini ilan ediyordu.

Artık şeffaf bir dünya talep ediyor, bilinçle dünyanın birbiri ile kaynaştığı bir dünyada özgürlüğün ancak gerçekle bizi insan kılacağını düşünüyorduk. Ancak gerçeğe olan bu aşırı tutku, dünyayı tamamı ile bilinen ve sırlarından arınmış bilinir bir mekân kılan gerçeklik anlayışı kendi aşırlığında kendini tüketerek gerçeği gerçeğin taklidi olan bir sanallıkla değişti. Mahremliğin öldüğü bir dünya daha özgür değil tersine gözün totaliter egemenliği altında aldığımız her nefesten haberdar olan tahakkümer bir egemenliği teyid etti. Yıkılan kamusal alan bizi bireyleştirdi sandık ama bireylik adı altında bizi diğerlerinden soyutlayan kalın bir kabuğa sahip olduk. Böylece bu dünyada devletle bizim aramızda hiçbir aracı kalmadı ve tüm hayatımız siyasal egemenliğin içine doldu. Artık büyük birader sadece istihbarat teşkilatı, polis değil asıl büyük birader şirket.

Tüm bilgilerimiz onların elinde ve onlar bizi soyarken aslında bizi sadece bir tüketiciye dönüştürüyorlar. Despotluğun totaliter egemenliği, mahremiyetin iptalinin ve gerçeğe olan aşırı tutkunun bir sonucuydu. İzliyoruz ve izleniyoruz ağda avına atılmaya hazır bir örümcek edası ile merak ettiğimiz her şeye ulaşmaya çabalarken,aslında ava giden avlanır misali biz kendimiz ağa düşen bir örümcek olarak şirketlerin ve güvenlik birimlerinin ağına takılıyoruz.

İslam tam da bu noktada bize mahrem bir dünya altında saygın bir varoluş vaat ediyor bize. Gerçeği hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz gerçeğin insan bilgisinin sınırları içinde olacağını söyleyerek bizi totaliter bir dünyadan koruyor. Böylece aslında gerçek insanlara, gerçek bir özgürlüğe kavuşmamıza olanak sağlıyor. Lakin Müslümanlar bu dünyanın ve onun mahremlik talebinin,tesettürle saklanan dünyanın bize vaad ettiği özgürlüğün farkında değil. Ne diyelim, Allah Nuru’nu tamamladığı gibi onu bizden çekebilir de. Aydınlanmış dediğimiz şeffaf cam odanın karanlığı da aslında bu Nur’un çekilmeye başladığının bir belirtisi değil mi?

Ümran dergisi -Haziran 2010

Dipnotlar

1 Popüler kültür, http://populerkultur.uzerine.com/index.jsp?objid=2216

2 Kevin Robins ( 1999), İmaj, Görmenin Kültür Ve Politikası, Çev: Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, s: 246.

3 Guy Debord (1996), Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Çev: Ayşen Ekmekçi, Okan Taşkent, Ayrıntı Yayınları, s: 18.

4 Jean Baudrillard (2005), İmkânsız Takas, Çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, s: 31-32.

5 Baudrillard, a.g.e., s: 31.

6 Kovel, J.(1976). A Complete Guide To Therapy. New York: Pantheon, alıntılayan Hakan Kızıltan, Narsizim ve Psikopatolojisi, http://www.icgoru.com/ content/view/157/2/

7 Hal Niedzviecki (2010), Dikizleme Günlüğü, Çev: Gökçe Gündüç, Ayrıntı Yayınları, s: 18.

8 Niedzviecki, a.g.e., s: 11.

9 Sanal Cemaat ve Kolektif Kimlik Üzerine, http://ka-ge.facebook.com/note.
php?note_id=144966745527002.

10 Niedzviecki, a.g.e., s:27

ilimcephesi.com

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Âdâbın Şiiri: Sakın Terk-i Edepten

Prof. Dr. Mazhar BAĞLI Esenler Şehir Düşünce Merkezi Bilim Kurulu Başkanı Nevşehir Hacı Bektaş Veli …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Kabir Azabı Var mı?

Yazar: Prof. Dr. Yaşar Kandemir Güzel sanatlardan birini öğreten hoca hanım, hem işini yapıyor hem …

Kapat