Ana Sayfa / Yazarlar / İlimler, Felsefe ve Din

İlimler, Felsefe ve Din

Batıda onsekizinci yüzyıldan itibaren mülahaza ile, çıplak gözlemlerle  elde edilen verilere göre ortaya konulan ilmin yerini, daha sonra teleskop, mikroskop, laboratuvar  ve benzer aletlerin icadı eşyayı ve insanı farklı şekilde algılamayı doğurdu. Bediüzzaman bu farklı ilmi müşahadeyi ve elde edilen verileri gördü ve kendini ilimlerin bu yeni insan ve kainat, arz, semavat telakkisini değiştirmesini izledi. Garip olan bu izlemeyi nasıl, nerede yaptığı, çünkü  bulduğu bilgiler ve yorumlar öyle yüzeysel ve sathi değildiler, üstelik Bediüzzaman medresenin geleneksel akışından geliyordu. Bediüzzaman’ın farklı algı ve yorumunu medrese yapmadı, Bediüzzaman anlaşılan çok yüksek düzeyde bir tarama, gözlem ve yorumlama, tevil dönemi geçirmiş. Eserlerinin bu ilim-din- sanat-felsefe dörtlüsü etrafında dokunmasının asıl dönemi Barla dönemidir.

Van hayatında ilimlerle münasebeti olmuş, çocukluğunda geleneksel medrese ilminin ulum-ı şettayı taramış, ama batıdaki ilmi değişmeleri mesela atom konusunda Demokritos’un ve daha sonra Marks’ın  yaptığı şaşırtıcı ve nihilist yorumları nasıl bulduğu benim merak konum, çünkü ben Marks’ın atom konusundaki yorumlarını onunla ilgili oldukça taramamdan sonra öyle mufassal değil çekirdek türünden bilgiler elde ettim, bunlar da batıdan yapılan birkaç çeviriden kaynaklanıyordu. Onun atomun hareketi konusundaki nihilist tarafı Marksistlerin ve felsefe tarihçilerinin asıl merak konusu değil, onlar daha çok siyasi Marks merak etmişler. Ben Marks ve Bediüzzaman diye bir üniversitede konferans verdim, ne felsefeciler ne de bizimkiler böyle bir konudan haberdar değillerdi ne anlatacağımı merak ettiler. Ama sonra baktım ki Bediüzzaman Marks’ın bu ateist tavrının iyi takip etmiş, onun varlığın inşası konusundaki aykırı telakkisini eserlerinde eleştirmiş. Bunlar neredeyde bir kitap olacak kadar geniş bir bahis. Bediüzzaman’ın bu felsefe tarihinin ilk dönemlerinde daha sonra 19 yüzyılda Marks’ın alevlendirdiği bahsi ele alıp çok yönlü eleştirip ve bütün kitaplı dinleri bu kızıl yangından koruduğu görülür. Türk felsefecileri hâlâ batının döküntülerini yorumlayıp dursunlar, Bediüzzaman’a gelmeyi kendilerine yediremiyorlar, bu büyük materyalist eleştirisini görmeye ilimleri ve tetebbuatları yok evet yok.

Bediüzzaman’ın materyalizm konusundaki eleştirileri de önemli bir eleştiri konusu, iki cilt bir batılının yaptığı materyalizm tarihini okudum, o kitaba bir Bediüzzaman eleştirisi yazılsa en az onun kadar yani iki cilt eser ortaya çıkar. Bizim çok derin araştırmalarla bu ülkenin bilim ve felsefe ve din gündemine Bediüzzaman’ı koymamız bir gecelik ilmî mülahazalarla olacak şey değil, çok okunmalı ve yorumlanmalı hatta ekip halinde yapılmalı. Bir Bulgar bayan iki cilt roman yazmış Marks’ı anlatmış, kitabın adı Ateşi Çalmak. Marks’ı Yunan mitoloisindeki ateşi çalıp yeryüzüne indiren filozofa benzetiyor, Fikret’in o filozofla ilgili bir şiiri var:

Promete

Kalbinde her dakîka şu ulvî tahassürün
Minkâr-ı âteşini duy, dâimâ düşün:
Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım? 
Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım? …
Yükselmek âsmâna ve gülmek ne tatlı şey!

Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa… Ey
Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî milletin 
Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin
Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken,
Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen
Esmar-ı bünye-hîzini; boş durmasın elin.
Gör dâimâ önünde esâtîr-i evvelin
Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını…

Varsın bulunmasın bilecek nâm-ü şanını.

Garip Fikret geri kalışımızın yeni fikirler olmayışından olduğunu söylüyor, önemli olan görmesi, bizim de bir iki bakan çarpıcı fikirler aradıklarını ortaya koyan beyanları var. Bu üniversiteden, bu liseden çarpıcı fikir çıkmaz, 30 kitap yazmışım, bölümde iki yüksek lisans öğrencim var, 180 doktora ve yüksel lisans öğrencisi var, YÖk’ün bir şeyden haberi yok, onlar orda rahat bunlar burda –rahat zavallı ülkem, zavallı ilim taliplileri. Köroğlu vadisi yapanın yanına kalıyor.

Fikret bu şiiri ile Bediüzzaman gibi birini istiyor, ama nerde. Toplum kokuşmuş yorum kalıntıları ile mutlu, yeni fikir kimse kabul etmez, devletin de öyle bir tavrı yok. Bir siyasi bayan Bedeizzüman’ın herkesin meselesi olduğunu söyledi, nasıl kabuğu kırdı tebrik ediyorum.

Hayret ettim o iki cilt kalın romanı yazmak için kendinde kemal-i hâhişi yani yüksek isteği nasıl bulmuş. Elimizde büyük bir adam var hala onu ırkıyla yorumlayıp hasır iskemlede oturduğu halde kendini semada hisseden  çeyrek adamlar ortalığa araba eksoz dumanı gibi şeyler yayıyorlar, biz işte teşeffi türünden yazılar yazıyoruz.

Adl ismine yeniden, yani denge bahsine gelirsek, Bediüzzaman Fenn-i Menafiü’l-Âzâyı yani fizyolojiyi çok okumuş, hatta 29. Söz’ün üçüncü medarı bu fizyolojiden hareketle ahireti anlatıyor. Şimdi fizyoloji nere ahiret isbatı nere; bu, Bediüzzaman’ın fizyoloji okuması, parmak ısırtacak bir bahis, ondan önce İşaratül İcaz’da bu bahsi anlatır.

Evet, fenn-i menafiü’l-a’zanın şerh ve beyan ettiği vecihle, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben iki yüz küsur kemik vardır. Ve herbirisi bir fayda için altı bin damar vardır. Ve hüceyrata hizmet eden yirmi dört bin mesame ve pencere vardır. O hüceyratta câzibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide namıyla, herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor. Âlem-i asgar böyle olsa, insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Ruha nisbeten ehemmiyetsiz olan ceset bu derece israftan uzak bulunsa, ne suretle cevher-i ruhla asarında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında israf olur. Çünkü, saadet-i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatler, israf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere malik olmakla, hem daima onun zarfını ve gılafını muhafaza ettikten sonra, o cevheri birden bire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabul eder? Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, azasındaki sıhhat, istidadındaki kabiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kainatın ruhuna kadar nüfuz eden hakikat-i sabite ve devam ile yaşayışını ima eden intizamındaki kuvvet-i kamile ve tekemmülüne giden nizamındaki kemal, acaba haşr-i cismani yoluyla saadet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zira intizamını ihtilalden ve bozulmaktan kurtaran, saadet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vasıta olur. Ve o kuvveti inkişaf ettiren odur. 

Beşinci Bürhan: Evet, her nevi mahlukatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrarla vukua gelmekte olduğu, büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işarettir.

Aynı konuya daha önce Muhakemat telifi yıllarında da temas etmiş.

  1. Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Cemî mâneviyat ve revabıt ve niseb, hebâen gider. Demek, nazzamı, saadet-i ebediyedir. 
    2. Evet, inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükâbere edilecektir. 
    3. Neam, akıl ve hikmet ve istikrâın şehadetleriyle sabit olan hilkatteki adem-i abesiyet, haşr-i cismânîdeki saadet-i ebediyeye işaret, belki, delâlet eder. Zira adem-i sırf, herşeyi abes eder. 
    4. Evet, fıtratta, ezcümle, âlem-i suğrâ olan insanda, fenn-i menafiü’l-a’zânın şehadetiyle sâbit olan adem-i israf gösterir ki: İnsanda olan istidadat-ı mâneviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlâtının adem-i israfını ispat eder. O ise, saadet-i ebediyeye namzet olduğunu ilân eder. 
    5. Evet, öyle olmazsa, umumen kurur, hebaen gider. Feya li’l-aceb! Bir cevher-i cihanbahânın kılıfına nihayet derecede dikkat ve itina edilirse, hattâ gubarın konmasından muhafaza edilirse, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırarak mahvedecektir? Kellâ! Ona itina, onun hatırası içindir. 
    6. Evet, sabıkan beyan olunduğu gibi, cemî fünunla hâsıl olan, istikrâ-i tâmla sabit olan intizam-ı kâmil, o intizamı ihtilâlden halâs eyleyen ve tekemmül ve ömr-ü ebedîye mazhar eden haşr-i cismânînin sadefinde olan saadet-i ebediyeyi bizzarure iktiza eder. 
    7. Evet, saatin saniye, dakika ve saat ve günleri sayan çarklarına benzeyen yevm ve sene ve ömr-ü beşer ve deveran-ı dünya, birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra kıyamet dahi o destgâhtan çıkacağını haber veriyorlar. Evet, insanın her ferdi birer nevi gibidir. Zira nur-u fikir onun âmâline öyle bir vüsat vermiş ki, bütün ezmanı yutsa tok olmaz. Sair envâın efratlarının mahiyeti, kıymeti, nazarı, kemali, lezzeti, elemi ise, cüz’î ve şahsî ve mahdut ve mahsur ve ânîdir. Beşerin ise, ulvî, küllî, sermedîdir. Yevm ve senede olan çok nevilerde olan birer nevi kıyamet-i mükerrere-i nev’iyeyle insanda bir kıyamet-i şahsiye-i umumiyeye remiz ve işaret, belki şehadet eder. 
    8. Neam, beşerin cevherinde gayr-ı mahsur istidadatta mündemiç olan gayr-ı mahdut olan kabiliyattan neşet eden müyulâttan hâsıl olan lâyetenâhi âmâlinden tevellüd eden gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvuratı, mâverâ-yı haşr-ı cismânîde olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış ve medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur. 
    9. Neam, Sâni-i Hakîm ve Rahmânü’r-Rahîmin rahmeti ise, cemî niamı nimet eden ve nikmetlikten halâs eden ve kâinatı firak-ı ebedîden hasıl olan vaveylâlardan halâs eyleyen saadet-i ebediyeyi nev-i beşere verecektir. Zira, şu herbir nimetin reisi olan saadet-i ebediyeyi vermezse, cemî nimetler nikmete tahavvül ederek, bizzarure ve bilbedahe ve umum kâinatın şehadetiyle sabit olan rahmeti inkâr etmek lâzım gelir. 

Daha sonra 29. Söz’de yine fizyoloji konusunu ortaya koyar. “akıl ve hikmet ve istikrâ ve tecrübenin şehâdetleri ile sabit olan hilkat-i mevcudâttaki adem-i abesiyet ve adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder. 
Fıtratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni-i Zülcelâlin herşeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyâr ve intihab etmesidir ve bâzan bir şeyi, yüz vazife ile tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gàyeleri takmasıdır. Mâdem israf yok ve abesiyet olmaz; elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü, dönmemek üzere adem, herşeyi abes eder; her şey israf olur. 
Umum fıtratta, ezcümle insanda, fenn-i menâfiü’l-âzâ şehâdetiyle sabit olan adem-i israf gösteriyor ki, insanda olan hadsiz istidâdât-ı mâneviye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül, bir kemâlin vücudunu gösterir ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye namzed olduğunu katî olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden o esaslı mâneviyât, o ulvî âmâl, hikmetli mevcudâtın hilâfına olarak, israf ve abes olur, kurur, hebâen gider. Şu hakikat, Onuncu Sözün On Birinci Hakikatinde ispat edildiğinden kısa kesiyoruz.”

Bediüzzaman yüzyılın başından daha sonra birinci dünya savaşında Pasinlerde caphede İşaratül İcaz’ı yazmış, ondan önce Muhakemat’ta konuya temas etmiş, arkasından Sözler’de 1920’den sonra yazmış. Ankara’da devlet kurulurken din felsefesini kurarak devletin içini doldurmuş adam, biz bunu farkettik de yukardakiler biraz derse geç gelecek olsun, müdürken bir geç kalsın kağıdı alırlar. Bunun başka izahı yok, Türk milleti büyük bir millet sen bir adamdan kurtulasın diye onu götürür bir köye bırakırsın Allah oradan dini mübinin yeni dünya düzeninde ilim fen felsefe karşısındaki tutumunu ortaya koyan bir eser çıkarır. Büyük felsefeler ve eserler siparişle yazılmaz, işte Dosto, Tolstoy, Hugo vesaire …

İlginizi Çekebilir

Ayrılıkları gayrılık kılarken…

Müminler arasında her an fırsat kollayan dehşetli ve sinsi bir tehlikeye: “Nazari ve içtihadi meselelerdeki …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
İmar Barışı ve Kamu Arazilerinin Kiralanması (3)

Kalkınmak için gerekli varlıklara bu ülkelerin sahip oldukları görülmüş en fakir ülkelerde bile yoksul insanların …

Kapat