Ana Sayfa / Yazarlar / Endişeler Yumağı ve…. Halâs

Endişeler Yumağı ve…. Halâs

ENDİŞELER YUMAĞI VE… HALAS

Öykü

“İşte böyle evlat!

Akşam ufukları gül rengine dönmüştü. Mağara girişinde çatılmış tüfeklerin gerisine çömelerek, öğrendiklerini değerlendiren Abdulkerim Beg sessizliğini koruyordu. Yanıbaşında kahvemi yudumluyor ve onun, bana bakmayı akıl edemeyecek kadar düşünceli olduğuna şahit oluyordum. Abdulkerim, elindeki dal parçasıyla toprağı karıştırarak düşüncesinde kapılar açmaya çalışıyor, meseleyi berraklaştırmak istiyordu. Çocukluk günlerinin oyun arkadaşı ve aynı kaderi paylaşan babaların oğuları olarak beni bile unuttuğuna göre, daldığı derin endişeleri artık sen hesapla balam!

Sâkinleşmek için dinlenmeye ihtiyacım vardı. Kendal aşiretinden olduklarını ileri süren ve sere serpe oturan gencin tavrını pek “edepli” bulmadım. “Ev sahibi geçinirler bir de; eğer nazlarını çekiyorsak mücadelemizin geleceği için. Bir de Gulbeddin’in emri gereği… Ama bu şekilde, Abdulkerim’in yanında rahat oturmaları da ne? Belki de küçümseme gösterisi…” dedim içimden. Bir mücahit, gözleriyle müsaade alarak ortada çatılı odunları ateşledi. Sonbahar olmasına sonbahardı. Gündüzleri güneşin dik ışıklarıyla ılıklaşan bölge, gece bastırınca ayazla tanışıyordu; ateş yakılması soğuğa karşı alınmış bir tedbirdi.

“Bir bakar mısın Abdulkerim?”

İsteğim üzerine, yalnızca “baktı” bana; karşılık vermeden, belki de beni görmeden uzun uzun süzdü. Peştun hanlarının daha önceki şikâyet salvosundan bezgindi. Sessiz bir dille konuşuyor gibi çenesi oynadı, kaşları çatıldı, yumruk yaptığı sağ elini zemine hınçla vurdu.

“Bu hareketsizliğe can mı dayanır?” Galiba hâl ve tavrıyla bunu diyordu; zihnimden geçenleri maziye yollayınca, karargâhın danışma, hazırlık ve dinlenme yeri bilinen sağ köşesine yolladım bakışlarımı. Hanlardan ikisi kibirli duruşlarıyla keçelere yayılmış, tabirimizle “uzun oturmuşlar”dı; diğeri ise yaygının en uçta olanına sere serpe uzanmıştı. Kara yağız, tıknaz, dolgun simalı, bıyıkları henüz terleyen, başlığından rütbesiz olduğu anlaşılan delikanlının sus pus bekleyişini ve ‘hanlara’ attığı küçümser bakışlarını gördüm.

Karıncalanan sol ayağımı değiştirip bağdaş yeniledim. Abdulkerim’in kaygılı sessizliği beni de sarmış, yüreğime açılan gediklere hücuma başlamıştı. Bilgi ve istihbaratça tatmin olmak için iyi bir araştırma ağı gerilmeliydi. Bu gerçekçi düşünceme rağmen hasbelkader öğrediğimiz bazı bilgiler, Abdulkerim gibi beni de tedirgin ediyordu.  Haberler arasındaki irtibatı kurmada çok zorlanıyordum. Farkında olmasam da bu, yüreğimdeki türlü kaygıların girdabını gitgide genişletiyordu.“Şevr”de hareketsizce bekleyen delikanlının silahını kuşanmadığını görünce, etrafı bakışlarımla kontrol ettim.

Teçhizatını keçelerden birinin önüne bırakmıştı. Böylesi tedbirsizlik olur muydu? Bu gevşekliği için delikanlıya kızgınlıkla  baktım. Teçhizatını işaret ettikten sonra, vaktin elimizden şimşek hızıyla kaymakta olduğunu fark edip, başımı Abdulkerim’e çevirdim: “Gitmem lazım,” dedim; “geceye kalacağım ama katlanacağız artık. Bir yumak ihtiyarım; benden kim kuşkulanır? Çabuk dönerim diye çıktım evden, geç kalırsam misafirlerim meraklanır. Anlaştığımız gibi, Cemalleddin’I vereceğim bir görevle denemeden seninle görüştürmem.”

Abdulkerim Beg bu sefer ‘Lâ havle…’ çekerek başını çevirdi. Uzun uzun ve derinlemesine baktı bana. Anlaşılan senden bahsetmemden hoşlanmamıştı, Peştun’lardan biri belki de denilenleri anlıyor olabilirdi, tedbirli olmak şarttan da öte, bir zaruretti. Abdulkerim’in benden birkaç yaş büyük olması, sitemleşmemize engel değildi. Ağarmaya başlayan sakalı, yüzündeki düşünce izlerini gizledi: “Hele sabret,” dedi; “seni boşuna bekletmiyorum, diyeceklerim var.”

Daha açık konuşamayacağı düşüncesiyle, ilerideki nöbetçiye döndü, mağara girişini işaretleyip: “Cihangir, yukarıdaki nöbet yerini boş bırakma!” dedi.

Artık güç nefes aldığımı belirtince bana dönen bakışlardaki soru yumağını açıkça gördüm. Yine de söylemeliydim:

“Konuşacaklarım mahrem değil,” dedim. “Peştun hanları bizim dilden anlamaz zaten. İçimdekileri rahatça söyleyebilirim.” Abdulkerim telaşlı tavrımı başını yere eğerek karşıladı, dudaklarını kemirdikten sonra devam etti:

“Çok acelecisin Murad, bu hâlin beni zora sokuyor,” şeklindeki sitemini tasdiklettikten sonra, isteğine uyarak dışarı yollandım. Abdulkerim’in meçhul kederinin sebebini ve Peştun hanlarının gelme bahanelerini eksiksiz biçimde öğrenmeliydim. Hem sana şans verdirmenin, önünü açmanın yolu Abdulkerim’e durumumu bahsetmekten geçiyordu balam!

Bu dağ başındaki evime o yüzden geciktim ve Abdulkerim’in isteğini ikiletmemeyi uygun buldum.

***

“Keşke biraz daha dinlenseydim.” diye içlenmiştin ama isteği de erteleyemezdin, belki mühim diyecekleri vardı Abdulkerim Beg’in. Onca taban tepmiş, nefes darlığı “maraz”ını bahane etmeden haber iletme görevini yapmaya çalışmıştın. Abdulkerim tarafından ikaz edildiğini anladın ama hem çocukluk, hem de dâva arkadaşındaki hikmetini idrâk edemediğin hüzün tüllerini dağıtmak için meseleyi anlamamış göründün.

Konuşacağınızı zannederken, Abdulkerim Beg’in atik bir hareketle ayağa fırlayıp çizmelerini giymesine mâna veremedin, sebebini tahmin bile edemedin. Seni uğurlayacağını sandın bir an. Belki de diyeceklerini kendine saklamayı daha uygun bulmuştur diye düşündün.

Sana düşen, çıkış kapısına hızla ilerleyen Abdulkerim Beg’i takip etmekti. Selle oyulan, rüzgârın keskin kırbaç vuruşuyla genişlemiş ince uzun düzlükte, Abdulkerim Beg ve Cihangir’i yan yana görünce şaşırdın. Abdulkerim Beg onu nöbet mahalline göndermemiş miydi? “Durdukları yer geçit ağzı değil.” diye düşündün; “Abdulkerim onu geçide yollamıştı halbuki?”       

Cihangir’in yüz ifadesi huzursuzdu. Abdulkerim Beg’in, onu durgun göl mânasızlığı içmiş bakışlarla karşıladığını ve kısık bir sesle konuştuğunu fark edince tereddüt ettin, ama genç adamın hararetli ifadesini tasdik ediciydi. Merak hissin, seni itekledi adeta. Beklenmeyen bir çabuklukla yanlarına vardın. Nefes darlığın yine baş göstermiş, soluk alış verişlerin sıklaşmıştı. Sağ elini sıkışan kalbinin üzerine koyup, Cihangir’in dediklerini anlamaya çalıştın.

Cihangir, gençliğinin verdiği pervasızlıkla içindekileri uluorta seslendiriyordu: “Kendi kabile işlerini, bütün Afganistan’da süren haysiyet ve iman mücadelesinden daha üstün görürler. Sizleri bilmem ama ben oldukça garipsedim, iman ehline yakıştıramadım dediklerini. Birbirimizi herkesten ziyade sevmeyince, nasıl ve ne yüzle iman iddiasında bulunabiliriz?” Abdulkerim Beg: “Hikmetini bilmediğin bir işten bahsediyorlardır da belki sen yanlış anlamışsındır.” dedi. Cihangir söyleneni küçümseyerek gözlerini yere indirdi, zemindeki dikenlere dikti gözlerini.

“Gülün bile koruyucu dikenleri olur da bir yığın insanın dikenleri olmaz mı?” dedin sen de. Ani bir kararla Abdulkerim’i atlayan bakışlarını dikleştirdin.  Cihangir devam ediyordu: “Bu tavırları utandırdı beni. Ben de Kendal Aşireti’ndenim ve meseleyi onlar gibi anlamıyorum, en büyük vazifemizin ne olduğunu biliyorum çünkü. Onlar benim büyüklerim; bunu idrâk ediyorum. Ne hâlde olduklarını, müsait bir vakitte tam olarak anlamalıyım. Suizandan kurtulmak için tabii.”

Son ifadedeki sorgulayıcılığa takılmadan edemedi Abdulkerim Beg: “Hemen parlama,” diye yatıştırmaya çalıştı onu. Ardından, başını çevirerek düzlüğü kolaçan etti, ses tonunu daha da düşürerek ekledi: “Anlattıkların hakikaten faydalı ama şimdilik üzerinde durmak o kadar gerekli değil. Güzel ve hikmetli bir söz vardır balam! ‘Irmak geçilirken at değiştirilmez.’ denir hani. Hâlimiz biraz da ona benziyor. Dünyanın kuvveti, bedenimizdeki ura benzer izansızlıklarla birleşip üzerimize gelmekteyken kalkıp bunlarla boğuşmak fuzulilik olur.”

Ani el işaretiyle karargâhtan ayrılıp kaçak Kızıl Ordu mensuplarıyla sır hükmündeki mekânını paylaşmaktan kurtulmak için acele ediyordun, Abdulkerim Beg’e kulak kabarttın yine de:

“Burada çelik çomak oynamıyoruz, tesiri yüzyıllar sürecek bir saldırıyı durdurmaya çalışıyoruz. Bu dediklerini unutamam o yüzden, mühim görürüm. Bahsettiğin harekatı ertelemenin daha iyi olacağını söyle İslam’a…”

Cihangir’e döndü tekrar: “Sen de karargâha dön hemen; onları yalnız bırakmamak lazım. Yerime göz kulak ol. Murad’la bir hususu görüşüp geliyorum.” dedi Abdulkerim Beg.

***

Güneş aceleciydi, batı ufkuna doğru gemiyi azıya almış atlar gibi dörtnala kalkmıştı. Gündüz bulutlar arasından kendini göstermişti sadece, yine de tenlerini oldukça yakmıştı. Aydınlığın kanatlarını kapatmada bir o kadar sabırsızdı anlaşılan. Murad Beg, bu manzarayı temaşayla birlikte, batı ufkunda daha da kararmış bulutları farkedince, babasının daima anlattığı Hazar geldi aklına; acaba rutubetin görünür şekli olan bulutlarda, Kafkas Dağları’ndan bir koku bulamaz mıydı?

Bir çarşafın aceleyle açılıverişi gibi yayılan bulut parçacıkları, rüzgârda bir o yana, bir bu yana uçuşan pamuk yığınlarına benziyordu. Az önce yüzlerini okşayan esinti sertleşmeye koyulmuştu; dur dinek bilmeden, hızını alamayan yılkı atları misâli Fevzâbad Tepesi’ne ve alınlarına toslayıp duruyordu.

Son mermi sesi ve havan patlayışının ardından ortalık sâkinleşti. Anlaşılan iki taraftan biri gayesine ermiş, hedefe ulaşma sevincine kavuşmuştu. Bütün mesele, bunun hangi “taraf” oluşuydu.  Biraz düşününce, eğer yenilen kendileri olsaydı anında duyacaklarını hesapladı. Böyle bilmesi, İslam ve arkadaşları için duyduğu endişeyi hafifletmiyordu yine de. Çünkü onlara muhtaçtılar. Kendisi gibi, ihtiyarlığa adım atmış insanlar dururken, İslam’ın şehit olup cepheyi terketmesi, saflarında mühim gedik açardı.

“Karargâh ve grubumuzun, Kızıl Ordu tarafından arandığı şeklindeki haber doğru çıktı,” dedi. “Muhbirine güvenebilirsin.”

Bunu söyledikten sonra tereddütlü adımlarını çıkışa doğru atan Abdulkerim Beg, Murad Beg’in yadırgar bakışlarını göremedi; zihnî bir gayretin içinde kaybolmuştu çünkü. Murad Beg, arkasından yetişti ona, sesi iğneleyiciydi: “Hatırlatmana o kadar memnun oldum ki…”

Abdulkerim’in gözü zemini istila etmiş dikenlerde ve aralarındaki çayırlardaydı. Geçen akşam yağan yağmurun şiddeti ile oralar hâla çamurlu ve kaypaktı. Sözünün ardında duramayan kimi kabile reisleri gibi… Doğru ya, eğer İslam’ın müfrezesi adamların gidiş istikametini bozup, her zamanki taktikle başka yöne çekmeyi becerememiş olsaydı, bu haber çoktan erişir, tedbir almaları sağlanırdı. Yine de oyalanmayıp, karargâha dönmeliydi; hele Murad’ı bir uğurlasın da…

“İğnelemeyi bırak da bir dinle beni,” dedi Abdulkerim Beg; “faaliyet ve mesuliyet sahamızın ehemmiyetini biz biliyorsak, Sovyet kurmayları hayda hayda biliyorlardır. Bana soracak olursan, bu adamlar bizi aramıyor, arar gibi yaparak işi ağırdan alıyorlar; yapacakları bir başka harekât hazırlığını perdeliyorlar.”

“Belki,” diyen Murad Beg’in sesi acayipti, tedirginlikten de öte bilinmez bir tehlike ihtimalinden titriyordu: “Ancak yukarıdakiler de enayi değil elbet. Kuvvetleri içinde helikopterden tut da keşif uçağına kadar her şey mevcut. Yok yok adamlarda. Sekiz aydan beri bulunamayan bir mücahit grubu olur mu, diye sormayacak kadar bön mü Rus kurmayları? Bence hayır. Öyleyse?..”

“Öyleyse bunlar yerimizi tahmin ediyorlar, hatta biliyorlar. Fakat bizden uzak durmak işlerine geliyor adamların. Zayiat vererek kendilerince mevcut ama gerçekte olmayan izzetlerini korumayı düşünüyorlar. Korkularının dağılması da cabası…”

“Herhalde bizi küçümseyerek tehlikeyi ötelemek isterler,” diye karşılık veren Murad Beg rahatlamış, sesindeki ürpermeler silinmişti. “Dediklerin pek yerinde ama meselenin bir de şu yönü var. Adamlar tazyik altında rahavete kapılalım diye böyle düşündürmüş olmasın bizi?”

“Bilemem. Yalnız şu kadarı var ki her ihtimale karşı uyanık bulunmaktan başka çaremiz yok. Murad, şimdilik sen o üç Kızıl Ordu firarisinden ikisini yanında alıkoy, Cemaleddin’i bana gönder. Sana haber ulaştırıncaya kadar yanındaki iki Rus’u kuşkulandırma! Yanında bir mücahit kardaşımızı bulundurmalıyım artık. Yalnız kalmanı zararlı görmekteyim; hem hastasın, hem de kulüben tenha değil bundan böyle. İslam’ın getireceği haberleri değerlendirip biriyle ulaştırırım. Haydi güle güle dostum. Allah yardımcın olsun.”

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları – 2 ve 3

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR) UYGUNLUNLUĞU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR (II) Önceki bölüm  BAKALIM …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Risale-i Nur’un Serâpâ Kur’anî Meslek ve Meşrebi Üzerine

Nur Talebelerinin serbest bir üniversiteye benzeyen tarzının ve cemaatinin kader hadisatı içerisinde bölünmüş gibi görünen …

Kapat