Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Hasan Sabbah ve Fidâîler

Hasan Sabbah ve Fidâîler

Bunu paylaşınız

Prof. Dr. Abdülkerim ÖZAYDIN
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Nizârî-İsmaîlî Devleti’nin kurucusu olan Hassan Sabbâh’ın 438 (1046-47) veya 445 (1053-54) yılında İran’da İmâmiyye Şîası’nın önemli merkezlerinden biri olan Kum şehrinde doğduğu rivayet edilir. Kendisi, hayatını anlattığı ve adamlarının Sergüzeşt-i Seyyidinâ adını verdikleri eserinde aslen Güney Yemen’de hüküm süren Himyerî krallarının soyuna mensup olduğunu, babasının Yemen’den Kûfe’ye göç ettiğini, oradan da Kum’a ve nihayet Rey şehrine geldiğini ve kendisinin de burada doğduğunu yazmaktadır.1 Ancak Mîrhând, Nizâmülmülk’e dayanarak Tuslular’ın onun Himyerî asıllı olduğu iddiasını reddettiklerini ve atalarının Tûs’a bağlı bir köyde oturduğunu söylediklerini,2 İbnü’l-Esîr de Reyli (Râzî) olduğunu belirtmektedir.3

Hasan Sabbâh, Fâtımî halifesi Müstansır Billâh’tan sonra hilâfet makamına veliaht tayin ettiği Nizâr’ın, vezir ve başkumandan Bedr el-Cemâlî ise küçük oğlu Ahmed el-Müsta‘lî’nin geçmesini istiyordu. Bedr el-Cemâlî, bu konuda kendisine muhalefet eden Hasan Sabbâh’ı önce hapse attı, sonra da ülkeden sürdü. Başka bir rivayete göre ise Hasan bir yolunu bulup hapishaneden kaçtı, İskenderiye’den bindiği bir gemiyle Mısır’ı terketti ve 10 Haziran 1081’de İsfahan’a ulaştı. Dokuz yıl boyunca bütün İran’ı dolaşarak Bâtınîliğin propagandasını yaptı. Kirman, Yezd ve Hûzistan’dan sonra dikkatini İran’ın kuzeyine Hazar denizi sahillerine, Gîlân, Mâzenderan ve Deylem’in dağlık bölgelerine çevirdi. Burada başına buyruk yaşayan savaşçı bir kavim oturuyordu;
İran’ın eski hükümdarları bu insanları hiçbir zaman itaat altına alamamışlardı. Hasan Sabbâh, üç yıl süreyle çalışarak en büyük gayretini Şiî İsmâilî propagandasından çok etkilenen bu bölgede harcadı ve dağlardaki muharipleri kendi saflarına çekerken gönderdiği dâîlerle yöre halkını da kazandı.
Bu sıralarda faaliyetlerini dikkatle izleyen Selçuklu Veziri Nizâmülmülk Rey’deki görevlilere onu yakalamaları için emir verdi; fakat Hasan buradan kaçıp Kazvin’e gitmeyi başardı. Sonunda Rûdbâr vadisinde kendisine karargâh seçtiği ve “beldetü’l-ikbâl” dediği müstahkem Alamut Kalesi’ne yerleşerek Nizârî-İsmâilî Devleti’ni kurdu (6 Receb 483/4 Eylül 1090).

Bâtınîler’in, muhaliflerini tehdit etmek veya ortadan kaldırmak amacıyla yetiştirdikleri görevlilere fidâi denilirdi. İslâm tarihinde örneklerine ilk defa Hâricîler’de rastlanan fidâîlerin Nizârî-İsmâilîler devrinde teşkilâtlanmış oldukları görülmektedir. Nizâriler’in İran’da yerleşmesini sağlayan Hasan Sabbâh’ın siyasî muhaliflerini ortadan kaldırmak için kurduğu terör örgütüne “fidâiyyân” adı verilmişti. Nizârî-İsmâilîler’e göre fidâîler, Nizârî imamının düşmanlarına karşı mücadele eden ve onun sevgisini kazanma imtihanında başarı gösterip ebedî mutluluğa eren kimselerdir. Alamut ve çevresindeki kaleleri ele geçirince (483/1090) etrafına topladığı bazı kimseleri İsmâiliyye mezhebini yaymak, muhalifleri tehdit etmek veya ortadan kaldırmak amacıyla eğitmeye başladı. Hasan Sabbâh bu kişilere önce haşîş çektirerek zihinlerini bulandırıyor, sonra da Ehl-i beyt mensuplarının mâruz kaldığı zulümleri anlatıp içlerini intikam hisleriyle dolduruyor, Ezrâkîler’in Emevîler’e karşı isyanlarını örnek gösterip onları Nizâri-İsmâilî imamı uğrunda canlarını feda etmeye şartlandırıyordu. Böylece Hasan Sabbâh fidâîlerde imama mutlak itaat fikrini yerleştirmiş ve ellerine hançer vererek onları vurucu bir güç haline getirmişti. Fîdâîler günümüzdeki komandolar gibi silâh kullanan, zorluklara katlanan, ölmeden öldürmeyi bilen kimseler olarak yetiştiriliyordu.

Mezheplerinin bâtınî hakikatlerini dâîler seviyesinde bilmeyen fidâîlerin en önemli özellikleri verilen emirlere mutlak itaatti. Ebedî saadete nâil olmak için imamın emrine uyarak hayatlarını tehlikeye atmaktan asla çekinmezlerdi. Selçuklu Sultanı Melikşah, Hasan Sabbâh’a bir mektup göndererek fidâîlerin devlet adamları ve kumandanlarını öldürdüklerini, bundan vazgeçmezlerse kalelerini yerle bir edeceğini bildirmiş, bunun üzerine Hasan Sabbâh, elçinin huzurunda birkaç fidâîsine kendilerini kaleden atmalarını emretmiş, onlar da derhal bu emre uymuşlardı. Hasan Sabbâh elçiye, gözünü kırpmadan hayatını feda edecek binlerce fıdâîsi olduğunu söyleyerek sultana bir mesaj vermek istemişti.

Fidâîlerin, kendileri aleyhinde faaliyet gösteren bir emîr veya devlet adamına ulaştırdıkları mektup, yahut girilmez sanılan ikametgâhına veya çadırına girip üzerine bir uyarı yazısı iliştirerek yere sapladıkları hançer, ihtar ve tehdit
ifade etmekteydi.

Fidâîler istedikleri sonuca ulaşacaklarını anlayınca ihtar ve tehditle yetinmişler, ancak faaliyetlerine engel olan ve öldürülmeleri kararlaştırılanları mutlaka öldürmüşlerdir. Nitekim Hasan Sabbâh, faaliyetlerini yasaklayan Nizâmülmülk’ü öldürmek için Ebû Tâhir Errânî adlı fidâîyi Nihâvend’e göndermiş, sûfî kıyafetindeki fidâî Nizâmülmüik’ü hançerleyerek öldürmüştür.

Başta Nizâmülmülk olmak üzere öldürülen kişilerle kâtil fidâîlerin isimlerini ihtiva eden listeler bazı mahallî Alamut kaynakları vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Haşîş çektikleri ve haince adam öldürdükleri için Batı literatüründe “Assassins” diye anılan fıdâîler, Suriye’de Reşîdüddin Sinan el-İsmâilî devrinde, özellikle çevredeki Sünnî devlet adamlarına karşı büyük bir tedhiş faaliyeti sürdürmüşlerdir.4

Hasan Sabbah ve taraftarlarının en belirgin özelliği, fırka düşmanlarının sadık fidâîler tarafından öldürülmesi usûlünün dinî bir vazife ve bir prensip olarak kabul etmeleridir. Ayrıca Hasan Sabbâh eğitim ve öğretimi yasaklamış ve müridlerini cahil bırakmıştır. Ona göre Allah, akıl ve düşünceyle değil, imamın rehberliğiyle tanınabilir; zira akıl Allah’ı tanımak için yeterli olsaydı herkes aynı fikre sahip olurdu. Hâlbuki akıl din için yeterli değildir ve bundan dolayı insanların her devirde dinî bir imâm-ı ma‘sûmun nezaretinde öğrenmeleri gerekir. Bâtınîlik Hasan Sabbâh ile yeni bir hü-viyet kazandı. Mâsum imam adına davette bulunan dâîlerin yerini devamlı haşîş (esrar) kullananve fidâîdenilen eli hançerli caniler aldı.

Nizârî-İsmâilîler’in gayesi dinî olmaktan çok siyasî idi ve kendi görüşlerini halka zorla benimseterek mevcut sosyal ve siyasal düzeni çökertmeyi hedefl iyordu. Bu gayelerine ulaşmak için kurdukları teşkilât ve eğittikleri fidâîlerden yararlanarak birçok din ve devlet adamını kendilerine has metotlarla ortadan kaldırdılar. Bazı insanları da propaganda veya tehditle kendi mezheplerine çektiler.

Hasan Sabbâh’ın siyasî, dinî ve askerî şahsiyetleri öldürtmesi bir terör havası oluşturdu; ona muhalif emîr ve kumandanlar elbiselerinin altına zırh giymeden evlerinden dışarı çıkamaz oldular. Hasan Sabbâh’ın faaliyetlerine ve tertip ettiği cinayetlere şahit olan Enûşirvân b. Hâlid, o devirde müslümanların içinde bulunduğu durumu tam bir felâket şeklinde nitelendirir ve yollarda emniyetin kalmadığını, fidâîlerin hiç çekinmeden cinayet işlediklerini, sultanların onlara karşı bir çare bulamadığını, halkın sürekli korku içinde yaşadığını ve Sultan Berkyaruk’un Bâtınîler’i ortadan kaldırmaya karar verdiğini görenlerin kendi düşmanlarını Bâtınîlik’le itham edip haksız yere adam öldürülmesine sebep olduklarını söyler.5

Parlak bir zekâya, teşkilâtçılık vasıfl arına sahip, basiretli, kabiliyetli, cebir, geometri, astronomi, sihir ve dinî ilimlere vâkıf bir kişi olan ve düzenli örgütüyle, etrafa dehşet saçan fedâîleriyle insanların düşünce ve inanç dünyasına hâkim olmak isteyen Hasan Sabbâh 6 Rebîülâhir 518 (23 Mayıs 1124) tarihinde, aralıksız otuz beş yıl faaliyet gösterdiği Alamut Kalesi’nde öldü. İsmâilî kaynakları onu çilekeş, kanaatkâr, ciddi bir insan olarak tanıtır ve oğullarından birini şarap içtiği, diğerini de Hüseyin Kâinî cinayetinden sorumlu tuttuğu için öldürttüğünü kaydeder. Hasan Sabbâh aynı zamanda bir mütefekkir ve yazardı. Eserleri Alamut’un Moğollar tarafından zaptı sırasında büyük ölçüde tahribata mâruz kalmıştır. Hasan Sabbâh, taraftarlarının belirsiz arzularını, bozuk inançlarını, gayr-i memnunların hedefsiz öfkelerini düzene koyup bunları daha önce benzeri görülmemiş derecede disiplinli ve planlı bir teşkilât içerisinde yönlendirmeyi başardı. Ancak kendi adına nisbetle Sabbâhiyye de denilen bu teşkilât kurulu düzeni değiştirme hedefine ulaşamadı.

Dipnotlar
* Bu yazı Abdülkerim ÖZAYDIN’ın DİA, XVI, 347-349‘de yer alan “Hasan Sabbâh” maddesinden alıntılanmıştır.
1. Alâeddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangüşâ, (trc. Mürsel Öztürk), Ankara 1988, III, 113.
2. “Hasan”, İA, V/1, s. 311.
3. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh, (nşr. J. H. Tornberg), Beyrut 1386/1966, IX, 527.
4. Bkz. Tahsin Yazıcı, “Fidâî”, DİA, İstanbul 1996, XIII, 53.
5. Bündârî, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, (trc. KıvameddinBurslan), İstanbul 1953, s. 67-68.

Din ve Hayat Dergisi

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Fıtratın Bozulması ve Manevi Hastalıklar – 3

Yazar: Eymen AKÇA 4) Fiziksel Engellilik… Kişinin doğuştan gelen veyahut sonradan meydana gelen kalıcı engelleri …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
İlahiyat Câmiasında Neler Oluyor? – 7 (Hûriler ve Ruh Hakkında)

Yazan: Eymen AKÇA Önceki bölüm için tıklayınız İlâhiyat mezunu yazar bir kardeşimiz, Ehl-i Sünnet ulemasının …

Kapat