Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Feyizli Sözler & Kıssalar & Dualar / Hulûsi Yahyagil Ağabeyden Bir Tefekkür Ziyafeti

Hulûsi Yahyagil Ağabeyden Bir Tefekkür Ziyafeti

Merhum Hulûsi YAHYAGİL’in bir dostuna yazdığı cevabî mektubu; muazzam bir tefekkür örneği ve dersi:

“Aziz ve muhterem kardeşim,

Manzarası güzel ikametgâhınızdan, daire-i rü’yetinize giren ve her biri Hâlıklarının esmasının mazharı, medarı ve aynası olduklarını lisan-ı halleriyle beyan eden her mahlûk, her memlûk ve her masnuyla birlikte manevî letaifinizin, tefekkür, tezekkür ve tesebbüh hâlinin bir ifadesi demek olan latif yazınızı, ben de o daireye girerek, zamanın fevkine çıkarak, yazıldığı yerdeki hâl-i kisveye bürünerek zevk etmek istedim.

Başımı ihtiyarsız etrafıma çevirdim. Sükûnetli ve şehirden hâriç münzevî dairemizden etraftaki bağlara, ağaçlara, dağlara, taşlara ve semadaki büyük ve muvazzaf memur olan şemse, sahibi tarafından tek tük götürülen develere, uçuşan ve ötüşen kuşlara; burnuma, kulağıma, yüzüme, elime ve ayağıma ara sıra konan sineklere, kâh latif ve hafif, kâh mutedil, kâh sert ve haşin esen rüzgâra, bilhassa bahçedeki birkaç çam ağacının dal ve yapraklarından çıkan seslere, âzâlarına baktım, görmediklerimi de düşündüm.

‘Tüsebbihü lehü’s-semâvâtü’s-seb’u ve’l-ardu ve men fîhinne ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî’ fermanından bir zerreyi anlar gibi oldum. Her bir şeyin lisan-ı halleriyle Esma-i Hüsna adedince Hâlık’ın vahdaniyetine şehadet ettiklerini hissettim ve dedim:

Fesübhanallah! Vahdaniyetin bu kadar hadsiz delilleri varken bu zamanın insanlarına ne olmuş ki, kör ve sağır olup, bu kadar hadsiz şehadete ve tesbihata lakayt kalıyorlar. Veya derd-i maişetle sarhoş olmak yüzünden, hoş ve rahat ve bütün ibadetleri câmi’ bir farîze olan namaza karşı tembel davranıyorlar. Veya büsbütün dünyaya hasr-ı nazar edip ebedî olarak bu fani âlemde kalacaklarmış gibi, kendilerini lâyemut sanıyorlar. Veya bu fani âlemin arkasındaki ebedî âlemi hiç düşünmeden, hayvandan çok aşağı düşüyorlar. ’Levlâke levlâk, lemâ halaktü’l-eflâk’ hitabına manen muhatap, mükerrem bir benî Âdem, ahsen-i takvimde bir insan-ı kâmil, bir mü’min-i muhakkik olmak gibi âlâ-yı iliyyîne namzetliğinden, esfel-i safiline ihtiyarlarıyla sukut ediyorlar.

Döndüm, nefsime baktım. Gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış, bendeki bu hâlin geçmesini sabırsızlıkla bekliyor gibi gördüm ve dedim:

Ey nefis! Yaş elliyi geçeli birkaç sene oldu. Aile hasta, akraba içinde en yaşlı erkek sen kaldın. Komşulardan, hemşehrilerden, memleketin her yerinden, dünyanın bütün sakinlerinden milyonlarca insanlar bu âlemden gittiler. Bu muhaceret, akıntı kesilmeden devam ediyor. Son süratle giden bir şimendifere benzeyen, üzerinde yaşadığımız şu arz, her çeşit sâkinlerini, bir nevi istasyon, iskele veya bekleme yeri olan kabirlerine atarak, iterek ve boşaltarak yoluna devam ediyor. Trenin vagonlarına büyük harflerle şöyle yazılmış:
‘Ebedî âlemin istasyonlarına gider!’ Yolcuların boyunlarına nereye indirilecekleri, ne zaman indirilecekleri yazılı yaftalar takılmış.

Ey basireti kapanmış, dünya işleriyle gözü perdelenmiş, hevây ile, tûl-u emelle ubudiyet ve taatte gaflete dalmış olan bîçâre nefis! Uyan, gözünü aç! Hakikati gör, bak! Başın, neredeyse kabrin duvarına, ağacına ve taşına çarpacak. Bak, bak! Atılacağın çukur, gözle görülecek kadar yaklaştı. O zaman uyanmak bir fayda vermez. Seni Cenab-ı Hak hadsiz nimetlerine nâil etti. İmanî ve Kur’anî hizmette istihdam ve böylelikle en büyük nimetiyle seni taltif buyurdu. Bu kadar hadsiz nimetlere karşı, Rabb’inin huzuruna neyle gidiyorsun? Feraizi bile ciddiyetle îfâya gayretin yok! Hâlâ medhe düşkünsün. En küçük bir kusuru üzerine almak istemezsin. Her arzun derhal yerine getirilmeli. Her isteğin haram helal düşünülmeden verilmeli, ölümü unutmalı, hoşa gidecek şeylere aç kurt gibi saldırmaya devam etmelisin!

Ey nefis! Lillahilhamd, her fenalığa muvaffak oldun! Yalnız bir şeye muvaffak olamadın: O da ekser nâs seni iyi bilirler. Ben aksini iddia ediyorum. Senin iyi olmaya asla niyetin yoktur. Ne kadar suret-i haktan görünürsen görün, sen mekkârsın, gaddarsın. Sana itaat eder gibi hallerim, seninle ittifak eden ahirzaman fitnelerinin şerlerine mukavemet edemediğimden, ihtiyarsız zuhura geliyor. Kalp, ruh ve sâir letaifim, sana asla mûtî değildirler. Rabb’imden daimi niyazım şudur:

‘Ya Rabbî! Ben nefsimi ıslaha muktedir değilim. Sen bana öyle kuvvet ver ki, onu ıslaha muvaffak olayım. Huzuruna nihayetsiz acz ve fakrımla, fakat hâlis ve nihayetsiz rahmetine muhtaç müflis bir abd olarak geleyim.’

Ey benim dertlerimi dinleyen aziz kardeşim,

Keşf erbâbına göre, Hâlık’ın bir ilan levhası demek olan ve bir nevi yazar-bozar tahtaya benzeyen Levh-i Mahfuz’a, nazarınız yetişseydi, bu biçare kardeşinizin şakî olduğunu siz de görür ve o zaman ‘Heyhat! Ben bunu insan zannederdim’ derdiniz. Ben maalesef işte böyle bir şakî olduğumu hissediyorum. Dünyada şakîyi tarife kalkarsak, ne deriz? Yol kesen, gasp eden, baş kesen, ev yıkan… ila ahir, değil mi?

İşte sana bir yol kesen… Başta akıl, kalp, sır gibi manevî cihazlarım âh u enîn ettikleri halde, onların yolunu nefsim keser.’ Haydi, bu tarafa!’ diyerek isteğine göre götürüyor.

İşte bir gasp… O letâifin kazançlarını nefsim hevâya sarf ettiriyor!
İşte bir baş kesen… O letâifi, nefsim âdeta işlemez ve başları kesilmiş hale getiriyor.

İşte bir ev yıkan… Hâne-i vücudumu, nefsim, nursuz vîrâneye çevirerek ebedî saadethanemi yıkmak istiyor.

Nazarım, Levh-i Mahfuz’a yetişmekten çok uzak. Fakat lûtf-u Hak’la bu acınacak hâlimi hissediyorum. Amma başka bir Rab yok ki, O’na iltica edeyim. O’ndan istimdad edeyim. O’nun bâb-ı rahmetini dakkedeyim. İster istemez bu kapıyı, niyazla fizarla çalmaya devam edeceğim.

Eğer hatırınıza gelirse ki: ‘ Yahu sen neler yazıyorsun? Bu yazılarla verdiğin numara zıt değil mi?’

Kardeşim,

Evvelen, bilmek başka, yapabilmek başka olduğu gibi, ‘ Heleke’n-nâsü ille’l-âlimûn ve heleke’l- âlimûne ille’l- âmilûn’ hükmünce, bilmek kâfi değil, yapabilmek lazım. Hatta yapabilmek de kâfi değil, garazsız, ivazsız, tam hâlis ubudiyet maksud ve matlubdur. Yani,’ Ben bir abdim. Ve vazifem; Seyyid’imin emri ve izni dairesinde işlemektir. Ben, ücretimi peşinen almış bir ameleyim. Vazifem, Mâlik’imin emirlerini kayıtsız, şartsız yapmaktır. Ben muvazzaf bir memurum. Vazifem, Hâlık’ımın mülkünde, vazifelerimi unutmadan, memuriyetimi istikametle ifaya çalışmaktır.

Saniyen: Cenab-ı Hak, hakkı her ağızdan söyletebilir. Her kalemden yazdırabilir. İntâk-ı bi’l-hakkın çok misalleri var. Meşhur İbrahim Hakkı Hazretleri de:

‘ Her söyleyeni dinle,

Ol söyleteni anla,

Hoş eyle kabul canla’

demekle, bu hakikate güzel bir işaret yapıyor. Seyyiatımızdan mesulüz. Hasenattaki hissemiz pek azdır. Onun için bizden sudûr eden iyiliklerde, Rabb’imizin in’am ve ihsanını görüp, O’na şükredeceğiz. Seyyiat ve mesâibde, nefsimizin kusurunu anlamaya çalışarak, Rabb’imize istiğfar ve ilticada bulunacağız.

Her şey, vücuda gelmeden evvel ve geldikten sonra yazılıdır. Amennâ, fakat hiçbir şeyi vücuda gelmezden evvel kimse bilemez. Geldikten sonra da akıbetini anlayamaz. Ancak kime ne kadar bildirilirse o, o kadarını bilir. Mukaddir kim ise, Alîm de O’dur. O’nun ezelî ilmini kimsenin bilmesine imkân yoktur. O Alîm ve Hakîm, maddi sebepleri izzet ve azametine perde etmiş. Bir bahçenin yetişmesini suya, havuza, bahçıvana bağlamış. Su kendisinin. Havuzu mahlûku yapar. Bahçıvan memlûküdür. Bahçıvan suyu bahçeye akıtır, havuzu doldurur. Çiçeği, sebzeyi, ağacı, eker, diker, zaman zaman sular. Bütün esbâb-ı maddiye tamam iken, bazen çiçeği, sebzeyi, ağacı yetiştirir. Bazen bir âfet verir, kısmen veya tamamen mahveder. Fakat bahçıvanın kusuruyla da o bahçe mahvolabilir. O zaman onu mesul ve mahkûm eder. Çünkü işe, ihtiyarın parmağı karıştı. Bahçıvan diyemez ki: ‘Sen benim iki gün şu vazifeyi ihmal edeceğimi biliyordun, beni mesul ve mahkûm etmemelisin!’

Neyse, bu bahse daha evvel temas etmiştik. Kader-i İlahiyenin tezahüratına karşı,’ Men âmene bil’-kader, emine mine’l-keder ‘ düsturu kâfidir. Yani ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in anlayış ve inanışına göre, ‘Kadere iman eden, kederden emin olur.’ Gelen musibetlere karşı,’ Merhaba, hoş geldin. Biliyorum, sen kendin gelemezsin. Sen bir vazifeyle gönderilmişsin. Vazifeni yap, git. Senin beni incitmene karşı, O Rahîm Rabb’ime iltica ediyorum’ der.

‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’tan gaflet ve nefse itimat, nefsini o kadar şımartır ki,’ Ene rabbükümü’l-â’lâ’ diyecek kadar bir firavun olur. Nefsin arzularına tâbi ola ola ‘ Menittehaze ilâhehâ hevâhû’ sırrına mazhar olunur, maazallah. Öyle ise nefsimizi tezkiye ve tebrie etmeyelim ki, firavuniyete kalkmasın. Hevâmıza tâbi olmayalım ki, ona abd olacak derekeye düşmekten kurtulalım.

‘Ene’l-hak’ diyen zat,o sözü sekir halinde söylemiştir. O halde söylediği sözden hakikatte mesul değildir. Fakat zahir şeriata göre mesul tutulmuş. Ve mahkûm da olmuştur. ’Pes ene’l-hak nice desin kişi, mansur olmadan’ fıkrası o sözü söylemek için, o halde bulunmak şart olduğuna da işaret ediyor. Zaten biz böyle ‘Ene’l-hak’ diyecek bir Mansur olmayı da istemiyoruz. Ve o zatın arkasında gitmeye bir ihtiyaç hissetmiyoruz. Sırat-ı müstakimle ifade olunan nuranî yola hidayet ve tevfiki Erhamürrahimîn’den bütün namazlarımızda istiyoruz.

Bizi bu nuranî yol haricinde görünen ışıklar, cezbetmemeli. O dolaşık ve dar yollara heves edip girersek, çok meşakkat çekeriz. Geri dönmek ve tekrar tarik-i müstakim olan cadde-i kübrayı bulmak pek zor olur. Allah şaşırtmasın! Bizleri süleha zümresine ilhak buyursun, âmin!

Beşerin hadiselerden müteessir olması, kanaatimce, âcizliği, sabırsızlığı, noksanlığı, eşyaya ve kendisine mana-yı ismiyle, fâni nazarıyla bakmasıdır. Kaviyy-i Mutlak’a dayanmak âcizliğini, Rahîm-i Mutlak’a itimatla sabırsızlığını, Kâmil-i Mutlak’a tevekkülle noksanlığını, her şeyin hatta kendisinin bile tek ve mesulsüz bir Rabb’in mahlûku, memlûku, masnu ilâ ahir, olduğunu düşünerek, yani her şeyi bir harf gibi görüp bu harfin kâtibini anlamakla, mana-yı harfiyle mevcut tanıyıp, mana-yı ismiyle fani olduğunu hissetmekle ve bu meselelerin muvaffakiyeti derecesinde teessürden kurtulur. Yani yükü sırtında taşımaz, yere kor ve üzerinde oturur. Bütün bütün teessürden kurtulmak, beşerîlikten çıkmak, muhal bir keyfiyettir. Vesile-i terakki olan imtihan ve iptilâdan sıyrılmak demektir.

İşte bundandır ki, imanın kemaline had yoktur. Gayet basit ve taklidî imandan, ta makam-ı rızâya, makam-ı mahbubiyete kadar uçsuz bucaksız mertebeler var. Bizler ise neredeyiz, nelerden dem vuruyoruz? Evet, haklısınız, ben de hoşuma giden şu fıkrayı kâl ehli olduğumuz hakkındaki sözümüzü teyit maksadıyla zikredeyim:

‘Kovan arısının olmazsa balı,

Kuru vızıltıdan ne ola hâli.  

İlahî, gider benden kîl u kâli,

Cemi taklidimi tahkike döndür.’

İşte aziz kardeşim, bana ait olmayıp, hak olup Hak’tan gelen şu sözlere bu kere de burada nihayet vereyim. Geçmiş mektuplardan bazı ehemmiyetli nükteleri yazmış ve saklamış olsaydınız, belki başkasına da ileride faydası olurdu. Çünkü yazıların manidar ve münevver aksâmı hazine-i Kur’aniye’dendir.

El-Bâkî,el-hubbu fillah İbrahim Hulusi“

 

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur’da Akıl ile İlgili Bazı Cümleler

Risale-i Nur’da Akıl.. Aklın bir cihaz olarak insan için kıymeti nedir? İnsanın en kıymettar cihazı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Kastamonu Taşköprü İlçe Merkezinde Yer Alan Geleneksel Kapı Tokmakları

KASTAMONU TAŞKÖPRÜ İLÇE MERKEZİNDE YERALAN GELENEKSEL KAPI TOKMAKLARI * Özet Taşköprü İlçe merkezinde yer alan ve …

Kapat