Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / İmanı Tehlikeye Düşüren Söz ve Davranışlar

İmanı Tehlikeye Düşüren Söz ve Davranışlar

Yrd. Doç. Dr. Ulvi Murat KILAVUZ
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İmanın hakikî manada tahakkuk etmesinin ve geçerli bir iman olup kişiyi ebedî kurtuluşa erdirmesinin en temel şartı kesinliktir. Nitekim imanı tanımlarken kullanılan tasdik, asla tereddüdün söz konusu olmadığı ve kişinin iman ettiği hususta hata etme ihtimaline mahal vermeyen kesinleşmiş bir tasdiktir.

Ehl-i sünnet âlimlerinin kâhir ekseriyeti, “Allah Teâlâ’dan alıp din adına tebliğ ettikleri kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri ve özelde Hz. Peygamber’i tasdik etmek ve onlara inanmak” şeklinde tanımlanabilecek imanın, özünde kalbî bir bağlanma ve akit olduğu kanaatindedirler.1 Allah Teâlâ’nın, razı olduğu müminlerin “kalplerine imanı yazmış”2 olduğunu buyurması, “kalplerinde tasdik bulunmadığı, kalben iman etmedikleri hâlde dilleriyle inandık diyenlerin mümin olmadığını”3 bildirmesi, imanın kalben tasdikle gerçekleştiğinin göstergesidir.

İnanılacak hususlar arasında ayrıma gitmek suretiyle bir kısmını tasdikleyip bir kısmına inanmamak da Kur’an’ın ifadesiyle iman değil inkârdır: “Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, ‘(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar
gerçekten kafirlerdir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”4 Dolayısıyla mümin, âmentüde ifadesini bulan inanç esasları yanı sıra, Allah’ın haram kıldığını haram, helal kıldığını helal bilerek bunlara iman eden kişidir.

İmanın hakikî manada tahakkuk etmesinin ve geçerli bir iman olup kişiyi ebedî kurtuluşa erdirmesinin en temel şartı kesinliktir. Nitekim imanı tanımlarken kullanılan tasdik, asla tereddüdün söz konusu olmadığı ve kişinin iman ettiği hususta hata etme ihtimaline mahal vermeyen kesinleşmiş bir tasdiktir.5

Birey imana ulaşırken, ilk aşamada zihninde iman edilecek hususlara dair bir bilginin oluştuğu ve bunlara doğru meylettiği, sonrasında eşit ihtimaller arasındaki bir kararsızlığa benzer şekilde iman etmekle etmemek arasında kaldığı, en nihayetinde imana yönelip kuvvetli bir zan ve kanaate sahip olduğu belli aşamalardan geçmesi söz konusu olabilir. Ancak iman noktasına gelindiğinde artık şüphe, zan ve tereddütten bahsetmek mümkün değildir.6 Başka bir deyişle kesinlik noktasına gelinmediğinde henüz iman tahakkuk etmemiş demektir. Bundan dolayı da iman ile küfür arasında bir orta konumdan bahsedilemez.7
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bir taraf hakkında “Bunlar gerçekten müminlerdir.”8 diğerleri için ise “Bunlar gerçekten kafirdirler.”9 buyurularak iman ile küfür arasındaki bu açık ve net ayrışmaya işaret edilmiştir. Ayrıca Allah Teâlâ müminleri “ancak Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen kimseler”10 olarak nitelemiş, “kalplerinde şüphe bulunan ve bu şüpheler içerisinde bocalayıp duran”11 ve peygamberlere “Bizi davet ettiğiniz şeye karşı derin bir şüphe içindeyiz.”12 diyen kimselerin mümin olmadıklarını buyurmuştur. Bu hakikate binaen, kişinin iman durumunu Allah’ın iradesine bağlayarak “İnşaallah (Allah dilerse) müminim.” demesinin imanına halel getirip getirmeyeceği meselesi ki, imanda istisna olarak kavramlaştırılmıştır, İslâm âlimleri arasında tartışılmıştır.

Özellikle Hanefî, Mâtürîdî ve Mutezilî âlimler, imanda kesinliğin şart olmasından hareketle bireyin imanını Allah’ın iradesiyle irtibatlandırarak böyle demesinin caiz olmadığını savunmuşlardır. Onlara göre böyle bir ifadeyi kullanmak, kişinin imanından şüphe etmesi anlamına gelir ki böyle bir tutumu küfür olarak niteleyenler dahi olmuştur.13 Bunun yerine şüphe ihtimalini ortadan kaldıracak biçimde
“Ben gerçekten müminim.” denilmelidir.14

İmanda istisnayı kabul etmeyen âlimlere
göre, bir kişi, kendisinin siyah tenli veya beyaz tenli olduğunu nasıl kesin biçimde biliyor ve bunu ifade ediyorsa, Allah’ı, Resûlü’nü ve onun getirdiği her şeyi kalben tasdikleyen kimsenin de “Ben şu anda Allah nezdinde hakikaten müminim.” demesi gerekir. Zira “Allah Teâlâ“ “Allah’a, bize gönderilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa’ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene, onları birbirinden ayırmaksızın iman ettik, biz O’na teslim olanlarız’ deyin.”15 buyurarak bunu farz kılmıştır. Ayrıca “Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!”16 buyurmuştur ki, Allah’ın insana en büyük lütuf ve nimeti imandır.

Bir şüphe ifadesi olan istisnâyı kullanmak, Allah’ın lütfunu gizlemek ve nimeti inkar etmek anlamına gelir ve nihayetinde bu nimetin geri alınmasına yol açar.17 Ayrıca günlük hayatta gerçekleştirilen muamelelerde beyanı şarta bağlayarak “İnşaallah şu malı şu şekilde satıyorum.”, “İnşaallah zevcemi boşuyorum.” gibi ifadelerin kullanılmasının akit ve mukaveleyi ya da hukukî muameleyi geçersiz kıldığı bilinmektedir. Allah ile kul arasındaki en temel akit olan iman konusunda böyle bir şartlı ifade doğal olarak imana zarar verecektir.18 Şunu da belirtmek gerekir ki, sadece gelecekte vuku bulması düşünülen veya beklenen hususları bir şarta bağlamak, bunlar hakkında koşullu ifade kullanmak mümkündür. Dolayısıyla kişinin hâlihazırda sahip olduğu, tahakkuk etmiş imanını ‘Allah dilerse’ gibi bir şartlı ifadeyle dile getirmesi söz konusu olamaz.19

Ehl-i hadîs/Selef çizgisini benimseyen âlimler ile Eş‘ariyye ise imanda istisnayı caiz, hatta gerekli görmüşlerdir. Onlara göre, her şeyden önce Allah Teâlâ’nın “Allah’ın dilemesine bağlamadıkça [inşaallah demedikçe] hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım’ deme!”20 buyruğuna uygun olan hareket tarzı budur. İlk bakışta istisna ifadesinin bir şüphe algısına sebep olduğu doğrudur. Ancak bu, kişinin iman sahibi olmasından şüphe duyması değil, imanın tamamlayıcı unsurları olarak görülmesi
gereken amellerini eksiksiz biçimde yerine getirmekten âciz olduğunu bildiği için imanının kemalinden şüphe duymasıdır. Bir yandan da, insanın, Allah’a karşı edep gereği mutlak bir ifade kullanmaktan kaçınması gerekir. Zira iman kişi için en üstün medih vasfıdır; dolayısıyla “Ben gerçekten müminim.” demek, kendini methetmek, nefsini tezkiye etmek ve bir anlamda Allah’a karşı tekebbür ve istiğna göstermektir. En nihayet, bilinmektedir ki, insanı ebedî kurtuluşa erdirecek iman, son nefes anında da varlığı muhafaza edilebilen imandır. Hiç kimse hayatı sona ererken hangi hâl üzere olacağını kesin olarak bilme imkanına sahip bulunmadığından, imanını Allah’ın dilemesine bağlayarak zikretmesi uygundur.21

Sonuç itibariyle, kişinin hâlihazırdaki imanından şüphe duymaksızın, sadece teeddüben ve geleceğe matuf bir ifadeyle, yani “Ömrüm tamamlanıncaya kadar Allah imanımı muhafaza eylesin.” gibi bir niyaz kasdıyla istisna ifadesini kullanması mümkün görülebilirse de temkinli olmanın daha evlâ olduğu açıktır.

İman açısından istisnaya göre daha büyük problem teşkil eden bir husus ise, zahiren kişinin mümin olmadığına delalet edebilecek sözler söylemesi veya davranışlar sergilemesidir ki, bu gibi sözler literatürde “kişinin imandan çıkıp küfre girmesine sebep olan sözler” anlamında elfâz-ı küfür olarak nitelenmiştir.

İslâm âlimleri, imanın geçerliliğinin şartlarından birisini de müminin küfre götüren söz ve davranışlardan kaçınması olarak belirlemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Meryem oğlu Mesîh Allah’tır.”,22 “Allah üçün üçüncüsüdür”,23 “Bu peygamber yalancı bir sihirbazdır”,24 “Hayat ancak bu dünya hayatıdır; ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman helak eder”,25 “Bu çürümüş kemikleri kim diriltir?!”26 “Kıyametin kopacağını sanmıyorum.”27 gibi örnekler, doğrudan doğruya Allah’ın birliği, peygamberlik, âhiret gibi inanç esaslarının inkarını ifade etmektedir. Bu örneklere binaen, Allah’ın varlığı ve birliğini inkâr etme, O’na ortak koşma, ilâhlık vasfına yakışmayan nitelikler isnat etme, sıfatları, isimleri veya
emirlerinden biriyle alay etme veya rahmetinden ümit kesme, bir bütün olarak peygamberliği veya peygamberlerden bir kısmını reddetme, peygamberlere ilâhlık nispet etme, Kur’an’ın tamamını veya bir kısmını inkâr etme, Kur’an’daki iman, ibadet, hukuk, ahlâk konularına ilişkin bilgilerin yanlışlık ve eksiklik taşıdığını öne sürme,
haram kıldıklarını helal ve helal kıldıklarını haram sayma, Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını öne sürme, onu küçümseyip alaya alma, meleklerin varlığını inkar etme veya onların Allah’ın kızları olduğuna inanma, pek çok âyette Allah’a iman ile bir arada zikredilen âhireti inkar etmeye yönelik sözlerin de küfür sebebi olduğu anlaşılmaktadır.28 Ancak bunların yanı sıra, âmentüdeki altı iman esasına dahil olmadığı için özü itibariyle bir itikat meselesi olmasa da, Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olan amelî ve ahlâkî hükümlerin (zarûrât-ı dîniyye) inkarının da küfre yol açtığını belirtmek gerekir. Bu bağlamda, namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin farziyyetini, katl, zina, içki içme gibi eylemlerin haram oluşunu inkar da kişiyi iman dairesinden çıkarır.

Zarûrât-ı dîniyyeden herhangi bir hükmü inkâr etmenin ötesinde, haramlığı kesin olan bir şeyi helal saymak, kesinleşmiş herhangi bir dinî hükmü hafife almak veya bunlarla istihza etmek de küfürdür.29 İbadet olduğunu bile bile istihza kasdı ile tavafta bulunan müslümanlar için “Şunlara bak, dolap beygiri gibi dönüp duruyorlar.” veya içkinin haram olduğunu bilmeye rağmen hafife alarak “Bir kadehçik içmek haram olamaz.” gibi sözler sarf etmek bu hususa örnek teşkil eder. Bunun yanı sıra, Hz. Peygamber’in sözlerinin anlamsız ve yalan olduğuna, bu sözlerin demagoji için veya dünyevî maslahatlar, şahsî menfaatler için söylendiğine inanmak, halkın kalbine korku ve ümit vermek için peygamberin yalan söylemesinin mümkün olduğunu kabul etmek de imana aykırı hususlardır.30

Kur’an’ı sadece Araplar’a mahsus bir kitap sayan, yineKur’an’ı Hz .Peygamber’in kendi eseri ve felsefesi olarak gösteren, İslâm’ın çağ dışı bir sistem olduğunu iddia eden, Kemalettin Kamu’nun “Ne örümcek, ne yosun/Ne mûcize, ne füsun/Çankaya bize yeter/Kâbe Arab’ın olsun” mısralarında örneğini bulan ifadeler de bu kabildendir.

Bu gibi sözlerin hangi şartlar altında dile getirilirse küfür olarak değerlendirileceği hususunda belli tespitler yapılmıştır. Zira iman veya küfür hâli nihayetinde kalpte gerçekleşen bir şeydir ve ancak birey ve
Allah tarafından kesin biçimde bilinmesi mümkündür.

Dolayısıyla âhirete yönelik hüküm ve muamele tamamen Allah’ın iradesine bağlıdır. Fakat kişiye dünyada uygulanacak muamele açısından iman-küfür durumunun bilinmesi esastır. Çünkü mümin vasfını kaybeden kimsenin mümin bir kadın veya erkekle evlendirilmesi ya da mevcut evliliğinin devam etmesi, sadece mümine mahsus birtakım dünyevî haklardan istifade etmesi – meselâ bir müminin mirasından pay alması -, cenaze namazının kılınması, müslüman mezarlığına defnedilmesi mümkün değildir. Bir sözün kişinin imanını ortadan kaldırması için, kullanılan ifadenin küfrü gerektirdiği hususunda âlimlerin ittifak etmiş olması, elfâz-ı küfrü kullanan kişinin mükellef olması, sarhoşluk veya uyku hâlinde bulunmaması, küfür lafzını herhangi bir baskı veya zorlama altında bulunmaksızın isteyerek ve kasten söylemesi şarttır.31

İslâm açısından iman dinin merkezinde yer alıp kişinin ferdî ve toplumsal hayatı bu merkez etrafında şekillendiği, imana dayalı olarak bireyin hayatı ve davranışları anlam ve değer kazandığı, buna karşılık küfür de bireyi bu anlam ve değerlerden soyutlayıp, mümine
mahsus dinî ve dünyevî haklardan mahrum bıraktığı için, İslâm âlimleri tarafından elfâz-ı küfrün belirlenmesine özellikle hassasiyet gösterilmiş ve kapsam geniş tutulmaya çalışılmıştır. Belki inkar niyetiyle söylenmese bile günlük hayatta sıklıkla karşılaşılan “burası Allah’ın unuttuğu bir yer”, “X şahıs futbolcunun Allah’ı”, “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır.” gibi sözlerin en azından dinî değerlerin yozlaşmasına sebep olduğu hususu gözden kaçırılmamalıdır. Hz.

Peygamber’in “Üç şey vardır ki, bunların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir. Bunlar evlenme, boşanma ve ric‘î boşamada eşine dönme.”32 buyurarak, belli hususların şakaya gelmeyeceğine kesin biçimde vurgu yaptığı düşünülürse, bireyin hem dünya hem de âhiret açısından sahip olması gereken temel değer olan iman konusunda kesinlikle temkinli davranması, şaka, mecaz vs. kabilinden de olsa imanına halel getirebilecek söylemlerden şiddetle kaçınması zorunludur.

DİPNOTLAR

1. Eş‘arî, Ebü’l-Hasan Ali b. İsmail, Kitâbü’l-lüma‘ fi’r-redd alâ ehli’z-zeyğ ve’l-bida‘, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut 1952, s. 75; Bâkıllânî, et-Temhîd fi’r-redd ale’l-mülhideti’l-Mu‘attıla ve’r-Râfıza ve’l-Havâric ve’l-Mu‘tezile, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut 1957, s. 346; Cüveynî, Kitâbü’l-irşâd ilâ kavâtı‘i’l-edille fî usûli’l-i‘tikâd, thk. Muhammed Yusuf Musa ve Ali Abdülmünim Abdülhamid; Kahire 1950, s. 397; Mâtürîdî, Kitâbü’t-tevhîd, yay. haz. Bekir Topaloğlu ve Muhammed Aruçi, Ankara 2003, s. 601 vd.
2. Mücâdele, 58/22.
3. Bakara, 2/8.
4. Nisâ, 4/150-151.
5. Gazzâlî, İlcâmü’l-avâm an ilmi’l-kelâm, (Mecmûatü resâili’l-İmâm el-Gazzâlî içinde nşr. İbrahim Emin Muhammed) Kahire ts., s. 351.
6. Hülya Alper, İmanın Psikolojik Yapısı, İstanbul 2002, s. 52-53.
7. Ebû Hanîfe, İmam-ı A‘zam Nu‘mân b. Sâbit el-Bağdâdî, el-Vasiyye, İmâm-ı Âzam’ın Beş Eseri içinde nşr. Mustafa Öz; İstanbul 1981, s. 72.
8. Enfâl, 8/74.
9. Nisâ, 4/151.
10. Hucurât, 49/15.
11. Tevbe, 9/45.
12. İbrahim, 14/9.
13. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Bahru’l-kelâm, nşr. Veliyyüddîn Muhammed Salih el-Ferfûr; Dımeşk 2000, 154.
14. Mâtürîdî, a.g.e., s. 624.
15. Bakara, 2/136.
16. Duhâ, 93/11.
17. İbn Hazm, el-Fasl fi’l-milel ve’l-ehvâ’ ve’n-nihal, thk. Muhammed İbrahim Nasr ve Abdurrahman Umeyre, Beyrut 1996, III, s. 271-272; Mâtürîdî, a.g.e., s. 625-626.
18. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Bahru’l-kelâm, s. 154; Ebû Azbe, Hasan b. Abdülmuhsin, er-Ravzatü’l-behiyye fîmâ beyne’l-Eşâira ve’l-Mâtürîdiyye, Haydarabad 1322, s. 6.
19. Ebû Azbe, a.g.e., s. 6.
20. Kehf, 18/23-24.
21. İbnü’l-Ferrâ’, el-Mu‘temed fî usûli’d-dîn, thk. Vedî‘ Zeydan Haddâd; Beyrut 1974, s. 190; Gazzâlî, İhyâü ulûmi’d-dîn, Beyrut 1982, I, 121-125; İbn Teymiyye, Mecmû‘u fetâvâ, nşr. Abdurrahman b. Muhammed b. Kâsım el-Âsımî, Medine 2004, VII, s. 433-435.
22. Mâide, 5/17.
23. Mâide, 5/73.
24. Sâd, 38/4.
25. Câsiye, 45/24.
26. Yâsîn, 36/78.
27. Kehf, 18/36.
28. Ahmet Saim Kılavuz, “Elfâz-ı küfür”, DİA, XI, s. 26; Mustafa Sinanoğlu, “Küfür”, DİA, XXVI, s. 536.
29. İbn Hazm, a.g.e., III, 244-245; Teftâzânî, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, thk. Taha Abdürrauf Sa‘d; Kahire 2000, s. 150-151.
30. Gazzâlî, Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka, nşr. Riyad Mustafa Abdullah; Dımeşk 1986, s. 83.
31. Kılavuz, “a.g.md.”, s. 27.
32. Tirmizî, Talâk, 9; Ebû Dâvûd, Talâk, 9; İbn Mâce, Talâk, 13.

Din ve Hayat Dergisi

***

İkinci Makale

ELFÂZ-I KÜFÜR

Elfâz’ın tekili olan lâfız; söz, sözcük ve ifade demektir. Küfür ve küfr ise “kefera” fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden “münkir” veya “kâfir” * denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfaz-ı küfür” adı verilir.

Bir mümini küfre düşüren sözler üçe ayrılır. Bunları: istihza; dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf; inanılması gereken ve zarurat-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak: bir islâmi hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukâddes olan şeylere küfretmek.

Allahu Teâlâ’nın zatî, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek konuşmak, bunları küçümseyici sözler söylemek ve Allah’a sövmek kişiyi dinden çıkarır (el-Fetâva’l-Hindiyye, II, 258). Âyette şöyle buyurulur: “Allah ile, O’nun âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz” (et-Tevbe, 9/65 vd.)

Peygamberlik müessesesi ve peygamberlikte alay etmek, onları küçük düşürücü sözler söylemek sövme sayılır. Bu yüzden diğer peygamberleri veya Hz. Peygamber’i küçük gören alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. Ayetlerde şöyle buyurulur: “Şüphe yok ki, Allah’a ve Resulu ‘ne eziyet verenlere Allah dünyada ve ahirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap da hazırlamıştır” (el-Ahzâb, 33/57). “Münafıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve, ‘O her söyleneni dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a da inanır, müminlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah’ın Resulune eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır” (et-Tevbe, 9/61).

Ebû Hanife ve tâbileri, İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Mâlik gibi İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre, Hz. Peygamber’e söven kimse dinden çıkar ve öldürülmesi gerekir. Diğer peygamberlere söven de dinden çıkar ve öldürülür (İbn Teymiyye, es-Sârimü’l-Meslûl, Nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, Mısır 1960, s.512, 565).

Mukaddes kitaplara ve Kur’an-ı Kerim’e sövmek veya bunların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya ayetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür (Aliyyu’l-Kârı, Şerhu’l-Fıkh’ı-Ekber, Mısır 1323 h., s.151 vd.; el-Heytemî, ez-Zevâcir, I, 30). Kur’an’ın Allah kelâmı değil de beşer sözü olduğunu söylemek de küfürdür. Velid b. Muğîre (ö.1/622) Kur’an hakkında şöyle demişti: “Bu ancak sihirbazlardan öğrenilip nakledilen bir sihirdir. Şüphesiz bu bir insan sözüdür”. Yüce Allah da Velid hakkında “Ben de O’nu muhakkak cehenneme sokacağım” (Müddessir, 74/24 vd.) buyurmuştur.

Meleklere sövmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil (a.s.)’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtâr, III, 292; el-Fetâva ‘l-Hindiyye, II, 266; Ahmet Saim Kılavuz, İman-Küfür sınırı, İstanbul 1982, s.132-133).

Ashâb-ı Kirâm’ı tekfir ederek, onların mümin olmadığını söylemek küfürdür. Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğzetmek ise bid’at ve sapıklıktır. Diğer mü’minleri tekfir edenin dinden çıkması ile ilgili hadislerin vâhid haber kabilinden olması konuyu kelâmcılar arasında tartışmalı hale getirmiş, sahâbeyi tekfir edenin kâfir sayılması hükmü ise aşağıdaki delillere dayandırılmıştır.

Ayetlerde ashâb-ı kirâm övülmüştür: “Müminler ağaç altında sana bey ‘at ettikleri zaman Allah onlardan razı olmuştur. Allah onların kalplerindekini bildi de, onlara huzur ve itminan verdi. Onları pek yakın bir fetih ve zaferle mükâfatlandırdı ” (el-Fetih, 48/18). ”Muhâcirlerden ve ensârdan en ileri ve önce gelenlerle, iyilikte onlara tâbi olanlardan Allah razı olmuştur; onlar da Allah ‘tan hoşnut oldular, Allah onlara, altında ırmaklar akan cennetler hazırladı; Onlar orada ebedi kalırlar. İşte en büyük mutluluk da budur” (et-Tevbe, 9/100).

Sahâbeyi öven pek çok hadis de vardır. “Ashâbıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların iki avuç veya bir avuç miktarındaki bağışına ulaşamaz ” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 54; Ebû Dâvûd, Sünnet, 11; Tirmizî, Menâkıb, 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, II). “On kişi var ki, cennettedir: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman, Sa’d, Said ve Ebû Ubeyde” (Tirmizî, Menâkıb, 26). “Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra onların ardından gelenlerdir” (Buhâri, Fedâilu’s-Sahâbe, I, Rikâk, 7). Sahâbeyi tekfir eden, bize Kur’ân-ı Kerîm’i tevâtüren nakleden bir nesli mahkum etmiş olmaktadır.

Âlimlere ve fakihlere sebepsiz yere sövmenin dinden çıkaracağına dair çeşitli fetvâlar verilmiş ise de, kendileri ayet ve hadislerle övülen sahâbelere sövenin bile kâfir değil sapık ve bid’atçı sayıldığı düşünülürse bu kimselerin fısklarıyla başbaşa bırakılması daha uygun olur (Aliyyü’l-Kâri, a.g.e., 156-159; el-Fetâva’l-Hindiyye, II, 270 vd.; el-Heytemi, a.g.e., I, 31; İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtar, III, 293, Mecmuatü’r-Resâil, I, 360).

Hanefilerin çoğunluğu bir kimsenin sahabeye sövmeyi, onlarla alay etmeyi, onları küçümsemeyi helâl görüp bu fiilleri isleyecek olursa kâfir, helâl görmeden isleyecek olursa fâsık olacağını, söylemiştir. Ancak bazı Hanefi fakihleri, aynı sözler Hz. Ebû Bekir ve Ömer için söylenirse, söyleyenin dinden çıkacağını söylemişlerdir. Hanefilerden bir grup âlim ise, sahâbe büyüklerine sövenin siyaseten öldürülmesini câiz görür. İmam Mâlik, Hz. Peygamber’e sövenin öldürülmesi, ashâba sövenin ise te’dib amacıyla cezalandırılması gerektiği kanaatindedir. Ahmed b. Hanbel’e göre ise, sahâbeden birine söven kimse şiddetli bir şekilde dövülür (Aliyyu’l-Kâri, a.g.e., II, 410-411; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, III, 293, Mecmuatü’r-Resâil, I, 359; İbn Teymiyye, es-Sarimu’l-Meslul, s.561).

Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irade ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse zorlama tam ise, yani öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme tehdidi varsa küfür sözü söyleyebilir. Ayette şöyle buyurulur: “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesna olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır” (Nahl, 16/106). Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammar işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye maruz kallısa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i kerîme bu olay üzerine inmiştir (İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Gâbe, I V, 130 vd.)

Hamdi DÖNDÜREN

İlginizi Çekebilir

Avrupa’nın Travmaları – 6: Türkler

Önceki Yazı: Avrupa’nın Travmaları 5 – Dünya Savaşları    Avrupa düşüncesini şekillendiren ve bugününe etki eden …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Ramazanlık
Osmanlı Devleti Yazışmalarında İmana Atfedilen Önem

Dr. Mustafa KÜÇÜK Başbakanlık Osmanlı Arşivi Araştırmacısı-Yazar Devlet İşlerinde İman Unsurunun Kullanılışı İslâm Dini'nin mukaddes …

Kapat