Ana Sayfa / Yazarlar / Kanun Devleti Olamadık Nerede Kaldı Hukuk Devleti / Vehbi KARA

Kanun Devleti Olamadık Nerede Kaldı Hukuk Devleti / Vehbi KARA

Hürriyet ve özgürlük konusunda o kadar çok kat etmemiz gereken mesafe var ki bu konuda gösterilen gayretler için ne yapılsa yine de azdır. Konuyu izah etmeden önce şu önceliğin yani hukuk devletinin öneminin anlaşılması gerekir. Din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alındığı kimsenin fikir ve kanaatlerinden dolayı cezalandırılamayacağı bir hukuk sistemine olan ihtiyacımız şedittir.

Hukuk devletine geçebilmek için kanun devleti aşamasının tamamlanması gereklidir. Yani kanunların herkese adil bir biçimde uygulanabildiği ve imtiyazlı kimselerin bulunmadığı bir yönetim sistemi ilk adımdır. Daha sonra bu kanunlar; hürriyet ve özgürlük prensiplerine göre yeniden yapılandırılarak hukuk devleti meydana gelebilir.

Şimdi ülkemize dönerek acip ve garip kanunlardan bir tanesini dile getirmek istiyorum. Şapka kanunundan. 25 Kasım 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “Şapka Kanunu” 21. Yüzyıl’a yakışmayan utanç verici bir durumdur. Bu anayasa ile teminat altına alınan değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerden olan bu kanunu kimse takmıyor, iplemiyor bile.

Yahu! Bu kanun yüzünden yüzlerce insanımız darağaçlarında asıldı ve dahi nice alnı secdeye varan insan hapislerde işkence gördü. Bu durum kanun koyucuları ve hükümetimizi hiç rahatsız etmiyor mu?
Belli ki herkes bu sinir bozucu durumdan memnun ve rahatını bozmak istemiyor. Bense hiç memnun değilim. Bu vicdansız ve ahlaksız kanunun kaldırılması için yöneticileri eleştirmeye devam edeceğim. Eğer vicdanlı ve onurlu insan iseler düzeltilmesi için gayret gösterirler. Yoksa kendileri bilir…

Başta kanun devleti olamadık dedik. Gerçekten de kanun devletinde yasalar uygulanmak için vardır. Keyfe keder; canım isterse uygularım diye kanunlar korunmaz. Ya tam uygularsın ya da bu kanun çağ dışıdır veya “insan hak ve özgürlüklerine aykırıdır” der ortadan kaldırırsın. Lakin bu kadar basit bir şey dahi gerçekleştirilemiyor. Neden? Çünkü halkın seçtiği yöneticiler iktidara gelseler bile muktedir olamıyorlar. Hala CHP’nin faşist kanunları yürürlüktedir ve anayasa ile değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir şekilde teminat altına alınmıştır.

Ayıp be. Hadi eskiden “tek başıma iktidara geleyim o zaman değiştiririm” diyordun. Ee ne oldu? Tek başına iktidarda değil misin?

Efendim “anayasayı değiştirecek çoğunluğum yok”. Ya, ben de inandım değil mi? Sanki anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşsan bunu değiştireceksin? Buna kargalar bile güler. Niye böyle söylüyorum? Çünkü devamlı surette “Atam sen kalk ben yatam” nutukları söylüyorsun, onun için. Böyle bir şeye kimse inanmaz. Ben de inanmıyorum.

Anayasayı da baba yasayı da değiştirecek imkanın olsa bunu yapamazsın? Öncelikle yürek lazım, cesaret gerek. Hamasi nutuklar değil. Eğer bunlar yoksa veyahut yeterli değilse o zaman alıştıra alıştıra bu değişiklikleri yaparsın. Lakin önce buna inanman lazım. Varsa yoksa “Atatürk ilkeleri ve Kamâl Atatürk’ün tartışılmaz yasaları” Sanki bunlar kutsal birer metin.

Tabii ki sadece hükümeti eleştirmek doğru değildir. Akademisyenler, hukukçular, medya mensupları ve dahi bu vatanın gelişip güçlenmesini isteyen herkese büyük sorumluluk düşüyor. Korkmadan üşenmeden doğruyu ve gerçekleri anlatmak gerekiyor. Yöneticiler de böyle bir ihtiyacın varlığını hissetmeli ki doğru adımları atsın. Yoksa işte “Atatürk’e hakaret ettin” diye adamı hapse atıyorlar. Tarihi gerçekleri belgeleri ile ortaya koyan Mustafa Armağan ve Süleyman Yeşilyurt’un başına gelenler meydandadır.

Konunun vahameti anlaşılsın ve doğru adımlar atılsın diye bir Kasım ayında çıkarılan şapka kanununu ve sırf ibret olsun diye asılan Erzurumlu Şanlı Şöhret Ana’nın hikâyesini anlatayım:

2 Eylül 1925’te M. Kamâl, Bakanlar Kurulunu toplayarak üç önemli kararname çıkarttı. Bunlar: Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kararname, İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname, Devlet memurlarının kılığına ilişkin kararname.

Halen yürürlükte olan bu trajikomik “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanunun” maddeleri şunlardır (Kanun no: 671)
Madde 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller. (Bu kanuna göre halen bütün memurlar şapka giymek zorundadır. Eğer giymezlerse daha öncekilere uygulandığı gibi idam edilmeleri en azından müebbed hapis yemeleri icap eder)
Madde 2. Bu kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir.
Madde 3. Bu kanun Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar kurulu tarafından icra edilir.

Bu arada utanç verici bir gelişmeyi de söyleyeyim. Hatay devleti referandumla Türkiye’ye katılınca herkes şapka giymeye mecbur oldu. Camilerde ezan terine minarelerden “tangır tungur şarkılar” söylenmeye başladı. Ahali “biz Hristiyan Fransız idaresinden kurtulamadık galiba” diyerek şaşkın bir vaziyete düşmüştü.

Gelelim içler acısı Erzurumlu Şalcı Şöhret Ana’nın hikâyesine… Bir Erzurumlu olarak şapka devrimini ve Şalcı Şöhret Ana’yı çok merak etmiştim. Epeyce kitap okudum ve merakımı kısmen de olsa giderebildim. Kalbi kanatacak kadar acı olan bu konuyu Şapka kanununun yürürlüğe girdiği her Kasım ayında dile getirmeyi bir borç olarak görüyorum…

Bu anlamsız şapka kanunu ve yasakları ortadan kalkana kadar ve Şalcı Şöhret Ananın iadeyi itibarı sağlanana kadar bu yazıları yazmaya devam edeceğim. Fransızlar Jan Dark’ı ateşte yaktıktan bir yüzyıl sonra ayıbını temizlemeye çalıştılar. Onu azize ilan ettiler. Lakin bizim çakallar ne zaman akıllanır bilinmez. Lakin kafalarına daima vurmak gerekiyor.

Erzurum şehri kahramanlar yatağıdır. Sadece erkekleri değil kadınları da kahraman olarak yetişmiştir. Zira Rus, Balkan, 1. Cihan ve Yunan Savaşı nedeniyle çocukları erken yaşta asker ocağına koşmuş olan kadınlara erkek gibi oturup kalkmak gereği düşmüş bu bacılarımız birer kahraman olarak ortaya çıkmışlardır.

Nitekim 93 Harbinde, Cephenin yarılmasını müteakip Nene Hatun önderliğinde Türk kadınları devreye girmiş, şehre saldıran Rus askerlerini erkekler gibi savaşarak geriye atmışlardı. Erzurum bu sayede işgal edilmekten kurtuldu.

Erzurum’un kara bahtına erkekleri kadar kadınları da giriftar olmuştu. Burada bahsedeceğimiz Şalcı Şöhret Ana’da tıpkı Nene Hatun gibi meşhur olmuş bir kadındı. Fakat onun meşhur olması isminden yani Şöhret adından değil, mahkeme salonunda vermiş olduğu cevaptan ve cesaretinden kaynaklanıyor.

Eski Cumhurbaşkanı Demirel, bu kadıncağızdan bahsederek yıllarca unutulmayacak olan mahkemedeki ifadesini anlatmıştı. Şalcı Bacı’ya hâkim Şapka inkılâbına karşı çıktığı bahanesi ile idam cezası verdiği vakit, son sözü olup olmadığını soruyor. Şalcı Şöhret Bacı ise tarihe geçecek şu yanıtı veriyor “Lan kavat, kadın kısmının idam edildiği nerede görülmüştür”.

Gerçekten de siyasi bir neden yüzünden idam edilen insanların her türlüsünü tarih yazmıştır ama bir kadının idam edilmesi eşine ender rastlanan bir durum olduğu halde kimsenin yazmaya cesaret edemediği bir konu olup çıkmıştır.

24 Kasım 1925 günü Erzurum’da çoluk çocuk “Şapka giymek istemiyoruz” diyerek Valilik önüne gelmiş, kendilerine bir cevap verilmeyince binayı taşa tutmuşlardı. Şehrin ileri gelenleri bu şekildeki protesto etmeyi uygun görmemiş olacak ki “kış mevsimi geldi başımız üşüyecek, hele bir yaz gelsin ondan sonra bu işin bir çaresine bakarız” diye orta yol bulmuşlar gösteri yapanlara engel olmaya çalışmışlardı.

Fakat memleketimizde meydana gelen birçok olayda olduğu gibi bu olayda da kışkırtıcılar devreye girmiş istenmeyen hadiselere neden olmuşlardı. Çünkü insanları idam sehpalarında sallandırarak korku salmak istiyor, dini inançlara ve insan haklarına aykırı devrimleri bu sayede yerleştireceklerini düşünüyorlardı.

İşte böyle bir zamanda yetim çocuklarına bakmak için şal örüp pazarda açtığı sergide bunları satan Şöhret isimli kadıncağıza haber verilir ve denir ki “senin çocuklar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip çık”. Zavallı kadın Valiliğin önüne geldiğinde çocuklarını bulamaz. Zanneder ki çocuklarını tutuklamışlar. Ana şefkati ile sağa sola koşuşturmaya başlar. Bu arada bazı kamu görevlilerine yavrularını kaybetme endişesi ile bağırıp çağırmaya başlar. Ana şefkati işte hiçbir şeye benzemez, önüne gelenlere ve özellikle de şapkalı görevlilere sayıp durmuş. Bütün suçu budur. İdam edildiğine bakıp adam öldürdüğünü zannetmeyin sakın…

Mahkeme heyeti ne ana yüreğine bakmış, ne dini hassasiyetleri düşünmüş ne de galeyan halindeki bir kısım halkın heyecanını dikkate almıştı. Sonunda tarihe geçecek bir karar alarak bir kadını siyasi gerekçeler ileri sürerek idam etmiştir.

İlginçtir, bugün “15 Temmuz Darbesi” nedeni ile FETÖ’den yargılanan Altan Kardeşlerin (Mehmet-Ahmet) dedeleri Tatar Hasan Paşa, şehrin Müstahkem Mevki Komutanıydı. Çıkan bir kanunla fırka komutanlarına idam etme yetkisi verilmişti. Adliye Bakanı Mahmut Esat, Vali ve iki komutana yardımcı olması için İbrahim Etem adlı savcıyı da görevlendirmişti. Şimdiki olağanüstü hal kanunu nedeni ile yeri göğü yıkanların kulakları çınlasın…

Nihayet Erzurum’da sıkıyönetim ilan edilir. Akşam namazından gün ağarıncaya kadar sokağa çıkma yasağı getirilir. Erzurum Camileri haftalarca sabah ve yatsı namazlarında kapalı kalır. Düzinelerce insan evlerinden toplanır ve idam edilir. Yakınlarını görmek isteyenler, okkalı bir dayak yedikten sonra gönderilirler. İdam edilenler şehrin meydanlarında akşama kadar sergilenirler. Teşhir edilen mazlumlara öldükten sonra da saygı gösterilmez. Tek atlı çöp arabaları bunları alarak dini merasim yapılmadan toplu mezarlara gömerler. Şalcı Bacıyı da benzer şekilde lakin kadın olduğu için bir çuvala koyup öylece asarlar.

Toplu mezarlar 13 sene sonra açılarak naaşları sahiplerine iade edilir. Şalcı Bacının oğlu, ne yazık ki korkudan anasının naaşını almaya bile gelemez. Nihayetinde toplu mezarlardan çıkarılan idamlıklar aradan 13 yıl geçtikten sonra dini merasimleri yapılarak Tuzcu köyündeki mezarlığa defnedilirler.

Bu hazin olayı kısa da olsa aktarabildimse ne mutlu bana. Bu vesile ile din ve vatan uğruna şehit düşmüş bütün ecdadımızı minnetle yâd eder, Cenabı Allah’tan gani gani rahmet buyurmasını niyaz ederim.

Yazar : Vehbi KARA

Dr. Vehbi KARA, 1965 Yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini yine İstanbul’da tamamladıktan sonra 1982 yılında Deniz Harp Okuluna girerek askeri öğrenci olarak eğitimine devam etti. 1986 Yılında Kontrol Sistemleri bölümünden Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak mezun olduktan sonra Teğmen rütbesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı savaş gemilerinde ve karargâh birimlerinde deniz subayı olarak görev yaptı. Savaş gemilerinde güdümlü mermi ve top atışlarında birincilik kazanmıştır. 1997’de Yüzbaşı rütbesinde iken askerlik mesleğinden ayrıldı ve ticaret gemilerinde çalışmaya başladı. Gemi Kaptanı olarak çeşitli ülkelere ait 30’dan fazla ticari gemide görev yapmış çalıştığı firmalardan ödüller almıştır. 2011 Yılında Araştırmacı kadrosu ile İstanbul Üniversitesinde göreve başladı ve halen de bu üniversitenin Su Ürünleri Fakültesinde ve Mühendislik Fakültesinde denizcilikle ilgili meslek dersleri öğretmenliği görevini yürütmektedir. 1997 Yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Petrole Dayalı Stratejiler ve Uluslararası İlişkilerde Petrolün Rolü” isimli çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2015 Yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümünde “Çalışma İlişkileri Açısından Kapitalizm Sonrası Dönem: Malikiyet ve Serbestiyet Devri” başlıklı çalışması ile doktora eğitimini tamamlamıştır. Uzakyol Kaptanı yeterliliğinde gemi kaptanlığı, Denizci Eğitimci Belgesi ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği sertifikaları mevcuttur. Denizcilik, askerlik, tarih ve iktisat konularında çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde makaleler yazan Vehbi KARA’nın “Bahriyede 15 Yıl” ve “Altı Ayda Altı Kıta” isimli iki kitabı bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Türkiye’deki Kesintisiz Darbe Süreci / Vehbi KARA

“Eşek olmaya gör, sırtına semer vuran çok olur” demiş atalarımız. Biz de tam bu söze …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
İçtihad Risalesi / Yirmi Yedinci Söz

Yirmi Yedinci Söz İçtihad Risalesi Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede, içtihada dair yazdığım …

Kapat