Ana Sayfa / Yazarlar / Merhale

Merhale

        Çeşitli maksatları, türlü türlü niyetleri sezmenin mecbur olunduğu günlerdi. Bunları dışa vuran kişi ve grupların iç yüzünü anlamanın mutlak gereklilik olduğunu inkâr edemezdi. Bununla birlikte, istikballe ilgili pek çok hayalin öz değiştirmesine izin vermemeleri gerekti. Ne söylenirse söylensin, hangi faydacılıkla yorumlanırsa yorumlansın, vaziyetin rengi apaçık belliydi işte.

       “Göz yummakla gece olmaz.” hikmetini dedesinden çok duymuştu Cemaleddin, ama buradaki manzara için daha geçerliydi. Hâdiseyi “bedâhet” hâline getirmiş; gün artasında görünen güneş gibi görünür kılmıştı. Çokları anlamasa da en azından hissedebiliyordu bunu Cemaleddin. Maslahatçı düşüncelerin ömrü hiçbir zaman uzun olmaz, gerçek üstü gerçeği uzun boylu örtmezdi.

      Bir hesap, hangi “hinliklerle” şişirilirse şişirilsin, eğer yanlışsa ve doğru olmayan atların üzerine bahse girer gibi körebe oyununa benzetilmişse, bırak Bağdat’ı, Talukan ya da Kunduz’dan bile yüzgeri ederdi. Yeryüzünü değersizlikten, en mühimi de dengesizlikten koruyan, kimi zâlim, kimi mazlum insanlar değil miydi? Zâlimler gerçek vazifesinin tam tersini yapıp, “kalu bela”da verdikleri ahdi çiğnerken; mazlumlar ve “dünyada bir garip gibi” yaşamayı seçmiş kişiler, insanlık haysiyetini kurtarma talihini yaşıyordu. Zulüm önünde sonunda tepetakla olurken, zulme meyletmeyen insanlar layık oldukları zirvelere çıkıyordu.

       Türlü misaller vardı bunun. En çarpıcısı bu harika direnişleri değil miydi? Maddi imkânların her çeşidine sahip Kızıl Ordu karşısındaki zaferleri, zâlimle aynı safta olmaya kılıf bulan nice dindaşının, ani bir idrâkle hakikatı görüp “intibaha gelmeleri” gibi… Afganistan’dan uzaklaşmasında mahzur görülmeyen Çavuş Tiyov’un, Pakistan üzerinden Batı ülkelerinden birine gitmek üzere yola çıktığını hatırlarken, acaba Çernenkov’dan nasıl istifade edebileceğini hesaplıyordu Cemaleddin.

        Ordunun demirden ağ misali sımsıkı ve kızıl ideolojiye bel dayamış cenderesinden kurtulalı, şöyle böyle beş ayı bulmuştu. Sovyet güçleri üzerinde şok tesir yapan kurtarma operasyonunun kurmayları arasında bulunup, şahsından beklenenin çok üstünde faydalı olması, Cemaleddin’e duyulan güvenin boşuna olmadığını ispat etmiş; Murad Beg’in, adam tanıma konusundaki kabiliyetini göstermişti. Dallarına su yürümüş badem ağacına dayanarak oturduğunda, bin bir hatırayla durgunlaşmış bakışları, göğün temiz yüzüne çevrilmişti. Mevzii başarıları kâfi gören dünya görüşü, eninde sonunda hüsranla buluşurdu.

      O yüzden düşünceli ve gergindi. Buranın bir an evvel “temizlenmesi”ni, artık hürriyete uçuşunun ilk günlerindeki gibi anayurdu Çeçenya’ya dönme isteğinden değil, imanlı göğüslerin yenilmediğini ispat hırsından istiyordu. Mücahit ve kimi misafir emirler, karargâhta ikindiyi kılıyorlardı; namaz tamamlanınca yerine bir başkasını gönderip çağırtırlardı kendisini. Yörenin sınır taşları hükmündeki hareketleri de zaten bir nöbet veya “ribat”tı.

      İşgale direnen, izzetleri için didinen insanları sevk vazifesi bir büyük vebal olsa da, bir nöbette olduğunun şuurundaydı; bir bakıma bayrak yarışı… Bugün kendisiydi vazifede olan, yarına ise bir başkası. En küçük işi bile üstlenmesi -işte- bu ruh hâlindendi. Namazını kılmada aceleci davranmasına rağmen geride kalmış: “Namaz cemaatını muhafaza gibi bir büyük şerefe memurluğun fazileti az mıydı?” diye düşünmüştü. Böyle bir teselliyle dolan içi yine de:

       “Keşke cemaata ben de katılsaydım,” diyordu.

       Doğup büyüdüğü Andican’daki dostlarının, akraba ve büyüklerinin yanında hissettiği kalbî dualarından olmalı, bütün vazifelerden yüz akıyla çıktığını hatırlayınca, şükran hissinin sevkettiği bir burukluğa kapıldı, gür ve kalın kaşlarını indirerek: “Çok şükür Rabbim,” diyerek rahatladı.

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Mealcilerin Sinsi Tuzağı

Mealciler bir kaç iddialarını Ebû Hanife’ye isnat etmeye çalışırlar. Bu aralar da İmam Maturidi’yi kendi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
‘Aparat tarih’

Yaygın tariflerine göre tarihin öncelikli ve asıl hedefi, insanlara geçmişi doğru şekilde öğrenebilecekleri bilgileri sunmak …

Kapat