Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Seçme Yazılar / Koku Sana Kılavuzdur / Ayşe Okumuş SALCI

Koku Sana Kılavuzdur / Ayşe Okumuş SALCI

“Bir yerde olmazsa, gül kokusu geldiğini gördün mü; bir yerde şarap olmadıkça orada şarabın köpürüp coştuğunu seyrettin mi?

Koku sana kılavuzdur,* yol gösterir, ölümsüz cennete, Kevser’e dek götürür seni. Koku gözü ışıtan bir ilaçtır; Yakub’un gözü bir koku yüzünden açıldı. Kötü koku göz karartır; Yusuf’un kokusuysa göze yardım eder.

Sen de değil mi ki Yusuf değilsin, Yakup ol; onun gibi gözyaşları dök, coş.”1

Böyle diyor Hz. Mevlana ünlü Mesnevi-i şerif adlı kitabında. Bu sözler Mesnevi deryasından sadece birkaç inci tanesi.

Renkle koku çan gibi gammazdır; atın kişnemesi, atın varlığını bildirir.” 2 diyor yine Hz. Mevlana aynı adlı eserinde. Demek ki, koku bazı şeyleri belki de çoğu şeyi açığa vurabiliyor ve biz bunları kokulardan farkedebilir, anlayabilir ve belki de bu konuda kendimizi geliştirebiliriz.Koku sana kılavuzdur diyor, ölümsüz cennete ve Kevser’e ulaşmak için bir kılavuz. Kılavuz kelimesi her hangi bir işte, konuda yol, usul gösteren kişi veya şey anlamına geliyor. Peki koku bunu nasıl yapıyor? Belki de doğru soru, bizler kokuyu duyumsayarak bunu nasıl yapabiliriz? Kokuları kendimize nasıl kılavuz edinebiliriz? Kokulardan neyi ne kadar anlayabilir ve öğrenebiliriz?

“Daha fazla aklı, anlayışı olan, her şeyi kokusundan anlar, tanır. Öbürüyse dudağına değdirir, dişine vurur da anlar.”3 sözü de Mesnevi’den yine.

Bir kokunun tarifini yapmak, bir şeyin tadını tarif edebilmek gibi zor. Doğuştan gözleri görmeyen birine renkleri anlatamamak gibi belki de imkansız… Deneyimlemeden bilinemeyecek duyumsamalardan oluşuyor çoğu sanki… ”Şarap kokusunu şarap içen tanır, şarap içmeyen şarap kokusunu ne bilsin,”4 diyor bir diğer beyitinde Hz. Mevlana.

“Temizliğin kokusu tarif edilemez; bayram sabahları eve hakim olan rayiha neyse odur.” diyor, Alkan.

Mesela, bir çayın kokusundan iyi demlenip demlenmediğini, çiğliğini, (sallama poşet çaylardan hiç bahsetmiyorum bile.) bir yiyeceğin tazeliğini, bayatlığını, belki çeşidini, belki yetiştirilme ve koparılma zamanını, belki yetiştiği coğrafyayı, belki toprağının özelliğini, bir yemeğin içinde kokusunda neler olduğunu ya da olmadığını, tuzunun eksikliğini vs. anlayabiliyoruz.

Ya bir kütüphanedeki tozlu rafların, kitapların eskiliğinin kokusunun dayanılmazlığı, ya karanlık tavan aralarındaki toz, küf ve rutubet kokuları içindeki eski eşyaların (mesela radyoların, gramofonların, taş plakların, eski elbiselerin, perdelerin, türlü metal eşyaların, belki fotoğrafların) üzerindeki o kokular ve o kokuların çağrıştırdıkları yaşanmışlıklara ait kokular… Yıllanmışlık kokusu.

Ya o ilkbaharın vazgeçilmezleri, insanı sarmalayarak sarhoş eden, başını döndüren, buram buram, dalga dalga yayılan akasya, ıhlamur, leylak, nergis, papatya, filbahri, çiğdem, dağ lalesi, lavanta, menekşe kokuları… Oktay Rifat’ın dediği gibi: “Köşe başını tutan leylak kokusu/Yakamı bırak da gideyim.”

Ve yine baharda dağların yabanî kokusu… Çam, meşe ve köknar ağaçlarının, eğrelti otlarının, böğürtlenlerin, (çiçeklerinin ayrı, meyvelerinin ayrı kokusu) gülden güzel kokan yine gülgillerden kuşburnu çiçekleri…. Mantarın yoğun olduğu yerlerdeki mantar kokusu…. Kuru ve yaş odunsu kokular…. Kiraz ve limon çiçeklerinin kokuları…

Ya o kahvaltıların olmazsa olmazları yeni demlenmiş çay kokusu, kızarmış ekmek kokusu, çilek, ayva reçeli kokuları…

Paylaşılan sıcak bir simidin kokusu, yağmurdan sonraki toprak kokusu, bir odayı dolduran kokulu bir kavun kokusu, buruna yaklaştırınca kokusunu daha iyi alabildiğimiz havuç kokusu, bütün bir pazarı kaplayan çilek kokusu, gerçek bir domatesin gerçek ve yoğun kokusu…

Güzel kokan yiyeceklerin genelde yenilebilir olması, kötü kokan şeylerin de genelde bozuk ve işimize yarar olmaması da dikkat çekici.

Ve o güzelim buhurlarımız, tütsülerimiz, yakılan günlük ağacı kokusu… Yine vazgeçemediğimiz baharat kokuları…Yeni çekilmiş, buram buram, Türk kahvesi kokusu… Tütün kokusu… Yeni alınan kıyafet ve ayakkabı kokusu… Bizi ürküten kan kokusu, hastahane kokusu… Sonra misk ü amber kokuları… Ev hanımlarının vazgeçilmesi, temizlik ve hijyen kokusu… Baba kokusu… Resmi, ağır, hafif ürkütücü öğretmen kokusu… Yeni biçilmiş taze ot kokusu…Tarhana kokusu… Yeni doğmuş bebek kokusu. Kar kokusu… Deniz kokuları.. Çiçek özleri ve kokuları… Kış mevsimlerinin puslu havalarının kömür duman ve is kokuları… Kibritin bizi geçmişe götüren kokusu sonra… Rahatsız edici çöp ve ter kokuları… Köpeklerin kötü kokan nefesleri. Her insanın, hatta her kavmin ayrı bir kokusunun olması….

Bir de görüntüsü güzel olup, hoş kokmayan şeyler vardır. Gelincik mesela. Bir de kuşlar güzel görünür ama hoş kokmazlar. Tavuk bunlardan müstesna olmak üzere insanlardan uzak yaşamaları bir neden olarak gösterilebilir. Koyun, keçi de ağır kokar ama tahammül edilemez değildir, kuş kadar ağır kokmazlar. Böcekler, karıncalar özellikle iri olanları daha çok kokar. Arı kokar mesela…

Sardunya yapraklarının suyla temasıyla daha bir belirginleşen ve yayılan kokusu da koklanmaya değer….

Harman kokuları… Ekin biçilmeden kokusu hafiftir, güzeldir. Harmanda daha bir kokar. Döven işlemlerinde farklı kokar. Samanla tane ayrıldıklarında ayrı ayrı farklı kokar. Buğday pişince ayrı güzel kokar. Değirmendeki un kokusu da güzeldir. Taş kokusuyla un kokusu karışır suyun serinliği içinde…

Pekmez kokuları…. Şıra iken farklı kokar. Her aşaması hoştur… Gözünü kapatsa hangi aşamada olduğunu anlar işin erbabı.

Aynı mekanın gece ve gündüz kokuları farklıdır. Ay ve güneş farklı kokular serpiyor gibidir sanki adeta….Füyüzatlı, bereketli ve zulümatlı yerlerin kokuları farklıdır mesela….

Mevsimlerin bile kokuları ayrı…. Sonbaharın hüzün kokusu…… ilkbaharda uyanışın kokusu…. kışın soğuğunun kokusu….. yazın neşesinin , dinginliğinin ve cırcırböceklerinin kokusu…

Güneşli anların kokusu ayrı… yağmurlu anların kokusu ayrı….

Eskiler, insanların “ah”larının, dertlerinin de kokularını da alırlardı ki, birbirilerinden haberdar olurlardı bu şekilde…..

Farklı anların farklı kokuları…

Ehlullah meclislerinin, mescitlerin, mübarek mekanların ve bazı türbelerin kokuları…

Ya, “yel estikçe gelen yarin kokularına” ne demeli….

Kokuların bizi sarmalayan, yakamızı bırakmayan, dur, düşün, fark et, anla, diyen, duyarsız kalamayacağımız kadar geniş, kocaman bir alemi var: kokular alemi.

Bütün bu güzel kokular, insanda bu güzel kokuları elde etme, muhafaza etme ve sonra çeşitli alanlarda istenilen şekillerde kullanma isteği ve endişesi doğurarak bu alanda damıtma vb. yöntemleri de beraberinde getiriyor.

Peki insan nasıl koku alır ve kaç kokuyu birbirinden ayırt ederek koku hafızasında tutabilir? Bir kokunun neye ait olduğunu bilmeden ve isimlendirmeden de bu kokuyu hafızasında barındırabilir mi?

Bilim adamlarından öğrendiğimize göre, bir maddenin kokusunu algılayabilmemiz için, besin maddelerinden havaya karışan gaz moleküllerinin burun boşluğunda, mukus sıvısı içinde çözünmesi gerekiyor. Gaz molekülleri mukus sıvısı içinde çözündüğünde sarı bölgedeki duyu hücrelerini uyarıyor ve bu uyarım, duyu sinirleriyle beynin ilgili merkezine iletiliyor be böylece koku almış oluyoruz.

Tabi ki sadece besin maddeleri değil, her varlığın ve her insanın kendisine has bir kokusu olduğu düşünülürse aynı durum, her nesnenin kokusunu alabilmek için geçerli.

Kokunun tanımını, ya da tarifini yapmak çok zor. Arapça’da, rayiha. Rayiha hem koku, hem de güzel koku anlamlarına geliyor. Bir de yine Arapça kökenli nefha kelimesi var, soluk, üfürük anlamlarının yanında esinti, güzel koku anlamlarına gelen….

Nesnelerden havaya karışan gaz molekülleri… Yani her nesnenin etrafında onu sarmalayan , o nesneye özgü, nesnenin yoğunluğundan sıyrılıp kurtulmuş, havada yüzen, bir nevi o maddenin seyrelmiş ve incelmiş, latifleşmiş; her varlığı çevreleyen bir enerji bedenleri olduğu gibi bir de aslında koku bedenleri, bir hale tabakası gibi bir durum gözümün önüne geliyor. Bizler nesnelerin, kendilerini çevreleyen kokularının bir fotoğrafını çekebilseydik sanırım buna benzer bir görüntü oluşabilirdi.Besin maddelerinden havaya karışan gaz molekülleri demek ilginç bir şey gibi geliyor bana.

Bir maddenin kokusu, burna sürekli gelirse, burun bu kokuyu bir süre sonra algılayamıyor. Çünkü duyu hücreleri çabuk yoruluyor. Burun bu özelliği sayesinde çok ağır kokulu ortamlarda rahatsız olmadan durabilmemizi sağlıyor. Bir odaya ilk girdiğimizde bizi rahatsız eden kokuya bir süre sonra alışıp duyamaz olmamız gibi. Ya da mutfaktaki yemek özellikle de rahatsız eden kızartma, yumurta, soğan, sarımsak, haşlanmış tavuk, balık, kokuları gibi. Bir de bu kokuların saça ve kıyafetlere sinme durumu var maalesef. Eskiler, bu tür kokuların sinmiş olduğu kıyafetlerle uyumamızı, gördüğümüz kâbusların nedenlerinden biri olarak belirtirlerdi.

Yine öğrendiğimize göre koku alma ile tat alma duyuları beyinde aynı merkezde yorumlanıyor. Bu nedenle yenen besinlerin lezzeti, koku ve tadının aynı anda algılanması ile sağlanıyor. O halde tat ve koku alma birbiriyle ilgili. Nezle olduğumuzda, burnun içi çok fazla nemli olduğundan, burna gelen kokular iyi çözünemiyor. Dolayısıyla koku alıcı hücreler iyi uyarılmadığından koku algılanamıyor. Tat alma duyusu da zayıflıyor. Böyle bir durumda elma ile patatesi ayırt edemeyeceğimiz söyleniyor. Ve insanlar 2000- 4000 çeşit arasındaki kokuyu ayırt edebiliyorlar.

Kokudan bahsederken, Alman yazar Patrick Suskind’i uluslar arası üne kavuşturan, 1979 yılında yayımlanan ilk romanı “Koku, Bir katilin öyküsü”nden (Das Parfüm, Die Geschichte eines Mörders) bahsetmeden geçmek olmaz sanırım. (Aynı isimle filmi de var.)

18. yy. Fransa’sında doğan romanın kahramanı Jean- Baptiste Grenoille, tüm insancıl duyulardan ve duygulardan yoksun olmasına rağmen, yalnız kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları, üretebilmek için cinayet işlemekten bile çekinmeyen bir katildir. Kendi kokusunun olmadığını ve bu nedenle insanların kendisinden koku alamadıklarını anladığı gün dünyasını yitirir ve tek çıkar yol olarak, başkalarına varlığını hatırlatacak kokular sürünmeyi seçer. Kitaptan paylaşmak istediğim ilginç bir ayrıntı:

“Çok geçmeden yalnızca odun kokusunu değil, odun çeşitlerinin kokusunu almaya başladı, akçaağaç, meşe, çam, karaağaç, armut odununun, kuru yaş,kof, çürük, yosunlu odunun, hatta yarılmış tek odun parçasının, yonganın, talaşın kokularını duyuyor- hem de burnuyla her birini tek tek, birbirinden kesin biçimde ayrı nesneler oalrak, başkalarının gözleriyle ayıramayacağı kesinlikle ayırt edebiliyordu. Başka nesneleri algılayışı da böyleydi. Bayan Gaillard’ın her sabah yetiştirmelerine verdiği o beyaz içeceğin, Grenouille için kokusu ve tadı bir sabahtan diğerine, ne kadar sıcak olduğuna göre, hangi inekten sağıldığına, bu ineğin ne yemiş olduğuna, kaymağın ne kadarını bıraktıklarına vs. vs. göre başka iken, toptan süt diye adlandırılması… dumanın, tek tek yüzlerce kokudan oluşan, dakikadan, hatta saniyeden saniyeye değişip yeni bir bileşim oluşturan ateş dumanının yalnız bir tek “duman” diye bir adı olması… adımdan adıma, soluktan soluğa başka kokuyla dolan, böylece başka bir kimliğe bürünen toprağın, kırların havanın yine de o üç hantal sözle tanımlanmaya çalışılması- kokusuyla algılanan dünya ile dilin yoksulluğu arasındaki bütün bu gülünç oransızlıklar, Grenouille oğlanını dilin anlamı, önemi konusunda hepten kuşkuya sürükledi; başka insanlarla ilişkisi kesinkes zorunlu kılmadıkça dili kulanma külfetine girmez oldu.”5

Bu ayrıntıları tecrübe ederek biz de öğrenebilir miyiz? Bazı şeyleri kokuyla fark etmek ve “burunla görebilmek” mümkün mü? Kokuları kendimize kılavuz edinebilir miyiz herhangi bir konuda? Ve bu bilgilere ne kadar güvenebiliriz? Kokularıyla algıladığımız bu dünyadaki koku zenginliği ile dilin yoksulluğu arasındaki gülünç oransızlıkları nasıl aşabiliriz?

Yine başka bir kitaptan başka bir alıntı:

“Ama bildiğimiz bir şey varsa, beş duyumuzdan belleğe en yakından bağlı olan, koku almadır. İnsanoğlu yönelimlerde giderek görselleşmiş de olsa, koku alma organı çok küçülmüş de olsa belleği uyandırmak konusunda göz, koku duyusuyla asla rekabet edemez. Kokunun çağrıştırdığı anılar,görsel imgelemin ve sesinkilerden çok daha çabuk ve canlı bir biçimde ortaya çıkar. Hatta psikiyatristler, hastada bastırılmış çocukluk anılarını canlandırmaya uğraşırken, parfümden ve kokulardan yararlanmaya başlamış bulunmaktadırlar.”6

Aşırı koku ve parfüm kullanmanın da bir depresyon belirtisi olduğu söyleniyor.

Yine bu son alıntıladığım kitapta eskilerin, ruhun, koku duyusuyla beslendiği söyleniyor.

Güzel kokularda da, yaratılan yaratılan mahlukatın var olduğu söylenir….

Peygamber Efendimiz (sav) ünlü hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku, ve namaz. Gözümün nuru ise namazda kılındı.” 7

Rabia Christine Brodbeck Hz. İnsan adlı kitabında ise şöyle diyor: “Güzel koku, doğrudan Allah’ın kurbiyyet iklimlerinden gelmedir. Rahmani nefesi temsil eder. Allah’ın yaratması, bize rahmani nefesinden üflemek şeklinde olmuştur.”8 der. Aynı eserin başka bir yerinde “Âşıklar nefes alıp verdiklerinde, zikrin kokusunu yaşarlar. Yani onların mübarek velayet nefesi rahmani nefes olarak adlandırılır. Bu gibi aşıklar, bu dünyanın kokusudur. Bu nedenle, aynı mucizevi güzel koku, mübarek insanların huzurunda otururken ve özellikle onların mübarek türbelerini ziyaret ederken bizi çarpar.”9 Allah bu güzel kokuları duymayı hepimize ihsan buyursun.

Koku bu kadar hayatımızın içinde ve bu kadar önemliyken, âlemlerin yaratılma gayesi olan Peygamber Efendimizin teninin ve terinin gül kokması ve buna bütün sahabenin şahitlik yapıyor olması da bahsedilmeden geçilemeyecek bir konudur. Allah’ın ilk olarak nurunu yarattığı peygamberimizin nurunun ter misali damlalarından gül kokusunun yaratıldığı söylenir. Yani peygamberimizin teni gül kokmuyor aslında, gül peygamberimizin teni gibi kokarak şerefleniyor.

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise peygamberimiz: “Kur’an okuyan mü’min, kokusu hoş ve tadı güzel portakal gibidir. Kur’an okumayan mü’min de, tadı güzel olup kokusu olmayan kuru hurma gibidir. Kur’an okuyan münafık, kokusu güzel ve tadı acı olan reyhan bitkisi gibidir. Kur’an okumayan münafık ise, kokusu olmayan ve tadı acı olan Ebu Cehil karpuzu gibidir.”10 buyurmaktadırlar.

Müslim, Ebu Davud ve Nesaî’nin rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz “Kokuların en güzeli misktir” buyurmuştur. (Esna’l-Metalib, No. 212)

Genel olarak Araplar koku sürünmeyi çok seviyorlardı. Evlere güzel kokuların sinmesi için “buhur” ve “günlük” yakılırdı. Hz. Peygamber’in evinde de “misk, kâfur, amber, ud/öd gibi ağaç yongaları yakılır ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanlarla ev tütsülenirdi.(İbn Sa’d, ½ s.113; M Hamidullah, İslam Peygamberi-trc. Salih Tuğ-2/1063) Peygamberimiz koku hususuna insanların dikkatlerini çekmiş, kokuların olumlu ve olumsuz yanlarından bahsetmiştir. “Sarımsak veya soğan yiyen kimse bizden ve mescitlerimizden uzak dursun, evinde otursun.” (Buharî, Edeb, 76)

“Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Hayâ -bir rivâyete göre sünnet olma- güzel koku sürünme, misvak kullanma bir de nikâh.” (Tirmizî, Nikâh, 1) Bu hadis-i şerife göre güzel koku, bütün peygamberlerin devam ettirdiği bir sünnettir Enes bin Malik’in naklettiğine göre Peygamber Efendimizin kendisine hediye edilen hoş kokuyu geri çevirmemesi, konunun ehemmiyetini göstermektedir.

Peygamber Efendimiz (asm) kadınlarda ayrı, erkeklerde ayrı olarak ele almış ve öyle değerlendirmiştir “Şu üç şey, her Müslüman üzerinde yerine getirilmesi gereken bir haktır: Cuma günü yıkanmak, misvak kullanmak ve güzel koku sürünmek” (Câmi’ü’s-Sağir) Kadınlarda koku ise… Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyuruyor:“Koku süründükten sonra mescide gelen kadın, cünüplükten yıkanır gibi iyice yıkansın” (Neseî, Zînet, 36) Burada kadının koku sürmesi değil, kokunun dışarıda, yani namahrem, yabancı erkeklerin yanında kullanılmaması, onların hissetmesinden uzak tutulması anlatılmak istenmiştir Kolonya, parfüm, deodorant, kokulu krem ve benzeri makyaj malzemeleri sürünüp kullandıktan sonra, yabancı erkeklerin içine çıkan bir kadının ilk dikkati çeken yönü, süründüğü şeylerin kokusunun başkaları üzerinde yaptığı tesirdir

“Bir kadın güzel koku sürünüp bunu hissetsinler diye bir topluluğa uğrarsa zina etmiş olur.” (Cami’ü’Sağir 251, Neseî, Zînet, 35)

Abdülkadir Geylani hazretlerinin himmet edeceği kişileri, kokusundan bildiği de söylenir.

Yine Mesnevi’de “Uyanıklık dedikodusunda kaldıkça rüyadaki konuşmadan nasıl bir koku alabiliriz?”

“Burnuna gizlilik aleminden bir koku gelmedikçe, burnundan başka bir şeyi görebilir misin?11 diye soruyor Hz. Mevlana.

“Yakub’un gözü bir koku yüzünden açıldı. Kötü koku göz karartır; Yusuf’un kokusuysa göze yardım eder. Sen de değil mi ki Yusuf değilsin, Yakup ol; onun gibi gözyaşları dök, coş.” Beyitleri ne güzel anlatır kokuyu. Hz. Yusuf kıtlık zamanında gelen kardeşlerine Hz. Yakub’u sordu ve gömleğini verdi. Yakub’un gözlerine sürmelerini söyledi. Yusuf’un kanlı gömleğini bir zamanlar Yakub’a götürmüş olan Yehuda, bana verin dedi gömleği. Ve denilir ki Yehuda, Mısır’dan Kenan’a dönen yolu baş açık, yalın ayak gece gündüz demeden koşmuştu.12 Rüzgar Yusuf’un kokusunu taşımıştı Yakub’a. Hz. Yakub:

“Ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum, ardından da kendisi gelecek,” dedi.Yusuf’un gömleğinin kokusu Yakub’un gözlerine ve ruhuna değdiğinde açıldı gözleri…

Kokunun gözü ışıtan bir ilaç, bir tiryak, bir panzehir, bir kılavuz olması nasıl anlaşılamaz ve nasıl kabul edilemez…

Hz. Mevlana’nın dediği gibi; biz değil mi ki Yusuf değiliz, Yakub misali gözyaşları içinde, gözümüzü ışıtacak, gözlerimizi açacak kokuyu arayıp, peşinden gitmeli değil miyiz?…

______________________________

*Kılavuz kelimesi, aslı Farsça olan eserde Türkçe olarak kullanılmıştır.

1Gölpınarlı, Abdülbâki, Mesnevî tercemesi ve şerhi, I.-II. Cilt.,s.197, 1908-1912. Beyitler.

2 Gölpınarlı, a.g.e, 1273. beyit

3 Gölpınarlı, a.g.e, 2596. beyit

4 Gölpınarlı, a.g.e, 1670. beyit

5 Suskind, Patrick, Koku, s.32

6 Robbins,Tom, Parfümün Dansı, s.246

7 Nesai, işretu’n- nisa, 1

8 Rabia Christine Brodbeck, Hz. İnsan

9 Rabia Christine Brodbeck, a.g.e.

10Buhari, Müslim, Nesai ve İbn Mace

11 Gölpınarlı, a.g.e, 3785.. beyit

12 Bekiroğlu, Nazan, Yûsuf ile Züleyla, s.201

İlginizi Çekebilir

Ezani Saat ve Müslüman Saat Algısı *

Yazar: Şule GÜRBÜZ Milli Saraylar Saat Koleksiyonu Sorumlusu Müslüman saati olarak da adlandırılan ama adlandırılmaktan …

Daha fazla Seçme Yazılar, Yazarlar
Fitne / Hasan ERDOĞAN

"Fitne uykudadır, uyandırana lanet olsun" Hadisi Şerif Evet hele bu nazik zamanda ve iç-dış ehli …

Kapat