Ana Sayfa / Yazarlar / ‘İdeolojik eksiklik!’ / Mustafa H. KURT

‘İdeolojik eksiklik!’ / Mustafa H. KURT

SİYAHIN VE beyazın belirginliğine inat, mensubiyet noktasında ‘griliğin’ belki de en çok arttığı bir zaman dilimindeyiz artık. Kimliklerine dair belirgin imgelerin seçilemediği ‘gri’ insanlar, her yanı o kadar kaplamışlar ki…

Sosyalist, liberalist, kapitalist, milliyetçi, ulusalcı, laik, demokrat ya da özgürlükçü vs. geçinen nice insanın, hem de statükoyu koruma yolunda nice zamandır nasıl da kaynaşabildiklerine şahit olmakta gözlerimiz. Üstelik kaynaşmak bir yana, ortak çıkarlar bu insanlar arasındaki ‘düşmanlıkları’ dahi bir çırpıda dostluğa çevirebilmekte… Ki, zaten bu sayede nasıl derin-organize yapılar kurabildikleri ve bu yolla da memlekette ne türden bir saltanat sürdükleri, artık çuvala girmeyen mızrak türünden bu grupların.

Hem bu ‘mızraklara’ verilebilecek örnekler de öyle bol ki:

Söz gelimi, eskilerin bazı ateşli devrimcileri, günümüzün ‘saygın’ birer işadamı olabilmişler hiç de yadırganmaksızın… Hele sık sık patron destekçisi köşe yazarı gibi bir ‘iftiraya’ maruz kalan kimi liberal aydınlar; veya dolgun maaşlı sendika yöneticiliği yoluyla emekçi-halkçı mücadelesini hala inançla sürdürmeye çalışan kimi yorgun demokratlar arasında da, hayli emek(li)çi halk kahramanı mevcut durumda.

O bir zamanların özgürlükçüleri ise, inanç (ama özellikle de Müslüman) özgürlüklerinden  kültürel haklara, sivil yasalardan darbe karşıtlığına, siyasî ikbal hevesinden statüko muhafızlığına dek uzanan bir düzlemdeki pek çok imtihandan, “otur, sıfır!” sonucunu almaktalar çoğunlukla.

Dahası kendilerini milliyetçilikle ve/veya ulusalcılıkla tanımlayan kesimlerde de durum pek farklı gözükmemekte ne yazık ki. En çok da genlerine vurguyla var olabilen bu çevrelerdeki sözüm ona ‘gendaşlarını kalkındırma ülküsü’, ne ilginçtir ki, kendileriyle aynı gene sahip de olsa ‘ötekilerin’ vatan haini olarak görülmelerini pek engelleyemiyor! Öyle ki, vatanını-milletini-bayrağını dilinden düşürmeyen öylesi kesimler içinden, bugün kendi vatanlarında ve kendi vatandaşlarına karşı mafya vari derin yapılanmalarla bir yandan kasalarını doldururken diğer yandan ‘vatanseverliğini’ de pekala icra edebilen tiplere de rastlamak neredeyse adiyattan… Üstelik bir milliyetçiliğin başka milliyetçilikler için de varlık sebebi olabileceğini kabul etmemekle kendileriyle çelişen bu çevreler; çıkar ve iktidar hırsının ne türden ‘konjonktürel ustalıklara’ yol açabildiğine dair seçkin örneklere de imza atabilmekteler zaman zaman.

Kısacası ortalık, demokrasiyi, millî veya evrensel insanî değerleri candan savunuyor görünseler de kişisel, hatta ulusal çıkarları söz konusu olduğunda hiç tahmin edilemeyecek meydanlarda dolaşabilenlerden geçilmemekte…

İşin daha da acı yanı ise, “memleketi-dünyayı kurtarma” adına çıkılan böylesi yollarda kişilerin aslında karşı çıkmaları gereken hayli ‘konjonktürel stratejiyle’ hemhal olmaları; pek çok ‘aydın şahsiyetçe’ artık şartların getirdiği bir zorunluluk, hatta bir erdem dahi sayılmakta.

Fakat, sanırım tüm bu örnekler de göstermekteler ki, o yolların fikrî altyapıları; aslında parlak sloganlar -ve “namımız yürüsünler” -haricinde bireyin dönekliğini ya da savunulan doğrularla zıt bir hayat tarzını engelleyebilecek (iç) tedbirlerden yoksun bulunuyorlar, bu kadar açık!

Ve ancak bu yoksunluktur ki, o haldeki pek çok kişinin o savrulmuşluğunu anlamamızı sağlıyor..

Neden mi? Çünkü ideoloji mensuplarına ideal ve realite arasındaki olası çatışmalardan sağlam çıkma adına sunulmaya çalışılan tedbirler, yukarıdaki örneklerde de geçtiği üzere pek işe yarar tedbirler olamıyorlar. Onun için, bu “tedbir denemelerinin” faydasız kalmalarının bir sebebini de, ideolojilerin “insan vicdanını belli ölçüler ve yükümlülüklerle disipline edebilmek” şeklindeki hayatî bir temel taştan yoksun olmalarında aramak gerekiyor.

Hem, eğer o ‘izmlerde bireyi zıtlıklarla yaşama çelişkisinden koruyacak tedbirler, iddia edildiği gibi gerçekten varlarsa dahi, bunlar sloganik figürlerden öteye geçemedikleri için tamamen etkisiz kalmaktalar! Zira birer iddiadan ibaret kalan o tedbir denemeleri insanın iç âlemine yönelik olamamaları kadar, zorunlu oto-kontrolden mahrum ve “kişinin kendi insafına bırakılmışlıklarıyla”, nazarımda ancak o insanlardaki söylem-eylem çatışmasının nedenlerini anlaşılabilir kılmaya yarıyorlar…

Yani vicdan var ama, ihmal edildiği yerde bunu kim-nasıl kullandıracak, burası müphem kalıyor!

İşte tam da bundan dolayı, ideolojilerin insana bakışında eksik ve bir o kadar da çarpık bir anlayış bulunmaktadır. Çünkü ortada, doğuşundan itibaren Freud’un müthiş keşifleri (!) olan ‘ilkel benlikle-id’le’ yaşamak zorunda olmakla beraber, ‘süper egoya’, yani sosyalleşmiş-ehlî bir benliğe de kavuşması gereken bir varlık bulunmakta. Ama neylersiniz ki bu varlık; toplum için yüksek sesle savunulan değerlerin “içselleştirilmesi” gerekliliği gibi “içe dönük vicdanî beklentilere” de muhatap bir varlık aynı zamanda…

Dahası, hayatı “hayat” kılabilmek için gerekli bu temel beklentiye rağmen aynı insan, vicdanına başvurma mecburiyetinin ideolojilerce bizzat kendi insafına bırakıldığı “bir sosyal varlık” hem de…

İşte meselenin bu yönüyle, çizilen tabloda görüntü de aslında şöyle belirmekte:

Kainatı sırf maddî yönüyle algılayan anlayışlarca ‘metafizik’ yönü büyük oranda ihmal edilmiş olan insan denen bir varlık; ve aynı bakış açısının sonucu olarak, “kurdu kuzulara şâh edercesine o varlığın eline verilmiş bulunulan bir vicdan”…

Diğer bir ifadeyle, tüm dünyayı düzene sokma iddiasında birbirini beğenmeyen o anlı şanlı ideolojilerin belki de en önemli eksiklikleri; sıra vicdanı işletmeye, muhafazaya ve tatmine geldiğinde “başarısız” olmalarıdır, bu dersten her zaman sınıfta kalıyor olmalarıdır!

Nasıl kalmasınlar ki? O ideolojiler, inanma ihtiyacıyla (ve Kur’ân’da belirtildiği gibi“din üzerine yaratılmış bir fıtratta”) doğmuş olmasına rağmen insanı, bir şekilde ‘sadece üretici-tüketici’ bir “canlı varlık”; o vicdanı terbiye edip yücelten dini ise, -haşa- insan evrimindeki ilkel safhalardan kalan bir alışkanlık, bir afyon ya da bir gelenek olarak görmüşlerdir!

Hem de ideolojilerin telkiniyle özellikle din-i İslam’a yönelik olarak gayr-i Müslim toplumlarda ve hatta Müslim toplumlarda dahi görülebilen bir fobinin; diğer bir ifadeyle, İslam’a yönelik tarihî yabanîlik ve yabancılığın, insanları “vicdansızlaştıran” sebeplerin en birincisi olduğu gün be gün kendini aşikar kılarken

Oysa İslam’ın önemle üzerinde durduğu o vicdan kavramı, Bediüzzaman Hazretlerine göre “insanın fıtrat-ı zişuurudur”, şuurlu fıtratıdır. Ve işte bu ise insana verilmiş öyle bir “özelliktir” ki; vicdan “daima vacib’ül vücuda” ve “saadet-i ebediyeye baktığından”,hem “Tevhidin şuaını neşrettiğinden”, kısacası “Sanii unutamadığından”; ihmal edildiğinde yeri hiçbir kemalatla ve hiçbir reçeteyle doldurulamayacak, hiçbir şekilde insana huzur sağlanamayacaktır.

İşte, kimi insanların lafızda kalan dava adamlıklarını ve kendi çıkarları söz konusu olduğunda savundukları değerlerden çok çabuk dönebilmelerini, biraz da, o davaların İslam’ın zıddına vicdanı “es geçen” ya da yüzeysel tedbirlerle işletmeye çalışan yapılarında aramak gerekir. Nitekim ancak bundan dolayıdır ki, bir insan şahsî çıkarını hiçbir şeye değişmeyebilir ve de kendisini herkese verdiği nasihatlerin kapsama alanından pek rahat soyutlayabilir.

Ve yine ancak bundan dolayıdır ki, başka bir ülkedeki hatta dünyanın diğer bir ucundaki soydaşlarına yapılan zulümlere insan hakları adına ve de haklı olarak itiraz eden bazı yurdum ‘aydınları’; söz konusu yanı başlarındaki kardeşleri olunca en temel insanî hak taleplerine, tereddütsüz ihanet yaftasını yapıştırıverirler. Ve yine bazı insan hakları savunucuları (!) da kimi zaman hep yakındıkları faşizan yaklaşımlara aslında tam örnek oluşturan davranışlar sergilediklerini bir türlü göremezler.

Örnekler saymakla bitmiyor ne yazık ki…

Peki bir dakika; ya müminler, ya kendilerini öncelikle inancıyla ve dindarlıkla tanımlayanlar? Onların söylem-eylem çelişkileri ne olacak, o konu hakkında da iki kelam edemeden mi bitireceğiz yazıyı?

Değil elbette! Zira müminler için bu meseledeki tehlike ideolojilerin mensuplarına öngördüklerinden bile öylesine büyüktür ki!

Söz gelimi, insanın ancak dış âlemine ve gözükebilen fiiliyatına hükmedebilip aynı insanın iç alemine bir yaptırım koyamayan ve bu alanı kişinin kendi insafına bırakmış olan ideolojilerin aksine; İslam’ın insanın iç âlemi için de kurallar va’z etmiş olması, vicdanına hitap etmesi ve son tahlilde de “münafıklık” denilen ağır kategorinin küfürden-inançsızlıktan bile aşağı bir derekeye layık görülmesi, müminin bu konuda ne türden bir ‘oto-kontrole’ bağlı olduğunun kısa ve kesin ispatıdır. (Bu manaya işaret eden şu gibi ayet-i kerimeler meseleyi nasıl da vuzuha erdiriyorlar: “Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.” İsraS.  17/25).

Hem mesela “Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler…” (Neml Suresi, 27/14) ayetinin de gösterdiği üzere, vicdan; aslında şerri, küfrü, haksızlığı kabul etmeyen bir hassemizdir. İşte, İslam’ın vicdana verdiği bu önem ortadayken, -şahsî ya da millî olsun fark etmez- kendi çıkarları söz konusu olduğunda kimi Müslümanların da “vicdansızlık” yapabilmelerini; tam da vicdanını ihmal ettiğinde bir Müslümanın dahi belki o vicdansız ideoloji mensuplarıyla aynı hizaya gelebileceğinin bir delili saymalıyız…

O halde, bir Müslüman elbette ki herkesten çok vicdanlı ve herkesten çok makul bir merhamete sahip olmalıdır. Bu minvalde, mesela özünde gayr-ı İslamî olan davalar uğruna bir insanın inancına, kültürüne ve Allah’ın takdiri olan temel aidiyetlerine yönelik temel haklarını kısmen ya da küllen inkar etmek, o kişiyi yok saymanın en ağır yöntemlerinden birisidir! Yok saymak ise, bir insana yapılabilecek en büyük hakaretlerden biri olduğu kadar, bizzat vicdana da muhalefettir!

Bunu kim isterse yapar ve nitekim yapıyorlar da; ama Müslüman buna kayıtsız, şartsız, amasız bir rahatlıkla karşıdır, karşı olmalıdır.

Zaten vahyî ve vicdanî hakikatlerin gereğince dikkate alınmadığı o ideolojilerin hükmettiği toplumlar ile Müslüman toplumların günümüzdeki genel görüntü benzerliği de, sanırım vicdan ihmalinin bizlere getirdiği tehlikeli sonuçları yeterince izah etmekteler. Ve ne yazık ki, hep yakındığımız vicdan yoksunu o ideolojiler dünyaya hükmettikleri müddetçe de bu genel vaziyet devam edecek gibi. Fakat şu da var ki, eğer bu gidişat bir gün değişecekse; bunu da vicdanını işletme “vazifesini” yerine getirebilen ve merhameti kuşanmış olan “İslam Milleti” mensupları gerçekleştirebileceklerdir muhakkak…

Sonuç olarak diyebiliriz ki; vicdan, İslam’ın ve Müslümanlığın en temel vasıflarındandır. Onun için vicdanımızın pas tutmamasına, bu durumun bizi götüreceği vadileri göz önüne alarak daha da dikkat edelim.

Ama özellikle de vicdanımızın ‘ülkemizin kendine has şartları’ hükm-ü zalimanesine yaslandığını ve Vacibü’l-Vücud’dan yüz çevirmeye çalışarak “vicdandan yoksun ideolojiler” için fiiliyatta bulunmaya çalıştığını hissettiğimizde yapalım bunu! 

08.2009

Yazar : Mustafa H. KURT

Mustafa H. Kurt: 1974 yılında Gaziantep'te doğdu. Cumhuriyet Lisesi (1992) ve Gaziantep Üniversitesi Tarih bölümünden mezun oldu (2000). Türkiye’de ve Almanya’da eğitimcilik yanında farklı iş kollarında çalıştı. Yazarımız, kastamonur.com yanında hâlihazırda çeşitli dergi ve haber sitelerinde yazıyor.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Ahir Zaman ve Kadın

Bu zaman ahir zaman. Fitnesi de pek yaman. En yamanı da kadın. Tesbihatta 3 defa …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Kalp nasıl ve niçin mühürlenir?

"Zira Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar …

Kapat