Ana Sayfa / Yazarlar / Ey Ayasofya Seni Kapayanlar da Açmayanlar da Suçludur / Vehbi KARA

Ey Ayasofya Seni Kapayanlar da Açmayanlar da Suçludur / Vehbi KARA

Bediüzzaman Said Nursi, Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Ziyad Ebüzziya, Fahir Armaoğlu, Türk Milliyetçiler Derneği, N. Yıldırım Gençosmanoğlu ve daha nice zat Ayasofya’nın putlardan temizlenip ibadete açılması için gayret göstermiştir. Bunun önemini bilen siyasetçiler daima 29 Mayıs tarihinde gerçekleştirilen “Fetih şenliklerinde” Ayasofya’nın ibadete açılması ile ilgili vaatlerde bulunmuş halkımızın bu talebini yerine getireceğini söylemiştir.

Nitekim 2017 yılında Yenikapı’da yapılan “Fetih Şenliği” muhteşem bir katılımcı desteği ile yapılmış bende ailemle birlikte buna iştirak etmiştim. Fakat siyasetçilerin huyudur; işin ucunda bir parça sıkıntı görse anında verdiği sözlerden cayarlar. Hele hele konu Ayasofya olursa işler değişir. Birdenbire halkın tepkilerine karşı kör, sağır ve dilsiz bir durumla karşı karşıya kalırız.

Bakın bu durumu “Mahzun Ayasofya” isimli şiiri ile Arif Nihat Asya ve güzel dile getirmiş:

Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle,

Fatih’in devrini bir nebzecik olsun söyle!

Beş vakit loşluğunda saf saftık,

Davetin vardı dün ezanlarda,

Seni ey mabedim utansınlar,

Kapayanlar da, açmayanlar da!

Bediüzzaman, Ayasofya’nın bu halini görüp Adnan Menderes’e mektup yazar. Demokrat Parti’nin Ayasofya’yı açmasının elzem olduğunu söyleyerek şu tavsiyelerde bulunur:

“Ezan-ı Muhammedi’nin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, Ayasofya’yı beş yüz sene devam eden kutsi vaziyetine çevirmek serbestisini dindar Demokratlar ilan etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar…” Hatta bu sözünü kuvvetlendirmek için cesaret verici ve düşündürücü bir örneği vermekten kaçınmaz:

“Mesela Ayasofya Camii, ehl-i fazıl ve kemalden mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduğu bir zamanda, tek tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlaksızlar bulunup Camiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebilerin eğlenceperest seyircileri bulunsa, bir adam o cami içine girip ve o cemaat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sada ile, şirin bir tarzda, Kur’an’dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, manevi bir dua ile o adama bir sevap kazandırırlar. Yalnız haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek tük ecnebilerin hoşuna gitmeyecek”.

Bu konuda Necip Fazıl Kısakürek de çok değerli yazılar yazmış devrin yöneticilerini gayrete getirmeye çalışmıştır. 1965 yılında Milli Türk Talebe Birliği’nde düzenlenen konferansta şunları söyler:

“Âlemde cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur. Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, milli kültürümüzü çöplüğe ve milli iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık olan bir cereyanın kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, ruh ve mukaddesat odamız… Ayasofya budur.

Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhi, ahlaki, içtimai, iktisadi, idari, siyasi felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonglu kurdeledir. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’an’a tükürmeye, Türk tarihini kabire atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya eşdeğer bir suçtur.

Gençler, bugün mü, yarın mı, bilemem! Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler. Ayasofya açılacak. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün manalar zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak. Öylesine açılacak ki, bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve her şey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak.

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeye yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akanını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak. Ayasofya’yı artık önüne geçilmez bu sel açacak. Bekleyin gençler… Biraz daha rahmet yağsın… Sel yakındır”.

Daha ne söylenebilir ki! İşin üzücü olan tarafı ise şudur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Batı ile ilişkilerimiz hiçbir dönemde bu kadar çatışma halinde olmadı. Batılıların küstahlıkları şu yaşadığımız günlerdeki kadar aşağılayıcı bir şekilde cereyan etmedi. Bakın son birkaç ayda meydana gelen olayları saysam ne derece haklı olduğumu anlayabilirsiniz.

  1. ABD, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ederek savaş kışkırtıcılığına başladı. Gazze’de 60’dan fazla silahsız sivil İsrail askerleri tarafından katledildi.
  2. Yine ABD, İran ile yaptığı nükleer anlaşmayı tek taraflı olarak bozdu. Maksadı bölgeyi karıştırıp katliamlarına devam etmek.
  3. ABD ve Batı ülkeleri PKK’ya 5000’den fazla TIR ile silah verdi. Amaç Türkiye’ye darbe vurmak. Afrin’de iyi bir sopa yediler, ABD askerleri arkasına bakmadan kaçtı. Şimdi Fransa ile beraber çekileceklerine dair söz verdikleri Menbiç’te fitne kazanı kaynatıyor.
  4. FETÖ örgütüne her türlü destek veriliyor. Batı ülkeleri Feto mensuplarının sığınağı olmuş durumda. Yunanistan bütün anlaşmaları çiğneyerek Feto’cu askerleri iade etmiyor tersine sığınma sağlıyor. Yunanistan ve Almanya müttefik ilişkileri ve anlaşmaların aleyhine olarak darbeye karışan ve askeri araçlarla firar eden generaller dahil yüzden fazla askeri iade etmedi. Yetmedi Ege’de kayalıklar üzerinden çatışma çıkarmaya çalışıyor.
  5. Kıbrıs’ın statüsü belirlenmeden kaçak ruhsatlar verip İsrail doğal gazını Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgeden geçirmeye çalışıyorlar.
  6. Dolar kurunu yükselterek Türkiye’de yeni bir ekonomik kriz çıkarmaya çalışıyorlar. Kredi derecelendirme kuruluşları hayasızca % 7.4 büyüyen Türkiye’nin notunu düşürüyor.
  7.  İncirlikte bulunan askeri üs, darbe karargahı olarak kullanıldığı yetmiyormuş gibi istihbarat paylaşımları da verilmiyor.Bu maddeler saymakla bitmez. Hangi birisini yazacaksın ki. Peki, bu kadar ahlaksızca davranışa karşı yöneticilerimiz ne yapıyor? Evet, İslam ülkelerini toplayıp karar alma mekanizmasını ilk defa çalıştırmaya muvaffak oldular. Lakin yapılan bu çıkış yeterli değildir. Meydanlarda mangalda kül bırakmıyorlar. Lakin etkili bir karşılık vermiş değiller.

    Hükümetimiz ürkek ve çekingen politikalar ile durumu idare etmeye çalışıyor. Hâlbuki “aç canavara karşı sevgi beslemek onu saldırmaya teşvik etmektir”. Ülkemizin onurunu koruyacak, izzetli ve haysiyetli bir politika uygulamasını bekliyoruz. İşte bunu Ayasofya ile sağlayabiliriz.

    Gelin görün ki, müthiş bir ürkeklik, çekingenlik ve pısırıklık almış başını gidiyor. Elbette Ayasofya’nın perişan hali halkımızın vicdanında derin yaralar açmaktadır. 1991 yılında Ayasofya’nın köşesindeki “sultan mahfilinin” camiye çevrilmesinden beri tek bir çivi çakılmamıştır. Siyasetin ustalık döneminde karşımıza bu şekilde pısırık olarak çıkmamaları gerekirdi. Biz ancak makale yazarak yapılanları üzülerek takip ettiğimizi söyleyebiliyoruz. Fakat Allah, zerre kadar dahi olsa iyi ve kötü işleri görüyor ve biliyor. Elbette bunun karşılığını da verir. Bu dünyada olmasa ruz-i mahşerde karşılıksız kalmaz.

    İnşallah bu yazıdan ders çıkarılır da halkın beklentilerine bir cevap verilir. Eğer bu seçimleri de kazanmak istiyor iseniz halkımızın vicdanından yükselen seslere kulak vermelisiniz, vesselam…
     

Yazar : Vehbi KARA

Dr. Vehbi KARA, 1965 Yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini yine İstanbul’da tamamladıktan sonra 1982 yılında Deniz Harp Okuluna girerek askeri öğrenci olarak eğitimine devam etti. 1986 Yılında Kontrol Sistemleri bölümünden Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak mezun olduktan sonra Teğmen rütbesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı savaş gemilerinde ve karargâh birimlerinde deniz subayı olarak görev yaptı. Savaş gemilerinde güdümlü mermi ve top atışlarında birincilik kazanmıştır. 1997’de Yüzbaşı rütbesinde iken askerlik mesleğinden ayrıldı ve ticaret gemilerinde çalışmaya başladı. Gemi Kaptanı olarak çeşitli ülkelere ait 30’dan fazla ticari gemide görev yapmış çalıştığı firmalardan ödüller almıştır. 2011 Yılında Araştırmacı kadrosu ile İstanbul Üniversitesinde göreve başladı ve halen de bu üniversitenin Su Ürünleri Fakültesinde ve Mühendislik Fakültesinde denizcilikle ilgili meslek dersleri öğretmenliği görevini yürütmektedir. 1997 Yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Petrole Dayalı Stratejiler ve Uluslararası İlişkilerde Petrolün Rolü” isimli çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2015 Yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümünde “Çalışma İlişkileri Açısından Kapitalizm Sonrası Dönem: Malikiyet ve Serbestiyet Devri” başlıklı çalışması ile doktora eğitimini tamamlamıştır. Uzakyol Kaptanı yeterliliğinde gemi kaptanlığı, Denizci Eğitimci Belgesi ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği sertifikaları mevcuttur. Denizcilik, askerlik, tarih ve iktisat konularında çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde makaleler yazan Vehbi KARA’nın “Bahriyede 15 Yıl” ve “Altı Ayda Altı Kıta” isimli iki kitabı bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Güzel Sözle ‘Cihad’ Lâzım…

Bütün gücünü kullanma ve mücadele anlamına gelen cihad, Allah’ın dinini yayma mücadelesidir, tebliğdir. İnananların cihadı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Bahriye Mektebinde Garip Bir Ramazan / Vehbi KARA

1986 yılında Bahriye mektebini bitirmiş savaş gemilerinde görevime başlamıştım. Fakat o yıl çok üzüldüğüm bir …

Kapat