Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Seçme Yazılar / Dünyayı okullulaştırmak: Beyaz Adamın Son Yükü

Dünyayı okullulaştırmak: Beyaz Adamın Son Yükü

Bunu paylaşınız

Yazar: Beyza Karakaya

Tam şu anda, yani siz bu satırları okurken dünyada kaç okulda derse başlama zili çalıyordur, hiç düşündünüz mü? Dünyada kaç sınıfın dersi matematiktir ve kaç öğrenci matematik dersine geç kalmamak için sınıflarına koşturuyordur? Dünyada kaç matematik öğretmeni birbirinin aynı adımlarla ders vereceği sınıfa doğru yürüyordur? Dünyada kaç öğrenci matematik dersini ne kadar sevdiğini düşünürken, kaç öğrenci derste düşünmek üzere yeni hayaller biriktiriyordur? Fakat biz birlikte bunları düşünürken, ders çoktan başladı… Dünyada tam şu anda yani siz bu satırları okurken, milyonlarca matematik öğretmeni aynı konuları anlatıyor. Birbirinin aynı senkronik hareketlerle birbirlerinin aynı soruları tahtaya yazıyor. Dünyada tam şu anda milyonlarca öğrenci birbirlerinin aynı defterlere aynı kalemlerle aynı şekilde yazıyorlar. Kabul ediyorum, bu insanı ürperten bir fikir. Hani neredeyse distopyalara konu olacak cinsten… Fakat dünya hızla “şeylerin” tahakküm ettiği kopya orduları yetiştirmeye devam ediyor.

Öğretmenler işçi, öğrenciler ham madde, okul makine
Alvin Toffler, modern dönemin temel özelliklerini standardizasyon, senkronizasyon, merkezileşme ve yoğunlaşma olarak formüle eder. Standardizasyon, hayatın hemen her alanının standart hâle getirilmesi esasına dayanır. Kıyafet bedenleri, yeme içme alışkanlıkları, eğlenme ve ibadet ritüelleri… Senkronizasyon ise hayatın ve insanların yalnız mekân algılarının değil zaman kavramlarının da tek düzeleştirilmesi demektir. Senkronizasyon sonucunda devlet dairelerinde, hastanelerde, okullarda gün belirli bir vakitte başlayıp belirli bir vakitte biter. Yemek, eğlenme ve uyku için günün belirli vakitleri ayrılır. Bu ikisi ise beraberinde merkezileşmeyi getirir. Artık bütün işlerin belli merkezden ve mümkün olduğunca tek elden idare edilmesi gerekir. Bütün bunların sonucunda ise yoğunlaşma ortaya çıkar. Bir konunun öğrenilmesi ve öğretilmesi için belirli bir metodun uygulanması ve tek hedef üzerinde ilerlenmesi amaçlanır.

Toffler’ın formüle ettiği modern dönem özelliklerinin yansıması eğitim sisteminde de ayniyle görülebilir. Okul her yönüyle bir standartlar kümesidir. Tek tip kıyafetler, ezberletilen metinler, öğretilen bilgiler… Öğrenme ve öğretme metotları… Okulda, öğrenciler farklı kültürlerden, farklı yapılardan olmalarına ve algı düzeylerindeki farklılıklara bakılmaksızın eşit kabul edilir. Standart olan, farklılıkları görmezden gelir ve mümkün olduğunca aynı çizgiye çekmeye çabalar. Bu aynı çizgiye çekme çabalarının pratik örneklerini her birimiz yaşamışızdır.

Mesela, kardeşim birinci sınıfa başladığında okuma yazma biliyor, dört işlem yapabiliyordu. Fakat öğretmeni onu standart olana sabitlemek için ısrarla çizgi çizmesini, “E” yerine “tarak” demesini bekliyordu. Aynı şekilde küçük kuzenim Yiğitalp, bir hayat bilgisi testinden düşük not almış, öğretmeni annesine Yiğitalp’in yanlışlarını gösterip, durumun ciddiyetini anlatıyordu. “Üzgün olan arkadaşınıza nasıl davranırsınız?” sorusuna, “Hiçbir şey olmamış gibi” cevabını veren Yiğitalp, neden bu soruyu “yanlış” işaretlediği sorulduğunda, “hiçbir şey olmamış gibi davranırım çünkü arkadaşım derdini anlatmak isterse anlatır, onu zorlayamam” demişti. Yiğitalp’in cevabı, karakter özelliği olarak değil yanlış olarak sınıflandırıldı. Zira standartlaştırılmış bir eğitim sisteminde, normlara uygun olan cevap arkadaşına neden üzgün olduğunu sormasıydı.

Coğrafi, iklimle ilgili ve kültürel farklılıklara bakılmaksızın başkalarının değer ve algılarına göre hazırlanmış, idealize edilmiş bir müfredatın tüm okullarda tatbik edilmesi ancak senkronizasyonla yani aynı derslerin aynı saatlerde öğretilmesiyle mümkündü; eğitimde standardizasyon ve senkronizasyonun birlikte sağlanabilmesi ise ancak merkezileşme ile… Eğitimin devletleştirilmesi ve zorunlu hâle getirilmesi merkezileşmenin ürünüdür. Modern eğitim bütün bunların yanı sıra belirli alanlarda uzmanlaşmayı da gerektiriyordu. Eskiden olduğunun aksine, fen bilimleri, sosyal bilimler, sağlık bilimleri alanlarında tüm bilgiye sahip âlimler değil, yalnızca tek bir alanda ihtisas yapmış “eğiticiler” kabul görüyordu.

Alvin Toffler Şok: Gelecek Korkusu kitabında kitlesel eğitimin sanayicinin ihtiyaç duyduğu yetişkinleri üretmek için ustaca inşa ettiği bir makine olduğunu söyler. Toffler’a göre sorun, çocukların, tekrarlayan iç mekân dokusu, duman, gürültü, makine sesleri, kalabalık yaşam koşulları, disiplin ve zamanın fabrika düdüğüne ve saatine göre düzenlenebilirliğine nasıl uyarlanabileceği idi.
Okullar, tam da bu noktada belirdi. Okulda (fabrika), öğretmenler (işçiler) tarafından işlenen kitlelerin (ham madde) bir araya getirilmesi fikri endüstriyel dehanın bir ürünü idi. Bilginin kalıcı disiplinler hâlinde düzenlenmesi endüstriyel varsayımlara dayanıyordu. Çocuklar kendilerine atanmış istasyonlarda (sınıflarda) duruyorlardı ve “zil”, zaman değişikliklerini duyurmak için çalıyordu. Böylece okulun iç dünyası sanayileşme toplumuna giriş mahiyetinde toplumsal bir ayna oldu. Toffler’ın okul ile sanayiyi aynileştirmesi tezine benzer şekilde Michel Foucault da Hapishanenin Doğuşu kitabında okul, hastane, kışla, hapishane yapılarının, binalarının ve sistemlerinin iktidarın gözetleme mekanizmasına uygun bir şekilde dizayn edildiğini söyler. Günümüz eğitim sistemine getirilen eleştiriler de tam bu noktada yoğunluk kazanıyor. Bireyselleşme eksikliği, katı oturma sistemleri, gruplama, derecelendirme, sınav, öğretmenin otoriter rolü, yer ve zaman…

Burada bir parantez açmak istiyorum. Dünyada hemen hemen tüm öğrencilerin aynı standartlara tabi olması, senkronik bir şekilde hareket etmesi fark edilebilir bir husus. Fakat fark edilemeyen, bütünün içinde eriyen şey, dünyada hemen hemen bütün öğretmenlerin aynı standartlara tabi olması, senkronik bir şekilde hareket etmesi. Okulu idare eden müdürden beden eğitimi, müzik, resim, matematik, edebiyat… öğretmenlerine, hemen hemen bütün branşların öğretmenleri kültürel kimliklerinden, kabiliyetlerinden arındırılmış bir şekilde “aynı”! Bu aynılığın dokunduğu şeylerin de aynı olmasını kim yadsıyabilir ki…

Devamı Nihayet Dergi 33.sayısında…

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Konuşmacı

Yazar: Fatma Bayram Takıntılı bir şekilde ve sürekli konuşmak olarak tanımlanan yeni bir bağımlılık türü …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Seçme Yazılar
Dört Grup İnsan…

Yazar: Soner DUMAN İnsanların aklına tuhaf sorular geliyor. Bu sorulardan birisi, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) amcasının oğlu, …

Kapat