Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Hz. Peygamberin (sav) Sünnetinde Yeme ve İçme Âdâbı

Hz. Peygamberin (sav) Sünnetinde Yeme ve İçme Âdâbı

Bunu paylaşınız

Doç. Dr. Sadık Cihan

Sosyal hayatta sürekli değişiklikler meydana gelmektedir. Bu değişikliklerle birlikte, İslâmi âdâbın devam edip etmediği hususunun tesbiti gerekmektedir. Çünkü cemiyetin huzurlu, ahenkli ve birbirine karşı sevgi ve- saygı içerisinde yaşayabilmesi buna bağlıdır. Cemiyetimizde İslâmi âdâbın zayıfladığı ve bazı kısımlarda yok olmak üzere olduğu görülmektedir. Hatta İslâmi hayat yaşadığım iddia edenlerde de aynı durumla karşılaşılmaktadır.

İslâmi adâbdaki zayıflama müslümanlar arasında bağların ve sevginin azalmasına ve hatta kopmasına sebep olmaktadır. Bunun neticesinde cemiyette birlik ve beraberlik kaybolmaktadır. Arzulanan birliği kurmak Hz. Peygamberin yaşayışım örnek almakla mümkündür. Bu sebepten, Hz. Peygamberin edeplerinden biri olan yeme ve içme ile ilgili hal ve hareketlerini kısaca izâh etmeyi gerekli gördük.   

İslâmda yeme ve içme deyince ne anlaşılır? Bunun cevabını Kur’an-ı Kerim’in şu i̇fâdesinde bulmak mümkündür: (Ey insanlar yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yeyin, şeytanın izini takib etmeyin. Çünkü o, hakikaten size apaçık bir düşmandır).(l)

Nimetlerin temizini yemeyi ve yemede aşırı gitmeyip orta yolun tutulması gerekli olduğuna da (Ey iman edenler Allah’ın size helâl kıldığı nimetlerin temiz ve hoşlarını kendinize haram etmeyin, aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez),(2) (Allah’ın size rızık olarak verdiği nimetlerden helâl ve hoş olarak yeyin. Hem de kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun),(3) (Artık Allah ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve pak olarak yeyin de Allah’ın nimetlerine şükredin, eğer Ona ibadet edecekseniz)(4) ayetleri göstermektedir.

Temiz rızık yemenin ilk esası, İslâmın gösterdiği meşru kazanç yolları vasıtasıyla elde edilen helâl kazancın olmasıdır. Yoksa gayri meşru yollardan kazanılan haram şeyin yenmesi değildir. Helâl rızkı yerken de israfa kaçmamalı ve orta yol tutulmalıdır.

Helâl ve haramın ne olduğu Kur’an-ı Kerim ve hadislerde belirtilmiştir. Bunların arasında şüpheli şeyler vardır ki bunlardan bir müslümanın kaçınması gereklidir. Bu hususa Hz. Peygamber şöyle işâret etmiştir, “Helâl açıktır, haram açıktır. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Fakat insanların çoğu bunları bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ırzını korumuş olur…”(5)

Yemeğe Başlamadan, Yemek Yerken ve Sonunda Yapılması Gereken Hususlar

Yemeğe ve içmeye başlamadan önce elleri yıkamalı ve bitirdikten sonra da yıkamalıdır. Yemek esnasında çatal ve kaşık kullanılsa dahi, sofrada muhakkak elin temas edeceği bir madde -ekmek, meyva v.s.- bulunacağı için yine bu adâba riâyet edilmelidir. Bir hadiste şöyle denilmiştir: “SeIman diyor ki: Yemeğin bereketinin yemekten sonra olduğunu Tevratta okudum. Bunu Nebiye söyledim. Resullah: Yemeğin bereketi yemekten evvel ve sonra (elleri) yıkamaktır” dedi.(6)

Hadisten anlaşılan, hangi durumlarda olursa olsun ellerin yıkanmasının gerekli olduğudur. Bu da “yemeğin bereketi” ifâdesiyle belirtilmiştir.

Aksi ise -ellerin yıkanmaması- bereketin yok olmasına sebebiyet verir. Hz. Peygamber ayrıca aynı i̇fâdeyle ümmetinin nimete değer vermesini istemiştir. Aynı zamanda temizliğin İslâmiyetin belli başlı unsurlarından biri olduğuna da temas etmektedir.

Hayrın ve bereketin olacağına Enes’ten rivâyet edilen hadiste ayrıca işaret edilmektedir: “Kim evindeki hayrı, Allah’ın çoğaltmasını isterse yemek hazır olduğu zaman, kaldırıldığı zaman abdest alsın.”(7)

Yemeğe başlarken, Allah’ın ismini zikrederek başlamalıdır. Hatta Hz. Pcygamber “Besmele” çekmeden önce şöyle der, sonra çekerdi. Abdullah b, Amr b, As’tan rivâyet edilen hadiste: “Nebi yemeğe yaklaştığı zaman; Allah’ım, bize rızık olarak verdiğin şeyi bizim için mübarek kıl, bizi (Cehennem) ateşinden koru, Bismillah, derdi; denilmiştir.(8) Başında unutulsa bile hatırlandığı zaman söylenmelidi̇r. Zira hadiste “Eğer sizden biriniz yemek yerse Allah’ın ismini zikretsin. Allah’ın ismini evvelinde zikretmeyi unutursa, Allah’ın ismini evvelinde ve sonunda desin” şeklinde belirtilmiştir.(9) Bu meselenin ehemmiyetine binaen farklı birkaç rivâyetİ zikredelim. Ambr İbn Ebi Seleme diyor ki: “Ben yemek yerken Nebi bana Allah Azze ve Celle nin İsmini söyle, dedi.”(10).

”Resulullah birgün otururken yanında birisi yemek yiyordu. Besmele çekmemişti. Yemeği bitirdi, ancak bir lokması kalmıştı. Onu ağına atarken “Evvelinde ve sonunda Bismillah olsun” dedi. Bunun üzerine Resulullah güldü ve sonra; Şeytan durmadan bununla beraber yiyordu, yemek yiyen Allah’ın adını zikredince şeytan yediğini küstü, dedi.”(11)

Besmele İle başlamanın bereketi artıracağını şu hadis göstermektedir: “Resulullah eshabından altı kişiyle yemek yiyordu. Bir arabi gelerek iki lokma ile yemeği bitirdi. Allah’ın Resulü “Bismillah” demiş olsaydı hepimize yetecekti, buyurdular”(12)

Allah’ı anarak yemek insanlık ve kulluk şiârıdır. Bu kadar nimetler karşısında insanın susması ve vereni hatırlamaması gerçekten acı bir şeydir. Cemiyetimizde bu susmanın gün geçtikçe belirgin hale gelmesi insan ruhunun katılaştığını ve sosyal hayatın bozulmaya başladığını gösteren âmillerden birisidir. Halbuki medeni olarak tavsif ettiğimiz milletlerin dahi yemeklerinin önünde ve sonunda Allah’a dua ettikleri, çeşitli vesilelerle müşâhede ettiğimiz şeylerden biridir.

Sağ elle yemeli ve içmelidir. Sol elle yenilir ve içilirse, bu durum hadiste şeytanın hareketi olarak tavsif edilmiştir: “Sizden biriniz sağ ile yesin, sağ ile i̇çsin, sağı ile alsın, sağı ile versin. Zira şeytan solu ile yer, solu ile içer, solu ile verir, solu ite alır.”(13)

Sofrada büyük olan önce yemeğe başlamalıdır. Bu dini olduğu kadar, gelenek ve göreneklerimizde de yer etmiş hususlardandır. Büyük önde gider küçük onu takib eder. Büyük oturmayınca küçük oturmaz. Büyük konuşurken küçük büyüğün sözünü kesmez, gibi şeyler bu neviden olanlardır. Ashab da Hz. Peygamber başlamadan önce, ellerini yemeğe uzatmazlardı. Huzeyfe’den rivâyet edilen hadiste ”Resulullah ile beraber bir sofrada bulunduğumuzda Peygamber başlamadan önce elimizi uzatmazdık. Günün birinde Peygamberle bir sofrada bulunurken bir cariye atılırcasına geldi ve Peygamberden evvel yemeğe el uzattı, Resulullah onun elini tuttu. Sonra arkasından aynı süratle bedevi bir Arap geldi. Resulullah onun da elini tuttu ve “üzerinde Allah’ın ismi zikredilmeyen yemeği şeytan benimser…” dedi, denilmiştir.(14).

Yemeğe başladıktan sonra -beraber yeniyorsa- önden yemelidir. Başkalarımn önüne el veya kaşığı uzatmak hem başkasının hakkına tevacüz olur ve hem de sıhhat yönündn mahzurludur. Bu hususa aşağıdaki hadisler işâret etmektedir: “Ben Peygamberin evinde bir çocuktum. Yemek yerken elim kabm her tarafına uzanırdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Oğlum besmele çek, sağ elinle ve kendi önünden ye” demiştir.(15)

Yemeğin ortasından değil kabın kenarından başlıyarak ortasına doğru yemelidir. Herkes yemeğin ortasından yiyecek olursa insani bir takım hislerin -tiksinme vs.- uyanmasına sebep olur. Bunun neticesinde yemekteki ahenk bozulabilir. İbn Abbas’tan rivâyet edilen hadis buna temas etmektedir: “Bereket yemeğin ortasına iner, bunun için kabın kenarından yeyin, ortasından yemeyin.”(16)

İster beraber, i̇sterse ayrı ayrı tabaklarda yensin tabakta yemek bırakılmamalıdır. Ümmü Âsım’dan riâyet edilen hadiste şöyle denilmektedir: “Resulullah’ın mevlası Nubeyşe tabakta yemek yerken yanımıza girdi. Ve Nebi’nin şöyle dediğini nakletti: Kim bir tabakta yemek yer, onu sıyırırsa tabak onun için istiğfar eder”(17), diğer bir rivâyette “Resulullah parmakları ve yemek çanağını yalamakla emir buyurmuş ve yemeğinizi hangi cüzünde bereket bulunacağını siz bilmezsiniz, demiştir”(18).

Hadislerde “İstiğfar eder”, “Bereket” ifâdeleriyle tabakta yemek bırakmamaya teşvik vardır. Teşvikin ne kadar yerinde olduğunu küçük bir hesapla ortaya çıkarmak mümkündür. Bir insan üç öğünde ortalama olarak yirmi gram yemek, ekmek bıraksa otuzbeş milyon insanın bıraktığı yemek ve ekmek artığı yüzbinlerce kiIoya bâliğ olur. Bu miktar israf edilmediği takdirde, binlerce aç insan doyduğu gibi memleket ekonomisi de büyük kazanç sağlar. İsraf İslâmın tavsip etmediği hareketlerden biridir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle denilmektedir: (Ey Âdem oğulları, her namazınızda süslü elbisenizi giyinin, yiyin, için, i̇sraf, etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez).(19)

Günümüzde tabaklarında yemek bırakıp, bunu nezâket kabul edenlerin, artan ekmek parçalarıyla ağızlarını silenlerin, İslâm adâbından ne kadar uzaklaştıkları açıktır. Aynı zamanda nimeti israf ederek birçok insanların haklarına tevavüz ettikleri ve memleket ekonomisine zarar verdikleri de görünen acı bir tablodur. İslâm, nezaketi şekilde değil, ruhun terbiye edilmesinde görmüştür.

Tabakta yemek bırakmak, ekmek artırmak bir tarafa, yere düşen parçayı bile temizleyerek yenilmesi gerektiği Cabir’den rivâyet edilen hadiste belirtilmiştir: “Sizden birinizin lokması düşerse alıp üzerindeki tozu toprağı gidersin, sonra yesin, onu şeytana bırakmasın”(20), diğer bir rivâyette de “Sizden birinizin elinden lokması düşerse onun üzerindeki ezayı (tozu, toprağı) silsin ve yesin” şeklindedir.(21)

Sofrada edepli oturmalı ve bunu sonuna kadar muhafaza etmelidir. Yani başkalarının dikkat nazarını çekecek laubâli, gösteriş ve hürmesizlik telkin eden oturuş şekilerinden sakınmalıdır. Hz, Peygamber yemek yerken umumiyetle namazda olduğu gibi oturur, yere diz çöküp ayakları üzerine oturarak “Ben ancak bir kulum, kölenin oturduğu gibi oturur ve yediği gibi yerim” derdi(22) Başka bir hadiste de “Resulullahın dizlerini büküp kalçaları üzerine oturarak hurma yediğini gördüm” denilmiştir.(23) Hz. Peygamber dayanarak ve yüzüstü yemek yiyen insanı nehyetmiştir.(24)

Sofrada taneli şeyler yenildiği zaman birer birer yenmelidir. Celebe b. Suhaym’dan rivâyet edilen hadiste buna işâret edilmiştir. “Bir kıtlık yılında Abdullah b. Zübeyr’in maiyetinde iken biz birgün biraz hurma elde etmiştik. Bunu yerken Abdullah b. Ömer yanımızdan geçti. İkişer ikjşer yemeyiniz. Çünkü Peygamber ikişer ikişer yemekten menetti” Sonra ilâve etti “Meğerki arkadaşından izin isteye, dedi”(25)

Ortaklaşa içilen süt veya su olduğu zaman, soldaki hatırlı ve yaşlı bir kimse olsa bile sağdakine verilmelidir. Ancak sağdakinin müsâadesiyle soldakine verilebilinir. Çünkü her şeye sağdan başlamak gereklidir. “Resulullaha su katılmış süt getirdiler, o sırada Resulullahın sağında bir arabî ve solunda Ebu Bekir bulunuyordu. Resulullah sütü içti sonra arabiye verdi ve sağ kolu takibediniz dedi”(26). Diğer bir rivâyette de “Resulullaha içmek için birşey getirdiler, onu içti. Sağında bir genç solunda ihtiyarlar bulunuyordu. Bunun üzerine solundaki ihtiyarlara vermek için gencin iznini istedi. Genç de: Vallahi olmaz, senden olan nasibimi kimseye bağışlayamam, dedi. Resûlullah da kabı onun eline verdi” denilmiştir.(27)

Yemek bittikten sonra Allah’a hamdedilmeli ve dua edilmelidir, Âlimler, yemekten sonra dua etmenin, yenen nimetler i̇çin bir şükür, ilerde yenecek nimetler içinde bir zikir ve diğer nimetlerin de ihsan edilmesi için bir dilek manasına olduğunu söylemişlerdir. Bu husus hadislerde şöyle ifâde edilmiştir: ”Bir kimse yemek yer de, beni doyuran, kuvvet ve kudretim olmadığı halde bana rızık veren Allah’a hamdolsun derse geçmiş günahları bağışlanır”(28), “Bizi doyuran, içiren ve bizi müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun”(29) ve “Allah yemek yeyip hamdeden, içip hamdeden kulundan razı olur”.(30)

Davete İcâbetetmek ve Toplu Halde Yemek

Müslümanlar arasında sevgi ve saygıyı artıran, aradaki bağı kuvvetlendiren birçok hususlar vardır. Bu hususlardan biri de davettir. Bunun için bir kimse davet edildiği zaman zengin ve fakir seçmeden davete gitmeli ve bir ayrım yapmamalıdır. Zengininkine gidip fakirinkine gitmemek kibir alâmetidir. Hz. Peygamber kölelerin davetine bile gider ve hiç ayırım yapmazdı.

Hasan b. Ali bir gün katır üzerinde dilencilerin yanından geçerken, onları kum üzerinde açtıkları sofrada ekmek artıklarını yerken gördü. Onlara selâm verdi. Onlar selamını aldıktan sonra “Ey Resulün kızının oğlu, buyur bizimle yemek ye” dediler. O da “Olur. Allah kibredenleri sevmez” dedi. Binitinden inerek onlarla beraber yedi. Sonra yine selâm vererek ayrılırken “Ben sizin davetinize icâbet ettim, siz de benim davetime teşrif edin” diyerek onları yemeğe davet etti, Onlar da kabul ettiler ve davetine icâbet ettiler.(31)

Hasan b. Ali davete icâbet etmemiş olsaydı, o kimseler kendi fakirliklerinden ve beğenilmediklerinden dolayı icâbet etmediğini düşünecekler ve bu duruma üzülerek, kalplerinin kırılmasına sebep olacaktı. Bir kimsenin kalbini kırmanın ne kadar günah olduğu dinimizce belirtilmiştir.

Daveti kabul etmeyen kimse Hz. Peygamberin şu itâbına maruz kalır: ”…bir kimse davete gelmezse Allah ve Resulüne âsi olur”(32) Hatta yemese de, içmese de davete icâbet etmesine “Sizden biriniz davet edilirse kabul etsin, dilerse yesin, dilerse terketsin”(33) hadisi açıkça belirtmektedir. Eğer bir kimse oruçlu -nafile- da olsa davetten geri kalmamalıdır. Ev sahibi onun yemesinden mutlaka memnun olursa, orucunu bozup yemeli ve davet edeni sevindirmelidir.. Dostunun gönlünü hoş etmenin ve kazanmanın sevabı oruçtan daha çok olduğunu bilmelidir, Bu hususa da Resulullah şöyle temas etmektedir: “Sizden biriniz davet edilirse i̇câbet etsin. Eğer oruçlu ise davet sahibine dua etsin. Oruçsuzsa yemek yesin”(34).

Davet edilen kimseler kendileri dışında başkalarını götürmemelidir, Ev sahibi davet ettiği kimselere göre hazırlık yapacağından fazla kimsenin gitmesiyle mahcup duruma düşebilir. Böyle bir hareketin izin alınmadan yapılması, ev sahibine karşı misafirlik sınırını aşmak olur ki bu da İslâmî adaba aykırıdır. Hz Peygamberin şu hareketide bunu teyit etmektedir “Ebu Mesud el-Bedriî’den, Ebu Şuayb isminde- ki bir adam yemek hazırlayıp dört kişi ile beraber Hz. Peygamberi davet etti, (Altıncı bir adam Resulullahın peşine takılarak geldi. Resulü Ekrem davet sahibine: Bu adam bize takıldı, İstersen girmesine müsâde edersin, İstersen döner. O da müsâde ediyorum, dedi”(35).

Ev sahibi de misafirleri bekletmemek için yemeği acele hazırlamalı, fazla masraf yapmadan hazır olanı sofraya koymalıdır. Misafirleri ağırlayacağım diye borca girmemelidir. Yemeği misafirlere göre ayarlamalı, fazla koyup da yemeğin israf olmasına sebebiyet vermemelidir.

Misafire tam anlamıyla ikram ve izzette bulunmak İçin sofra başında güler yüz ve tatlı dil göstermelidir. Çünkü atalarımız en büyük ikramı “Güler yüz ve tatil dil” olarak tarif etmişlerdir.

Sofrada bulunan bir kimse doysa da, diğerleri sofradan kalkmadan kalkması doğru değildir. Sofrada kalanların utanmasına ve doymadan kalkmalarına sebep olur. Bunun için, beraber oturup beraber kalkılmalıdır. Kendisi çekildikten sonra diğerleri de çekilecekse onlardan evvel yemekten ayrılmamalı, onlar doyuncaya kadar azar azar yemelidir. Şayet az yiyorsa. başlarken ağırdan almalı ve sonuna kadar onlarla devam etmelidir. Hz. Peygamber sofra kaldırılıncaya kadar kalkılmasını nehyetmiştir.(36)

Bir kimse sofrada arkadaşlarımn hoşuna gitmeyecek hareketlerde bulunmamalıdır. Elini tabağa daldırmamalı, ağzından birşey çıkardığı zaman yönününü sofradan çevirmeli ve ağzından öyle çıkarmalıdır. Tiksinti verecek iğrenç sözler konuşmamalıdır.

Davetliler yemekten kalkmazdan evvel ev sahibine dua etmelidir. Çünkü ”Resulullah bir yerde yemek yediği zaman yemek sahiblerine dua etmeden ayrılmazlardı.” denilmiştir.(37)

Toplu olarak ve bütün aile fertleri ile birlikte yemek yenmesi berekete vesile olur. Bunu Ömer b. Hattab’tan rivâyet edilen hadisten öğrenmekteyiz: “Beraber yeyiniz, ayrılmayınız, zira bereket beraberliktedir.”(38) Diğer bir rivâyette de şöyle açıklanmıştır: “İki kişi için hazırlanan yemek üç kişiye, üç kişi için hazırlanan dört kişiye yeter”.(39)

Toplu halde yemek yerken misafir bulunursa, onları yemeğe teşvik etmeli, fakat üçten fazla söylememelidir. Hz. Peygamber üç defaya kadar israr eder ve daha fazla söylemezdi.

Ev sahibi davet ettiği misafirini kapıya kadar çıkarmalı ve uğurlamalıdır. Ebu Hüreyre’den “Adamın misafiri ile beraber kapıya kadar çıkması sünnettir” diye rivâyet edilmiştir.(40)

Yemeği Ayıplamamak ve Çok Yememek

Yemeği ayıplamamalı ve beğenmemezlik yapmamalıdır. Hazırda olandan başkasını aramamalı, olanı yemelidir. Bu yemek tuzludur, tuzsuzdur, ekşidir olmamıştır, pişmemiştir gibi bir takım kusurlar bulmamak ve ayıplamamak yemek âdâbındandır. Çünkü Hz. Peygamber yemeği ayıplamaz, isteği varsa yer, yok ise bırakırdı.(41) Hz. Peygamber ailesinden katık istemişti “Sirkeden başka birşey yok, dediler. Resulullah: Getir, dedi ve sirke en iyi katıktır ne iyi katıktır, diyerek yemeğe başladı”.(42) Hz. Peygamberin ashabı da güzel yemek hazırlatmazlardı. Yemek zamanı ne varsa onu yerlerdi. (43)

Çok yemek insan sıhhati için zararlıdır. Mide tıka basa doldurulursa, vazifesini yaparken zorlanır, devamlı zorlamalarla vazifesini yapamaz hale gelir. Neticede midede bazı hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Bunun için, yemeği sadece zevk için değil, Allah’a kulluk ve ibâdete güç getirmek için yemelidir. İbâdet niyetiyle yemenin icablarından biri de nefsinin çeşitli arzularına engel olmak ve zayıflatmaktır. Bu gayelerle yeme ve içmelerde kanaat hâkim olduğu gibi, israftan da kaçınılmış olunur. Yemek için mutlaka acıkmalı, doymadan da eli yemekten çekmelidir. Hz. Peygamber mideyi tarif ederken şöyle demiştir: “İnsan mideden daha şerli kap doldurmaz…”(44) Hz. Ömer: ”Oburluktan sakının, zira çok yemek hayatta hamallık, öldükten sonra da pis kokudur.” Lokman Hekim de: “Oğulcağızım, mide dolunca tefekkür uyur, hikmet lâl olur ve âzâ ibâdet hususunda tembelleşir” demişlerdir.(45)

İnsanın iştahı çektiği herşeyi yemesi sıhhati için zararlı olduğu gibi, ayni zamanda israftır. Enes’ten rivâyet edilen hadis bu hususa işâret etmektedir: “İştah duyduğun herşeyi yemen israftır.”(46) Hz. Peygamber müslümanın normal yemesi geriktiğini şu şekilde izah etmiştir: “Müslüman bir mide ile yer, kâfir yedi mide ile yer.”(47) Ebu Süleyman Dârâni de: “Açlığa devam edin, çünkü açlık nefsi terbiye eder, kalbi yumuşatır ve semâvî ilimlerin insanda inkişâfına sebep olur”.(48)

İsraf etmeden yemek geçim kolaylığını da temin eder. Zira az yemeği âdet haline getiren kimse az ile geçinebilir. Oburluğa alışan ise midesinin esiri olur, daima onu düşünür.

Oburluktan göbeklenen kimse Hz. Peygamber tarafindan hoş karşılanmamıştır: “Resullullah karnı büyük bir adam gördü ve parmağı ile (göstererek) bu başka türlü olsaydı, senin için hayırlı olurdu, dedi”. (49)

İçme İle İlgili Hususlar

Aynı bardaktan veya tastan su içildiği zaman bardağın içine üflememelidir. Çünkü “Nebi kaba üflemekten nehyetmiştir:”(50), “Resulullah yemeğe ve içilen şeye üflemezdi, kaba da üflemezdi” denilmiştir. (51)

Kaba üflemek sıhhat bakımından zararlıdır. Çünkü bugünkü tıbbın tesbitine göre, birçok hastalıklar teneffüs yolu vasıtasıyla geçmektedir.

Hz. Peygamberin ashabı da bu hususa çok dikkat ederdi. İbn Sa’d’ın rivâyetine göre: “Ali içilecek su istedi, Ona bir bardak su getirildi, getiren bardağa üfleyince, Ali onu içmeyi reddetti ve kendin iç dedi”.(52)

Su kabını başa dikerek içmemelidir. “Resulullah su kabının ağzından su içmeyi nehyetmiştir”(53) veya “Resulullah kabın veya tulumun ağzından su içmeyi nehyetmiştir”(54) şekinde rivâyetler mevcuttur.

Suyu içerken birkaç nefeste içmelidir. Zira Resulullah suyu üç nefeste içerdi. (55) Hatta bir rivâyette: “Suyu deve gibi bir nefeste içmeyiniz, belki iki veya üç nefeste İçiniz ve i̇çerken de besmele çekiniz. İçtikten sonra da Allah’a hamdediniz'(56) şeklinde açıklanmıştır. Bu şekilde içme mideye daha faydalıdır ve susuzluğu daha İyi giderir.

Beyhaki’nin rivâyetine göre, Hz. Peygamber şöyle demiştir: Su içerken yudum yudum içmeyin, emerek için, çünkü yudum yudum içmek karaciğer ve dalak hastalığını meydana getirir. İçilen bardağın içine nefesini bırakmayı yasaklamışlardır. Nefes alacaksa bardağı ağzından uzatlaştırsm, dinlendikten sonra tekrar içsin.(57)

Suyu içerken ayakta veya oturarak içmek hususunda değişik rivâyetler vardır. Rivâyetlere göre her iki halde de içmek mümkündür. Çünkü Hz. Peygamber duruma göre hareket etmiştir. Bu hususta birkaç rivâyeti nakledelim: “Nebi ayakta içmeyi nehyetti”(58), “Nebi ayakta içen adamı nehyetti, denildi ki ‘yemek yemek nasıldır?’ bu daha kötüdür, dedi”.(59)

İbn Ömer: “Resulullah devrinde yürürken yiyorduk ve ayaktayken içiyorduk”(60), İbn Abbas: “Nebi’ye zemzem verdim, ayakta olduğu halde içti” demişlerdir. (61)

Not: Makalenin sonunda, ayakta su içme konusunu izah eden ikinci makaleyi de okumanızı tavsiye ederiz. 

Hz. Peygâmberin Sevdikleri ve Yedikleri

Hz. Peygamber kavunla ve karpuzla taze hurmayı beraber yerdi.(62) Resulullah eti sever ve “Ehli dünya ve ehli Cennetin yemeğinin efendisi ettir” derdi.(63) Etin bazı kısımlarını diğer kısımlarına göre daha çok severdi. Ebu Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre: “Bir gün Resulullah’a et getirildi. Ona bir kol verildi, hoşuna gitti, onu sıyırdı”(64). Sırt etin ide sever “Etin en iyisi sırt etidir” derdi.(65)

Hz. Peygamber tavuk eti de yerdi. Zühdüm el-Cürmi diyor ki biz Ebu Musa el-Eşari’nin yamndaydık, sofraya tavuk getirdiler, sofradan birisi çekilince Ebu Musa niye çekildin diye sordu. Sofradan çekilen: Tavuğun kötü birşey yediğini gördüm, bunun üzerine tavuk eti yememek üzere yemin etmiştim diye cevap verir. Ebu Musa sofraya yaklaş, çünkü ben Resulullah’ın tavuk eti yediğini gördüm.” der”.(66) Helya ve balı severdi.(67) En hoşuna giden içilecek şey soğuk ve tatlı olanıydı. Hz. Peygambere hangi içilecek şey daha iyidir, diye sorulduğu vakit “Soğu ve tatlı” diye cevap vermiştir.(68)

Zeytinyağını tavsiye etmiş ve şöyle demiştir: “Zeytin yağını yeyiniz, sürününüz zira o mübarek bir ağaçtandır”(69). “Zeytinyağnı katık yapınız…”(70). Kur’an-ı Kerim’de bu hususa şöyle işâret edilmiştir: “Yine sizin için,” Sina dağından çıkan bir ağaç “Zeytin ağacı” yaratık ki hem yağ bitirir, hem de yiyecek kimselere bir katık) (71).

Nebi kabağı sever(72) ve kabak hakkında da “O kardeşim Yunus Aleyhisselâmın sebzesidir” derdi,(73) Tirid yemeğeni kabak ile yerdi.

Sirkeyi katık olarak kabul eder “Sirke ne güzeL katıktır” derdi.(74)

Hz. Peygamber elenmemiş arpa 80) unundan pişen ekmeği, salatalığı, taze hurma ve tuzla yerdi.

Meyvelerden en çok sevdiği yaş hurma, üzüm, kavun ve karpuz idi. Ekseri yemeği su ile hurma idi. Hurma ve sütü bir arada yer ve “En iyi yemeklerdir” derdi. Keler ve dalak yemeklerinden hoşlanmaz, fakat bunlara haram da demezdi.(75)

Soğan. sarımsak ve pırasa pek yemezdi. Yiyenlerin de mescide gelmemeleri için: “Kim bunlardan birini: Sarımsak, soğan, pırasa yerse mescidimize ya7klaşmasın” buyurmuştur.(76)

Ek:

Suyu Oturarak veya Ayakta İçmeye Dair Âdâb

Medeniyetin Efendisi (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem), terbiyesi ile meşgul olduğu Müslümanlara; oturup-kalkma, kılık-kıyafet ve yeme-içme adabını öğrettikleri gibi, “su içme” adabını da hem sözlü olarak, hem de bizzat uygulayarak öğretmişlerdir.

Muteber hadis kaynaklarımızın ifade ettiği bilgilere göre, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) birden fazla muktezayı hâle mutabık olarak suyun ayakta içilmesi gerektiği yerlerde ayakta, oturarak içilmesi gerektiği yerlerde ise oturarak içerlerdi.

Nitekim Abdullah ibn Amr ibnü’l-Âs (Radıyallâhu Anhümâ) anlatıyor: “Ben Efendimizin suyu hem ayakta hem de otururken içtiklerini gördüm.”[1]

Sa’d ibn Ebî Vakkâs (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: “Zât-ı Risâlet Efendimiz (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem)in suyu ayakta içtikleri de olur idi.”[2]

Bilindiği üzere, oturmayı engelleyen bir mani ve mazeret yok ise bu durumda su oturarak içilir. Bu davranış İslam’ın getirdiği bir terbiyedir. Bir topluluk içinde ya da kendine has yaşam alanında iken oturmaya herhangi bir mani yok ise, bu durumda ayakta iken su içmek, zarafet olmadığı gibi İslam adabına da uygun düşmeyen bir davranıştır. Çevresine her şeyde ölçülü ve zarif olmayı, görgü ve nezaket kurallarını uymayı tavsiye eden Medeniyetin Efendisi, adab-ı muaşeret kurallarına her zaman hassasiyet gösterip titiz davranmışlardır.

Bu sebepledir ki oturarak su içme adabını terk edenleri dikkatlice uyarmışlardır.

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Ayakta İken Su İçtiği Durumlar

Peygamber Efendimiz (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem) ayakta iken su içmeyi tasvip etmemekle birlikte, bazı zaruret hallerinde özellikle de oturmanın mümkün olmadığı yerlerde, ayakta iken su içtikleri vaki olmuştur.

Ayakta iken su içtiği durumlar, zemzem suyu, abdestten arta kalan su, duvara asılmış su kırbasından içtikleri sudur.

İbn Abbas (Radıyallâhu Anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullâh Efendimiz  (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem), zemzem suyunu ayakta iken içmişlerdi.”[3]

Yine ibn Abbas (Radıyallâhu Anhümâ) anlatıyor: “Ben Risaletmeâb Efendimiz  (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem)e zemzem suyu verdim, onu ayakta iken içtiler.”[4]

Nezzal ibn Sebre anlatıyor: “Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh), Kûfe Mescidi’nin avlusunda iken kendilerine bir testi su getirildi. Önce bir avuç su alarak ellerini yıkadı; sonra mazmaza yaptı (ağzını yıkadı) ve istinşak yaptı (burnunu yıkadı.) Ardından yüzünü ve kollarını dirsekler ile beraber yıkayıp başını da mesh ettiler. Hemen arkasından ayakta olduğu halde sudan bir miktar içtiler ve: ‘İşte benim bu şekilde abdest alışım, henüz abdesti bozulmamış kişinin serinlemek için aldığı abdesttir. Zira ben, Medeniyetin Efendisinin aynen benim yaptığım gibi yaptıklarını müşahede ettim.’ buyurdular.”[5]

Kebşe Binti Sabit (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: “Bir gün Peygamber Efendimiz  (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem) evimize misafir olmuşlar idi. Ayakta oldukları halde, duvarda asılı bulunan kırbanın (su tulumunun) ağzından su içtiler. Hemen ardından ben de kalktım, mübarek ağızlarının değdiği kısmı (teberrük olması için) kesip hatıra olarak sakladım.”[6]

Enes ibn Mâlik (Radıyallâhu Anh) rivayet ediyor: “Rasûlullâh Efendimiz (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem) (Annem) Ümmü Süleym’i ziyarete gelmişler idi. Evin duvarında asılı bir su tulumu bulunmakta idi. Efendimiz (Sallâlâhu Aleyhi ve Sellem) ayakta olduğu halde kırbanın (su tulumu) ağzından su içtiler. (Bu durum üzerine Annem) ayağa kalktılar ve (mübarek ağızlarının değdiği kısmı teberrük olması için) kestiler.”[7]

Dipnotlar


[1] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:209.
[2] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:217.
[3] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:208.
[4] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:210.
[5] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:211.
[6] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:214.
[7] Tirmizî, Şemâil, 32. Bab, No:216

ismailaga.org.tr

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Âdâbın Şiiri: Sakın Terk-i Edepten

Prof. Dr. Mazhar BAĞLI Esenler Şehir Düşünce Merkezi Bilim Kurulu Başkanı Nevşehir Hacı Bektaş Veli …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Aldanmaktan Kurtulmanın Kur’anî Çözümleri: Allah’ı Zât, Sıfat ve İsimleriyle Tanımak

Aldanma yollarına kapılmamanın yegâne çâresi Cenab-ı Hakk'ı, Kur'an-ı Kerîm'in beyan ettiği ve Peygamber Efendimiz'in (asm) …

Kapat