Dinlenmenin Mantığı

Makale: Prof. Dr. Recep Yaparel
İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi ADB.

HAYATINI YARADILIŞ GAYESİNE UYGUN OLARAK TAMAMLAMAYI ARZULAYAN BİREYİN, YAŞAMININ BELKİ DE FİNAL SORUSU DİYEBİLECEĞİMİZ BU SON AŞAMASINDA, ÜSTESİNDEN GELMEK ZORUNDA KALDIĞI ENGELLERİN BAŞINDA, DÜNYEVÎ BAŞARILARI SONUCUNDA ELDE ETTİKLERİNE DUYDUĞU AŞIRI BAĞLILIK, BENCİLLİK, HER ŞEYİN KENDİ İSTEĞİNE UYGUN OLARAK CEREYAN ETMESİNE YÖNELİK AŞIRI TALEP VE HIRSI GELMEKTEDİR.

Dinlenmenin mantığını ortaya koyabilmek için öncelikle dünya hayatı açısından çalışmanın taşıdığı önemi anlamak gerekmektedir. En genel tanımıyla çalışma, herhangi bir hedefin (yazı yazmak, tarlayı sürmek, bir binayı inşa etmek gibi) gerçekleştirilmesi sırasında bedensel, zihinsel ve duygusal süreçlerin devreye sokulmasıdır. Aynı zamanda bu süreçlerin sosyal bir ortamda gerçekleştirildiklerini göz önüne alacak olursak, çalışmanın insan kişiliğinin gerek bireysel ve gerekse sosyal tüm unsurlarıyla yakından ilişkili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir başka ifadeyle insan, hem kendisine hem de başkalarına faydalı olabilmek için çalışması gerektiğinin şuuruna sahip yegâne varlıktır. Çalışmanın, dünya hayatı açısından taşıdığı önem ve farklılık da bu şuur halinden kaynaklanmaktadır. İnsanın çalışmasını, çalışma olgusunu simgeleyen karıncanınkinden ayıran da bu şuurdur. Bu sebeple çalışma, çok boyutlu bir olgu olarak, insanın sadece bedensel ve zihinsel enerjisini tüketmekle kalmayıp aynı zamanda onun gönlünü de yoran bir süreçtir. Bir başka açıdan bakıldığında çalışmak, bir ömür boyu durmaksızın sürüp giden bir oluşum, bir olgunlaşmadır.

Bu süreçte insan, yaptığını neden ve niçin yapmak zorunda olduğunu bilmek, anlamak ister. Bilemediğinde ya da anlayamadığında ise huzursuzluk duyması kaçınılmazdır. Aynı zamanda kaygılanır ve canı hiçbir şey yapmak istemez; işte o zaman bu onun felâketi olur. Âdeta çalışmak üzere yaratılmış olan insan için çalışmaya atfedilen önemin sebebi, bireyi ve toplumu bu felâketten, yani tembellik belâsından korumak ya da ondan korunmak arzusudur. İnsanlığın dünyadaki serüveninin, çalışma olgusu ile bir anlamda özdeşleştiğini söylemek pek de abartılı olmayacaktır.

Bu tarihsel süreçte, çalışmayı yaşamın merkezine koyarak bir anlamda onunla özdeşleştiren anlayışlar ortaya konulmakla birlikte soluklanmayı, çalışmaya ara vererek dinlenmeyi de çalışmanın gerekli bir unsuru olarak değerlendiren görüşlerin ileri sürüldüğünü görmek de mümkündür. Çalışmaya ilişkin söz konusu farklı anlayış ve yaklaşımların ortaya çıkmasının en temel sebebi, çalışma olgusunun kavramlaştırılma biçimidir. Bir başka ifade ile çalışma denilince ne anlaşılmaktadır? Ya da ne anlamalıyız?

Bir yaklaşıma göre çalışmak, dinî sorumluluk kapsamına giren amellerin ya da eylemlerin ifâsı yoluyla nihâî amacına ulaşarak kendini gerçekleştiren üç aşamalı bir süreçtir. Bu aşamalardan ilki, bedenen yapılan fiziksel işlerin oluşturduğu çalışma şeklidir. Bu düzeyde gerçekleşen faaliyetler yoluyla dünyevî ihtiyaçların tatmini sağlanarak öncelikle insan yaşamının, en genel anlamda ise, kâinatın devamlılığı sağlanmış olur. Emrine âmâde kılınan tabiatı değiştirerek ve dönüştürerek günlük yaşamı için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılama çabası içindeki insan günün bir yerinde, ama muhakkak sonunda, bitkin ve yorgun düşer. Bu durumda kişi, çalışmaya ara vererek, yani çalışmadan bir süreliğine de olsa uzaklaşarak, bedeninin fiziksel anlamda yenilenmesine ve enerji toplamasına yardımcı olabilir. Ancak, bedensel düzeyde gerçekleşen bu olaylar, çalışma sürecinin ya da tecrübesinin başlangıç noktası olup aynı zamanda daha üst seviyede yer alan dinî ve manevî görev ve sorumlulukların mecâzi bir anlatımı olarak da algılanabilir.

Böylece, sıradan bir iş ve onu takip eden durgunluk ya da sükûnet hali ilâhî bir hakikatin tecellisi oluverir. Bazı dinî geleneklerde bu yaratma ve dinlenme süreci, İlâhî varlığın en yüce yaratıcı olduğu şeklindeki dinî inancın tasdik edilmesine vesile de olabilmektedir. Bu ve benzeri üst düzey anlam çerçeveleri ile ilişkilendirilemeyen işler ve ameller, bir anda anlamsızlaşarak, iş ahlâkının gelişmesi açısından tehdit oluşturabileceklerinden çok da tasvip edilen bir çalışma biçimi olarak değerlendirilmezler. Bunun gerçek sebebi olarak ise, çalışmanın bizzat kendisinin bu aşamada hayatın amacı haline dönüşmesi gösterilir. Oysa yukarıda verilen tanımdan da anlaşılacağı üzere, çalışma, dünya hayatının yaşanabilirliğini ve devamlılığını mümkün kılan, ona yardımcı olan bir araçtır.

Oysa birey, sırf maddeden yaratılmadığını fark ettiği anda, daha önce de belirtildiği gibi, niçin çalıştığını sorgulama ihtiyacı duyarak kendisinin o anda içinde yer aldığı fiziksel dünya ile birlikte bir parçası olduğu âlemin varlığını ve aynı zamanda o varlığa yönelik sorumluluklarını düşünmesini sağlayan zihinsel bir dünyanın içine girecektir. Bu zihinsel ortamda birey, hayatının amaç ve anlamını inşa etmesinde kendisine yardımcı olacak olan niçin sorusuna ilişkin cevaplar bulmak üzere yoğun bir zihinsel çalışma sürecine girecektir. Kişi, tembellik edip, kendisine başkaları tarafından hazırlanarak sunulmuş yüzeysel bir takım cevaplarla yetinmeyi tercih ettiği takdirde, kavranmamış ve içselleştirilmemiş içi boş cevaplarla gerçek anlamda zihinsel doygunluğa ulaşamayacağından, ömür boyu kafa yorgunluğundan kurtulamayacaktır.

Çünkü nihâî sorulara (hayatın anlamı gibi) cevap ararken yorulan zihin, doğru bilgi ve sağlıklı iman ile tatmin bularak huzura kavuşabilir. Bu ise, ancak bilginin ve inancın birey tarafından aklın süzgecinden geçirilmesiyle mümkündür. Görülebileceği gibi dinlenmek ve huzura kavuşabilmek için birey zihinsel anlamda çabalamak, çalışmak zorundadır. Çünkü o aklını kullanmak ve çalıştırmakla da yükümlü kılınmıştır.

İlk bakışta paradoksal gibi görünse de insanın en son keşfettiği şeyin, en yakınında bulunmasına rağmen, kendi öz-benliği olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Bu keşfin gecikmesi ne tembellikten, ne yorgunluktan ne de bilgisizlik ve beceriksizlikten olmayıp tamamen işin zorluğundandır.

Hayatını yaradılış gayesine uygun olarak tamamlamayı arzulayan bireyin, yaşamının belki de final sorusu diyebileceğimiz bu son aşamasında, üstesinden gelmek zorunda kaldığı engellerin başında, dünyevî başarıları sonucunda elde ettiklerine duyduğu aşırı bağlılık, bencillik, her şeyin kendi isteğine uygun olarak cereyan etmesine yönelik aşırı talep ve hırsı gelmektedir. Tüm bu ve benzeri engeller, bireyin kendi öz benliğini keşfetmesinin yolunu tıkamaktadır. Bu durumun aşılabilmesi, yorucu bir çalışmayı, ciddi bir çabayı, işin en başında da niyet, sabır ve azmi gerekli kılmaktadır. Bu şartların yerine getirilmesiyle elde edilecek başarı, iç huzuru ve tatmin olmuş kalpler olarak mükâfata dönüşecektir. Bu durumda dinlenmek, atâlet ve tembellik değil, aksine çalışmanın şekil değiştirmiş bir başka hali olup, bahşedilen nimetlere şükredebilmek için bir an durup soluklanmaktır. Bu ise, tembellik bir tarafa, mü’minin mükellefiyeti olmak gerekir.

Günümüz insanlığının, özellikle sanayileşerek gelişen toplumlarda, içine düştüğü durum tıpkı bir anda zengin oluveren ve bu nedenle onca parayı nasıl harcayacağını ve değerlendirebileceğini bilemeyip har vurup harman savuran, haydan gelen huya gider mantığıyla hareket eden bir kişinin haliyle tasvir edilebilir diye düşünüyorum. Şöyle ki, yaşamın, teknolojik gelişmelerin sağladığı gelişen imkânlarla makineleşmesi, insanın günlük yaşamını idâme ettirebilmek için gerekli olan zamanın kısalmasını beraberinde getirmiş; bir anlamda onu “zaman zengini” yapmıştır. Böyle olunca da çağdaş insan, bu zaman bolluğunda ne yapacağını bilememenin çaresizliği içinde zamanın boşluğuna düşerek anlamsız bir şekilde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Sanayileşme ve şehirleşme tecrübesini diğer toplumlardan çok önceleri yaşamaya başlayan Batı toplumlarında, söz konusu zaman bolluğundan kaynaklanan zamanın boşluğunu, “boş zaman” nitelemesiyle yanlış algılayanların sebep olabileceği muhtemel sakıncaları fark edip, bu konuda görüş ve fikir ileri sürenlerin tespit ve yaklaşımlarından, yaşanmış bir tecrübe ve başkalarının tecrübelerinden ders çıkarmanın aklın bir göstergesi olması sebebiyle, istifade etmek mümkündür.

Yukarıda sözünü ettiğimiz “zaman bolluğu” çoğu kere Türkçemize de yanlış aktarılarak zihinlerde “zaman öldürme”yi çağrıştıran “boş vakit”, “boş zaman”, “serbest zaman” gibi anlamları uyandırmak suretiyle, doğru değerlendirildiğinde sadece bireyi değil tüm toplumu hatta insanlığı, sosyal, kültürel ve ekonomik açılardan daha da ileriye götürecek etkinliklerin, neler olabileceği üzerinde düşünmeyi engellediği söylenebilir. Bazı batı dillerinde “Leisure” kelimesiyle karşılanan ve dilimize “boş zaman”, “serbest zaman” diye de çevrilen kavramın ne anlam ifade ettiğinin çok iyi bilinmesi gerektiğine inanıyorum.

Hayatımızın, az ya da çok, her zaman bir parçası olmuş ve olacak olan bu olgunun Türkçemizde “boş zaman” yerine “artan zaman” terimiyle karşılanması, bu ciddi meselenin kavranmasında gerekli gördüğüm zihinsel dönüşüme katkı sağlaması ümidiyle, daha uygundur. Çünkü “artan zaman” kavramı, olmuş bitmiş bir durumu ifade eden “artık zaman” kavramından farklı olarak, doğru değerlendirildiğinde devamlı artan, bereketlenen, bitmez tükenmez sonsuz bir sürecin zihinlerde algılanmasına zemin oluşturacaktır.

Diğer taraftan, boşluk kabul etmeyen bir evrenin temel unsurlarından biri olduğuna inanılan zaman için boşluk hayâl etmek bile zordur. Bu hakikat, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin şahsiyetinde model teşkil edecek şekilde insanlığın önüne konmuştur.

Yazımızın başlangıcında da ifade edilmeye çalışıldığı gibi, insan çalışmak üzere bir takım yükümlülüklerle donatılmış olarak yaratılmıştır. Bu yükümlülüklerini yerine getirmek için çalışmakla görevlidir. Ancak, bazı durumlarda bu yükümlülükler, nefse ağır gelerek ciddi bir yüke dönüşebilir. Bu durumda insan, bu yükün altında ezilir, bunalır; hem bedeni hem de gönlü yorulur.

Bu prensipten, Allah tarafından doğruyu tebliğ etmekle görevlendirilmiş peygamberlerin dahi uzak kalması ve etkilenmemesi düşünülemez. Nitekim, bu gerçek İnşirah Sûresi’nde açıkça ortaya konmaktadır. 

Allah’ın, nübüvvet sürecinin başlarında, peygamberlik görevinin omuzlarına bindirdiği yükün altında oldukça sıkıntı ve yorgunluk çeken Peygamber Efendimiz’e gönderdiği âyetlerle içinde bulunduğu durumu nasıl algılaması gerektiğini hatırlatarak, bir anlamda bilişsel terapi uyguladığı düşünülebilir.

Allah, İnşirah Sûresi’nde Peygamberimize hitaben, aynı zamanda tüm insanlara, dünya hayatının önlerine çıkaracağı zorlukların ve sebep olacağı gâilelerin yalnız ve yalnız Allah’ın rızası gözetilerek ve talep edilerek O’na yönelindiğinde aşılarak kolaylığa ulaşılabileceğinin müjdesini vermektedir.

Sonuç olarak, hayatı bir bütün halinde algılayıp, tüm benliği ile ona sarılan birey için bir an dahi olsa “boş zaman” yoktur ki yorulsun. Bir başka ifade ile, sadece Allah’ın rızasını uman ve O’na yönelen kişiyi yoracak olan çalışmak değil; ancak tembelliktir. Bu sebeple olsa gerek, Peygamber Efendimiz, “Tembellikten Allah’a sığınırım” buyurmaktadır.

***

Kaynak: Din ve Hayat Dergisi

İlginizi Çekebilir

Âlem-i İslâm’da Oruç İnkılâbı

Yazar: İhsan Şenocak ÂLEM-İ İSLÂM’DA ORUÇ İNKILÂBI On dört asır önce oruca çağrı, “İman edenler!”1  diye başladı; “Oruç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Osmanlı Türkiyesinde Para

Osmanlı paraları ve uluslararası değeri Osmanlı Türkiyesi’nde, İstanbul’un fethinden sonraki 16. asır boyunca hafif, fakat …

Kapat