Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Kur’an-ı Kerîm’de Ticaret

Kur’an-ı Kerîm’de Ticaret

Yazar: Prof. Dr. Hidayet AYDAR
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

KUR’ÂN-I KERÎM MUHTELİF VESİLELERLE MÜSLÜMANLARIN DİKKATİNİ TİCARETE ÇEKMEKTEDİR, HATTA GÜNAH-SEVAP KAZANMA İŞİNİ BİLE TİCARETE BENZETEREK ANLATMAKTADIR. NİTEKİM MÜNAFIKLARIN YAPTIKLARININ ELEŞTİRİLDİĞİ BİR ÂYETTE “İŞTE ONLAR, HİDAYETE KARŞILIK DALÂLETİ SATIN ALMIŞLARDIR. NE VAR Kİ ONLARIN TİCARETİ KÂR GETİRMEMİŞ VE HİDAYETİ BULAMAMIŞLARDIR” DENMEKTEDİR.

İş ve ticaret herkesin hayatında, hayatın her anında var olagelen bir olgudur; hem de son derece büyük ehemmiyet arz eden bir olgu. Zira doğru bir şekilde yapıldığı takdirde hem kişiye, hem topluma; kötü yapıldığı zaman da yine aynı kesimlere zarar verir. Hatta vereceği yarar ve zararın boyutlarını daha da genişletmek mümkündür. Böyle önemli bir hususla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de bir bilginin olmaması; buna dair bazı ilke ve prensiplere işaret edilmemiş olması düşünülemez. Zira Kur’an, Müslümanın hem dünya, hem ahiret hayatını ana hatlarıyla tanzim eden ilahî bir kitaptır. O, bu genel çerçeve içerisinde iş ve ticaret ahlâkıyla ilgili bazı hususlara da işaret etmiştir ki, bu çalışmada kısaca bunlara değinilecektir.

1 – Kur’ân-ı Kerîm muhtelif vesilelerle Müslümanların dikkatini ticarete çekmektedir, hatta günah-sevap kazanma işini bile ticarete benzeterek anlatmaktadır. Nitekim münafıkların yaptıklarının eleştirildiği bir âyette “İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın almışlardır. Ne var ki onların ticareti kâr getirmemiş ve hidayeti bulamamışlardır”1 denmektedir. Başka bir âyette “Ey iman edenler, elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti size haber vereyim mi?”2 denerek, sevap kazandıracak faaliyetler, ticarete benzetilmektedir. Daha pek çok âyette “satın alma” ve “satma” mânasındaki fiillerin muhtelif kullanımlarıyla, gerek manevî gerekse maddî alışverişe işaret edilmektedir. Bir âyette “Şüphesiz ki Allah, cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır”3 denmektedir ki burada bizzat Allah Teâlâ’nın “satın alması”ndan bahsedilmektedir. Bazı âyetlerde de, Allah’a borç vermekten ve Allah’ın da bu borcu ziyadesiyle geri vermesinden bahsedilmektedir.4 Tamamen ticaretle ilgili olan bu kavramlara bakarak ticaretin “ilahî bir meslek” olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunlar, Müslümanların dikkatini ticarete çeken önemli hususlardır ve ticaretin ihmal edilmemesi gerektiğini bize göstermektedir.

2 – Bunun yanında “dünyadan nasibini unutma”5; “Rabbimiz, bize dünyada da âhirette de güzellikler ver ve bizi ateş azabından koru”6 gibi âyetlerde de buna dikkat çekilmektedir. Esasen Allah, dünya hayatında isteyene, istediğinin verileceğini belirtmiştir: “Kim dünya menfaatini istese ona da ondan veririz.”7 Dünya hayatındaki nimetlerin öncelikle inananlara ait olduğuna işaretle,8 müminleri iş güç ve mal mülk sahibi olmaya, ticaret yapmaya zımnen veya açık bir şekilde teşvik eden daha pek çok âyet vardır. Helâl ve meşru yollarla bu mallardan yararlanarak zengin olmak dinimize göre güzel bir şeydir. Çünkü fakire tasaddukta bulunan, zekât veren, malî yardım yapan zengin Müslüman, yani “veren Müslüman”, bunları yapamayan, ötekine berikine el açan, yani “alan Müslüman”dan bu açıdan daha hayırlıdır.

3 – Çalışmak, ticaret yapmak tabii ki güzel bir şeydir; ancak bizim dinimizde esas olan, işini, ticaretini doğru, düzenli ve disiplinli yapmak, ilahî rızaya muvafık düşecek bir yol ve yöntemle yapmaktır. Şuurlu bir Müslüman, herhangi bir insan değildir. O farklıdır; mesuliyetinin farkında olan bir insandır; kendisine, toplumuna, insanlığa, Rabbine karşı görevleri ve sorumlulukları olduğunu bilen bir insandır ve bunların gereğini yapmaya çalışır. Bu yüzden o, iş ve ticareti, “kâr olsun da nasıl olursa olsun” mantığıyla yapanlardan farklı bir şekilde yapmalıdır; işini “Ben kâr edeyim de, başkasının ne hali varsa görsün, beni ilgilendirmez” gibi bir zihniyetten uzak olarak icra etmelidir. Kur’ân-ı Kerîm’in en başta bize vermek istediği mesaj budur. Yüce Rabbimiz Kur’an’da “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve daima doğru söz söyleyin”9 demektedir. Müfessirlerimiz burada kişinin özünde, sözünde, işinde, niyetinde, kısaca her konuda her zaman doğru ve hak söz neyse onu söylemesinin, haktan yana olmasının istendiğini belirtmektedirler.10 Eğer kişi bütün söz ve fiillerinde doğru olursa, daima haktan yana tavır takınırsa; bir tüccar aldığında, sattığında, her türlü ticarî faaliyetinde doğru sözlü, dürüst ve samimi olursa, Allah onun işlerini ıslah eder, düzene sokar; ona hem dünyada, hem ahirette yardım eder.11

4 – Yüce Rabbimiz bizden aynı zamanda işlerimizi güzel ve sağlam yapmamızı istemektedir. Bir âyette, “Yeryüzüne sâlih kulların hâkim olacağının bir yasa olarak yazıldığı”12 belirtmektedir. Bazı âlimlerimiz, “Burada ‘sâlih kul’dan kasıt, ibadetlerini doğru bir şekilde yapmak yanında, hangi işi yapıyorsa, görevi neyse onu iyi bir şekilde, sağlam olarak yapan kul demektir” diyorlar.13 O halde işimizi, vazifemizi, ticaretimizi güzel ve sağlam bir şekilde, dinimizin bize bildirdiği tarz üzere yaparsak, bizler yeryüzüne hâkim olacağız;14 ama biz değil başkaları böyle yaparsa elbette ki yeryüzüne onlar hâkim olacaktır; bu, hem geçmişte hem bugün hem de yarın daima geçerli olan ilahî bir yasadır.

5 – Eski toplumların bazılarının hayat hikâyeleri incelendiğinde görülecektir ki bunlar işlerinde, ticaretlerinde dürüst olmadıkları ve bunları güzel bir şekilde, kurallarına uygun olarak yapmadıkları için helâk olmuşlardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiğine göre, Ashâb-ı Eyke (Eyke halkı) ve Medyen halkı gibi geçmişte yaşamış bazı milletler ve toplumlar, başta ticarî hayat olmak üzere pek çok hususta yanlışlıklar yaptıklarından bu konuda peygamberlerinin uyarılarına kulak vermeyerek yukarıda belirttiğimiz temel ilkelerden saptıklarından helâk olmuşlardır.15 Bunlar ölçüde tartıda sahtekârlık yapan, alırken, satarken hile yapan topluluklardı. İşte ticaretlerindeki bu sahtekârlık, onların hem dünyada hem ahirette helâk olmalarına sebep olmuştur.16 Demek ki ticarî hayattaki ilkesizlik, aynı zamanda korkunç sosyolojik sonuçlar da doğurabilmektedir. O yüzden Müslüman alırken, satarken, ölçerken, biçerken, tartarken daima dürüst hareket etmek durumundadır.

6 – Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zaman büyük suç işleyen, büyük hata yapanlar için “onlara veyl” olsun der. Âlimlerimiz “veyl” kelimesinin çok kötü durumları ifade etmek ve büyük yanlışlar yapanları ikaz etmek üzere kullanıldığını belirtmektedirler.17 Yani Allah, birilerine “veyl olsun” diyorsa, demek ki onun hali çok kötüdür, kıyamette perişan olacaktır. Esasen veyl kelimesinin anlamları arasında “cehennemde bir çukurun adı” da vardır.18 Buna göre Allah birine “veyl olsun” demişse, “onun yeri, cehennemdeki o çukur olsun, onu ancak o çukur paklar” demiş oluyor. Bunun ne korkunç bir ikaz olduğu ortadadır. İşte bu kelimenin kullanıldığı, bu korkunç ikazın yapıldığı gruplardan biri, ticaret yaparken yanlış ve eksik tartıp ölçenlerdir. Hatta Kur’an’da bir sure böyle davrananların adı olan “Mutaffifîn” (hilekârlar) ismini taşımakta ve orada bunların hâl-i pür melâli anlatılmaktadır: “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! (Cehennem çukuru olsun onların yeri!)19 Onlar ki, satın alırken haklarını fazla fazla alır; fakat kendileri satarken eksik ölçüp tartarlar. Onlar, en mühim günde; insanların Rablerinin huzurunda hesap için toplanacakları günde dirilip toplanacaklarını düşünmezler mi?”20 Âlimlerimiz, bu sûrenin Mekkeli sahtekâr tüccarlar hakkında nazil olduğunu söylemektedirler.21 Mekke, o zamanlar bir ticaret merkeziydi. Halkın büyük bir kısmı ticaretle uğraşırdı.22 İşte bu âyetlerde ticaretle iç içe olan Mekke halkından bazıları, alırken satarken çok sahtekârlık yapmalarından dolayı uyarılmış, kıyamet günü şiddetli bir azaba uğrayacakları ifade edilmiştir. Aslında her yerde her zaman ticarette sahtekârlık yapanlar vardır. Dolayısıyla bu âyetler, ne zaman ve nerede olursa olsun böyle davranan tüm tüccarları kapsamaktadır.

7 – Kur’an başta ticaret olmak üzere işlerimizde dürüst olmamızı istediği gibi, malımızın, servetimizin büyüsüne, gücüne kapılarak kendimizi kaybetmememizi de istemektedir. Bu konuda meselâ Karun örneğini anlatarak dikkatlerimizi çekmektedir. Karun, Allah’ın lütuf ve ikramı sayesinde büyük bir servete sahip oldu. Ancak bir süre sonra, servetin büyüsüne kapılarak, onu kendisine vereni unuttu. Allah da onu servetiyle birlikte yerin dibine batırdı.23 Müslüman servete sahip olmalı fakat servetin kendisine sahip olmasına izin vermemelidir; o servetini yönetmeli, fakat servetinin onu yönetmesine fırsat vermemelidir. Elindeki servetin ona verilmiş ilahî bir emanet, ilahî bir lütuf ve ikram olduğunu unutmadan hareket etmelidir; zekâtını, sadakasını vermeli, infak yapmalı; içinde herhangi bir sıkıntı, zorluk, darlık hissetmeden, seve seve Allah için verebilmelidir; tıpkı Ebubekir gibi, Osman gibi…

8 – Kur’an, “Öyle kişiler ki, ne bir ticaret, ne de alım-satım, onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz”24 diyerek ticaretin, servetin, iş hayatının kendilerini Allah’a karşı kulluk vazifelerini yapmaktan alıkoymadığı kişileri övmektedir. Başka bir âyette de, Müslümanlardan Cuma namazı için ezan okunduğunda ticareti ve alışverişi bırakarak namaza gelmelerini, namazın ardından da rızıklarının peşinde koşmalarını istemektedir.25 Medinelilerin ekonomik darlık yaşadıkları bir gün Hz. Peygamber minbere çıkmış, hutbe okuyordu. O arada bir ticaret kervanı geldi. Sahâbenin bir kısmı Hz. Peygamber’i bırakıp kervanın peşine düştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Onlar bir ticaret veya oyun eğlence gördükleri zaman hemen oraya yöneldiler”26 diyerek böyle yapanları eleştirdi.27 Demek ki ticaret bizleri kulluk vazifelerimizi ifa etmekten alıkoymamalı, ama “ibadet yapacağım” diyerek ticaretimizi de ihmal etmemeliyiz; ikisini dengeli bir şekilde birlikte yürütmeliyiz.

9 – Müslüman malını nerede, nasıl kazandığının bilincinde olmalı; asla harama, hileye, sahtekârlığa tevessül etmemelidir. Bilmelidir ki, her yaptığı kayda alınmaktadır ve bir gün bütün yaptıklarının hesabını Allah’a verecektir. Bu dünyada fazla servet elde etmek için yapacağı sahtekârlığın, ebedî hayatında onu hüsrana uğratabileceğini unutmamalıdır.

10 – Malı çoğaldıkça Allah’a bağlılığı artmalı, O’na daha fazla şükretmelidir. Zira Allah kendisine şükredene verdiklerini arttırır: “Eğer şükrederseniz, muhakkak ki size daha fazla veririm; ama nankörlük yaparsanız, şüphesiz ki (böyleleri için) azabım şiddetlidir.”28

11 – Ticaretle uğraşan malını yitirirse bundan dolayı isyan etmemelidir. “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım, mülk senindir; sen onu istediğine verir, istediğinden alırsın”29 diyerek sabretmeli, metanet göstermeli; yılmadan yoluna devam etmelidir.

Bu ilkeler çerçevesinde ticaretini yapan mümin maddî kazanç sağlayacağı gibi ayrıca Allah’ın rızasını da elde edecektir.

Dipnotlar

1. el-Bakara, 2/16.
2. es-Saff, 61/10.
3. et-Tevbe, 9/111.
4. Bkz. el-Bakara, 2/245; el-Mâide, 5/12; el-Hadîd,
57/11, 18; et-Teğâbün, 64/17; el-Müzzemmil, 20.
5. el-Kasas, 28/77.
6. el-Bakara, 2/201.
7. Al-i İmrân, 3/145.
8. Bkz. el-A’raf, 7/32.
9. el-Ahzâb, 33/70.
10. Bkz. Carullah ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, (Tahk. A.A. Abdulmevcud-A.M. Muavvid), (er-Riyad: mektebetu’l-Ubeykan, 1418/1998), V/101-102; Ebu Abdillah el-Kurtubî, el-Cami li Ahkâmi’l-Kur’an, (Tahk. A.A.et-Turki), (Beyrut: Müessesetu’r-Risale, 1427/2006), XVII/243-244; Muhammed Cemaluddin el-Kasımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, (Tash. M. Fuad Abdulbaki), (1376/1957), XIV/4922; Şihabuddin Mahmud el-Alûsî, Ruhu’l-Meânî, (Beyrut: İhyau’t- Turasi’l Arabi, XXII/95.
11. el-Ahzâb, 33/70.
12. Bkz. el-Enbiyâ, 21/105.
13. Bkz. Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul: 1989, V/529.
14. Bkz. Muhammed Tahir İbn Aşur, et-Tahrir ve’tTenvir, (ed-Dar et-Tunusiyye li’n-Neşer, 1984), XVII/162.
15. Bkz. el-A’raf, 7/85; Hud, 11784-86; eş-Şuara, 26/181-183.
16. Bkz. Ebu İsa et-Tirmizî, Sünenu’t-Tirmizî, Tefsir,
22; İbn Cerir et-Taberî, Tefsiru’t-Taberî, XII/544.
17. Bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, (İstanbul: Eser Neşriyat, 1971), V/5648.
18. Bkz. Isfahânî, a.g.e., 535.
19. et-Taberî, a.g.e., XXIV/185.
20. el-Mutaffifin, 83/1-6.
21. Bkz. Muhammed İzzet Derveze, et-Tefsiru’lHadis,
22. Bkz. Muhammed Abduh, Tefsiru Cüz’i Amme, 507-508.
23. Bkz.el-Kasas, 28/76-83.
24. en-Nur, 24/37.
25. Bkz. el-Cuma, 62/9-10.
26. el-Cuma, 62/11.
27. Celaluddin es-Suyûtî, ed-Durru’l-Mensur fi’tTefsir bi’l-Me’sur, XIV/482-486.
28. İbrahim, 14/7.
29. Al-i İmrân, 3/26.

Din ve Hayat Dergisi

İlginizi Çekebilir

Fıkıh – Hukuk Karşılaştırması

Yazar: Ebubekir SİFİL Varlığı ve hayatı müslümanca “algılama”nın zemini Akide ise, “yaşama”nın zemini de Fıkıh’tır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Avrupa’nın Travmaları – 2: Mezhep Savaşları

Yazar: Ahmet H. Çakıcı Önceki yazı:  Avrupa’nın Travmaları – 1: Salgınlar (Yazıda konular çok uzamasın diye …

Kapat