Ana Sayfa / Yazarlar / Esaretten Kurtuluş

Esaretten Kurtuluş

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

Esaretten Kurtuluş / Özgürlüğe Kavuşmak

Yazan: haneulldiary

Günlerden Cuma, saat 07.21 sularındaydı. Güçlü bir ses uyardı beni uykumdan. Zihnimin içinde yankılanan, kulak tırmalayıcı bir sesti. Kurtulmak ve rahata kavuşmak adına telefonuma uzandım. Çalışmıyordu, alarmı kapatamıyordum bir türlü. Ekran gidip geliyor ve dokunuşlarım asla işe yaramıyordu. Telefonum bozulmuş ve içimde küçük bir hüzün yeşermişti. Bir süre sonra alarm kendiliğinden kapandı lakin telefonum düzelmedi. Hala ekranı çalışmıyor ve bir telefonun gerçekleştirmesi gereken hiçbir faaliyeti yerine getirmiyordu. Gün içinde ara sıra telefonumun bozuk olmasına üzülsem de aslında çok da mutluydum. Çünkü gün içerisinde çok verimli bir şekilde ders çalışmış bu durumdan da memnun olmuştum. Artık özgürdüm. Beni zincirleyen, elimi kolumu bağlayan bir zindandan kurtulmuş; bir nevi beraat edilmiş bir mahkumdum o an için. Sanki bozulan telefonum benden almış olduğu mutluluk duygusunu özgür bırakmış ve sanki beynimde fazladan serotonin hormonu salgılanıyordu. Bir önceki günkü halimden eser kalmamıştı. O bunalmış kız gitmiş ve yerine yepyeni birisi gelmişti sanki. Hayata yeniden başlamış gibiydim. Saçlarımı kestim ve artık eskisi gibi karamsar, uyuşuk ve boş bir hayat yaşamamaya karar verdim. Zihnimde telefonun kapladığı yeri artık farklı şeyler dolduruyordu. Sanki bir gün yirmi dört saat değil de otuz saate çıkmıştı bir anda. Serotonin hormonuna vermiş olduğum bir etki olsa da telefonumun bozulmasına bu kadar sevineceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi. O gün, sabahtan akşama kadar olan kısım, benim için çok güzeldi. Bir önceki günü atlatmış olmanın rahatlığı vücudumda büyük bir rahatlamaya yol açmıştı ve psikolojik olarak üzerimden tonlarca ağırlık kalkmış gibiydi. O gün kendimi bir hayvana benzetmem istenseydi kuş derdim muhtemelen. Özgür, hafif, kanatları var ve uçuyor! Telefonum gidişiyle birlikte sanki bana bir çift kanat hediye etmişti. Mutluydum, çok fazla hem de.

Akşam saatleriydi. Telefonumu bıraktığım köşeye geldim ve düzelip düzelmediğine baktım. Aslında düzelmeyecek bir sorun değildi ve akşama doğru da düzeleceğini biliyordum fakat bir umut, bozulmuştur inşallah diyerek baktım telefona. Gün içindeki tahminlerim doğru çıkmıştı, telefonum düzelmişti. O an yaşadığım hayal kırıklığını kelimelerle tarif etmem mümkün değildi. Ağladım ağlayacak seviyeye gelmiştim. Serotonin miktarı bir an ciddi bir çöküşe geçti.

O an için yapabileceğim en iyi şey, telefonuma veda etmekti. Gitmesini istediğim kötü bir duygu gibiydi o an için. Aslına bakarsak öyleydi de zaten. Gelişiyle birlikte tüm kötü duyguları beraberinde getirmişti. Sim kartımı çıkardım içinden. Bir günlük yokluğunda beni bu kadar mutlu ettiyse, daha uzun vadede daha mutlu olabilirdim. Artık şarjım bitmeyecekti mesela!

Sim kartını çıkardığım telefonumu kapattım. O an bir düşmandan farksızdı gözümde. Tiksintiyle baktım son kez. Daha sonra ulaşılması en zor yere koydum onu. Canım sıkılınca çıkarıp alamayacağım kadar zor bir yerde şu anda o telefon. Bugün dördüncü gündü. İlkel bir hayat yaşıyor gibiyim. Elimde sadece bilgisayarım var fakat zihnimi telefon kadar meşgul etmiyor. Her canım sıkıldığında açmıyorum mesela. Sürekli cebimde de değil. O mesaj atmış ona bakayım, buna cevap vereyim de diyemiyorum. Sorumluluklarım ağır geldiğinde ve yorulduğumu hissettiğimde telefona değil de kitaplara koşuyorum mesela. Kitap okumak artık sıkıştırılmış bir eylem değil benim için ve bu rahatlama sadece birkaç saatlik uğraşının elimden gitmesiyle oldu. Hala aynı dozda ödev ve derslerle uğraşıyorum ama sıkışmıyorum çünkü zihnim boş.

Ben her ne kadar beni meşgul etmiyor desem de beynimin sorumluluklarımla ilgilenmesi gereken kısmını büyük bir hacimle kaplıyor olduğunu fark etmiştim. İşin kötüsü hacmi büyüktü fakat içi boştu. Sabrımı tükettiği de yadsınamaz bir gerçekti doğrusu.

Bir süredir telefon kullanımımda ciddi ciddi bir azalma söz konusuydu aslında. Eskiye nazaran hiç yok denecek kadar azdı hem de.

Şimdi düşününce önceden bitkisel hayatta yaşıyormuşum da farkında değilmişim. Sabahtan akşama kadar, aslında hiç de lazım olmayan şeylerle kafamı doldurup insani yaşamsal fonksiyonlarımdan sadece birkaç tanesini yerine getiriyordum. Uykularım verimsizdi ve gün içinde hep yorgundum. Yorgunluğun getirisi de mutsuzluk oluyordu. Çünkü yorgun olunca tembelleşiyordum. Yapmam gereken hiçbir şeyi yapamıyor ve omuzlarımdaki sorumluluğun günden güne tonlarca ağırlaşmasına izin veriyordum. Tüm bu sorumluluklardan kaçmak ve unutmak için de elbette telefona sarılıyordum. Bu bir kısır döngüydü ve hayatımın belirli bir kısmını bu döngüyle geçirmiştim. Çok mutsuzdum. Gerçekten mutsuzdum ama. Her şey beni üzmeye yetecek bir olaydı gözümde. Sanki her şey üstüme geliyordu. Nefes alamıyordum ve buraya da hep bunu yazdım. Nefes alamadım ve oksijenimi yine telefonda aradım çünkü ağlamak istemiyordum ve bunun için de bu hislerimi unutmalıydım. Twitter senin Instagram benim mekik dokudum hep. Çok bir şey de yaptığım yoktu sahi. Gir insanlar neler paylaşmış bak ve çık. Sonra twitter; amaçsızca dolan dur. Böyle böyle sabahlarımı akşam akşamlarımı sabah ettim. Uyanık olmam gereken zamanlarda uyukladım hep. Yaptığım her şey gözümde anlamını yitirdi. Yaşamım ve yaptıklarım anlamsız birer parçalardan oluşuyordu artık. Böylece hayatın anlamını sorguladım. Neden yaşadığımızı ve dünyanın geldiği son hali. İçinden çıkamadım tabii. İnsanların kötülüğü karşısında nefessiz kaldım. Bir şeyler yapmak istedim ama elimi uzatamadım. Çok kötüydü, inanılmazdı benim için. Hiçbir şey yapamamanın verdiği o eziklik beni tekrardan sanal dünyanın içine attı. Kendime bir ütopya kurdum ve orada elimi uzatmaya çalıştım bir şeylere, birilerine. Nefessizliğime nefes aradım ve birilerine de nefes olmak istedim açıkçası. Çünkü dünya çok kötüydü. Hayaller gibi değildi. Başından sonuna çöp kokan bir sokaktı ve yok olmak istedim. O sokaktan geçerken çöp kokmamayı diledim. Soyutladım kendimi her şeyden. Gözümde insanları ikiye ayırdım, iyiler ve kötüler olarak. Bu niteleme tamamen benim ütopik hayallerim ile sınırlıydı elbette. Doğru ya da yanlış fark etmezdi o an için.

Fazla insana da ihtiyacım yoktu hani. Sınır çizdim kendime. Kalın surlar ördüm ve kalenin kapısına da yenilmez askerler diktim. Ya da bence öyleydi. İnsanların amaçsızlığı beni ağlatmaya yetiyordu, ben çok amaçlıymışım gibi. Herkes birbirinin aynıydı ve bir oyuncak fabrikasından çıkan, sözde kusursuz, bebekler gibiydiler. Toplumsal algıların kurbanı olmuştu hepsi. Eleştiriyorlardı, yargılıyorlardı, bilmeden nefret ediyorlardı. Ütopya’mın temelleri sarsılıyordu. Onlar gibi olmaya başlıyordum. Eleştiriyor ve yargılıyordum. Ama anlamaya da çalışıyordum daha çok. Kendimi arıyor ama bulamıyordum. Kalbimdeki surlar öyle ulaşılmazdı ki kendi benliğim de içeri giremez olmuştu.

Ağladım sonra. Çok ağladım. Gözyaşlarıma dayanamayan o ütopik hayallerle mest olan beynim komutları yağdırdı. O güçlü askerler surları birer birer yıkmaya başladı. Benliğim yavaş yavaş ait olduğu yere ulaşıyordu. Beynimin kontrol noktasını ele geçiren o kusursuz hayal alemi yerini benim kendi benliğime bırakmıştı. İnsanlar hala iyi ve kötüydü ama temelde bir nefret beslemiyordum artık. Değişim başlamıştı o an.

Hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasını diledim. Yavaş yavaş ölüyordum çünkü. Üzülüyor ve üzüldüğüm kadar da üzüyordum. Kapalı kutuydum ve kutu açıldığı an beraberinde gözyaşı getiriyordu. Mutluluk neydi, unutmuştum çoktan. Psikolojik olarak kendime baskı uyguluyordum. Kendi kendime işkence çektiriyor ve zaten sıkılı olan boğazımı bir de ben sıkıyordum. Gözyaşlarım dokunduğu yeri yakıyordu. Dipsiz bir kuyuda devamlı düşüyordum. Bir çare, bir el arıyordum. Biri beni kurtarsın istiyordum, asıl Kurtarıcıyı unutmuş vaziyette. Tam anlamıyla acınası biriydim.

Dünya Habil ile Kabil’den itibaren böylesine kötü bir yerdi. Yaratıcı; iyiyi anlamak için kötüyü de yaratmıştı. Melek vardı ve beraberinde şeytan da vardı çünkü bu dünyanın amacı da tam olarak buydu. Bizden seçim yapmamız isteniyordu. İyiyi ya da kötüyü seçecektik. Kimse senden sonsuz bir güçle dünyayı iyi bir yer yapmanı beklemiyordu. Önce kendini düzelt felsefesi işe yarıyordu. Herkes kendi kapısının önünü süpürmeliydi en ilkin.

Her şey açıklığa kavuşuyordu. Yine de insan olarak bize verilen vicdan duygumuzu hiçe sayamazdık elbette ama doğru bir biçimde kullanabilirdik. Yok yere sabrımızı tüketmeyebilir ve hayatta daha güçlü olabilirdik. Ütopya sadece felsefede kalması gereken terimdi. Çünkü gerçek hayatta buna ulaşmak imkansız olmasa da ineklerin yeşil süt vermesi kadar olağan dışıydı. Zalim zulmederdi ve mazlum ezilirdi. Adil değildi elbette. Ancak bir kişi olarak dünyaya kazandırabileceğim en iyi şey zulüm etmeyen, iyi bireyler yetiştirmek olabilirdi. Sihir yapamaz ve kötülüğü yedi milyar insanın içinden söküp alamazdım. Bunu yapabileceğime inanmak beni ve sinir sistemimi altüst eder ve bir hiç olurdum. İki kere ikinin beş ettiğine insanları inandırmak gibi olurdu bu. Boşa bir çaba ve nefes israfıydı ve oldukça da yıpratıcıydı.

Bir insan olarak bir şeyler yapmak veya yapılamayacak şeylerin düşünü kurmaktı tüm mesele. Aynı zamanda da zaman israfıydı bunu düşlemek.

Şimdi ise o derin kuyudan çekilmiştim. Biraz da olsa kendime gelmiş ve kusursuz olamayacağıma inanmıştım. Zaten kusursuzluk, bir yaratılan için fazlaca tehlikeli bir arzuydu. Şeytani bir duyguydu bana kalırsa. İsyana sürüklüyordu, çünkü olmuyordu. Ne yaparsak yapalım kusursuz olamıyorduk. Ütülü giysiler elbet buruşurdu. Bu da böyleydi, ufak bir pürüze kadar mükemmel olsan dahi kusursuz olamazdın.

Şimdi ise oksijenime kavuşmuştum. Yıllardır süregelen bu dünya düzenine elbette dur diyemezdim ama bir kısmına ulaşabilirdim. Benim ulaştıklarım da başkalarına ulaşırdı mesela. Bir zincir olurdu belki de. Tek bir halkanın anlamsız olduğu ama birbirine kenetlendikleri vakit yenilmez bir güç olduğu bir zincir.

Evrensel küme olan dünyadan kavram çıkaramasak da alt kümesini oluşturabilirdik. Elemanları da sevgi temelli olurdu. İyi bir dünya olmasa da iyi bir çevre olurdu.

Bu bir yenilgi değildi, asla da olamazdı zaten. Bu kazananın iyilik olduğu bir savaştı. Savaşı kazanıp kendi devletimizi kurabilirdik. Bu aile olabilirdi, akrabaları kapsayabilirdi ve büyük bir çevre de olabilirdi pek tabii ancak kendi duygu yönetimimizi bile daha yapamıyorken insanlara kötü olma diyemezdik. Biz iyi miydik mesela, bir de bu sorun vardı. Sonuç olarak herkes kendi etik kurallarına uyan bir çevre edinebilir ve bu çevreyle mutlu olabilirdi. Zalimin zulmüne dur diyemezdi ama mazlumun elinden tutabilirdi. Çünkü, ne yazık ki, günümüz dünyası güçlülerin zalim olduğu ve zalimlerin de güçlü olduğu bir dünyaydı. İyiler olarak el ele tutuşmak ise bir tercih meselesiydi. Vicdani bir hesaplaşmaydı bu.

Dünya hep kötüydü ve duyarlı insanları ezip geçiyordu. Çaresizliğe mahkum ediyordu ve günden güne yok ediyordu. Duyarlı insanlar bu kötülük karşısında hep ağlıyordu. Bir anda superman olmayı diliyordu ama bu gerçekten de olması mümkün olan bir şey değildi ve ister istemez insanları anca superman olursan bir şeyleri değiştirebilirsin düşüncesine itiyordu. Aslında bu böyle değildi. Superman hayali bir karakterdi en nihayetinde. Ama güç hayali değildi. Vardı. Belki de bu süper hayali karakterler bize her zaman kötünün kazanmayacağını, iyiler güçlü olursa iyilerin kazanacağını ve dolaylı olarak güçlünün kazanacağını aşılıyordur. Şöyle bir düşününce, iyi insanlar kötülerden nüfus olarak çok daha fazla.

E tamam, zalim güçlü de bizim elimiz de armut toplamıyor. Kenetlenebiliriz ama yapamıyoruz. Çünkü zihnimizin en derin köşesine sinsi bir zehir gibi işleyen bir düşünce var: kötüler her zaman daha güçlü. O an için iyiler daima kazanır sözünün bir önemi yoktur. Çünkü bir bina iki yılda yapılıp iki dakikada yok edilebilir. Ama biraz da asıl sorun şu ki, biz yıkılması korkusuyla o binayı yapmaya tenezzül etmiyoruz.

İyiler çoktan yenilgiyi kabul etmişse kötüye kızabilir miyiz bunun için?

Telefonun içindeki esaret halimdeyken ve dipteyken hissettiklerim sonrasında da yavaş yavaş yüzeye çıkışımın hikayesini okudunuz az önce.

İyi geceler ⭐

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Otobüste Bir Sohbet

Üniversiteden şehire geliyordum ve bu arada da Münacaat-ül Kur’an okuyordum. Yanımdaki bir bayan öğrenci merak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Sadakayı iki davranış geçersiz kılar

Minnet etmek; başa kakma, ona yaptığı iyiliği ikide bir hatırlatma, iyilik yaptığı kimseden teşekkür dahi …

Kapat