Ana Sayfa / Yazarlar / İttihad-ı Muhammedî ve Bediüzzaman

İttihad-ı Muhammedî ve Bediüzzaman

Bunu paylaşınız

Cem‘iyyet-i Muhammediyye olarak da adlandırılan fırka, Otuzbir Mart Vak‘ası’ndan (13 Nisan 1909) on gün kadar önce İstanbul’da kuruldu. Kurucusu Derviş Vahdetî, yayın organı Volkan gazetesidir. Ancak Volkan gazetesinin 70. sayısında, “İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin târîh-i teessüsü, üç yüz yirmi yedi senesi Muharremü’l-harâmının on beşinci Cumartesi gününden (18 Safer 1327 / 26 Şubat 1324 / 11 Mart 1909) itibar olunmuştur” denilmektedir. Fırkanın, sayısı yirmiyi aşan kurucu ve merkez idare meclisi üyeleri arasında Feyzullah Efendizâde Mehmed Sâdık Efendi, Beyazıt dersiâmlarından Mehmed Emin Hayretî, Fâtih dersiâmlarından Divrikî Kadızâde Abdullah Ziyâeddin Efendi ve Bedîüzzaman Said Nursi gibi isimler de bulunuyordu (Volkan, nr. 75, 23 Safer 1327 / 3 Mart 1325 [16 Mart 1909]). 

4 Şubat 1324 (17 Şubat 1909) tarihli 48. sayısından itibaren başlığının altında, “İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin mürevvic-i efkârıdır” yazısıyla çıkmaya başlayan Volkan’daki yazılardan anlaşıldığına göre cemiyet, başlangıçta daha çok dinî duygulara hitap eden ve Osmanlı’yı yüceltme gayretlerinin yanında dünya müslümanları arasında birlik ve yardımlaşma sağlamayı hedef alan milletlerarası bir oluşumun İstanbul şubesi olarak düşünülmüş, daha sonra müstakil bir siyasî fırka haline dönüşmüştür. Nitekim İstanbul’da kurulacak bir mason locasına karşı, bu isim altında bir teşekkülü geliştirmek isteyen bazı kişilerin Vahdetî’ye yaklaşarak kendisini ve Volkan’ı kazanmaya çalıştıkları, ancak Vahdetî’nin bu kişilere güven duymadığı için onlardan ayrıldığı, bununla birlikte İttihâd-ı Muhammedî ismini çok beğenerek bu isimle bir siyasî fırka kurmaya karar verdiği bizzat kendisi tarafından açıklanmaktadır (Volkan, sy. 66, 67, 68, 69, 70). Gazetenin 36. sayısında geçen (14 Muharrem 1327 / 5 Şubat 1909), “Cem‘iyyet-i Muhammediyye-i uzmânın merkez-i aslîsi Medîne-i Münevvere ve Dersaâdet ve Mısır’da olduğu gibi aktâr-ı İslâmiyye’de de şubeleri derdest-i küşâd bulunduğu … istihbar kılınmıştır” şeklindeki haber gelişmelerin başlangıcındaki durumla ilgili bir ilândır. (TDV İslam Ans) 

Bediüzzaman hem İttihat Terakki Cemiyetiyle alâkadar, onların siyasi faaliyetlerini izleyen, onlara yeni hedefler gösteren, hamiyetli bir zat, bir diğer tarafta da ittihad-ı Muhammedi diye bir cemiyet veya bir topluluk var, onlar ile de alâkadar. Ittihad Terakki devletin işleyişiyle Padişah ve o dönemdeki bir takım partiler arasında bir denge unsuru gibi tavırları olan bir insan. Bediüzzaman bir parti üyesi olmak gibi bir karenin içine sığmayacak bir kişilik, o hareketlere topyekün, insicamlı bakışları olan bir kimse.

İttihad-ı Muhammedi bir dînî hareket olarak görülüyor, ama kurucusu Derviş Vahdetî’nin tavırları ve izlediği yol, hareketi dini bir kimliğin içinde götürmekten zaman zaman uzaklaştırıyor. Bediüzzaman eleştirel bir insan sessiz bir üye değil, İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin kurucuları arasında görülüyor, ama aşağıdaki metindeki ilk cümleler kurucusu olduğunu ortaya koymuyor. “İttihad-ı Muhammedî Cemiyetine iki maksatla girdim. İşittim: İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş.” Burada cemiyetin kendi dışında oluşturulduğunu belirleyen bir cümle var, Cemiyet teşekkül etmiş, diyor, yani kendi dışında bir cemiyet. Galiba sonradan dahil olmuş bu gruba. Aşağıdaki cümlelerde hareketin tahlilini yapar.

“Nihayet derece-de korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin.” Bu cümlede bir şüpheyi ortaya koyar. Şayet hareketin kurucularından olsa bu cümle fazladan olur, çünkü bir cemiyeti kuranlardan olan bir kişi onun maksadının şimdiki tabirle ikircikli , müphem olduğunu ve olabileceğini ima etmez. Bu yüzden Bediüzzaman başlangıçta olayın dışında, izleyici durumunda. Bazı şahıslar da İttihad-ı Muhammedi’nin gayesini farklı telakki ederler, siyasetten kaçınırlar. “Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat -Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zatlar- daha basit ve sırf ibadete ve Sünnet-i Seniyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyasî cemiyetten kat’-ı alaka ettiler. Siyasete karışmayacaklar.”

Lakin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddit cemiyete bir cihetle mensubum. Zira, maksatlarını bir gördüm. Kezalik, o ism-i mübareke intisap ettima İki maksad-ı azîm için: 
Birincisi: O ismi tahdit ve tahsisten halâs etmek ve umum mü’minlere şümulünü ilan etmek. Ta ki, tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.

Gerçek ittihad-ı Muhammedi nedir?

Bediüzzaman ihtiyatlı bir dil kullanır. Bir kısım muhasebeden sonra ittihad-ı Muhammedi cemiyetine değil, “o ism- i Mübareğe intisab tettim” der. İsmi mübarek kim “Muhammed” ismidir. Cemiyet ayrı İttihad-ı Muhammedi ismi ayrı. Her ihtimali göz önünde bulundurur. Sonra da İttihat-ı Muhammedi’nin nizamnamesi veya beyannamesini okumaz veya o doğrultuda hareket ettiğini beyan etmez. Kendi tarif ettiği veçhin içine dahil olur. Bu Vahdeti’nin ittihad-ı Muhammedi değil , Bediüzzaman’ın tarif ettiği şekildir.”

‘Kezâlik, o ism-i mübareke intisap ettim. Lâkin tarif ettiğim ve dahil olduğum İttihâd-ı Muhammedînin (a.s.m.) tarifi budur ki: Şarktan garba, cenuptan şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetülvahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlâhîdir. Peyman ve yemini, imandır. Müntesipleri, kàlû belâdan dahil olan umum mü’minlerdir. Defter-i esmâları da Levh-i Mahfuzdur. Bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Günlük gazeteleri de, i’lâ-i kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir. Böyle cemiyetin reisi, Fahr-i Âlemdir. Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve-eğer zarar etmezse-nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnâmesi sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevâhî-i şer’iyedir. Ve kılıçları da berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, ilâ-yı kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler. 
Şimdi maksadımız, o silsile-i nurânîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdaniye ile tarik-i terakkîde kâbe-i kemalâta sevk etmektir. Zira, ilâ-yı kelimetullahın bu mü’minlerdir. Defter-i esmâları da Levh-i Mahfuzdur. Bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Günlük gazeteleri de, i’lâ-i kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir. Böyle cemiyetin reisi, Fahr-i Âlemdir. Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve-eğer zarar etmezse-nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnâmesi sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevâhî-i şer’iyedir. Ve kılıçları da berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, ilâ-yı kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler. 
Şimdi maksadımız, o silsile-i nurânîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdaniye ile tarik-i terakkîde kâbe-i kemalâta sevk etmektir. Zira, ilâ-yı kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. 
İşte ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim.”

Başka bir yerde de yukarıdaki prensipleri tekrar eder.

“Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedî’nin (aleyhissalâtü vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhîdir. Peymân ve yemini de imândır. Encümen ve cemiyetleri, mesacid ve medaris ve zevâyâdır. Müntesibîni, umum mü’minlerdir. Nizamnamesi, Sünen-i Ahmediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). Kanunu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir. 
İhfâ ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merâkiz ve meâbid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarik-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir. 

Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup ve ulvî göstermektir. Zira onları munsif zannediyoruz. Lâübaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dahil olanlar, onları taklit edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatini efkâr-ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız. 
 
Said Nursî 
• • •

Cihanın bütün arslanlarının bağlandıkları bir zinciri hilekâr bir tilkinin koparmasına imkân var mıdır?” 

Yıllar sonra ikinci Meşrutiyet sonrası partilerinin  başka isimler altında yine toplum hayatının yörüngesini değiştirmek istediğini ama o yine kendini teorisini belirlediği Muhammedi ittihadın mensubu olarak görür. Tavrını belli eder. Ezanı ittihatçıların farmason kısmının kaldırdığını ama bu kararı da yine bir dini hamiyet ve heyecan grubunun da kaldırdığını belirtir, ve hareketi alkışlar.

“Otuz beş senedir ki siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da “Bırakınız!” diyordum Sebebi, siyaset ihlası kırar. Fakat şimdi hissettim ki, bazı münafıklar dindarları perde yapıp dini siyasete alet; sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmeye çalıştıklarından safdil dindarların hatırı için bir-iki defa siyasete baktım, gördüm ki: Bizi bu üç-dört mahkemede “Dini siyasete alet ediyor” diye itham edenler kendileri dessasane dini tezyif etmek için kendileri sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmek için dinsizlik düsturlarını kanuna bağlamak gibi dünyada hiçbir şeddat, hiçbir zalimin yapmadığı bir dehşet gördüm. Şiddetli bir me’yusiyetim içinde, hürriyet başında bizimle, yani İttihad-ı Muhammedi (a.s.m.) Cemiyeti ile, İttihadçıların bir kısmındaki gizli farmasonlara muarız ve manen bizimle, yani İttihad-ı Muhammedi ile müttefik olan Ahrar Fırkası yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı. Birden şeair-i İslamiyenin başında olan ezan- ı Muhammedi’yi farmasonların zincirlerini kırıp ilan etmesiyle; siyasetten kat’ı alaka eden, eskide “İttihâd-ı Muhammedi” şimdi “Nurcular” namını alan ve İttihad-ı İslam içinde bulunan kardeşlerimiz yanlış basmamak için bazı şeyleri söylemek isterdim. Fakat Risale-i Nur benim bedelime konuşuyor dedim, yüzümü çevirdim.” 

Bediüzzaman partileri ayrılık ve çekişme ve kavga nedeni olarak görür ve kendinin onlardan olmadığını belirtir. Bu yüzden İttihad-ı Muhammedi , Derviş Vahdeti’nin derneği veya kulübü veya yarı siyasi yarı dini partisi gibi değil kendi hudutlarını çizdiği bir Muhammedi bir ittihadın mensubu olduğunu belirtir. Siyaseti ulvi şeylerin adi şeylere aleti olarak görür, takım yıldızı Süreyya’yı süpürge yapmak ve güneşi üflemekle söndürmek gibidir siyaset ile hizmet anlayışı. Bediüzzaman eserlerinin birçok yerinde anlattığı gibi, siyaseti gücü yeterse dine alet etmek istemiştir, yoksa dini siyasete alet etmek değil. Şerrin karşısında nasıl bir duruş sergilenirse zararı def edilir tarzda bir siyaset.

“Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Terakkinin bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. 
İşte ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. 

Ki: Meselâ, bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesat ve fenalıktan men etmişken, daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen fesat ve fenalığın zikri vaktinde onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ilme husumet ve adaveti ima eder. Kezalik, şeriat-ı mutahharanın ve ittihad-ı Muhammedînin ism-i mukaddesi ki, fırkaların ağrâz-ı şahsiye ve hilâf-ı şeriat ile ektikleri tohum-u fesadı bir milyon fişek havaya atıldığı ve umum siyaset ve âsâyiş efrad elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu halde, o müthiş fırtına mucize-i şeriatla kansız, hafif geçtiği halde, o mübarek nâm ile o müthiş fesadı binden bir dereceye indirmekle beraber, daima o ismi garaz sahiplerine siper göstermek pek büyük bir tehlikeli noktaya, belki ukde-i hayatiyeye ilişmektir ki, dehşetinden her bir vicdan-ı selim titriyor, dağ-dâr-ı teessüf oluyor. 
Süreyyayı süpürge yapmaya, üfürmekle şemsi söndürmeye ihtimal veren, belâhetini ilân eder. Mesela, Ağrı Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir terazinin birer kefesine konulsalar ve cevv-i semâda, Zuhalde duran bir melek de o terazinin ucunu tutsa;”

Yukarıdaki izahlar daha sonra eserleri etrafında toplanan Risale-i Nur talebelerinin yaptığıdır. Kendisine farklı zamanlarla cemiyet kurmak isnadına karşı da yukarıdaki gibi cevaplar vermiştir. Yani  cemaatinin derneği, cemiyeti falan yoktur, isteyen camiye gider, istemeyen gitmez. Fedakarlık da icbar edici değil ihtiyaridir. Kaydı kuyudu yoktur.

Bediüzzaman kendi İttihâd-ı Muhammedi’sinin boyutlarını sınırlarını, kurallarını, reisini, mekanlarını harika bir şumülle anlatır. O menfi de olsa bir hareketten kaçmaz onun mecrasını değiştirir, bu durum çok özel bir mücadele  tarzıdır, topyekün red ve kabul onun mücadele tarzında yoktur.

Otuz Bir Mart vakasından sonra tutuklamalar olur, birçok insan idam edilir, tutuklanan ve mahkeme edilenler arasında Bediüzzaman’ da vardır. Oradaki savunmasını anlatır.

Savunmada yine kendi çizdiği boyutlara göre düşünür, sokağa dökülüp şeriat isteriz diye bağıranlar ile kendi telakki ettiği şeriatı ayırır ona göre düşünür. Yine yukardaki gibi ittihad-ı Muhammedi’yi Derviş  Vahdeti’nin ittihad-ı Muhammedisi gibi değil kendi tarif ettiği vecihte anlatır.O İttihad-ı Muhammedi cemiyeti ile kendi sınırlarını belirlediği ittihad-ı Muhammedi farklı şeylerdir. Açık bir ifade kullanmaz ama Vahdeti’nin İttihad-ı Muhammedisine biraz şüphe ile bakar. Zaman onu haklı çıkarır. Bazı gizlilikler, şüphe ve hile  hissetmiştir, bir başka ifadesinde, otuz bir marttan üç gün önce “ Tarîk-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) şüphe ve hileden münezzeh olduğundan, şüphe ve hileyi ima eden gizlemekten de müstağnidir. Hem o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?  Sad ayı Hakikat 27 Mart 1909)

Mevcut  ittihad-ı Muhammedi değil, onun telakki tarzına göre olan ittihad konusundaki şüpheleri izale içinde fikirlerini anlatır.

“Reddü’l-Evham 

(31 Mart 1909), Bu yazı Otuz bir Mart günü çıkmıştır, birşeyler hissetmiştir bu  yüzden ittiad-ı Muhammedi telakkisinin dini mübine ait olduğunu, onun lekedar olmasını ve siyasete alet olmamasını anlatır.  

İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) cemaatine isnad ettikleri dokuz evham-ı fâsideyi reddedeceğim. 
Birinci vehim: Böyle nazik bir zamanda din meselesini ortaya atmak münasip görülmüyor. 
Elcevap: Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.  (dinsiz dünyada hayır yoktur)
Saniyen: Madem ki Meşrutiyette hakimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri İslâmiyetten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tevâif-i mülûk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i cahiliyeyi ihyâ ile fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu gördük… 
İkinci vehim: Bu ünvan, tahsisiyle, müntesip olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor. 
Elcevap: Evvel de söylemiştim. Ya mütalâa olunmamış veya su-i tefehhüme uğramış olduğundan, tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki: 
İttihad-ı İslâm olan İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü’minlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan ittihad murattır. Yoksa, İstanbul ve Anadolu’daki cemaat murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu ünvandan tahsis çıkmaz. Tarif-i hakikîsi şöyledir: 
Esas temeli, şarktan garba, cenuptan şimale mümted ve merkezi Haremeyn-i Şerifeyn ve cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhî; peyman ve yemini imân; nizamnamesi, sünnet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm); kanunnamesi, evâmir ve nevâhî-i şer’iye; kulüp ve encümenleri, 

Üçüncü vehim: Bu cemiyetin, tefrikadan ve başkalarına tevlid-i ye’sden başka ne faydası var? 
Elcevap: Bu, tefrik değil, tevhiddir. Ye’s değil, ümit verir. O hakikat-ı uzmâ ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz-u uruk-u zeheb gibi bir köşesini keşif ile tecellî etmiş yeni bir şu’ledir. Bahr-i Umman bir testide sığışmadığı gibi, İttihad-ı Muhammedî de Volkan idarehanesinde veya İstanbul’da sıkışıp kalmayacaktır. Belki şimdiki kuvveden fiile çıkmış bir parça İttihad-ı Muhammedî, karu’l-âsâ gibi ikazdan ibarettir. Hem de o derece uzun ve müteselsil ve merâkiz-i İslâmiyeyi birbirine rabteden silsile-i nuraniyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut umum mü’minleri, İ’lâ-yı Kelimetullahın bu zamanda en büyük vasıtası olan maddeten ve mânen terakkiyata bir şevk ve âmir-i vicdânî ile sevk etmektir. Zira istibdat ve tahakkümden tahallus, hâhiş ve şevk-i vicdanî ile sevk olur. Halbuki binde bir tane münevverü’l-fikirdir; vicdanen mütehassis oluyor. 

Dokuzuncu vehim: Cemiyetlerde teşebbüsât-ı hafiyye olduğu halde, İttihad-ı Muhammedînin izhâr-ı serâiri neden lüzum görülmüş? 
Elcevap: İslâmiyet âşikâredir. Hem de kuvve-i ittisâiyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfâ, hîle ve şüpheyi dâvet ettiğinden, hile ve şüpheden münezzeh olan hakikat, hafâdan da müstağnidir. Hem de hile, terk-i hile ve doğruluktur. Hem de başka cemiyete kıyas olunmaz. Zira onlar teessüse başlıyorlar, bu ise müesses iken bazı köşelerden tecellî ediyor. Hem de bidayet-i İslâmda kırk oldu, saklanmadı; nasıl üç yüz milyondan sonra gizlenecek? Hem de bir şeyi akıl görür, kabul eder. Fikir uğraşır, teslim eder. Bir hakikat hafâ perdesini kabul etmez. 
Yüz bin defa cemî mü’minlerin lisanıyla deriz: 
Yaşasın Şeriat-ı Garrâ! 
İttihad-ı Muhammedî’nin en küçük efradından 
Bediüzzaman Said-i Nursî 


                                VE MAHKEME

Bediüzzaman Otuz Bir Mart’ı durdurmak ister ama olmaz. Daha sonra Sıkı Yönetim Mahkemesinde sorgulanır.  

“Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harpte bana da sual ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin.” 
Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil. 
Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (a.s.m.) dahil misin?” 
Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle… Ve ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin. 
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, Meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum: 
Dedim: Ey paşalar, zabitler! 
Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali: 
 Yani, medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim. 
Mukaddeme olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. “

Mahkemenin kendini ifade etmek için iyi bir fırsat olduğunu belirtir. “Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka suretle azap, azap değil, benim için bir şandır! 
Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.”

-Bayezıttan Sirkeci’ye kadar idam sehpalarında  birçok insan asılmıştır, çok da hesaplı bir mahkeme değildir, önüne geleni sallamışlardır. Bediüzzaman ölümden korkmaz, ölümün idamın tahlilini yapar. Bediüzzaman’ın en hayret edilecek, şaşırtıcı yanı bu kadar ateşin ve ölümün kol gezdiği olaylar içinde hiç hasar görmeden vakti geldiğinde eceli ile ölmesidir. Birinci meşrutiyetten cumhuriyetin kuruluşuna, cumhuriyetin altmış ihtilaline kadar döneminde de o sürekli ölümle yüz yüzedir ama hiçbir zaman onunla hesaplaşmamış, yoluna yürümüştür.

Yıllar sonra Emirdağ’da suçlamalara karşı  konuşmasında hayatının hülasasını ve korkusuz  mizacını anlatır, şartlar ne kadar zor olursa olsun vatana ve millete ve dine ihanet etmediğini fütursuzca anlatır.

“Acaba bir nutukla, isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve kırk sene evvel bir makalesiyle binler adamı kendine taraftar yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde, “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalâlete teslim-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem, hakikat-i Kur’âna feda olan bu başımı zâlimlere eğmem” diyen ve Emirdağı’nda beş on âhiret kardeşi ve üç dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında, ithamnamede, “Bu Said Emirdağı’nda gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş. Yirmi adam da etrafta onu medhedip hususî mektuplar yazdıkları gösteriyor ki, o adam inkılâp ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor” diyerek emsalsiz bir adavet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid-i mutlakla ve mahkemede konuşturmamakla tâzip edenler ne derece haktan ve adaletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdanlarına havale ediyorum. 
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyade teveccüh-ü âmmeye mazhar ve bir nutukla binler adamı itaate getiren ve bir makaleyle binlerle insanları İttihad-ı Muhammediye Cemiyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Camiinde elli bin adama takdirle nutkunu dinlettiren bir adam, üç sene Emirdağı’nda çalışsın, yalnız beş on adamı kandırsın ve âhiret işini bırakıp siyaset entrikalarıyla uğraşsın, yakın olduğu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun. Hiç kabil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabul ettiremez.”

Otuz Bir Mart vakası ile ittihad-ı Muhammedi ve İttihat Terakki iç içe bir vakalar bütünü. Bediüzzaman bunların hepsinin içinde, Otuz Bir Martı sorgulayan mahkeme de ifade verir. Tavrını anlatır gayet içten ve samimi bir edayla .Olayı bastırmak istemiştir, ama olmamıştır, kaybettiklerini de nazara verir. Bediüzzaman Otuz Bir Martı doğuran nedeni de burada nazara verir, neden doğmuştur. Fırkaların yani partilerin ve ya grupların iftirakı “Bugün de aynıdır, cepheler ve fırkalar ve üslub yeni muhataralar doğurabilir ama gören var mı ?

”Bu geçen musîbet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının, Tevhid ile önüne set olmaktı. Vaesefa ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gele-mediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref’ oldu.”

Bediüzzaman büyük Avrupalı yazarlara taş çıkaracak kadar hayatının bütün muhataralı anlarını, başından geçen olayların ayrıntılarını kaydeder ve yayınlar, adeta biyografisinin malzemesini verir, ama ne yazık ki onun hakkında yapılan çok etraflı biyografiler yok. Bu ihatası müşkül büyük adamın hayranı  çok ama çalışanı da o kadar çok değil.

Derviş Vahdeti’nin çok karmaşık bir hayatı var, Kıbrıs’ta kalmış orada İngilizce öğrenmiş, Arapça ve Farsca biliyor, gücü yettiğinde medrese ilimlerini okumuş. Mahkeme edilmiş ve idamına karar verilmiş, hakkında okuduklarımdan  idam edilmesini gerektiren mücbir bir sebeb yok, ittihat Terakki’ye karşı olduğu için bir oyuna gitmiş de olabilir. Gazetesinde de tahrik edici bir dil kullanmadığı hatta halkı birliğe, vahdete çağırdığı görülür, hakkında araştırma yapan bir çok yazarın vardığı kanaat bu ama, bizim bilmediğimiz nedenler de olabilir. Bediüzzaman hem İttihatçılarla münasebet halinde bazıları ile dostlukları var, Niyazi ve Enver gibi. Hem de Volkan’da ortamı yatıştırmak için yazılar yazar, Vahdeti’yi iltizam eden bir dili yok Bediüzzaman olaylara göre itidalli bir üslub kullanır, her iki tarafı da olması gerektiği şekilde idare eder. O da zaten onun öteden beri mizacıdır.O dönemlerde de sonraki yıllarda da o kadar kim vurduya giden müstesna insanlar var ki. Hukukun birkaç kişinin kişisel kanaatine göre karar verdiği mahkemeler. Biz de mahkemelerin tarihi araştırılsa özellikle bu yıllardan Cumhuriyet devrinin oturması için her tarafın hesaba çekildiği dönemlerdeki hukukun insan haklarına riayeti konusu tartışmaya açık bir konudur. Bir Mecelle kuralıdır, “Maksad neyse hüküm ona göredir” halbuki hüküm kişiye göre değil hukuk ve insaf normlarına göre olmalıdır.

Bediüzzaman’ın ikinci meşrutiyet sonrası mücadeleleri bir büyük araştırma olacak keyfiyettedir, burada bir hülüsal ül hülasa eleştirel bir özet o da Bediüzzaman’ın ifadelerinden ve gözlemlerinden verdik. Kusurlarımız vardır, tetebbuat  ve kıraat muhiti geniş olanlar bunu bir ihbar kabul edip çalışabilirler.

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Allah Onları Kahretsin!

… Onlar (münafıklar) düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar. (Münafikun …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Farklı kişiler, cüzleri paylaşıp okuyunca hatim olmaz mı?

SORU: Bazıları önceki âlimlerin fetvalarını göstererek, “Farklı kişiler, farklı cüzleri okuyunca hatim olmaz, hatmi tek kişinin …

Kapat