Ana Sayfa / Yazarlar / Kurtuluş Savaşında Bediüzzaman Said Nursi

Kurtuluş Savaşında Bediüzzaman Said Nursi

Bunu paylaşınız

Bediüzzaman Said Nursi’nin vatan müdafaasında fiilen silahlı olarak hizmete koşması Birinci Cihan Savaşı devrelerinde başlamıştır. O zaman Van’da ilimle meşgul olmaktaydı. Van ulemasının ileri gelenlerinin hemen hepsi fiili mücadeleye katılmışardı. Ulemadan Abdülhakim Efendi Arvasî, Taha Efendi, Eski Diyanet İşleri Müşavere Heyetinden, Van Müftüsü Sıddık Efendi, Gevaş Müftüsü Kasım Efendi gibi ulema ve meşayihden olan kimseler bu mücadelenin içindeydiler. Hatta bunlardan Müftü Sıddık Efendi şehit olmuştur.

Bu meyanda Said Nursi de okutmakta olduğu talebelerinden bir çete kurarak başlarına geçmişti. Bu çete Hamidiye Alayları ile birlikte Rus ve Ermenilere karşı kahramanca çarpışmıştı. Hatta bu savaşların birinde Said Nursi yaralanarak Ruslara esir düşmüş ve Rusya’ya götürülmüştür. Daha sonra da imkansız denecek şartlar içinde kaçmaya muvaffak olarak İstanbul’a gelmişti. Maksadımız İstiklal Savaşı devresini anlatmak olduğu için bu mücadelenin teferruatına girişmiyoruz.

Kurtuluş Savaşı başladığı zaman Said Nursi istanbul’da bulunuyordu. Mereşal Fevzi Çakmak tarafından ısrarla Ankara’ya çağrıldığını Milli Müdafaa İmamı Osman Nuri Efendi teyid etmektedir. Yalnız Fevzi Çakmak değil, Mustafa Kemal de bu ısrarlı davete iştirak ile kendisine bir şifreli davetname göndermiştir. Bediüzzaman buna şu cevabı vermiştir: “Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum. Siper arkasında  mücahade hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum.” 

Bu davet şifre ile üç defa tekrar olunmuştur, eski Van Valisi mebus Tahsin Bey araya girdiği için kalkıp Ankara’ya gitmiş, Meclisce kendisine resmen hoşamedî ifade edilmiştir. 9 Teşrinisani 1338 Perşembe gününe ait in’ikadın zaptında şu satırlara rastlıyoruz: “Ulemadan Bediüzzaman Said Efendi Hazretlerine beyan-ı Hoşamedi.

Reis – Efendim Bitlis Mebusu Arif Bey’le rüfekasının takriri var.

Riyaset-i Celileye,

Vilayat-ı Şarkiye ülemâ-ı benâmından olup Anadolu gazileri ve Meclis-i Âlî’yi ziyaret etmek üzere istanbul’dan buraya gelerek sâmiîn locasından bulunan Bediüzzaman Molla Said Efendi Hazretlerine beyân-ı hoşamedî edilmesini teklif ederez.

Bitlis       Bitlis       Muş          Muş

Arif      Derviş     Kasım    Okunamadı

Siirt        Bitlis       Ergani   

Salih      Resul       Hakkı

Alkışlar…..

Rasif Efendi (Antalya): Kürsüye Teşriflerini ve dua etmelerini kendilerinden rica ederiz” (Zabıt Ceridesi, cilt 24 sh 457)

Bu celsenin zabıt hülasasında beyan-ı hoşamedinin ifa edilmiş olduğu bildirilmektedir. Zabıtlarda bir kayıt olmamakla beraber halen sağ olan azaları Said Nursi’nin kürsüye gelerek dua ettiklerini bildirmektedirler.

Bu samimi ve candan karşılamaya rağmen Bediüzzaman Ankara’da umduğunu bulamamıştır. Mebusların çoğunluğunun namaz gibi en önemli bir farz ile alakasızlığını görmek onu ziyadesiyle üzmüştür. Bu yüzden onları ikaz ve irşad mahiyetinde olmak üzere derhal bir beyanname tanzim ederek neşretmiştir. O beyanname şudur:

“Ya eyyühel meb’ ûsûn! İnneküm le-meb’ûsûne li-yevmin azîm

Ey Mücahidin-i islam  ve ehl-i hall velakd!

1339 tarihinde, Meclis-i Meb’usana hitaben yazdığım bir hutbenin suretidir. 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akit! Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum. 

Evvelâ: Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır-ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin. 

Sâniyen: Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler. 

Sâlisen: Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’ân’ın evâmir-i kat’iyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî güruha refik olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir metâ değil ki, sizin gibi insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun. 

Râbian: Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki: 
“Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?”

Şüphesiz namaz, mü’minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır.” Nisa Suresi, 4:103. 

Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler. 

Hâmisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır. 

Sâdisen: Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan frenkler, dindeki lâkaytlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a’mâle tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihatçılar o kadar harika azim ve sebat ve fedakârlıklarıyla, hattâ İslâmın şu intibâhına da bir sebep oldukları halde, bir derece dinde lâübâlilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler. 

Sâbian: Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârâne, sinesinde yer tutamaz. Demek, âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirini inkıyadla olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuşsa da çabuk ölüp sönmüş. 

Sâminen: Zaaf-ı dine sebep olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’ân’ın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydâne ve ihmalkârâne, müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahripkârâne iş ise, bu kadar rahnelere mâruz kalan İslâm zaten muhtaç değildir. 

Tâsian: Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek. 

Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tembellik haysiyetiyle, bir ihtimal, zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder? 

Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez. 

Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlinin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı âsâ ise -1- وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا âyetine zıttır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve, tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinadla vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder. 
 -2- حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ- نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

• • •

1 “Allah’ın dinine ve Kur’an’a hep birlikte sım sıkı sarılın.”Âl-i İmran Suresi, 3:103.

2 “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.” Enfal Suresi, 8:40. “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmran Suresi, 3:173. 

Bu beyannameden sonra namaz kılan mebusların adedi elli altmış kişi kadar artmıştır. Hatta bu yüzden mevcut mescid kâfi gelmediği için bir başka odaya nakledilmiştir. Fakat bu beyanname yüzünden Mustafa Kemal’le aralarında bir münakaşa geçmiştir. Bu yüzden Mustafa Kemal kendisine Muş Mebusluğu ve hatta Şeyh Sünusî Hazretleri gibi bir nevi umumi vaizlik teklif etmişse de her ikisini de kabul etmeyerek Van’a gitmiştir. Bundan sonra Erek Dağı’nın eteğinde Zernabat Suyu başında bir mağarada ikamete başlamıştır. Şark isyanından sonra elemli sürgün ve mücadeleleri başlayıncaya kadar burada kalmıştır.

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Kamu Denetçiliği Kurumu 28 Şubat Mağdurlarının Yaralarını Sarıyor

Türkiye Büyük Millet Meclisi Kamu Denetçiliği Kurumu, çok önemli bir karara imza atarak 28 Şubat …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Tek Bir Hikâyeye Mahkûm Edilmek İstemeyenlerden Manifesto

‪Sessizliği, söyleyecek bir sözü olmadığı şeklinde yorumlananlardan adeta manifesto gibi bir mesaj var. Vatanını, ülkesini, …

Kapat