Ana Sayfa / KASTAMONU / Kastamonu Yazıları / Gurbetten sılaya doğru

Gurbetten sılaya doğru

Yazar: İbrahim TENEKECİ 

Yola çıkmak, niyet etmek anlamına geliyor. Varmak, birinci değil, ikinci işimiz.

Bir Hadis-i Şerif: “Sıla-i rahim, ömrü uzatır.” (Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, sayfa 465.) Çifte bayram için atalar yurduna doğru yola çıkıyoruz.

Gerede’den Karabük istikametine dönmeyeceğiz. Bu kez Ilgaz Tüneli’ni kullanacağız. Madem yapılmış.

Çankırı topraklarında ilerliyoruz. Çerkeş, Atkaracalar, Kurşunlu, Ilgaz… Sergiler, yol boyunca bizi takip ediyor. Kaya tuzu, pişmiş mısır, semaverde çay. Mola vermemek olmaz.

Ilgaz ilçesinin eski ismi Koçhisar-ı Bâlâ. Bâlâ, yukarı demek. Zir de aşağı. Yani Yukarı Koçhisar.

Çankırı’nın gönlümdeki yeri ayrıdır. Fikir vermesi için bu ilimizdeki bazı köy isimlerini paylaşalım: Kayı, Hisarcıkkayı, Kayılar, Kayıbekir, Kayıören, Çaparkayı, Dodurga, Afşar, Beydili, Bayındır, Derebayındır, Yenicebayındır, Çavundur, Salur, İğdir, Yuva, Kınık. Hepsi Türk boyu. Benzer yoğunluk Bolu ve Kastamonu illerinde de var.

Ilgaz Tüneli, bizi başka bir iklime taşıyor. Tünelde ‘sığınma cebi’ var. Bunu görünce gülüşüyoruz. Hayır, onu demek istemedim.

Kastamonu ilindeyiz. Kayı, Çavundur gibi merkeze bağlı büyük köylerden geçiyoruz. Türk boylarının aziz hatırasını yaşatan köyler. Aklıma Hüseyin Nihal Atsız’ın cümleleri geliyor: “Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinde yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya’dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır.” Kendi ailemden biliyorum. Hep şehit. Erkek sayısının bire kadar düştüğü zamanlar oluyor. Birinci Cihan Harbi’nin sonunda, hanede dört yaşında bir sabi kalıyor sadece.

Mesela Araç ilçesi, nüfusuna oranla, en fazla şehit veren beldemiz.

Babam anlatmıştı. Gençken, bir köye yolu düşüyor. Hayli yaşlı bir çifte rastlıyor. Ninemiz hâlâ dünyalar güzeli. Dedemiz ise bedensel engelli. Babam, “birbirinizi nasıl buldunuz” diye soruyor. Kadıncağız, “ah evladım, bilmezsin sen” diyor ve başlıyor anlatmaya: Savaş yüzünden köylerde erkek kalmamış. Giden gelmemiş. Ayağı sakat olduğu için dedemizi askere almamışlar. Köyde delikanlı olarak bir o kalmış. Köyün bütün kızları onunla evlenmek için yarışıyormuş. En güzelleri ninemiz olduğu için, evlilik ona nasip olmuş.

Yolumuza devam edelim. Bel ve ören kelimelerinin geçtiği yerleşim isimleri artıyor. Hatta bu ikisinin birleştiği bile oluyor. Bakınız: Belören. Bel kelimesinin anlamlarından biri de bu: İki dağ veya tepe arasında geçit veren kısım, boğaz. Belen ile aynı anlama geliyor. Ören garip kalmasın: Eski bir yerleşim yerinin yıkılmış haldeki kalıntısı, harabe, virane. Böyle bir yerin üstüne yahut yanına yeni yerleşim kurulunca, ismi genellikle ören kelimesiyle bitiyor: Karacaören, Kızılcaören gibi.

Kastamonu Şeker Fabrikası’nın önünden geçerken burukluk yaşıyorum. İsmi bile güzel ve tehdit içermiyor: Şeker İş Sendikası.

Sonradan Alatarla olarak değiştirilen Germeç beldesinin önündeyiz. Germeç, günümüz dilinde, ‘çamaşır ipi’ anlamına geliyor. Tarihe bakınca iş değişiyor. Germeç, köklü bir Türk topluluğunun ismi. Alatarla nedir?

Kelimeler ve onların tarihi anlamları peşimizden ayrılmıyor. Nihayet Taşköprü’deyiz. Fazla oyalanmadan dağlara doğru gitmek istiyoruz. Köyümüz ve anne babamız dağlarda. Rakım bin beş yüz civarı.

Kaç zamandır tek tip tarımın sakıncalarını düşünüyorum. Karma tarım daha iyi sanki. Tek tip tarımda o yıl mahsul para etmezse veya herhangi bir nedenden dolayı verim düşük olursa, üreticiler hayli sıkıntı yaşıyor. Borçlar ödenemiyor. Taşköprü ovasının neredeyse tamamı sarımsak üretimine ayrılmış. Başka ürünler de olsa keşke.

Biraz alış veriş yapmamız lazım. Eskiler “aksata” der. Bir bakkalın camında şu ilanı görüyorum: İşçi bulunur.

Bir tanıdığımız “şehit geldi” diyor. Plan değişti. Hemen kabrini ziyaret etmek için mezarlığa gidiyoruz. Bize göre bütün şehitler tazedir. Şehit polis memuru İlker Narin için el Fatiha.

Artık tırmanıştayız. Yolumuz tozlu toprak. Sessizce ölen dağ köylerinin arasından, kıyısından geçiyoruz. Bu köylerin bir kısmı Türk boylarının ismini taşıyor. Çetmi (Çepni) gibi.

İşte geldik. Bulunduğum yer üç yüz altmış derece açı veriyor. Yüzümü Ilgaz dağlarına dönüyorum. Sağ yanım Çankırı’nın Ilgaz, sol tarafım Çorum’un Kargı ilçesi. Kendimi uç beyi gibi hissediyorum. Türkümüz belli: Şu dağların arkasını bilirim.

İnsan unutkandır. Hafızamı pekiştirmek için yer isimlerini tekrarlıyorum: Kurt Damı, Koyun Böğrü, Ahmet’in Göynüğü. Göynük, yanık demek. Vaktiyle, Ahmet isimli biri, ormanın seyrek olan yerini yakıp tarla açmış. Böylece ismi Ahmet’in Göynüğü olmuş. Ah bu hikâyeler. Eskiden, ormandan tarla açma işi hayli yaygınmış. Ağaçları kesmek veya yakmak kolay, köklerini çıkarmak ise çok zor. İmdada kökçüler yetişiyor. Böyle bir meslek grubu varmış. Dört beş kişilik ekipler halinde çalışıyorlarmış. Soyadı kökçü olanlara küçük bir bilgi.

Artık dağ köylerinde insan kalmadı. Tarım bitme noktasına geldi. Hayvancılık da öyle. Tabiat, kaybettiklerini geri kazanıyor. Tarlalar hızla ormana dâhil oluyor. Bir tarlaya on sene sahip çıkılmazsa, çam ağaçları orayı ele geçiriyor. Belki de en sevimli işgal budur.

Bir elma bahçesi vardı. Şimdi ormanın yüz metre kadar içinde kalmış. Elma ağaçları iyice yabani olmuş. Su kaynakları da bundan payını alıyor. Tadını özlediğim iki uzak pınara gittim. Ormanın içinde. Suları kesilmiş, gözeler çamurla dolmuş. Üzüntü.

Eski bey köylerinde bile kimse kalmamış. Sıfır nüfus. Yaşanmışlık ile ıssızlık aynı çatı altında buluşuyor.

Toprağı verimsiz, iklimi sert olan yoksul dağ köyleri, emeklilerin kesin dönüş yaptığı yerlere dönüşüyor. Sanki vedalaşmak, helalleşmek, geçmişle hasret gidermek için geliyorlar. Babamın durumu da böyle. “Allah İstanbul’dan razı olsun” diye dua ediyor. Bir insan, bir şehre neden dua eder? İşte cevabı: “İstanbul bizi yoksulluktan kurtardı.”

Gece oluyor. Gökyüzü, bütün güzelliğiyle yeryüzüne dokunuyor. Yıldızlar ve kaynağı belirsiz sesler. Biraz yürüyüş iyi gelir. İnsanı kendine getiren yürüyüşleri sevmeliyiz.

Bayram namazını köyün camisinde kılıyoruz. Başka köylerden de gelen var. Cemaat dört beş kişiyi geçmezdi. Şimdi kırk kadar. Çoğu bizim gibi İstanbul’dan gelenler. Namazdan sonra, caminin içinde, yaş sırasına göre halka oluyoruz. Bizim yaş da bayağı ilerlemiş. Babam ilk üçe girmiş. Eller öpülüyor, hatırlar soruluyor. Elli yaşına kadar olan herkes, aynı cümlenin muhatabı oluyor: “Görmeyeli ne kadar büyümüş.”

Bazı köyler, birkaç günlüğüne olsa da şenleniyor. Bayramın bereketi. Sonra tekrar o yorucu sessizlik, o derin ıssızlık.

“Göç veren iller” ifadesinin ne kadar havada kaldığını, kimsesi kalmamış köylerde daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü gazetelerde okuduğumuz rakamlar, burada insanlara ve hayatlara tekabül ediyor.

Yeni Şafak 

İlginizi Çekebilir

Kastamonu Gezi Yerleri, Tarihi Dokusu

Kastamonu Gezi Yerleri Tarihi Dokusu Kastamonu İlinde Gezilecek Yerleri Tarihi Ve Turistik Dokusunu Sizler İçin Gezdik, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Kastamonu Yazıları
Kastamonu Gezi Yerleri, Tarihi Dokusu

Kastamonu Gezi Yerleri Tarihi Dokusu Kastamonu İlinde Gezilecek Yerleri Tarihi Ve Turistik Dokusunu Sizler İçin Gezdik, …

Kapat