Ana Sayfa / Yazarlar / “Hakiki İstikbal” ya da…

“Hakiki İstikbal” ya da…

Ö Y K Ü

“HAKİKİ İSTİKBAL” YA DA…

  “Murad Beg’in naklettiği ve Biysk’teki direnişi örgü örgü işleyen hâdiseleri “Çitral Mülteci Kampı”nda ders verdikten sonra, Afgan mukavemeti saflarına yolladığım talebelerime ve istikbale hazırlanan sizlere anlatmayı bir vecibe biliyorum. Dedem Gökhan’ın  asabi ve isyancı ruhunun nasıl durulup “orta yolu” bulduğuna da şahit olan Murad Beg’in bana tevdi ettiği bu kısa tarihçe, istiklalimizin istikbale akan ırmak debisini, ırmak hırçınlığını, ırmak süratiyle akıntı şahlanışını tasvir ediyordu aynı zamanda. Tarihe meraklı talebem Abdulcemil’in maziyi didikleyen zihninin, hayallerimi ayaklandıran o günleri merak etmesi mesuliyetimi ağırlaştırıyor, ne yalan söyleyeyim,  biraz da korkutuyordu. Yanlış hatırlamak, o ibret verici ve yol açıcı mukavemetteki er oğlu erleri anarken, bir çeşit gaflet ve yanlış hatırlamayla vefasızlık nankörlüğüne düşmekten titriyordum.

  Murad Beg’in hayat serancamını gözleyen ben olamazdım elbet; yaşım müsait değildi. Anlatan bizzat o, Murad Beg’di. Biysk’teki sürgün koalisyonu hâlindeki direnişi ve hikâyesini, Hindukuşlar’a yaslanmış kulübesinde geceler boyu anlatırken, sonunda kötürüm kalarak, gazada bir ayağını ve hafızasını geçici olarak kaybetmiş, şimdi de -hâlâ- gelgitler yaşayan birine, Afgan cihadının Cemaleddin’ine emanet bırakmış, belki de istikballere anlatmam için sessiz bir pakt kurmuştu benimle. Hamdullah Beg’in torunu olmak, Murad Beg’e bu vecibeyi yüklediğine göre bana  vebali hayda hayda bırakırdı. Bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirememekten korkuyordum. Yine de nakletmeye başlamalıydım.      

  Bütün tedirginliğime rağmen: “Tevekkeltü  ‘Alallah…” diyerek nakletmeye başladım. Her işte tek dayanağımız O değil miydi her zaman?

***                                                                                                                                                                 -1926-

  Ölüm buzuna kesmiş beyazlığı üç saat sürerek daha da kabartan kar, sonunda tek tük atıştırmalara döndü. Rüzgâr ve tipinin aynı anda bastırması şehir ve istasyondaki hayatı durdurmuşa benzerdi. Farklı milletlerden teşkil olmuş sürgünler, tipi ve dondurucu soğuk şokunu üzerlerinden atmış, çevrelerine bakınıyorlar; gar binasını, zikzaklar çizerek her insanda ayrı çağrışım bırakan etrafı karla örülmüş rayları, kendilerine ve peronlara tepeden bakan karakol pencerelerini kimi ilgisiz, kimi boş, kimi de meraklı gözlerle seyrediyordu.

Komiser, pencere tülünün ardından dışarıyı seyrediyordu, bir yandan da piposundan bir nefes daha alıp eseflendi. Daha bu sabah vagonlarla getirilen sürgün kafilesinin fertleri birbirine sokulmuş oturuyor, üşüye titreye bekleşiyorlardı. Çene kemikleri oynadı komiserin; misafirlerinden yana döndü. Bacaklarını iki yana açmış, ellerini arkada bağlamıştı. İçeridekileri mühimsemez görünüyordu. Dışarıyı işaretleyerek:

  “Yolda epeyce eksildiler,” dedi. “Burada birkaçı daha geberse de biraz rahat etsem.”

  Karşılık veren, kısa boylu ve şişman Binbaşı Tuyurin’in sesi, bezgin insanlara has şekilde titriyordu: “İyi tanırım bunları.” dedi. “Acayip inatçılar. Tarih boyunca, belki de o hisleri ayakta tuttu onları.” Karakolda, komiserin odasındaydılar. İkinci kattaki odanın mor halısı etrafa sırıtıyordu sanki. Masa, koltuk, üçgen dizilmiş berjerler… Sürahi ve kahve fincanlarının bırakıldığı iki sehpa etrafa çalım satıyordu. Saç soba içeriyi iyi ısıtıyordu.

  Bölgedeki iş yerlerinin, Petrovska köyündeki maden ocaklarının, güneydeki demir haddehânelerinin ve çevredeki kereste işletmelerinin personel şefi Peter İvanov, pencere karşısındaki koltuğunda, ayak ayak üstüne atmış oturuyordu. Binbaşı ve komisere umursamazca bakıyordu. Alın çizgileri oldukça derindi. Durgun ve uzun bir simaya, kahverengiye çalan saçlara sahipti. Komiser ve binbaşının konuşmalarını işitince, sessiz kalamayacağını anladı. Gözlerini yere indirerek bir anlığına daldı. Böyle görünmenin bir işe yaramayacağını anlayınca silkinir gibi ayıldı; duru tenine hafifser bir gülüş yayıldı:

  “Anlaşılan bana kastınız var sizin.” dedi. Sözünün ön ve ardını düşünmediği için, “bu bürokrat ve rejim muhafızları”nın kendisini yanlış anlayabileceği endişesiyle içeridekilerin yüzlerine tek tek baktı. Hiçbirinde bir anormallik görmeyince rahatladı İvanov. Binbaşı, duygu kırıntısı bulunmayan yüzünü çevirip mânâsız gözlerini İvanov’a dikti. İvanov onu kâle bile almadı, yerinden doğrulup pencereye gitti. Camın buğunu silip, rayların önünde dona titreye bekleşen sürgünler için:

  “Bunları, bana işçi diye verip başıma saracaksınız bir de…” diye konuştu. Bu anda da işaret parmağıyla kafileyi gösteriyordu. Komiser, İvanov’un bu tavrını ve sözlerini hem kendine, hem de içerideki üstlerine yapılan büyük bir saygısızlık saydı: “Onları buraya ben sürmedim ki yoldaş, boşuna sitem ediyorsun.” dedi.

  Binbaşı alınmıştı galiba, bakışlarındaki dikkati gevşetmeden görünenleri süzmeyi seçti komiser. İvanov ise başını çevirme gereği bile hissetmeden: “Şakadan da anlamaz bunlar,” dedi içinden. “Amma da garip adamlar!”Gözlerindeki dikkati gevşetmeden, görünenleri süzmeyi tercih etti. En başta, yola kalabalık çıkıp buraya ancak yarısı varan kafiledekilerin, ufak bohçalarını gördü. Her biri değişik renkte olan denkler, sanki bir siperin kum torbalarını andırıyordu. Dünya savaşı ve ardından gelen Bolşevik İhtilalcilerinin siperlerdeki kum torbalarını hatırladı. Bu hatıra ancak kısa an sürdü, zira o kadar geniş bir zamana sahip değildi. Bu yüzden üzerinde durmadı.

  İvanov’un hatırayı atlamasının sebebi onu unutmak isteyişi değil, gördüğü bir çift gözdü. Sivrilmiş bir bakış ve bakışın yerleştiği bir çift çocuk gözü… Ve dimdik.  Kaşlarında bir yığın hüzün kol geziyordu, alnı parçalı bulutlu göğü andırıyordu. Perişan kılıklıydı diğerleri gibi; kafilenin en önünde duruyor, delici bakışlarını pencereye yolluyordu. Öbür sürgünler gibi oturmamıştı, ayaktaydı. Başı yana meyilliydi, gövdesi tıpkı gözleri gibi dimdikti.“Ne var çocuğun hâlinde?” diye düşündü. “Her şeyi büyütüyorum galiba. Bugün hissî yanım üzerimde anlaşılan.” diye kızdı kendine ama düşüncesinin başka bir vadiye kıvrılmasına engel olamadı. “Sürgün ve sürgünlüğü bizzat yaşamadım ama bunların ne olduğunu az çok anlıyorum.”

  Sürgünlük sefaletti, açlıktı, hastalıktı, soğuktu. Önceleri hâdisenin bu yanlarından haberliydi. Sorup öğrenince, hâdisenin asıl vurucu silahının bunlardan daha başka olduğunu öğrenmişti İvanov. Dinlediği sürgünden dinledikleri, İvanov’un beyninde yankılanan konuşması, bir hayal ülkesinde yaşadığı vehmine düşürmüştü onu. “Bu dediklerin de bir şey mi sanki? En mühimi, alnımıza vurulan damga; sürgün! Devamlı olarak eşya muamelesi görmek ondan bundan. İşte sürgünlük, kişi olarak değil, cansız bir varlıkmış gibi görülmenin kalpte açtığı yaradır.” Bunu tâ yüreğinin derinliklerinde duyması, bir sızının köpürerek çağıldadığını hissetmesine sebep oldu. Zihnini silkeleyip dikkatini tekrar çocukta topladı. Çocuk, ancak dokuz on yaşlarında gösteriyordu. Üzerindeki yer yer yırtık, yer yer de yamalı ceket bile yaşıtlarından iri olduğunu gizleyemiyordu. Simsiyah saçları dalgalanıyordu, gözleri enginlerdeydi. “Acaba hangisinin çocuğu?” diye düşünmeden edemedi. “Şu çocuk?..” dedi ve yutkundu.

  Komiser bir vukuat var zannıyla pencereye döndü telaşla. Sâkin manzara rahatlattı onu, açıkladı: “Merak mı ettin yoldaş? Hemen iştahlanma. Şimdilik işine yaramaz. Önce büyümesini ve Kızıl rejimin ilkelerin göre şekillenmesini bekle, işçilerin arasına sonra katarsın. Hele bir proleterya kalıbına dökülsün de…” İvanov cevabı duymamışa benzerdi: “Kayıtlarınızda yazıyordur. Kimin çocuğu olduğu vardır orada. Meraklandım; pek uyumsuz birine benziyor.”

  Binbaşı Tuyurin, karşılıklı konuşma sırasında, kendini kenara itilmiş görmeye başlamıştı. Buz gibi soğuk sesiyle konuşmaya müdahelesi bundandı: “Kayıda kuyuda ne gerek? Aklımda zaten. Kafilede ana ve babası olmayan tek çocuk o. Başımın derdi yani.” Komiser iş olsun gibilerden fikir yürüttü: “En iyisi, onu bizden bir ailenin yanına vermek. Daha köklü bir proleterya eğitiminden geçer. Bir kolhoza yerleştirsek onu…”

  “İmkânlarımız sınırlı,” dedi binbaşı. “Eğer elimizden gelseydi diğer çocukları bile ana babalarından ayırırdık ama ne yaparsın ki bin türlü derdimiz var. Daha rejimi bile yeni yeni oturtuyoruz.” İvanov, bu sırada pencereden ayrılıp yerine oturmuş, bunları tedirgince dinlemişti, mevzuyu değiştirmeyi daha uygun buldu. Zoraki gayretiyle neşeye kaymış gözlerini komisere çevirerek: “Yoldaş komiser,” dedi; “şu içtiğinden bize de ikrâm etsene.” Komiser şaşakaldı birden; bu teklifsizliğe kızsa mı, içerlese mi bilemedi. Sitem gösterisi en iyisiydi şimdilik:      

  “Yoldaş Binbaşı Tuyurin’den neden istemiyorsun?” diye itiraz etti. Binbaşı oturduğu yerde kımıldanıp durdu.  Enli yüzü ve kalın dudakları söylenirmiş gibi titredi. Denileni hiç duymamış ve anlamamış gibi davranmak belki de en iyisiydi. “Konuya gelelim biz,” dedi; “çocuk pek kaba saba bir şeymiş. Rejime sâdık birinin yanına yerleştirmeden önce, cezalandırmak bence en iyisi olacak. Aklı başına gelir belki. Ne yapıyor şimdi?”

  İvanov, bu soruyu beklermiş gibi yerinden doğrulup pencereye gitti: “Ayakta,” dedi. “Gözleri bizim pencerede ve bakmakta. Derinliğimizi ölçmek ister gibi, gözlerinde kıvılcımlar çakmakta. Oturmamış, ayakta.”

Komiser, bunları duyunca bir kahkaha patlattı: “Sana şiir oku demedik yoldaş!” dedi; “Baban şair miydi yoksa? Arada bir şiir gibi konuşuyorsun da.” İvanov’un kulakları “baba” kelimesini işittiği andan itibaren uğulduyordu. Ayrı büyüdüğü babasını her hatırlayışında böyle olur, kötüleşirdi. “Kendimi toparlamalıyım,” diye düşünmesi, bu vaziyeti sezdirmemek içindi. Yine de dizlerinin takati kesilmişti. Bunu sezen Komiser: “Rahatsızsın galiba,” dedi; “gel, yerine otur. Çay, ıhlamur gibi bir şeyler getirsinler sana.”

  Artık soba da eskisi gibi sıcaklık yaymıyordu. Bunu hissetmek, ev sahipliğini hatırlattı Komiser’e. İvanov yürüyüp koltuğa yığılırken, Komiser kapıya doğru bağırdı: “Gelsene ulan!” Kapı hemen aralanmadı; belli bir ayak sürüme aralığı ardından gıcırtıyla açıldı. Sıska biri bembeyaz saçları, esmer yüzü, kırçıl bıyığı ve orta boyu ile dimdik girdi: “Buyur bey!” Komiser, “adam”ın bu pervasız ve aldırmaz tavırlarına dayanması gerektiğini kabulleniyordu ama bazen- şimdiki gibi- kendine hâkim olamıyordu. “Bey değil, yoldaş diyeceksin mankafa!”

  Orta yaşlı ama çektiği eziyetlerden dolayı başında siyah saç kalmamış adam, yüreğindeki bütün keskinliği gözlerine yığarak içerdekilere tiksinti ile baktı, kaşları daha beter gerildi. Kendisine emreden sesteki titreşim, ona sâkinleşmesi gerektiğini belirtti. Gerçeği kabullenmeliydi; kendisi hür değil, bu rejimin gözü küllü bir bağlısı da değil, sürgünlerinden biriydi.

  İvanov, başını çevirip adama bakmadı, bakamadı. Çene kemikleri oynadı sadece. Bu manzaranın kendisine dokunmaması için farklı bir işle uğraşması gerektiğinin farkındaydı. Yerinden doğrulup pencereye vardı, dışarıyı kolaçan ediyormuş gibi davranması bu yüzdendi. Çocuk hâlâ ayaktaydı; oturmamıştı, oturacağa da benzemiyordu. Rüzgâr tıknefes kalmasına rağmen, kar tek tük atıştırıyordu hâlâ. Çocuktaki değişiklikse, bakışlarıyla zeminde çiğnenmiş taze kar örtüsüne dalmasıydı.

  Odacı bu sırada eğilmiş, soba yanındaki kömür sandığından, ellerinin siyah olmasına aldırmadan, kömürleri pençeleyerek atmaya başlamıştı. İriydi elleri ve güçlü. Elli yaşın ve yaşadığı sürgün hayatının ağarttığı saçları alnına dökülüyor, kömürle zıtlık gösteriyordu. Dinçti hareketleri. Dudak kenarında bir çizginin belirmesi dışında, yüzünden herhangi bir mânâyı sezmek imkânsızdı.

  İvanov, pencere dışına saldığı bakışlarını, ani bir karar değişikliğiyle odacıya gönderdi. Kimseye aldırış etmez tavrıyla, sandıktan kavradığı kömür parçalarını, sanki sayarcasına sobaya tek tek atıyordu. Adamın bakışları, ancak bunu tamamladıktan sonra odadakilere döndü. İvanov’un ümit ettiği gibi bakış yönü kendisinde değil, Komiser ve binbaşıdaydı. Gözleri cam gibi donuktu. İçeriye girdiğinden beri odada sessizliğin saltanatı başlamıştı. Hiçbiri konuşmuyor, sadece onun hareketlerini seyrediyorlardı. İvanov, bunun sebebini düşünmek isterdi, şimdi yeri ve zamanı değil diye hesapladı. Orta yaşlı odacı, sessizliğin sözü karşıya bırakmak mânâsına geldiğini bildiğinden, dudaklarını sâkince aralarken öbür yandan da düşünüyordu. Odayı sükûn kapladığına göre, içinde biriken hisleri orta yere vursa ne kaybederdi? “Dışarıdaki sahne size bayağı zevk veriyor, değil mi komiser?”

  Komiser şaşkınlıktan da öte, afallar gibi oldu. Ne karşılık vereceğini bilemedi bir an. Yüzünü ateş bastı, elleri titrerken yüreğinde de tedirgin ürpertilerin dolaştığını hissetti. Adamın izin vermeden konuşması, nasıl bir cüretin işiydi? O da bu mânâ ve bu ses tonuyla!.. Kendini ne kadar dizginlemek isterse istesin bağırmak, kovmak, sövmek ve dövmek gibi istekler beyninde tepişip durdu: “Kendimi kaybetmemem lazım. Bu rejim haini sürgünle aynı derekeye inmek, bana şeref getirmez.” diye düşündü. “Hem,” diye devam etti içinden. “Bu tip adamların gerçek kimliklerini ve vazifelerini bilmek pek mümkün değildir. Ya gizli bir NKVD ajanıysa?”

  Bu yüzden meseleyi geçiştirmeyi daha münasip buldu. Böylesi bir düşünceye rağmen, elinde olmadan: “Pis Ukraynalı!” demekten kendini alamadı. Odacı, bu söze bıyık altından güldü, gözlerindeki donukluk silindi. Böylesi bir adamın kendisine, Ukraynalı oluşundan dolayı hakaret etmesinden gurur duydu ve İvanov için ümitlendi. “Aç karnına, hasta ve bitkin olarak kar, buz ve Sibirya soğuğunun insafına terkettiğiniz insanlar da sizce pis Türk değil mi?” dedi tükürür gibi. “Hani ikide bir halkların kardeşliğinden dem vururdunuz siz?”

  Binbaşı Tuyurin koltuğuna büzülmüş, olan biteni sinsice gözlüyordu. Komiserin davranış tarzını görmek, ileride işine yarayabilirdi. Bu durumu komiser de sezmişti; duraklaması, zaman kazanmaya çalışması bundandı. Zihnindekileri toparlama niyetiyle pipo küllerini halıya silkeledi, çekmecesinden kutuyu çıkarıp yavaş ve oyalayıcı tavırlarla piposunu doldurdu, ardından ateşledi. Okkalı bir nefes çektikten sonra, başını küçümseyici tavırla dikti. Kendinden emin ve gür sesiyle:

   “Onları buraya şu ya da bu milletten oldukları için sürmedik.” dedi; “Durumu böyle kavrıyorsan sana saf değil, aptal demek lazım.” Söylediği sözlerin, nasıl bir tepki doğurduğunu anlamak için sezdirmeden göz attı; sırayı kimseye kaptırmama niyetiyle devam etti: “Bunlar Müslüman. Kur’an ve Peygamberlerine bağlılar. Bunların, proleter sistem için ne mânâya geldiğini biliyor musun?”

  Suale karşılık almayı istemiyordu aslında; verilen cevap, göstermeye çabaladığı otoritesini tekrar heyelana uğratabilirdi. Bu yüzden sırıtarak, çabuk ve telaşlı ifadeye sığındı: “Bunları benden de iyi tanırsın sen. Bu adamlar bizim için zehirden beterdir. Bunca masrafa, bunca propagandaya, bunca zulüm ve tedbire rağmen proleter sisteme hâlâ direniyorlar, kabul etmiyorlar komünist sistemi. Düşüncemde haklı değil miyim yoldaşlar?” Konuşmalar hakkında binbaşının ne düşündüğünü öğrenmek için sormuştu. Cevap yerine Binbaşı Tuyurin, ağzında iki üç kelime geveledi ama bunların ne demek olduğunu, kendisinden başka hiç kimse anlamadı. Komiser, bu sırada aniden sâkinleşebildiği ve dizginleri topladığı için kendi kendini tebrik ediyordu. Odacıya döndü tekrar:

  “Bana bak Sergenyev,” dedi. “Sen tecrübeli ve görmüş geçirmiş eski bir tüfeksin. Eğer gerekirse sürgünleri bir tahtakurusu gibi ezebileceğimi de bilirsin. Ve yine bilmelisin ki sen de bir sürgünsün! Komiser, rütbeleri sökülerek önce esir kampına, sonra da buraya sürgün olarak yollanan Sergenyev’e eski yararlıklarını hatırlatarak hamasi bir nutka hazırlanıyordu ki bunun yersizliğini anlayarak sustu. Bu sessizlikten istifadeyle, İvanov kendi kendisiyle didişmeye başladı. Pencereden tekrar bakınca çocuğun hâlâ orada olduğunu fark etti. Seyrekçe ama tane tane yağan kardan mıdır, yoksa odacının cesaretinden midir, nedir; bir destan dinlediğini, hatta seyrettiğini sanıyordu, içi hayranlıkla kabarıp durdu.

  İvanov, kapı sesini duyup Sergenyev’in çıktığını tahmin edinceye kadar pencere önünde kaldı, ardından yerine döndü. Sesi dinçleşmiş, gürleşmişti. Huzurlu ışıklarla, ne yapacağını bilme aydınlığıyla parlamıştı yüzü. Hiç münasebet yokken komisere dönüp: “Bana kalırsa,” dedi; “şu anasız babasız, kaba saba çocuğu bir müddet tek başına bırakın. Bir kulübeye tıkın onu. Öylesi bir tecrübeyi daha bu yaşında yaşayacak olursa, herhâlde halkın hâlinden daha iyi anlar. Tipi ve soğuğa böyle yarı çıplak dayanabildiğine göre, kendi başının çaresine bakabilir. Hem bu, yoldaki yaramazlıklarına da bir ceza olur.”

  Komiser bakışlarını, bu sözler karşısında, “Benim işim değil bu,” dercesine binbaşıya çevirdi. Binbaşı Tuyurin’in umursamaz ve aldırmaz duruşunu fark edince, gürültüyle güldü: “İşimiz gücümüz kalmadı da sersem bir çocuğa mı kafa yoracağız?” dedi. Kaygılanmayı bırakıp alt çekmeceyi açtı, misafirlerine Amerikan purolarından ikrâm etti.” (Hasret…. Çalışmamdan)

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Ayrılıkları gayrılık kılarken…

Müminler arasında her an fırsat kollayan dehşetli ve sinsi bir tehlikeye: “Nazari ve içtihadi meselelerdeki …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Hâriçten Görünümlü Dâhilî Gazeller / “Sosyal Medyanın Ettiği”

Sosyal medyada kullanılan genel ifade üslubu, normal yazı üslubundan biraz farklı kuşkusuz. Geçtiğimiz dokuz yıl …

Kapat