Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Ehl-i İrfan Nezdinde Sünnetin Yeri ve Değeri

Ehl-i İrfan Nezdinde Sünnetin Yeri ve Değeri

EHL-İ İRFAN NEZDİNDE SÜNNETİN YERİ VE DEĞERİ

Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ
İstanbul Müftüsü

Sünnet hiç şüphesiz İslam’ın hayata dokunan ve görünen yüzüdür. İslam’ın ruhu Kur’ân, bedeni ise sünnettir. Çünkü sünnet ilahi kelâmın; Kur’ân’ın ete kemiğe bürünmüş, Muhammed (s.a.v.) diye görünmüş halidir. Kur’ân ve sünnetin ruh ve beden ilişkisi, birbirine olan bağı ile birbirinin lâzım-ı gayr-i müfârıkı olduğunu ifade etmektedir. Nasıl ruh olmadan beden cansız, beden olmadan ruh anlamsız ve meydansız ise Kur’ân ile sünnetin birbiriyle irtibatı da aynı noktadır.

Kur’ân’ın görünen ve hayata yansıyan hâli sünnettir. Kur’ân olmadan sünnetin bir anlamı olmadığı gibi sünnet olmadan Kur’ân’ın uygulanabilme ve hayatı kuşatma imkânı yoktur.

Kur’ân’da: “Bilesiniz ki Allah’ın Resûlü içinizdedir”1 buyrulur. Allah Resûlü sağlığında mübârek vücûdu ve yaşayışıyla; vefâtından sonra sünneti, sîreti ve ahlâkı ile aramızda ve içimizdedir.

Kur’ân, model olarak sunduğu, teblîğ, tebyîn ve tatbîk görevi ile yükümlü tuttuğu Hz. Peygamber’e karşı ümmete birtakım sorumluluklar yüklemekte ve ona uymayı İslâm’ın temel ilkeleri arasında görmektedir:
“Ey iman edenler; Allah’a itâat ediniz. Resûl’e itâat ediniz. Sizden olan yöneticilerinize de itâat ediniz. Bir konuda anlaşmazlığa düştünüz mü onu hemen Allah’ın Resûlüne götürün.”2
“Peygamber size ne emir verirse tutun, her neyi de yasaklarsa ondan uzak durun. Allah’tan korkun!”3

Bu âyet-i kerimeler, Hz. Peygamber’e uymayı ve ona tâbi olup sünnetine sarılmayı emretmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de şu ifadelerle İslâmî uygulamadaki yerine dikkat çekmekte ve âdeta asırlar öncesinden bugünkü sünnet karşıtlarına mesaj vermektedir:
“Bana Kur’ân ve onun gibisi, yani sünnet verildi. Yakın bir zamanda karnı tok koltuğuna yaslanmış kimseler çıkacak ve diyecekler ki: ‘Size bu Kur’ân yeter. Onda neyi haram bulursanız haram, neyi de helâl bulursanız helâl sayın.’ Biliniz ki Allah Resûlü’nün haram kıldığı da haramdır.”4

Hiç şüphesiz “Şâri-i Mutlak” Allah Teâlâ
hazretleridir. Ancak bu âyet ve hadisler ışığında baktığımızda Allah Resûlü tarafından konulan birtakım hükümlerle bazı emir ve yasaklar mevcuttur. Bu yüzden Allah Resûlü de mecâzen “Şâri” sayılmıştır.

Sünnetin dört önemli fonksiyonu vardır:
1- Kur’ân’ı açıklamak,
2- Kur’ân’da bulunmayan hükümler koymak,
3- Kur’ân’da bulunan bazı hükümleri tavzih etmek,
4- Kur’ân’ı tatbik ile hayata geçirmek (canlı Kur’ân).

Kur’ân karşısında açıklayıcılık, hüküm koyma ve tavzih etme gibi çok önemli fonksiyonları bulunan sünnetin en önemli özelliği hayatın içinde olmasıdır. Bu yüzden sünnetin Kur’ân ile ilgili bu tavrını sahabe nesli ve ardından gelenler suhûletle kabul edip benimsemişlerdir. Ancak sahabe neslinin sonlarına doğru tek tük dinin kaynağının Kur’ân olduğu görüşüyle sünneti hafife alanlar çıkmıştır. Nitekim İmran b. Husayn’ın bulunduğu bir mecliste adamın biri: “Bana Kur’ân’da bulunmayan şeylerden
bahsetmeyin.” deyince o: “Sen ahmak mısın be adam? Öğle namazının dört rekât farzını Kur’ân’da bulabilir misin?” diye çıkışmıştır. Allah Resûlü: “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız öyle namaz kılın!”5 buyurarak sünnet uygulamasına dikkat çekmiştir.

Hicrî II. asrın son çeyreğinden itibaren sünneti sıhhatle koruma konusunda önemli adımlar atıldı. Bu vadide hadis âlimleri bir eczacı hazâkatı ile sünneti tespit, te’lif ve tasnife yöneldiler. Böylece muhteşem bir hadis külliyâtı meydana geldi. Kur’ân ve sünnet üzerine tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi İslâm ilimleri bina edildi.

Sünnete uyma noktasında muhaddisler gibi irfan ehlinin de önemli çabaları olmuştur. Arifler, Allah Resûlü’nün yücelttiğini yüceltir, küçük gördüğüne değer vermezler, onun çirkin gördüğünü çirkin, güzel saydığını güzel sayarlar. Beğendiğini beğenir, beğenmediğini terkederler. Allah Resûlü’nün sabrettiğine sabrederler, düşmanlık beslediğine düşmanlık, dostlarına da dostluk gösterirler.

Ârifler, zahirî âdâbın batınî âdâba delalet ettiğini ifade ederek, zahirî âdâb konusunda da titizlik gösterirler. Edeblerin en yücesi, Resûl-i Ekrem’e söz, fiil, hâl ve ahlâk cihetinden tam uymaktır. Süfyan Sevrî der ki: “Söz, ancak amelle müstakîm olur. Söz ve amel ise, niyyetle düzgün olur. Söz, amel ve niyet de ancak sünnete uyularak dosdoğru olur.”

Bayezîd Bistamî bir gün arkadaşlarına: “Haydi gelin, sizinle birlikte “velî” diye meşhur olan bir zatın ziyaretine gidelim.” der. O zat, şehrin kenar semtlerinden birinde oturan, zühd ve ibadetle tanınan biridir. Giderler, o zat tam evinden çıkıp camîye gidiyormuş ki, kıble tarafına doğru tükürür. Bayezîd, hemen “dönelim!” der. Selam bile vermeden o adamın yanından ayrılır ve: “Allah Resûlü’nün âdâbından birine riayet göstermeyen böyle bir adam, iddia
edildiği gibi nasıl velîler ve sıddîklar makamına riayet gösterebilir ve buna layık olabilir?” der.

Bayezîd Bistamî’den “sünnet ve farz konusundaki görüşü” sorulur. “Sünnet, dünyayı terkdir. Farz olan, Mevla ile sohbettir. Çünkü sünnetin tamamı, terk-i dünyaya delalet eder. Kitâb’ın hepsi de Mevlâ ile sohbete delalet eder. Bu manada sünnet ve farzı gerçekleştiren kemal ehli olur.” diye cevap verir.

Zünnûn’a “Muhabbet nedir?” diye sorulur. “Allah’ın sevdiğini sevmen, buğzettiğinden uzaklaşman, her hayırlı şeyi benimsemen, Peygamber Efendimiz’e tâbî olmandır.” diye karşılık verir.
Ahmed b. Ebi’l-Havarî: “Sünnete bağlı olmayanın ameli batıldır. Boşuna emek ve zahmettir.” der.

Cüneyd Bağdadî şöyle der: “Allah’a giden yol, ancak Resûlullah’ın yaşadığı gibi yaşayan ve onun sünnetini diri tutanlara açıktır.”

Hz. Mevlânâ bir rubâisinde şöyle der:
Bendesiyim Kur’ân’ın tende oldukça bu can
Ahmed-i Muhtâr’ın ayağının tozuyum her ân
Benden bundan başka bir söz nakleder ise her kim Ben o sözden de onu nakledenden de incinirim

İrfan ehlinin bu ifadelerini değerlendirdiğimizde Kur’ân ve sünnetin birlikte değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varabiliriz. Bu bütünlüğü bozacak yaklaşımları iyi niyetle değerlendirmek zordur.

XIX. yüzyıla gelindiğinde İslâm ilâhiyâtı ile uğraşan Batılı müsteşriklerden sünneti devre dışı bırakan Kur’ân merkezli bir ses yükseldi. Batılılar İslâm ülkelerini istilâ ederek sömürgeleştirinceye kadar böyle bir eğilim görülmemişti. İlk defa Hindistan’da “Cemiyyetü’l-Kur’ân” adıyla ve İngilizlerin teşviki ile yükselen bu ses, muhtelif oryantalistler tarafından dillendirilmeye başlandı. Bazı müslüman ilim adamları da bu akımın etkisi altında kalarak söz konusu fikirleri tervîc etmeye soyundular.

Bugün ülkemizde de taraftar bulmaya başladığı görülen bu akımın takdim şekli insanlara sevimli gelmektedir: “Kur’ân Müslümanlığı”, “Kur’ân merkezli İslâm”, “Kur’ân’daki İslâm” gibi ifadelerle sunulan ilk nazarda hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bu anlayış, sünneti devre dışı bırakmakla kalmamakta, işi Kur’ân’ın tarihselliği anlayışıyla Kur’ân’daki hükümleri de belli bir tartışma süzgecinden geçirerek kabul etmek gibi bir yola girmektedir. Böylece nerede duracağı belli olmayan ve İslâm’ın en temel iki dayanağını hedef alan bu anlayışa karşı duyarlı olmak gerekiyor.

Modern İslâm ve Çağdaş İslâm gibi yaldızlı ifadelerin arkasına sığınıp geleneksel İslâm ile uğraşmayı kendilerine görev sayan bu düşüncenin mensupları bilmelidirler ki milletleri millet yapan unsurların başında din ve dil gelir. Din de gelenekle algılanır ve yaşar. Geleneğe karıştırılmış bulunan
bid’atler ayıklanırken öze zarar verilmemelidir. Ümmet bu birikimin ve geleneğin sonucudur. Zira ümmet, İslâm’ı yaşama sanatını sünnetten alır. Gelenekten gelen bu ümmet bilinci, Kur’ân-ı Kerim ekseninde sünnet-i Muhammed (s.a.v.) tarafından inşa edilmiş sosyal bir yapı ve gerçekliktir.

Globalleşen, küreselleşen dünyamızda hiç kimsenin bu sürece katkıda bulunmak suretiyle ümmet bilincimizi, millet ve insan kimliğimizi zedeleyecek bir biçimde kültür mirasımızı hovardaca ufalamaya hakkı yoktur. Bu tür bir yaklaşımın iz’anla,
irfanla ve vicdanla îzâhı yoktur. Bid’at ve hurafelerle mücâdele ya da öze dönme ve arınma adıyla atılacak adımların çok dikkatli atılması, yapalım derken yıkma zemini hazırlanmaması gerekir.

Dipnotlar:
1 Hucurât, 49/7.
2 Nisa, 4/59.
3 Haşr, 59/7.
4 Ebû Dâvud, “Sünnet”, 5; “İmâre”, 33;  Tirmizi, “İlim”, 10; İbn Hanbel, IV,130-131.
5 Buhârî, “Ezan”, 18.

İlginizi Çekebilir

Avrupa’nın Travmaları – 6: Türkler

Önceki Yazı: Avrupa’nın Travmaları 5 – Dünya Savaşları    Avrupa düşüncesini şekillendiren ve bugününe etki eden …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
İslam Tarihinin En Önemli İlmî Faaliyeti: Rıhle

İSLÂM TARİHİNİN EN ÖNEMLİ İLMÎ FAALİYETİ: RİHLE Halime YILDIZ İstanbul Müftülüğü/Başvaiz İlk müslümanlar, dinin anlaşılması …

Kapat