Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / İmam Şafii’nin Ehl-i Beyt ve İlk Halifeler ile İlgili Tasavvuru *

İmam Şafii’nin Ehl-i Beyt ve İlk Halifeler ile İlgili Tasavvuru *

Dr. Namık Kemal KARABİBER**

Atıf / ©- Karabiber, N.K. (2009). İmam Şafii’nin Ehl-i Beyt ve İlk Halifeler ile İlgili Tasavvuru/Algısı, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 9 (1), 97-121.

Özet- Gerek ehl-i beyt ve gerekse Hulefa-i Raşidin siyasal konularda tartışma konusu olmuşlardır. Bu tartışmalar toplumun farklı kesimlerinde bölünmelere ve ayrışımlara neden olmuştur. Siyasal alandaki bu tartışmalar zamanla beraberinde fırkalaşmayı da getirmiştir. İmam Şafii’nin yaşadığı dönemde de benzer tartışmalar yapılmış ve İmam Şafii de bu tartışmalar ile ilgili fikrini şiir ile dile getirmiştir. Ehl-i Beyt’e taraftar olanlara Rafızi, Hz. Ali ve ehl-i beyt’e düşmanlık edenlere de Nâsıbî denildiğini yapılan tartışmalardan anlamaktayız. İmam Şafii her iki görüş sahiplerine de mesafeli olduğunu ifade etmiş ve bu konuda kendisine has fikirler ileri sürmüştür.

Anahtar Kelimeler İmam Şafiî, Ehl-i Beyt, Hulefa-i Râşidîn, Abbasiler, Emeviler.

Giriş

Hz. Peygamber’in vefatı sonrasında Müslümanların sosyal ve siyasal hayatlarında farklı tarz ve düşünceler ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu yöndeki sorunların çözülmesinde yegâne merci olan Hz. Peygamber’in yokluğuna alışmaları kolay olmadı. Özellikle onun yerine İslam toplumunun idaresini ele alacak olan kişinin kim olacağı ile ilgili sorun, önceliğini ortaya koydu. Hz. Ebu Bekr’in Müslümanların çoğunun onayı ile halife olması lider sorununu ilk bakışta çözüldüğünü gösterse de, konu tartışılmaya devam etti. İlk halifelerin seçimi ile ilgili tartışmalar olsa da genellikle genel kabul gördükleri bilinen bir husustur. Ancak üçüncü halife Hz. Osman’ın tartışma yaratan bazı uygulamaları ve daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali ve Hz. Muaviye’nin iktidar mücadelesi İslam toplumunda kişiler endeksli bir ayrışımın ortaya çıkmasına neden oldu.  Bu tartışmalara nas ve vasiyet fikrinin dâhil olması ile de farklı problemleri beraberinde getirdi. Özellikle bir kesim tarafından ilk üç halifenin Hz. Ali’nin hakkı olan hilafeti zorla elde eden gasıp kişiler olarak görülmesine, toplumun farklı katmanları tarafından çeşitli tepkiler ortaya konuldu. Emevilerin iktidara gelmesinden sonra özellikle kendilerini ehl-i beyt taraftarı olarak nitelendiren bir kesim Emevilere olan muhalefetlerini ehl-i beyt taraftarlığı bağlamında ortaya koymaya başladılar. Emevilerin ehl-i beyt’in hakkını gasp edenler olarak görülmesinin yanında, zamanla ilk üç halifenin de aynı kategoride olduğu ile ilgili değerlendirmeler yapılmaya başlandı. 

İlk Şiî hareketlere bakıldığında bu tarz düşüncelerin sistematik olarak taraftar bulduğu görülmektedir. Zamanla bu görüşler belli kavramlar ile ifade edilmeye başlandı. “Rafizilik” Hz. Ali ve evladının taraftarlığını, ilk üç halife’yi gasıp olarak kabul edenleri ifade eden bir kavram olarak kabul edilmesine karşılık, “Nâsıbilik” de Hz. Ali ve evladına karşı kin ve düşmanlığı ifade eden bir kavram olarak kullanılmıştır. Bu hususta Şia tarafından kullanılan “Teberrâ”[1] ve “Tevellâ”[2] kavramları da aynı şekilde Şia’nın sahabeye bakış açısını göstermesi açısından önem arz eder.  Özellikle İmam Şafiî’nin yaşadığı dönemde bu kavramların belirli kesimleri ifade için kullanıldığını Onun şiirlerinden anlamaktayız. İmam Şafiî, ehl-i beyt muhabbeti ile bilinen biri olarak bilinmesine rağmen, ilk üç halifenin söz konusu ithamları hak etmediklerini şiir ile dile getirmiştir. İmam Şafii her iki kesimin görüşlerinin yanlışlığını, hem ehl-i beyt’in hem de ilk üç halifenin hürmete layık olduklarını dile getirerek eleştirmiştir. 

Makalede söz konusu olan İmam Şafii, ehl-i beyt  ve ilk halifeler hakkında bilgi vermek konunun anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

1. İmâm Şafiî

Hicri 150 senesinde Gazze’de doğan İmam-ı Şafiî, neseb olarak Kureyş kökenlidir.[3] Nesep ve tabakat yazarları tam ismini verirken, nesebini Kureyş’in atası Kusay’a kadar götürürler.[4]

İmam-ı Şafiî’nin baba cihetiyle Muttalibî, atalarının anneleri cihetiyle Hâşimî, kendi annesi cihetiyle de Ezdî olduğu ifade edilir.[5] Şafiî’nin Kureyş kabilesinden olmadığını iddia edenlere karşılık Râzî, güvenilir biri olduğu tevatür derecesinde olan Şafiî’nin her ortamda Kureyşli olduğunu iftiharla ifade etmesi, bu iddianın çürük olduğuna işaret etmektedir.[6] Ayrıca İmam Şafii’nin nesebi ile Hz. Peygamber’in nesebinin Abdimenâf b. Kusay’da birleştiği ifade edilir. Abdimenâf’ın iki oğlundan el-Muttalib Şafii’nin atası (el-Muttalibî), diğer oğlu Hâşim ise Hz. Peygamber’in atasıdır (Hâşimî).[7]

İmam-ı Şafiî’nin tahsil hayatının önemli bir kısmı Mekke ve Medine’de geçmiştir.[8] Şafii, Mekke’ye taşınmasından sonra, îbn-i Kesîr’in bir rivayetinde geçtiği üzere, dil ve edebiyatı öğrenmek gayesi ile çölde on sene gibi uzun bir müddet kalması[9] çöl halkının güzel bulduğu âdetlerini, onlardan dil ve edebiyatın inceliklerini öğrenmesinde ciddi katkıları olmuştur. [10]  

Şafii’ye dayandırılan bir rivayette yedi yaşında Kur’ân’ı hıfz ettiğini, on yaşında da İmam Malik’in Muvatta’ını ezberlediğini anlamaktayız.[11] On beş yaşlarında iken Mekke fakihlerinden olan hocası Müslim b. Hâlid ez-Zenci ona “Yâ Ebâ Abdullah, artık fetva ver, senin fetva vermen zamanı geldi”[12] diyerek fetva verebileceği iznini vermiştir.  

İmam Mâlik b. Enes, İmam Şafii’nin ders aldığı hocalarının başında gelir. Daha imam Mâlik’in yanına gelmeden Muvatta’sını ezberlemiş, On üç yaşında da İmam Malik’in yanına gelerek bizzat ilim tahsil etmiştir.[13] Muvatta’ı İmam Malik’in huzurunda okumuş ve takdir görmüştür.[14] Şafii, İmam Malik’in vefatına kadar (179/795) Medine’de kalmıştır.[15] Şafii’nin Medine’deki tahsil hayatının on yıldan fazla sürdüğü anlaşılmaktadır.

İmam Mâlik vefat edince, imam Şafiî tekrar Mekke’ye geri döner. Mekke’ye gelen Yemen Valisine Kureyş’ten bazılarının Şafiî’yi beraberinde götürmesi tavsiyesi üzerine Yemen’e gider.[16] Yemen valisi de onu Yemen bölgesine bağlı olan Necrân’a kadı olarak görevlendirir. 

2. Ehl-i Beyt

Ehl-i Beyt, “ehl/halk” ve “el-beyt/ev” kelimelerinden oluşan ve “ev halkı” anlamına gelen bir terkiptir. Arap literatüründe kullanılan bu kavram, zamanla Hz. Peygamber’in yakın akrabalarını ifade eden bir terkip halini almıştır.

“Ehl” kelimesinin içine, kişinin torunları ve zürriyeti de dâhil edilir.[17] Ehl, kişi ile aynı nesebe, dine mensup, aynı sanatı icra eden, aynı evi ve beldeyi paylaşan anlamlarına gelir. Kişinin ehli aynı evi paylaştığı kimselere denir.[18] Mecazî olarak “ehl”, bir kimsenin hanımına denir. Yine bu kelimenin manası içerisinde o kimsenin evladı da dâhildir.[19] “Ehl” kelimesi, ayrıca “kişinin hanımı ve kişiye yakınlığı bulunan”[20] Ehlu’r-Recul, “kişinin aşireti ve yakın akrabaları”[21] manalarına gelmektedir.

“Ehl-i Beyt” terkibinin ikinci kelimesi ise “beyt” kelimesidir. Beyt, “sığınak, dağınıklığın toplandığı mekan”, “Kişinin yanında geceleyen ailesi”, “insanın gece sığınarak gecelediği, aynı şekilde gündüz gölgelendiği yer” [22], “sükunet ve konaklama yeri manasında çadır veya binânın her ikisini de kapsayacak şekilde de kullanılır.[23] 

Ehlu’l-Beyt terkibi, cahiliyye döneminde de kullanılan bir kavram olmasına rağmen, İslam’dan sonra tamamen farklı bir anlama büründürülmüş ve özellikle Hz. Peygamber’in yakın akrabalarını ifade eden bir kavram halini almıştır. Bu nedenle kavramın genel olarak Âl-i Nebi’ye has kullanıla geldiği ifade edilir.[24] İslam literatüründe de Ehl-u’l-Beyt denilince akla ilk gelen husus Hz. Peygamber’in aile ve soyudur. 

İbn Manzûr ve Zebidî, Ehl-i Beyt’i, Hz. Peygamber’in ailesinden erkek ve hanımları, eşleri, kızları ve sihri olan Ali olduklarını ifade ederler.[25]  Ehlu Beyti’n-Nebi; Eşleri, kızları, damadı yani Ali’dir.[26] Ancak bize göre, eğer sıhriyet ehl-i beyt’e mensubiyeti gerektiriyorsa, Osman’ın da Ehl-i Beyt’ten sayılması gerekirdi. Zira, Hz. Peygamber’in iki kızı ile evlenen Osman’ın Ehl-i Beyt’ten sayıldığına dair herhangi bir kayda rastlanılmamaktadır. Bu nedenle sıhriyetin Ehl-i Beyt’e mensubiyette yeterli bir şart olduğu söylenemez. Ali, Hz. Peygamber’in öz amcasının oğlu olması, evinde yetişmesi ve torunlarının babası olması nedeniyle Ehl-i Beyt içinde özellikle zikredilmiştir.[27] 

 İslâmiyât, cilt, III, Say, III, Ankara 2000, s.100.

Hz. Peygamberin ehl-i beyt’inin kim veya kimler olduğu hakkında birçok tartışma yapılmıştır. Bu tartışmalar, genellikle savunulan görüş veya siyaseti meşrulaştırma aracı olarak ehl-i beyt ekseninde yapılmıştır. Emevi ve Abbasi dönemlerinde dini, siyasi ve sosyal hayatta kendine yer edinmiş, kimi zaman siyasi talepleri olsa da, ki bu talepleri hem Emevi hem de Abbasi idarelerince en şiddetli şekilde bastırılmıştır, Ehl-i Beyt kimilerince meşrulaştırma aracı, iktidar sahiplerince de tehdit unsuru olarak görülmüş ve bu yüzden baskı altında tutulmuşlar. Ayrıca ehl-i beyt adına siyasi oluşum ve fırkalar da ortaya çıkmıştır.

3. Ehl-i Beyt’e Baskı

Gerek Emevî ve gerekse de Abbasî iktidarlarınca Ehl-i Beyt mensupları her zaman birer tehdit unsuru olarak görülmüş ve sürekli baskı altında tutulmuşlardır. İktidarların baskısı sonucu İslam dünyasının çeşitli beldelerine dağılmış olan ehl-i beyt mensuplarının her türlü faaliyetleri dikkatle izlenmiştir. Ehl-i beyt’ten iktidara talip olanlar veya siyasi faaliyette bulunanlar şiddetle cezalandırılmışlardır. Bu nedenle de onlara karşı herhangi bir sevgi besleyen veya yakınlık kuranlar bile suçlu muamelesi görmüştür. Nitekim İmam Şafii’nin Yemen/Necrânın kadılığı döneminde Ehl-i Beyt taraftarı olarak Halifeye jurnallenmesi ve akabinde Halifenin huzurunda muhakeme edilmesi, bu hususu teyit etmektedir. 

İmam Şafiî’nin yaşadığı dönemde iktidarı ellerinde tutan Abbasîler ve iktidarları için bir tehlike olarak gördükleri Ali Oğulları arasında siyasi bir rekabetin varlığına şahit olmaktayız. Davetlerini “Âl-i Beyt’ten razı olunan kişiye davet”[28] şeklinde başlatan Abbasiler iktidarı ellerine geçirince Hz. Peygamber’in yegâne ehl-i beyt’i oldukları iddiası ile Ali Oğullarını ve diğer Talibîleri saf dışı bırakmışlardır. Bu rekabet, İslam topraklarında yaşayanları Abbasî veya Talibî taraftarları ayırımına bağlı olarak, siyasi ve dinî alanlarda da kutuplaşmalara neden olmuştur. 

İmam Şafiî’nin ehl-i beyt ile ilgili değerlendirmeleri dönemin anlaşılmasında önemli katkılar sağlayacağı muhakkaktır. Çünkü ehl-i beyt’e taraf veya düşman olmak aynı zamanda siyasi bir duruşun da göstergesiydi. Şafiî’nin yaşadığı dönem, ehl-i beyt’i sevmeyi, bu sevgiyi de Ali ve evladına has kılmayı Rafizîlik (er-Rafıdâ) olarak telakki edildiği, İlk üç halifeyi sevme düşüncesinin de ehl-i beyt’e düşmanlık (en-Nâsıbî) olarak lanse edildiği bir dönemdir. İmam Şafiî’nin gerek ilk üç halife ve gerekse ehl-i beyt hakkında ortaya koymuş olduğu görüşleri bir bakıma yaşadığı dönemin tartışılan konuları hakkında da bizlere bazı fikirler vermektedir. 

4. Hulefa-i Râşidîn

Hz. Peygamber’in vefatı akabinde özellikle siyasi konularda ortaya çıkan ihtilaflar

sonucunda, Müslümanlar arasında fikir ayrılıklar baş göstermiştir. Bu fikir ayrılıkları özellikle Hz. Peygamber’in halifesinin kim veya kimlerin olduğu ile ilgili olmuştur. Hilafetin özellikle Hz. Ali’nin hakkı olduğunu düşünen bir kesim ilk üç halifenin Hz. Ali’nin hakkı olan hilafet makamını gasp ettikleri düşüncesi ile onlara karşı olumsuz tutum içine girmişlerdir. Özellikle Hz. Ali’nin kendisine yönelik herhangi bir vasiyet veya atamanın olduğuna dair herhangi bir kaydın bulunmaması, daha sonraki süreçte ortaya atılan nas ve tayin düşüncelerini boşa çıkarmasına rağmen, Şia bu konuda nas ve tayinin olduğunu ısrarla iddia eder. 

Halifelerin hilafet ve fazilet sıralaması öteden beri tartışılan konulardandır. İmam Şafiî bu tartışmalı konuda düşüncelerini açıkça dile getirmiştir. Hz. Peygamber’den sonraki halifelerin kimler olduğu ile ilgili sorulan bir soruya İmam Şafiî: “Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer b. Abdi’l-Aziz olmak üzere beştir.”[29] Sözleri ile adı geçen beş kişiyi halife olarak kabul ettiği ve tafdil sıralamasını da bu şekilde yaptığı görülmektedir.[30] Bu sıralamanın da bilinçli bir şekilde yapıldığı, halifelik sıralamasında ve fazilette bu sıralamanın esas alındığı anlaşılmaktadır. Başka bir rivayette de Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin Hulefa-i Râşidîn el-Mehdiyyîn olduklarını ifade etmiştir.[31] İnsanların bir kısmının Hz. Ali taraftarlığı ve sevgisi, diğer bir kısmının da Hz. Ali ve taraftarlarına düşmanlık beslenmesi hasebiyle, yaşadığı dönem itibariyle, İmam Şafiî’nin bu düşünceleri önem arz etmektedir.

Beyhakî’nin İmam Şafi’den aktardığı bazı rivayetlerdeki “sahabe ve tabiînden hiçbir kimse Ebu Bekir ve Ömer’in tafdilinde ihtilaf etmemiştir. Her ikisini de bütün sahabenin önüne almışlardır. İhtilaf Ali ve Osman hakkında ortaya çıkmıştır. Bir kısmı Ali’yi Osman’ın önüne geçiriyor, bir kısmı da Osman’ı Ali’nin önüne geçiriyordu. Hz. Peygamber’in ashabından hiç birisini yaptıklarından dolayı hatalı bulmayız”[32] ile “insanlar Hz. Ebu Bekir’in hilafeti üzere birleştiler. Ebu Bekir, Ömer’i halife olarak atadı. Ömer de altı kişilik şûraya birini seçmek üzere havale etti. Onlar da Osman’ı atadılar”[33] ve “Ebu Bekir ve Ömer’i Ali’nin önüne geçiren hiçbir Hâşimî görmedim”[34] ifadeleri Şafii’nin ilk halifeler ve diğer sahabe ile ilgili bakış açısını göstermesi açısından önem arz eder.

A. İmâm Şafiî ve Ehl-i Beyt 

Emeviler döneminde Hüseyin b. Ali (61/680) ve torunu Zeyd b. Ali (122/740) isyanlarının sert bir şekilde bastırılması sonucunda Hüseyin oğulları siyaset sahnesinden çekilir. Abbasiler döneminde de birçok Ali oğulları ayaklanması olmuştu. Ancak Abbasiler döneminde iktidar talebi ile gerçekleşen ayaklanmaların birçoğu Hz. Hasan’ın soyundan olanlar tarafından gerçekleştirilmiş ve bu ayaklanmalar Abbasi iktidarı tarafından sert bir şekilde bastırılmışlardır. 35 Abbasiler, iktidarlarının ilk gününden itibaren Ali oğullarını kendilerine siyasi rakip olarak görmüşlerdir. Ali oğullarının her siyasi faaliyetleri sürekli takip edilmiş ve siyasi faaliyetleri en sert bir şekilde bastırılmıştır. Bu nedenle de Ali oğulları İslam beldelerinin farklı yerlerine dağılmış ve merkezden oldukça uzak durmaya çalışmışlardır. 

İmam Şafii, Ali oğullarının faaliyet alanı olan bir beldeye vali tarafından kadı olarak atanmıştır. Hicrî 184/800 senesinde Yemen’e Hammâd el-Berberî[35] adında yeni bir vali atanır. Zalim ve kötü ahlaklı bir vali olarak şöhret bulan Hammâd el-Berberî, beklentilerine cevap vermeyen Şafiî’yi halifeye şikâyet etmiştir.[36] Valinin Şafiî’yi şikâyet ettiği konu da ilginçtir. Abbasi idaresinin en hassas olduğu bir konu olan Ali oğulları taraftarlığı ile şikayet edilince, şikayet anında kabul edilir ve Şafiî bu şikayet sonucunda tutuklanır.

İmam-ı Şafiî, Ali oğullarından Abdullah b. el-Hasen b. el-Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib’in arkadaşlarından olduğu ifade edilir.[37] Aynı zamanda İmam-ı Şafiî’nin atası es-Saib b. eş-Şafi’i’nin neslinden akrabaları idi.[38] İmam-ı Şafiî, Valinin, yanlış icraatlarına ve özellikle Hz. Ali taraftarlarına yaptığı zulme karşı çıkması sonucunda, bir mektupla halife Harun

35 Abbasilerin iktidara gelir gelmez Muhammed b. Abdillah Nefsuz’Zekiyye (145/762) ve kardeşi İbrahim b. Abdillah (145/762)’ın ayaklanmaları, Halife Mansur tarafından şiddetle bastırılmış ve her ikisinin öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. Halife Mehdi (169/785) döneminde ayaklanan ve el-Hâdî döneminde Hüseyin b. Ali b. Hasan, Sâhibu’l-Fah, (169/786)’ın ayaklanması başta kısmi bir başarı elde etse de halife el-Hâdî (169/786)’nin ordusu tarafından hezimete uğratılıp öldürülmüştür. Yine Hârun Reşîd (176/792) döneminde ayaklanan Hasan oğullarından bir diğer kişi de Yahya b. Abdillah b. Hasan b. Hasan b. Ali’dir. Yahya b. Abdillah’ın ayaklanması da başarısızlıkla sonuçlanmış, hapse atılmasından kısa bir süre sonra da hapiste vefat etmiştir. Abbasiler döneminde ortaya çıkan Ali oğulları isyanı, Abbasilerin Ali oğullarına karşı teyakkuzda olmalarına neden olmuş ve her hareketleri dikkatlice takip edilmiştir. En ufak bir hareketlilikte şiddetle bastırılmıştır. Abbasi Dönemi Abbasî-Tâlibî isyanları hakkında geniş bilgi için bkz., Namık Kemal Karabiber, Ehl-i Beyt Tasavvuru ve Erken Dönemdeki Yansımaları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi) AÜSBE, Ankara 2007, 175 vd.

Reşid’e jurnallendi. Vali, Halife Hârun Reşid’e yazdığı mektubunda “Alevilerden[39] dokuz kişi hareketlenmeye başladılar. Ben onların halifeye karşı ayaklanmalarından korkuyorum. Burada Şafiî ve Muttalib oğullarından bir adam var, o burada oldukça benim ne emirlerim yerine getiriliyor, ne de hükümlerim”[40] ifadeleri ile Şafiî’yi halifeye şikâyet etti.  Bunun üzerine, bir kısım âlim ile birlikte[41] 184/800 yılı Şaban ayında pazartesi günü Bağdat’a ve oradan Rakka’ya[42], Harun Reşid’in huzuruna ayaklarında demir bukağılar olduğu halde[43][44] getirilip önce hesaba çekildi sonra da tutuklandı. [45] Verdiği kararlardan rahatsız olan yeni vali Abbasilerin Ali oğulları ile ilgili hassasiyetlerini bildiğinden, bundan da istifade ederek imam Şafii’yi bertaraf etme yoluna başvurmuş ve bu teşebbüsünde başarılı olmuştur.

İmam Şafiî’nin tutuklanması sırasında baş kadı olan İmam Muhammed eşŞeybânî’nin İmam-ı Şafiî hakkında hüsnü şehâdette bulunması ve Şafiî’nin fasih ve akıcı üslubu ile Halife’yi etkilemesi sonucunda, Halife kendisinden özür diledi ve onu serbest bırakmakla da kalmayıp hediyelerle taltif etti. Hapisten kurtulduğunda bir müddet İmam-ı Muhammed’in yanında kaldı.[46] Harun-i Reşid’in İmam-ı Şafiî’ye burada kadılık teklif ettiği halde, Şafiî’nin bu görevi kabul etmediği rivayet edilir.[47] Şafiî ile birlikte tutuklananların hepsinin idam edilmesine rağmen İmam Şafiî’nin idam edilmemesindeki en büyük etkenlerden Muhammed eş-Şeybanî’nin hüsnü şehadeti ve imam Şafiî’nin beliğ ifadeler ile kendisini savunması olmuştur.

B) İmam Şafiî Divanında Ehl-İ Beyt ve Hulefa-i Râşidîn

Şiir ve edebiyat, içinde yaşanılan toplumun düşünce yapısını anlamada bize önemli ipuçları verirler. Ehl-i beyt birçok alanda olduğu gibi şiir ve edebiyatta da yer almıştır. Makalenin de konusunu teşkil eden Şafiî’nin ehl-i beyt ve ilk halifeler ile ilgili görüşlerini şiir diliyle ifade ettiğini görmekteyiz. Makalede yer verilen söz konusu şiirler sadece bir edebi tür olarak görülmemeli, aynı zamanda dönemin tartışma konularını, sosyal, siyasal ve dini hayat ile ilgili konuları da kapsadığı unutulmamalıdır. Şafiî’nin, şiirlerinde özellikle ehl-i beyt ve ilk halifeler hakkında dile getirdiği hususlar, döneminin tartışma konularını ve mevcut anlayışlar hakkında bizlere bilgiler vermesi açısından önem arz eder.

İmam Şafii’nin şiirlerine bakıldığında, ehl-i beyt ve ilk halifelere olan sevgisinin üst perdeden dile getirildiği görülecektir. Ehl-i beyt başlığı altında dile getirdiği şiirlerinde ehl-i beyt’e olan sevgisini açıkça ortaya koymaktadır.[48]

1. Peygamber Ailesi’nin Şefaatine Mazhar Olabilmeyi Ummaktadır

 آل النبي ذزیعتي

 آل النبيِّ  ذَرِِیعتي                       وھم إلیھ وسیلتي أرجوبأنْ أعطىَ غدًًا             بیدي الیمین صحیفتي

Vesiledir hayra Peygamberin ailesi

İhmal etmem esbâba tevessül etmeyi.

Dilerim ki yarın verilir

Onların hatırına

Sağ elimle alırım defteri.[49]

Ehl-i Beyt’e sevgiyi, hayra vâsıl olmaya vesile addettiği ve ahirette onlara olan sevgisi sayesinde amel defterini sağ eliyle almayı umduğu görülmektedir. Ehl-i Beyt’i sevmenin kişinin ahirette kurtuluşuna vesile olacağı inancında olduğunu ifade ettiği gibi, ayrıca dini bir vecibe olarak algıladığını aşağıdaki şiirlerinden anlamaktayız. Ehl-i beyt’i sevmenin ve nazara vermenin suç olduğu bir dönemde bu tür düşünceleri şiir diliyle ortaya koyması, Şafiî’nin Ehl-i Beyt’e ciddi muhabbetinin olduğunu göstermenin yanında onlara herhangi siyasi ve dini bir ayırımcılık anlamına gelebilecek bir ifadeyi de kullanmadığı söylenebilir. 

2. Ehl-İ Beyt Sevgisi’ne Vurgu Yapması

 حبھ لآل البیت

 یا راكباً قِفْ بالمحَصبِ من منىً      واھْتفْ بقاعدِ خَیفھاَ والناَّ ھِِض سحراً إِذَا فاضَ الحجیجُ إلى منىً      فیضًًا كمُلتَطِمِ الفُراتِ الفائِِض إِنْ كانَ رفضًًا حبُّ  آل محمدٍّ             فلیشھدِ الثقلانِ أنَّ ي رافِضي

Dur ey süvari Mina’nın çakıllığında

Seslen, duran ve oturanlara dağın eteklerinde

Akarken seher vakti hacılar Mina’ya

Fırat’ın çırpınan dalgaları gibi coşkun

Âl-i Muhammed’i sevmek, Rafizilikse eğer

İnsanlar ve cinler şahid olsun ki ben de Râfizîyim.[50]

Şafiî bu şiirini Mekke’ye hacca giderken hacılara hitaben söylediği aktarılır. [51] Ayrıca, ehl-i beyt’e sevgisini izhar eden şiirler söylemesinden dolayı, kendisinde bazı teşeyyu’ düşüncelerinin varlığından bahsedilince, Şafii bu nasıl olur? diye hayretini bildirince de kendisine, “Âl-i Muhammed sevgini açığa vuruyorsun” şeklinde karşılık verilir. Şafii buna karşılık Hz. Peygamber’in şu ifadelerini hatırlatır. “Sizden hiç biriniz lâyıkıyla beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz” ve “ Itretimden benim velilerim Muttaki olanlarıdır.” Muttaki olduğu müddetçe yakın akrabaları sevmem üzerime bir gerekliliktir. Hz. Peygamber’e yakınlığı olanların, muttaki oldukları sürece onları sevmek dinin gereklerinden değil midir? [52] Başka bir rivayette de yukarıdaki şiirin, Şafii’nin ehl-i beyt’e aşırı sevgi ızhar etmesi nedeniyle kendisinin Rafızîliğine hükmedilmesi üzerine söylendiği de ifade edilir.[53][54]  İmam Şafii, kendisine yönelik eleştirilere aldırış etmeden, Âl-i Muhammed’e olan sevgisini yukarıdaki beyitle dile getirmekten geri durmamıştır. İmam Şafiî’ye yöneltilen bu itham dönemin ehl-i beyt algısını göstermesi açısından önem arz eder.  

3. Ehl-i Beyt’i Sevmek Farzdır

Aşağıdaki şiirde işaret edilen husus da şu ayete dayandırılmıştır. “De ki: tebliğim karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum; (sizden istediğim) yakınlarımı sevmenizdir.”54 Bir diğer husus da, Hz. Peygamberin ailesine dua etmek ve salavat göndermek, tavsiye edilen bir durumdur. Bundan dolayı, namazların teşehhüdünde okunan duadaki Âl-i Muhammed’e “Allahumme sallî alâ Muhammed ve alâ Al-i Muhammed”[55] şeklinde salatu selam getirilmesi gerekir.

 حبّ آل بیت رسول اﷲ

 یا آلَ بیتِ رسولِ اﷲ، حُبكُمُ       فرضٌ منَ اﷲ في القرآنِ أنزلھُ یكفیكُمُ من عَظیمِ الفخرِ أنكمُ      منْ لم یُُصلِّ  علیكم لا صلاةَ لَھُ

Ey Resûlullah’ın ehl-i beyti

İndirdiği Kur’ân’da Allah

Farz kıldı sevginizi

Yeter şeref olarak size, böyle övünç bulunmaz

Size salat getirmeyenin 

Namazı olmaz [56] 

4- Ali, Fatıma ve İki Torunu sevmenin Rafızilik Olmadığı

 حب علي و سبطیھ و فاطمة

 إذََا فيِ مجلسٍ نذكرْ علیاً          و سِبْطَیْھِ و فاطمة الزكیّّة یُقالُ تجاوزوا یا قومُ ھـــذا         فھذا من حدیثِ الرافِضیّّھ برئتُ إلى المھیمنِ من أناسٍ   یرونَ الرفضَ حبَّ  الفاطمیَّ ھ

“Bir mecliste söz ettiysek ne zaman

Ali’den, iki torunundan

Ve temiz Fâtıma’dan

Şöyle denilir:’Bunları geçin efendiler

Bu sözler Râfizîlerindir.’

Müheymin’e sığınırım Fâtıma sevgisini Râfizîlik sayan

Böylesi insanlardan.”[57]

Şafiî bu şirinde, Hz. Peygamber’in ilk kuşak en yakın akrabaları olan Ehl-i Beyt mensuplarını olan sevginin Rafiziliğe indirgenemeyeceğini ifade ederek, bu düşüncenin tamamen yanlışlığına işaret etmiştir. Aslında Şafiî’nin bu ve buna benzer şiirlerinde Ehl-i Beyt’i Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’e hasrettiği görülmektedir. En azında söz konusu dönemde Ehl-i Beyt denilince adı geçen kişiler anlaşıldığı görülmektedir.

5. Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekir Sevgisi

Şafii’nin Ehl-i Beyt sevgisini açığa vurması nedeniyle kendisinde bazı teşeyyu’u düşüncelerin olduğu ile ilgili ileri sürülen sözlere Şafii itibar etmemiştir. [58] Ehl-i Beyt’i sevmenin Rafızilikle alakasının olmadığına vurgu yapmıştır. Şafii, aşağıdaki dizeleri nedeniyle de bazı insanlar tarafından teşeyyu’ ile itham edilmiştir.[59] O dönemde kullanılan Revâfıd kavramı Hz. Ali’yi sevenler, Nevâsıb kavramı ise Hz. Ali’ye düşmanlık besleyenleri ifade amaçlı kullanılmışlardır. [60] Ancak İmam Şafii ne Rafiziliğe ne de Nasıbiliğe itibar etmemiş ve her iki grubu duruş ve söylemleri ile onaylamadığını da ortaya koymuştur.

 حبُّ  عليِّ  و أبي بكر

                   إذا نحنُ فضّلنا علیا فإنَّ نا  رَوافضُ بالتفضیلِ عند ذوي الجھلِ         
                  وفضلُ أبي بكر إذا ما ذكرتھُ   رمِیتُ بنصبِ عند ذكرَي للفضل
 فلا زِلْتُ ذا رفضٍ و نصبٍ كلاھما   بحُُبَّ یھما حتى أوََسَّ د في الرمْلِ


“Ali’yi övsek Râfizîyizdir cahillerin zannında

Ebû Bekir’in faziletlerini anacak olsak

Ehl-i Beyt’e düşmanlık ediyor derler (nasb).

Her ikisini de seveceğim ömrüm oldukça

Toprağın altına girene kadar

Nâsıbî de, Râfizî de deseler.” [61][62]

Ayrıca İmam Şafii’nin ilk üç halifeyi övmesi ve sevgisini izhar etmesi onun Ehl-i Beyt’e düşmanlığı olarak telakki edilmiştir.  Mesela Hz. Ebû Bekr’e olan sevgisini ifade etmesi, şiirde de vurgulandığı gibi, onun Nâsıbîlik ile itham edilmesine neden olmuştur. Aslında Nâsıbî tabiri, Şianın Hz. Ali taraftarlarına düşmanlık besleyenler için sıklıkla kullandığı bir tabirdir. [63] İbn Manzur, en-Nevâsıb kavramını Hz. Ali’ye karşı düşmanlık beslemeyi huy haline getiren bir grubu tavsifte kullanırken[64] Zebidî ise Hz. Ali’ye düşmanlık besleyenlerden Hâricî fırkasından bir grup olduğunu ifade eder. [65] Nâsıbî ve Râfızî kavramlarının özellikle bu dönemdeki sahabe anlayışına bağlı bir tutumu yansıttığı anlaşılmaktadır. Çünkü Ehl-i Beyt’i seven ve taraftar olduğu halde bazı sahabeye de mesafeli olanlara Râfızî; Ehl-i beyt’e karşı tutum takınıp aynı zamanda diğer bazı sahabeye mesafeli duranlara da Nâsıbî denilmiştir. Bu iki kavramın Şafii’nin şiirlerinde eleştirilmesi sahabe ve Ehl-i Beyt hakkındaki yanlış kanaatlerin varlığından kaynaklanan bir hoşnutsuzluk sonucu dile getirilmiş ifadelerdir.

İmam Şafii, bu şiirde geçen ifadeleri ile birbirinin muhalifi olarak gösterilemeye çalışılan Ebu Bekir ve Ali’nin aslında muhalif olmadıklarını her ikisinin de sevilmeyi hak ettiklerini ifade etmeye çalışmış, o günün kısır tartışmalarının bir tarafı olmadığını göstermiştir.

6. Rafızilik

 ترفَّ ضت قالوا

 قالوا : ترفضت، قلت: كلا                      ما الرفض دیني ولا اعتقادي لكن تـولیـت غیـر شـك                           خیر إمام وخیـر ھـــادي  إن كان حـب الوليّ رفضا                        فإني رفضي إلى الـعبــاد 

“Râfizîleştin dediler asla!

Râfizîlik ne itikadım, ne de dinimdir. Olsa olsa hayırlı bir imamı ve mürşidi 

Şeksiz dost edinmişimdir.

Veli’yi sevmek Râfizîlikse

Bütün kullar bilsin ki Râfizîyimdir.”[66] 

Ehl-i Beyt anlayışını ortaya koyması açısından, bu ve buna benzer dizeler bize belli bir fikir vermektedir. Bu dizeler, Hz. Ali’yi sevmeyi Râfizîlik olarak lanse eden bir kesimin varlığını bildirmekle birlikte, Hz. Ali sevgisini Rafiziliğe indirgemek gibi dar bakış açılarının varlığından da haber vermektedir. Bu durumun ortaya çıkmasında mezhebî ve siyasî endişelerin varlığı muhakkaktır. İmam Şafiî bu duruma karşı çıkmış ve kendi görüşlerini açıkça ortaya koymuştur.

İmam Şafiî’nin yaşadığı dönemde ilk halifelerin faziletlerinden bahsetmek bir kesimce Ehl-i Beyt düşmanlığı olarak gösterilirken, başka bir kesim ise Ehl-i Beyt’in faziletlerinden bahsetmeyi Râfizîlik olarak gördüğü anlaşılmaktadır.

6. Hulefâ-i Râşidîn

Şafiî’nin ilk halifeler ile ilgili değerlendirmeleri de tıpkı Ehl-i Beyt ile ilgili yaptığı değerlendirmelere benzer. Şiirlerinde, özellikle bu iki kesimi bir birlerine karşı muhalif gibi göstermeye çalışan anlayışları eleştirdiği görülür. Hz. Peygamber’in en yakınında bulunmuş ve İslamiyet’e ciddi hizmetleri olmuş olan bu kişiler ile ilgili yaptığı değerlendirmeler oluşan polemiklerden uzak bir çizgi takip ettiği görülür. 

 الخلفاء الراشدین

                      وأشھَدُ أنَّ  الـبَعْـثَ حـقٌّ  وأخْـلَصُ      شَھِدْتُ بِأنَّ  اﷲَ لا ربَّ  غیْــرَهُ
              وفعلٌ زكيٌّ  قــدْ یـزیـدُ وینْقُـصُ            وأنَّ  عُرى الإیمانِ قوْلٌ مُبَیَّ ــنٌ
         وكان أبو حفـْصٍ على الخیرِ یَحْرِصُ    وأنَّ  أبـا بكــرٍ خلیفـةُ رَبِّ ـھِ
               وأن عـلیـا فَـضْـُلـھُ مُـتَخصِّ صُ        وَُأًشْھِـدُ ربِّ ي أنَّ  عُثْمَانَ فاضِلٌ
                       لَحَى اﷲُ مَـنْ إِیَّ ـاھُــمُ یَـتَنَقـَّ صُ                                                     أئمَّ ـةُ قـوْمٍ یھْتدَى بِھُدَاھُــمُ

Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim

Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.

İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.

Üstelik hem artar hem eksilir.

Ebû Bekir Rabbinin halifesidir.

Ebû Hafs da hayır üzre titizdir.

Rabbim şâhid olsun ki Osman ne faziletlidir Ali’nin fazileti ise daha özeldir.

Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.

Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar

Allah’ın kınamasıyla yüz üstü sürünür.[67]

İmam Şafiî, yukarıdaki dizeler ile, halifeleri birbirinden ayıran ve birini diğerine tercih eden bakış açılarının yanlış olduklarını ifade ederek, her bir halifenin kendine has özelliği ve Ali’nin Hz. Peygamber’in damadı ve neslinin devam ettiği biri olması nedeniyle faziletinin daha özel olduğunu ifade etmektedir. Ancak bunlardan hiç birinin kınanamayacağını ve kınayanların Allah tarafından kınanıp yüz üstü sürünecekleri tehdidinde bulunmaktadır.

Sonuç 

Sahabe, Hz. Peygamber’in vefatı akabinde birçok zorluklarla yüz yüze geldiler. Hz. Peygamber’in yerine geçecek kişinin seçimi bu zorlukların ilki ve en önemlisiydi. Yaşanan tartışmalar sonucunda Hz. Ebu Bekir’e biat edilmesiyle bu problem çözüldü. Daha sonraki üç halifenin seçimleri, bazı tartışmalar yaşansa da, İslam toplumunun büyük çoğunluğunun onayı ile gerçekleşti. Ancak daha sonraki süreçte, özellikle fırkalaşmaların baş göstermesi sonucunda, halife seçimindeki ilk uygulamalar hakkında farklı görüş ve telakkilerin de ortaya çıkmasına neden oldu. 

İmam Şafi’nin yaşadığı zaman diliminde ilk halifeler ve özellikle Ehl-i Beyt adı etrafında oluşan fırkalar tarafından farklı değerlendirmeler yapılmıştır. İmam Şafii ortaya çıkan bu farklı değerlendirmelere eleştirel bir yaklaşımla tasvip etmediğini ifade etmiş ve Ehl-i Beyt’i ve ilk üç halifeyi birbirine muhalif olarak gören ve Hz. Ali hakkında olumsuz düşünceler besleyenleri eleştirmiştir. Bu açıdan bakıldığında Şafiî’nin Şiâ ile birlikte bir duruşu yoktur. Ayrıca şiirlerinden anlaşıldığı kadarı ile ilk halifelerin dördü ile ilgili olarak övücü ifadeler kullandığı gibi, Ehl-i Beyt’i Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ile sınırlı tutarak Şia’dan farklılığını da ortaya koymuştur.  Bu yönü ile Şiâ’nın Ehl-i Beyt anlayışına da eleştiriler getirmiştir. Şafiî, gerek Ehl-i Beyt, gerekse ilk üç halifeyi sevmemiz gerektiğini, bunların birbirlerinin muhalifi olmadıklarını savunmuştur. Bu görüşlerini dile getirdiği şiirlerinde de açıkça görülmüştür.

Ehl-i Beyt sevgisini tekeline almaya çalışan Şia’nın iddiasının aksine, Ehli Beyt sevgisinin başta Ehl-i Sünnet olmak üzere tüm kesimler tarafından paylaşıldığı görülmektedir. Üzerinden siyasî-itikadî bir çıkarım yapmadan sadece Hz. Peygamber’in ailesi oldukları için sevilen bu mümtaz şahsiyetler için kimi zaman önde gelen değerli ulema çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Ancak bu baskı onları ehli beyt aleyhtarı iktidarlara karşı boyun eğdirmemiştir. Bu çizgideki âlimlere en güzel örneklerden birisi de İmam Şafiî’dir. O, i’tikâdî anlam yüklemeden Ehl-i Beyt’e sevgisini izhar etmiş ve bu nedenle cezalandırılmayı bile göze almıştır.

İmam Şafii’nin yaşadığı Abbasi döneminde gerek mezheplerin, özellikle Havaric, Şia ve Mu’tezile’nin faal olmaları, gerekse Abbasilerin tutumları Ehl-i Beyt ile ilgili farklı düşünce ve hareketlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ehl-i beyt’e karşı sevgisini ızhar edenlere Rafizi denildiği gibi, başta ilk dört halife olmak üzere sahabenin bazısına düşmanlık besleyenlere de Nasıbî denildiği görülmektedir. İmam Şafii her iki tutumun da yanlış olduğunu şiirlerinde ifade etmiş ve Ehl-i Beyt’i, dini bir dayanağının olduğunu ifade ederek, sevdiğini ve seveceğini, ehli beyt sevgisinin yanı sıra ilk üç halifeyi de ömrü yettiğince seveceğini ifade etmiştir. Ehl-i Beyt’i sevmenin Rafızilik’e hasredilemeyeceği gibi, ki bununla Şia’nın yüklediği anlama da karşı çıkmıştır,  Ehl-i Beyt taraftarlığı ile de ilk üç halifeye düşmanlık yapılamayacağını açıkça belirtmiştir. Her iki kesime de düşmanlık edenlerin yanlış tutum takındıklarını şiir diliyle ortaya koymuştur. 

Diğer bir husus da bir kısım mezhebî unsurların Ehl-i Beyt’i kendi tekellerinde tutmayı hedefledikleri, diğer bir kısmının ise onları iktidarları için bir tehdit unsuru olarak algıladığı ve bu yüzden Ehl-i Beyt mensuplarına zulmedilmesine neden olduğu anlaşılmaktadır. Bu tutum karşısında İmam Şafiî orta bir yol bularak bir taraftan Ehl-i Beyt üzerinden siyasete karşı olduğunu ifade ederken, diğer taraftan Ehl-i Beyt’in bir mezhebin meşrulaştırma aracı olarak görülmesine de karşı çıkmıştır. Haksız eleştiriye maruz kalmaktan korkmaksızın mağdur ve mazlum Ehl-i Beytin hakkını savunmaktan da geri durmamıştır.

İmam Şafii’nin Ehl-i Beyt’e olan sevgisi şiirlerinde açıkça görülmekte ve baskılara rağmen ehli beyt’e olan sevgisini ifade etmiştir. Hatta onun bu tutumu Rafizi olarak itham edilmesine, dönemin iktidarı tarafından da tutuklanıp mahkemede sorgulanmasına bile neden olmuştur.

* Bu makale Uluslararası İmam Şafiî Sempozyumu’nda sunulan “İmam Şafiî’nin Ehl-i Beyt Algısı” başlıklı tebliğin genişletilmiş halidir.

** Harran Ünv. İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Arş. Gör., [email protected]

Kaynakça

Atalan, Mehmet, “Abbasi Daveti Sürecinde er-Rızâ Min Âl-İ Muhammed Söylemi”, İslami Araştırmalar, XVIII: II (2005), 183-191,

Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Huseyn b. Ali (458/1066), Menâkıbu’ş-Şafi’î, thk., Ahmed Sakr, Daru’t-Turas, Kâhire 1970-1.

el-Heytemî, Ahmed b. Hacer, es-Sevâiku’l-Muhrika, Beyrut 1985.

İbn Hacer el-Askalanî, Şihabüddin Ahmed b. Ali eş-Şafiî, Menakıbü’ş-Şafiî, (Süleymaniye Kütüphanesi [Reisülküttab], Demirbaş no: 000712922), vr. 70

İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriya (395/1004) Mu’cemu Mekayisi’l-Luğa, thk., Abdusselâm Muhammed Hârûn, Daru’l-Fikr, Beyrut 1979,   

İbn Abdi’l-Berr, Ebû ömer Yûsuf el-Endelûsî (462/1069), el-İntikâ fi’l-Fedâili’l-Eimmeti’lSelâseti’l-Fukahâ, Beyrut 1997.

İbn Asâkir, Ebu’l-Kâsım Ali b. Hasen ibn Hibetillah b. Abdillah (571/1176), Târihu Medineti Dımışk, thk., Amr b. Ğurame el-Amravî, Daru’l-Fikr, Beyrut 1995.

Dağcı, Şamil, İmam Şafiî Hayatı ve Fıkıh Usûlü İlmindeki Yeri, Ankara 2004.

Ebû Zehra, Muhammed, eş-Şafiî Hayatuhu ve Asruhu ve Arauhu ve Fıkhuhu, Dâru’l-Fikri’lArabî, Kahire 1978.

Ebû’l-Bekâ, Eyyûb b. Mûsâ el-Hüseynî el-Kefevî (1094/1683), Külliyat Ebî’l-Bekâ, Bulak 1289.

Halil b. Ahmed, Ebû Abdirrahmna (170/786), Kitabu’l-Ayn, thk., Mehdî el-Mahzûmî, İbrahim es-Sâmerrâî, Beyrut 1988, I-VIII cilt.

İbn Hallikân, Ebu’l-Abbâs Şemsuddin Ahmed b. Muhammed b. Ebi Bekr (681/1282), Vefeyâtu’l-A’yân, thk., İhsan Abbas, Beyrut ts.

Ebû Nuaym el-İsfehânî, Ahmed b. Abdillah (430/1038), Hilyetu’l-Evliya ve Tabakâtu’l-Asfiya, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1988. 

Karabiber, Namık Kemal, Ehl-i Beyt Tasavvuru ve Erken Dönemdeki Yansımaları, (Yayınlanmamış Doktora Tezi) AÜSBE, Ankara 2007.

İbn Kesîr, ‘İmaduddîn Ebi’l-Fidâ İsmail b. Ömer (774/1373), el-Bidâye ve’n-Nihaye, thk., Abdullah b. Abdulmuhsin et-Turkî, Mısır 1997.

el-Kindî, Bahaüddin Muhammed b. Yusuf, es-Sülûk fi Tabakati’l-Ulemai ve’l-Mulûk, Tah. Muhammed b. Ali Mektebetü’l-irşad, San’a 1995.

el-Kundûzî, Süleyman b. İbrahim, (1294/1877), Yenâbiu’l-Mevedde li Zevi’l-Kurbâ, thk., Ali Cemâl Eşref el-Huseynî, Dâru’l-Esve, Kum 1416 h.

Kutlu, Sönmez, Ehl-i Beyt Sembolik Kapitalinin Tarihi Süreç içerisinde Semerelendirilmesi, İslâmiyât, III:IIII, Ankara 2000, s. 99-120.

Mustafa Münir Edhem, Rihletü’l-İmam eş-Şafiî,  Matbaatü’l-Muktadaf, Mısır 1930.

 İmâm Şafiî, Divan, İmam Şâfiî’nin Şiirleri, çev., A. Ali Ural, Şûle yay., İstanbul 2006.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, tlk., Ahmed Şatyevi (AŞ), Mısır 2003.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, tlk., Muhammed İbrahim Selîm (MİS), Mektebetu İb-i Sînâ, Kahire ts.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, hz., Ömer Fârûk et-Tabbâ’(ÖFT), Dâru’l-Erkâm b. Ebî’lErkâm, Beyrut ts.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, hz., Nuaym Zarzûr (NZ), Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1984.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, thk., Mucâhid Mustafâ Behçet (MMB), Dâru’l-Kalem, Dımaşk 1999.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, thk., İ. Bedî’ Ya’kûb (BY), Dâru’l-Kuttâb’i-Arabî, Bayrut 1996.

————-, Divânu’l-İmâmi’ş-Şafiî, hz., Abdurrahman el-Mustavafî (AM), Dâru’l-Ma’rife, Beyrut 2005.

Subkî, Tacuddîn Ebî Nasr Abdilvehhâb b. ali b. Abdi’l-Kâfî (771/1311) Tabakâtu’ş-Şâfiiyyeti’l-

Kubrâ, thk., M. et-Tenâhi, AbdulFettâh Muhammed el-Hulv, Dâru İhyâi’l- Kutubi’lArabiyye, 1964. 

İbn Manzûr, Ebû’l-Fadl Cemâlüddin Muhammed b. Mükrim el-İfrikî el-Mısri (711/1311), Lisânu’l-Arab, Beyrut ts, I-XV.

er-Râgıb el-Isfehânî, Ebû’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed (502/1108), el-Müfredât fi Garîbi’l-Kur’ân, Mısır 1452.

Râzî, Fahredddin (606/1209), Menâkibu’l-İmâmi’ş-Şafiî, thk., Ahmed Hicazî es-Sekkâ, Mektebetu’l-Kulliyati’l-Ezheriyye, Kahire 1986. 

Ebû Hâtim er-Râzî, el-Celîl Ebî Muhammed Abdirrahman (327/938), Âdâbu’ş-Şâfiî ve Menâkıbehu, thk., Abdulgani Abdulhalık, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye Beyrut 2003.

Sâfedî, Salahaddin Halil b. Aybeg (764/1363), Kitab el-Vâfî bi’l-Vefayât, thk., Ahmed Arnavut, Beyrut 2000.

eş-Şeblenci, Mü’min b. Hasen, (1298/1882), Nûru’l-Ebsâr fî Menâkıbi Âl-i Beyti’n-Nebîyyi’lMuhtâr,  Mısır 1948.

Taberî, Muhammed b. Cerir, Tarihu’l-Umemi ve’l-Mulûk, thk., M. Ebu’l-Fadl İbrahim, Dâru’lMeârif, Mısır 1976.

Ya’kûbî, Ahmed b. İshâk b. Ca’fer b. Vehb İbn Vâdıh (292/905), Târihu’l-Ya’kûbî, Dâru’lKutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1999.

Yâkût el-Hamevî, Şihabuddin Ebû Abdillah er-Rûmî (626/1228), Mu’cemu’l-Udebâ, thk., İhsan Abbâs, Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, Beyrut 1993.

ez-Zebidî, Muhammed Murtaza b. Muhammed el-Hüseynî (1205/1790), Tâc’l-Arûs min Cevahîri’l-Kamus,  Kuveyt 1993.

Zehebî, Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed b. Osman (748/1348), Tarihu’l-İslâm, thk., Ömer. Abdusselâm Tedmurî, Beyrut 1991.

The Perception of Imam Al-Shafi’î About Ahl Al-Bayt and Rightly Guided Caliphs

Citation / ©- Karabiber, N.K. (2009). The Perception of Imam Al-Shafi’î About Ahl AlBayt and Rightly Guided Caliphs. Çukurova University Journal of Faculty of Divinity 9 (1), 97-121.

Abstract: Both of the Ahl al-Bayt and Rightly Guided Caliphs have been subjected to political speculation. These discussions caused division in various parts of the society. Political strif resulted in secterian movements. The period of Imam al-Shafi’i also witnessed these kind of conflicts and al-Shafii put forward his opinions on these issues in his poems. Given the content of discussions, it is to be noted that the proponent of Ali were called Rafidi while his opponents being called Nasibi. al-Shafi’î took a neutral position towards these two groups and explained his unique opinions on this issue.  

Keywords: Imam al-Shafi’î, Ahl al-Bayt, Rightly Guided Chaliphs, Abbasids,

Umayyads.

[1] Teberrâ, Özellikle, Şia ve Hariciler tarafından kullanılan bir ıstılahtır. Lugat manası bir şeyden beri olmak, uzak durmak demektir. Ki Şiiler buradan hareketle Hz. Ali ve imamlara muhalif olanlardan uzak durmanın dini bir vecibe olduğunu ileri sürerler. Şia, ehl-i beyt ve imamlardan gelen nesli sevmeyenler ile sevmeyenleri sevenleri sevmemek vazifesini teberrâ şeklinde kavramlaştırdılar. Bkz., Heyet, (Başkan) E. Ruhi Fığlalı, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1987, 200.

[2] Lugatte dost edinmek, dost olmak gibi anlamları olan Teberrâ kelimesi de daha çok Şia ve Hariciler tarafından kullanılmıştır. Buna göre de bağlanılan lideri seveni sevmek ve dost olmak demektir. Şia’ya göre bu dini bir vecibedir. Bkz., Heyet, (Başkan) E. Ruhi Fığlalı, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, 201.

[3] Askalan ve Yemen’de doğduğu söylense de doğru olan za’dir.Bâzıları bu üç rivayetin arasını şöyle birleştirir: “O  Yemen’de doğmuştur, demekten maksat, Yemenlilerin bir mahallesinde doğmuş demektir. O Askalân’da ve Gazze’de yetişti. Askalân’da Yemenli kabileler ve Yemen soyundan olanlar vardı. Bu itibarla Yemenliler arasında doğmuş demektir.” Şafii’den yapılan bir rivayette Gazze’de doğduğu, annesinin onu Askalan’a götürdüğü ifade edilmektedir. İki yaşında iken Annesi ile Mekke’ye göçmüşlerdir. Bkz., Beyhâkî, Menâkıb, I/73.

[4] Asıl adı, Ebû Abdullah, Muhammed b. İdris b. El-Abbâs b. Osman b. Şafi’ b. Es-Sâib b. Abid b. Abdi Yezid b. Hâşim ibn el-Muttalib b. Andimenâf b. Kusay olup, künyesi Ebû Abdullah, lakapları ise eş-Şâfiî, el-Mekkî, el-Fakih, el-Kureyşî ve el-Muttalibî’dir. Bkz., Yâkût el-Hamevî (626/1229), Mu’cemu’lUdebâ, thk., İhsân Abbâs, Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, Beyrut 1993, V/2394. Ayrıca bkz., Ebû Zehrâ, Muhammed, eş-Şafiî Hayatuhu ve Asruhu ve Arauhu ve Fıkhuhu, Dâru’l-Fikri’l-Arabî, Kahire 1978, 14.

[5] Râzî, Fahredddin (606/1209), Menâkibu’l-İmâmi’ş-Şafiî, thk., Ahmed Hicazî es-Sekkâ, Kahire 1986, 23; Annesi es-Seyyide Fatıma bint Abdullah b. el-Hasen el-Müsenna, hem Hz. Ali’ye hem de Ezd kabilesinden gelen bir soya dayandığı da ifade edilir. Bkz., Mustafa Münir Edhem, Rihletü’l-İmam eş-Şafiî, Matbaatü’l-Muktadaf, Mısır 1930, s. 3.

[6] Şafiî’nin nesebi ile ilgili tartışmalar için bkz., Râzî, Menâkıb, 24-33

[7] İbn Abdi’l-Berr, Ebû ömer Yûsuf el-Endelûsî (462/1070), el-İntikâ fi’l-Fedâili’l-Eimmeti’l-Selâseti’lFukahâ, Beyrut 1997, 116; Ayrıca bkz., Beyhâkî, Ebû Bekr Ahmed b. Huseyn b. Ali (458/1066), Menâkıb u’ş-Şafi’î, thk., Ahmed Sakr, Daru’t-Turas, Kâhire 1970-1I/83-4.

[8] Beyhakî, İmam Şafiî’yi aynı soydan geldikleri için Hz. Peygamber’in amcası oğlu olarak tavsif eder. Menâkıb, II/76; Krş., İbn Hallikân, Ebu’l-Abbâs Şemsuddin Ahmed b. Muhammed b. Ebi Bekr (681/1282), Vefeyâtu’l-A’yân, thk., İhsan Abbas, Beyrut ts., IV/163; Sâfedî, Salahaddin Halil b. Aybeg (764/1363), Kitab el-Vâfî bi’l-Vefayât, thk., Ahmed Arnavut, Beyrut 2000, II/121.

[9] İbn Kesîr, ‘İmaduddîn Ebi’l-Fidâ İsmail b. Ömer (774/1373), el-Bidâye ve’n-Nihaye, thk., Abdullah b. Abdulmuhsin et-Turkî, Mısır 1997, XXIV/132; On yaşından sonra çöl hayatının başladığı ve çöl hayatının yirmi yıl devam ettiğini ifade edenler de vardır. Bkz., Sâfedî, el-Vâfî bi’l-Vefeyât, II/121.

[10] Beyhakî, Menâkıb, I/102; Şafii’nin Huzeyl kabilesi ile on yedi sene geçirdiği ve onlar gibi yaşadığı da aktarılır. Bkz., Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Udebâ, 2395.

[11] Sâfedî, el-Vâfî bi’l-Vefeyât, II/121.

[12] İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 121, 122.

[13] Beyhakî, Menâkıb, I/101.

[14] Bkz., Beyhakî, Menâkıb, I/100.

[15] Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Udebâ, 2396; Şafiî’nin Hayatı için ayrıca bkz., Şamil Dağcı, İmam Şâfiî Hayatı ve Fıkıh Usulündeki Yeri, Ankara 2004, 15-58. 

[16] er-Razî, Menakıb, 39. 

[17] Zebidî, Muhammed Murtaza b. Muhammed el-Hüseynî (1205/1790), Tâcu’l-Arûs min Cevâhiri’lKâmûs, Kuveyt 1993, “ehl” md. XVIII/41.

[18] er-Rağıb el-Isfehânî, Ebû’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed (502/1108),  el-Müfredât fî Garîbi’lKur’ân, Mısır 1452, 29.

[19] Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XVIII/41.

[20] Halil b. Ahmed, Ebû Abdirrahman (170/786),  Kitabu’l-Ayn, thk., Mehdî el-Mahzûmî, İbrahim esSâmerrâî, Beyrut 1988,   IV/89.

[21] İbn Manzûr, Ebû’l-Fadl Cemâlüddin Muhammed b. Mükrim el-İfrikî el-Mısri (711/1311), Lisânu’lArab, XI/28.

[22] İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriya (395/1004) Mu’cemu Mekayisi’l-Luğa, thk., Abdusselâm Muhammed Hârûn, Daru’l-Fikr, Beyrut 1979,  I/324-5; Râğıb, Müfredât, 64.

[23] İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, II/14.

[24] Bkz. Râgıb, Müfredât, 64.

[25] Lisânu’l-Arab, XI/29; Tacu’l-Arûs, XVIII/41.

[26] Ebû’l-Bekâ, el-Hüseynî el-Kefevî, Külliyât Ebi’l-Bekâ, Bulak 1289; İbnu’l-Manzûr, Lisanu’l-Arab, XI/29.

[27] Kutlu, Sönmez, “Ehl-i Beyt Sembolik Kapitalinin Tarihî Süreç içinde Semerelendirilmesi”, İslâmiyât, cilt, III, Say, III, Ankara 2000, s.100 vd.

[28] Bu slogan ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., Atalan, Mehmet, “Abbasi Daveti Sürecinde er-Rızâ Min Âl-İ Muhammed Söylemi”, İslami Araştırmalar, XVIII: II (2005), 183-191,

[29] Ebû Hatim er-Râzî, Menâkıb, 189, 191, başka bir rivayette de “umerâ:…’dir” şeklinde olup adı geçen beş kişinin isimlerine yer verilmektedir. Bkz., 190.; Ayrıca bkz., İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 136-7.

[30] İbn Abdi’l-Berr,  el-İntika, 90-91;el-Isfehânî, Hilyetu’l-Evliya, IX/152; Beyhakî, İmam Şafii’den aktardığı rivayette Hz. Peygamber’den sonra en efdali Ebu Bekr sonra Ömer sonra Osman daha sonra da Ali olduğunu ve hepsinden Allah razı olsun dediği ifade edilir. Menâkıb, I/433; Ayrıca bkz., Râzî, Menâkıb, 133-7.

[31] İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 136-7.

[32] Beyhakî, Menâkıb, I/434.

[33] Beyhakî, Menâkıb, I/434-5.

[34] Beyhakî, Menâkıb, I/438.

[35] Bu tarihlerde Harun er-Reşid, Hammad el-Berberî’yi h. 184 yılında Mekke ve Yemen’e vali olarak atamıştı. Bk. Muhammed b. Cerir et-Taberî, Tarihu’l-Umemi ve’l-Mulûk, thk., M. Ebu’l-Fadl İbrahim, Dâru’l-Meârif, Mısır 1976, VIII/282; Hammâd el-Berberî’nin atandığı Yemen halkına kötü davrandığı ve zülmettiği ifade edilir. Bkz., Ya’kûbî, Ahmed b. İshâk b. Ca’fer b. Vehb İbn Vâdıh (292/905), Târihu’l-Ya’kûbî, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1999, II/289.

[36] Bkz., Ebû Hâtim er-Râzî, el-Celîl Ebî Muhammed Abdirrahman (327/938), Âdâbu’ş-Şâfiî ve Menâkıbehu, thk., Abdulgani Abdulhalık, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye Beyrut 2003, 24-5.

[37] er-Razî, Menakıb, 71.

[38] Şihabüddin Ahmed b. Ali eş-Şafiî İbn Hacer el-Askalanî, Menakıbü’ş-Şafiî, (Süleymaniye Kütüphanesi [Reisülküttab], Demirbaş no: 000712922), vr. 70.

[39] Burada kullanılan Alevi ifadesi aslında dönemin Ali Oğulları için kullanılan bir tabir olduğu anlaşılmaktadır.

[40] Yâkût el-Hamevî, Mucemu’l-Udebâ, 2396; Yemen’e atanan bu valinin Hammâd el-Berberî adında biri olduğu ifade edilir. Bkz., Beyhakî, Menâkıb, I/111; Vali Hammâd el-Berberî’nin Şafiî hakkında şöyle dediği de aktarılır: “Harb meydanlarında savaşan bir kimsenin kılıçla yapamadığını o, diliyle yapıyor.” Bkz., Beyhakî, Menâkıb, I/112; Râzî, Menâkıb, 39.

[41] Bahaüddin Muhammed b. Yusuf el-Kindî, es-Sülûk fi tabakati’l-ulemai ve’l-mulûk, Tah. Muhammed b. Ali Mektebetü’l-irşad, San’a 1995, I/151; Şafiî ile birlikte tutuklananların sayısının dokuz olduğu aktarılır. Bkz., İbn Hacer el-Askalanî, Menakıbü’ş-Şafiî, vr. 69; Râzî, Irak’a getirildiğini ifade eder ama Bağdad’a mı yoksa Rakka’ya mı getirildiği hakkında herhangi bir açıklama yapmaz. Menâkıb, 40; Taberî, Harun er-Reşîd’in hicri 184 cemaziye’l-ahire’de ikamet ettiği Rakka’dan Bağdad’a gittiğini ifade eder. Bkz., Tarihu’l-Umemi ve’l-Mulûk, VIII/273, Halifenin huzuruna getirilen bu dokuz kişinin idam edildiği aktarılır. Bkz., Beyhakî, Menâkıb, I/112; Yâkût el-Hamevî, Mucemu’l-Udebâ, 2397.

[42] İbn Hacer el-Askalanî, Menakıbü’ş-Şafiî, vr. 69.

[43] Râzî, Menakıb, 71; Mustafa Münir Edhem, Rihletü’l-İmam eş-Şafiî, Matbaatü’l-Muktadaf, Mısır 1930,

[44] .

[45] İbn Asakir, Tarih-i Dımaşk, LI/286.

[46] Beyhâkî, Menakıbu’ş-Şafiî, I/113; Ayrıca bkz., Râzî, Menâkıb, 71 vd.

[47] Mustafa Münir Edhem, Rihletü’l-İmam eş-Şafiî, 29. İmam-ı Şafiî bu teklifi kabul etmeyip, yalnız Mısır’a gidip orada ilim okutması konusunda Harun-i Reşid’den izin istediği de belirtilir. Bkz., Mustafa Münir, Edhem, Rihletü’l-İmam eş-Şafiî, 29.

[48] İmam Şafii’nin ehl-i beyt ile ilgili sevgisi, ehl-i beyt mensuplarınca da karşılık bulmuştur. Buna örnek olarak, Şafii’nin vefatı esnasında günümüzde Mısır’da Şâriu Seyyide Nefise olarak bilinen yere, cenazesi varınca Ehl-i Beyt neslinden Hz. Hüseyin’in torunlarından Seyyide Nefise, İmam-ı Şafiî’nin naşının evine alınmasını istedi. Bunun üzerine naaşın eve alındığı ve O’nun da cenazesini kıldığı ifade edilir. Bkz., Mustafa Münir Edhem, Rihletü’l-İmam eş-Şafiî,  43. Bu olaydan Şafii’nin özellikle ehl-i beyt mensuplarınca önemsendiği ve sevildiği anlaşılmaktadır.

[49] el-Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, II/69; Râzî, Menâkıb, 141; es-Safedî, Kitâb el-Vâfî bi’l-Vefeyât, II/125; el-Heytemî, Ahmed b. Hacer, es-Sevâiku’l-Muhrika, Beyrut 1985, 228; eş-Şeblencî, Nûru’l-Ebsâr, 128; Bkz., İmâm Şafiî, Divan, İmam Şâfiî’nin Şiirleri, çev., A. Ali Ural, Şûle yay., İstanbul 2006, 249; Divan’ın bir çok farklı baskıları mevcuttur. Bu farklı baskıların tahkik veya neşrini yapan kişilerin adlarını kısaltarak vereceğiz.  İmam Şafii, Dîvânu’l-İmâmu’ş-Şâfii, Mucâhit Mustafa Behçet (MMB), 51; İ. Bedî’ Ya’kûb (BY), 59; Nuaym Zarzûr (NZ), 40; Abdurrahman el-Mustafavî (AM), 38; Ömer Fârûk Tabbâ’ (ÖFT), 50; Ahmed Şatyevî (AŞ), 56.

[50] İmâm Şafiî, Divan, İmam Şâfiî’nin Şiirleri, çev., A. Ali Ural, Şûle yay., İstanbul 2006, 250; İmam Şafii, Dîvânu’l-İmâmu’ş-Şâfii, (AŞ), 111; (MMB), 74; (BY), 93; (NZ), 73;  (AM), 72; (ÖFT), 81; Ayrıca bkz., el-Beyhakî, Menâkıb, II/71; İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 146; İbn Asâkir, Ebu’l-Kâsım Ali b. Hasen ibn Hibetillah b. Abdillah (571/1176), Târihu Medineti Dımışk, thk., Amr b. Ğurame el-Amravî, Daru’lFikr, Beyrut 1995, IX/20, LI/317; er-Râzî, Menâkıb, 140; Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Udebâ, V/ 2408; el-Kandûzî, Süleyman b. İbrahim, (1294/1877), Yenâbiu’l-Mevedde, thk., Ali Cemâl Eşref elHuseynî, Dâru’l-Esve, Kum 1416h, III/99. 

[51] İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 146.

[52] İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 146.

[53] Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, IX/152-3.

[54] -Şûra, 23.

[55] Bkz., Buharî, Sahih,  Kitâbu’t-Tefsir, Sûretu’l-Ahzâb, (10) hadis no:4797,8; Müslim, Sahih, Kitâbu’sSalât, 65, 66, 69, Neseî, Sünenu’n-Nesâî, Kitâbu’s-Sehv, bab 49, hadis no 1286.

[56] el-Heytemî, es-Sevâiku’l-Muhrika, 228, 266; eş-Şeblencî, Nûru’l-Ebsâr, 127; İmâm Şafiî, Divan, İmam Şâfiî’nin Şiirleri, 252; İmam Şafii, Dîvânu’l-İmâmu’ş-Şâfii, (AŞ), 142; (MMB), 87; (NZ), 89; (AM), 93; (ÖFT), 102; (MİS) 121.

[57] İmâm Şafiî, Divan, İmam Şâfiî’nin Şiirleri, 253; İmam Şafii, Dîvânu’l-İmâmu’ş-Şâfii, (AŞ), 183; (BY), 152; (NZ), 113; (AM), 130; (ÖFT), 124; Ayrıca bkz., el-Kundûzî, Yenâbiu’l-Mevedde li Zevi’l-Kurbâ, III/98-9; eş-Şeblenci, Mü’min b. Hasen, (1298/1882), Nûru’l-Ebsâr fî Menâkıbi Âl-i Beyti’n-Nebîyyi’lMuhtâr,  Mısır 1948, s.,127.

[58] İbn Abdi’l-Berr, el-İntikâ, 146.

[59] Râzî, Menâkıb, 143.

[60] Bkz., Zehebî, Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed b. Osman (748/1348), Tarihu’l-İslâm, thk., Ö. Abdusselâm Tedmurî, Beyrut 1991, XIV/388.

[61] İmâm Şafiî, Divan, İmam Şâfiî’nin Şiirleri, 247; İmam Şafii, Dîvânu’l-İmâmu’ş-Şâfii, (MMB), 90; (BY),

[62] ; (NZ), 89; (AM), 98; (ÖFT), 98; Ayrıca bkz., el-Beyhakî, Menakıb, II/70; Râzî, Menâkıb, 143; eşŞeblenci, Nûru’l-Ebsâr, 127.

[63] Öz, Mustafa, Nâsıbe, DİA, XXXII/393.

[64] Bkz., Lisânu’l-Arab, 4437.

[65] Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, IV/277.

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ

Çukurova University

Journal of Faculty of Divinity

 Cilt 9 Sayı 1 Ocak-Haziran 2009

İlginizi Çekebilir

Nesh ve Hikmeti / İmam Maturidi

Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak mutlaka onun daha hayırlısını veya dengini getiririz. Allah’ın her …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Gençleri Bekleyen Yeni Tehlike / Fuat TÜRKER

Toplumda, hayatları boyunca hep daha fazla şey elde etme hırsı içinde insanlar, gençlere de Allah'ın …

Kapat