Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Güzel Oğlanlar, Yakışıklı Kadınlar

Güzel Oğlanlar, Yakışıklı Kadınlar

Erkekler, toplumsal işbölümünün değişmesiyle yitirdikleri iktidar sayesinde özgüvenlerini kaybetti; giderek daha da kararsızlaştı. Kadınlar ise eski düzen karşısında kazandıklarını düşündükleri zaferle giderek daha güçlü ve özgür hissetmeye başladı; erkeklerin rolünü devraldı.

Erkeğe benzeyen kadın, kadına benzeyen erkek konusunu düşündüğümde aklıma ilk gelen eser, modern dünya edebiyatının öncü isimlerinden Virginia Woolf’un Orlando’su oluyor. Ne erkeğe benzeyen kadındır Orlando, ne de kadına benzeyen erkektir. Orlando hem ikisidir, hem de hiç biridir. Hem iki cinsiyetlidir, hem de cinsiyetsizdir. Kitabın ilk yarısında erkektir, ikinci yarısında ise kadın oluverir. Orlando, güzel bir oğlandır; aynı Orlando yakışıklı bir kadındır. Eser, biyografi türünün bir parodisi olmasına rağmen, ne mesajı komiktir ne de anlattıkları gerçeklikten kopuktur. Orlando, Virginia Woolf’un erillik ve dişillik kalıplarında biçimlenen cinsiyet rollerini, androjenlik olgusu üzerinden reddettiği ve feminist literatürde hatırı sayılır bir yeri bulunan çalışmadır.

Orlando örneğinin gösterdiği gibi, kitle iletişim araçları bu kadar popüler olmadan önce de toplumsal olarak belirlenmiş kadınlık ve erkeklik rollerine itirazlar söz konusuydu. Ancak geldiğimiz noktada sanırım işler çığırından çıkmış durumda. Artık reklamlarda erkeğe benzeyen kadınlar ve kadına benzeyen erkekler görüyoruz. Medyada, keskin ve sert hatlarıyla güçlü bir imaj yaratmak isteyen kadınlara verilen tavsiyeleri okuyor, yüksek bel bol kesimli pantolonların, mokasen ayakkabıların, papyon ve kravat gibi parçaların kadınlar için maskülen giyim tarzının vazgeçilmezleri arasında olduğunu öğreniyoruz.

Aynı akım çerçevesinde erkeklerin de giderek daha efemine göründüklerine, kadınsı saç kesimleriyle, kırmızı rugan ayakkabılarıyla, fularlar ve slim fit de denilen daracık kesimli kıyafetleriyle, hatta çeşitli tonlarda rujları ve kadınsı makyajlarıyla boy gösterdiğine şahit oluyoruz. Bu görüntülere alışkanlık kesbettiğimiz için de yadırgamıyoruz.

Homojenleşen kimlikler

Kadın modasında yükselen maskülen parçalar, erkeklerde de feminen dokunuşları getiriyor. Ya da tam tersi oluyor. Erkeklere yakıştırılan efemine giyim, kadınları maskülenleştiriyor. Fark etmez. Sonuçta, reklamcılık ve moda sektörü, giderek iki cinsin giyimini homojenleştiriyor, hemen her kıyafet her iki cins için de giyebilir oluyor.

Bahsini ettiğimiz durum, sadece sadece giyim kuşam ya da makyajla sınırlı değil. “Bu sadece bir moda akımı, bir süre sonra geçer” diyebilmek için ise, elimizde hiçbir done yok. Çünkü söz konusu değişim ve dönüşümün psikolojik, sosyolojik bir tabanı olduğu muhakkak, aksi takdirde bu kadar yaygınlaşamaz, böylesi genel bir kabul göremezdi. Keza, diyalektik bir şekilde, modanın zihniyeti, zihniyetin de modayı ağır ağır şekillendirdiği, dönüştürdüğü ve evrilttiği de bilinen bir gerçek.

Peki, ne oldu da iki cinsi de kendi varlık alanında değerli gören bakış açısından, iki cinsin bileşimine, dolayısıyla cinsiyetsizliğe vardık? Bir dönem kadınları erkeklerle dövüştüren, onları birbiriyle kavga ettiren bakış açısı; hangi ara iki cins arasındaki tüm farklılıkları törpüleyerek karşı cinsi taklit eden, dolayısıyla giderek cinsiyetsizleşen insanlar yaratmaya başladı… Reklamlardaki androjen modası, feminizmin başka türü mü?

Baştan almakta fayda var: Ataerkillik, yüzyıllar boyunca bütün toplumların temel yapılarından biriydi. Aile biriminde erkekler, kadınlar ve çocuklar üzerinde kurumsal olarak desteklenen bir otoriteye sahipti. Öyle ki asırlar boyunca insan ilişkileri, dolayısıyla kişilik de ataerkilliğin kültüründen, kurumlarından kaynaklanan egemenliğin, şiddetin izlerini taşıdı. Ancak 1960’lardan itibaren Batı’da ataerkillik sarsılmaya başladı. Bunun üç nedeni vardı: Biri enformasyonel ve küresel bir toplumun yükselişi, ikincisi teknolojinin yükselişi ve üçüncüsü kadın mücadelelerinin ve feminist hareketin güçlenmesi.

Modern Batı’da kadınların ücretli işlerde çalışmaya başlaması, erkekler karşısındaki pazarlık gücünü arttırırken, ailenin geçimini sağlayan kişi olarak erkeğin egemenliğini de temelinden sarstı. Cinsiyetler arasındaki işbölümünün sözünü ettiğim şekilde dönüşüme uğraması, kadınların kendilerini erkeklerle eşit görmesine, onlarla aynı haklara sahip oldukları iddiasını yükseltmelerine, kendi bedenleri ve hayatları üzerinde söz sahibi olduklarını düşünmelerine yol açtı. Bu, önemli bir bilinçlenmeydi, çünkü tarihî kırılmaya uğratarak toplumun kökenlerine, kim olduğumuz sorusunun kalbine inen bir yol açtı.

Üretmeyen, ama tüketen cinsellik

Kadınların bilinçlenmesi, klasik aile modelinin çözülmesine neden oldu. Feminist hareketler yükseldi, boşanmalar arttı, doğurganlık düştü, aile küçüldü. Tek ebeveynli aileler, evcil hayvanlarıyla yaşayanlar ya da yalnız yaşayanlar giderek çoğaldı. Cinsel özgürlük akımı, lezbiyen ve gay hareketleri bu süreçte ortaya çıktı. Sonuçta Batı’da aile tamamen yok olmadı ama aile adı altında birlikte yaşama biçimleri çeşitlendi. Çünkü aile içindeki iktidar sistemi değişti. Nitekim 60’lar ve 70’lerde Batı’da ortaya çıkan cinsel devrimi ve ardından 80 ve 90’lardaki AIDS salgınını hatırlamak bile klasik ailenin çözülmesiyle ortaya çıkan sonuçları görmeyi olanaklı kılar. Böylelikle, ünlü sosyolog Castells’in deyimiyle, “Cinsel olarak özgürleşmiş toplum, bireylerin kendilerini üretmekten ziyade birbirlerini tükettiği bir kişisel fanteziler süpermarketinden ibaret hale geldi.”

Ailenin değişmesi elbette o ailelerdeki çocukların kişilik sistemlerine de sirayet etti. Aile içindeki paternalist, yani babacıl kurallar yok olunca, aile üyeleri giderek bireyselleşti. Bu bireyselleşme sonrası kişisel talepler, kurumlar ve kuralların ötesine geçti, cinsellik de aile bağlamının dışına çıktı. Klasik ailede ilişkiler ve roller, formel ve kurumsaldı. Ancak yeni aile biçiminde eşlerin birbiriyle ilişkisi, evdeki bireylerin çalışma hayatları, ekonomik beraberliği, ev işlerinin yapılması, çocukların büyütülmesi, cinsellik, duygusal destek gibi rol ve sorumlulukların sabit ve formel kuralları olmadığı için hepsini aynı anda yürütmek olası değildi. Dolayısıyla yeni aile modelinde hem aile üyelerinin birbirleriyle, hem de aynı üyelerin toplumla istikrarlı ilişki kurabilmesi mümkün olmadı. Yeni aile modeli, yeni cinsellik modelleri ve yeni kişilik tipleri ortaya çıkardı. Ve bu yeni durum “özgürleşme” olarak adlandırıldı. Kişilikler giderek esnekleşti; cinsellikler de öyle…

Esneyen kimlikler zamanla flulaşıyor

Cinsel rollerin esnekleşmesi derken şunu kastediyorum: Erkekler, toplumsal işbölümünün değişmesiyle yitirdikleri iktidar sayesinde özgüvenlerini kaybetti; giderek daha da kararsızlaştı. Kadınlar ise eski düzen karşısında kazandıklarını düşündükleri zaferle giderek daha güçlü ve özgür hissetmeye başladı; erkeklerin rolünü devraldı. Bugün reklamlarda ve moda dünyasında sık sık gördüğümüz efemine erkek ve maskülen kadın figürlerinin yaptığı şey işte bu; değişen ve giderek tuhaflaşan dünyanın aynasını yüzümüze tutmak. Gördüğümüz şeyleri yadırgamıyoruz ama kırmızı ruj sürmüş bir erkek fotoğrafıyla karşılaştığımızda, sanırım hiçbirimiz mutlu da olmuyoruz. Hepimizin yer yer şikâyet ettiği klasik ataerkil düzenin dağılması kadınlar açısından her ne kadar sevindirici bir gelişme gibi görünüyor olsa da bu sürecin birtakım sonuçları oldu.

Bunları tek tek saymaya lüzum görmüyorum; zira Batılı toplumların ve Batılı toplumların izinden giden bizim gibi “iki arada bir derede” toplumların yüzleştiği sosyolojik problemler, toplumsal şiddet, bireysel tedirginlik, umutsuzluk ortada. İnsan, ataerkilliği yıktı, ama onun yerine varoluşsal bir tatmin/mutluluk sistemi geliştiremedi.

Sonuç olarak; bizim görevimiz eşitlikçi bir dünyada kadınları, erkekleri ve çocukları kendi ontolojilerini koruyarak bir araya getiren, yeni bir arada yaşama ve paylaşma modeli aramaktır. Zira ihtiyacımız olan şey kadınların erkekleşmesi, erkeklerin kadınlaşması değil. İhtiyacımız olan şey, kadınla erkeğin birbirine dönüşmesi, androjenleşmesi, esnek cinsiyetler kazanması da değil. Kadınla erkeğin birbiriyle kavga etmesi, savaşması, mücadele etmesi de değil. Tek ihtiyacımız, kadın ve erkek kimliklerinin yerli yerinde kalması. Kadın olmadan erkek, erkek olmadan kadın nedir ki?

Özlem Albayrak, “Güzel Oğlanlar, Yakışıklı Kadınlar”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2017, Sayı 3. dunyabizim.com

İlginizi Çekebilir

Kitle Teorisi ve Ideolojik Aygıt Olarak Spor

Yazar: Prof. Dr. Serhat Ulağlı XX. yüzyıl spor ve ideoloji arasındaki sıkı ilişkinin alenen ifşa olduğu …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Seçme Yazılar
Rafadan Yumurta

Yazar: Soner DUMAN Hiç rafadan yumurta yaptınız mı? Mutlaka yapmışsınızdır. Bunun en zor tarafı nedir? …

Kapat