Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Mevlidin Dindeki Yeri ve Osmanlıda Mevlid Bayramı

Mevlidin Dindeki Yeri ve Osmanlıda Mevlid Bayramı

Bunu paylaşınız

Mevlidin Dindeki Yeri

Yazar: Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

Mevlid okumanın/okutmanın asıl amacı, Efendimiz’in dünyayı şereflendirmesinden ötürü duyulan sevinci ortaya koymaktır. Kainatın, yaratılmasından kıyamete kadar geçirdiği/geçireceği en önemli zaman dilimi olan bu günden ötürü sevinç duymanın ve bunu meşru bir yolla ortaya koymanın dinen bir sakıncası bulunmamaktadır.

Öyle zannediyoruz ki insanlık tarihinin hiç bir döneminde, günümüzde olduğu kadar kavram kargaşasına rastlanmamıştır.

Bu kargaşanın bulaşıcı bir illet gibi, bütün dünyaya ve hemen her kültüre sirayet etmesinde ise başrolü, medya denilen iletişim araçları oynamışladır. Bu kargaşanın hangi boyutlara varacağı ise maalesef kestirilememektedir.

Aynı kavramın, her kullanana göre ayrı bir anlam taşır hale gelmesi veya konjöktüre göre ayrı anlamlarda kullanılması, insanların doğru bir şekilde bir birlerini anlamalarına engel olduğu gibi, neticede yanlış ve haksız hükümlerin ortaya çıkmasına da neden olmaktadır.

Söz konusu kargaşanın etkisi, özellikle kültürel sömürü altında bulunan yerlerde, çok daha çaplı bir şekilde görülmektedir. Çünkü kavram kargaşası, kültürel sömürünün temel araçlarından biri haline gelmiş bulunuyor. İslam ülkelerinde bu kargaşanın yaygın bir şekilde hissedildiği sahalardan birisi de dinî konulardır. Bu yüzden tartışılan konuların birçoğunda taraflar, bir birlerini anlamakta zorluk çekmektedirler.

Tartışılan kavramlardan birisi de şüphesiz bidat terimidir. Toplumda yaygın bir şekilde görülen dinî bilgisizlik, hem birçok bidatın ortaya çıkmasına ortam hazırlamış hem de bidat olmadığı halde birçok yeniliğin ve dinî unsurun bidat olarak damgalanmasına neden olmuştur. Bu durum halkın dinî konularda şüpheye düşmesine, dini, ilerleme ve yeniliklere engel, çağ dışı bir kurum gibi algılamasına ve dine karşı ilgisiz davranmasına neden olmaktadır. Aşağıdaki satırlarda bidat kavramından bir nebze söz ettikten yani kabaca sınırlarını çizdikten sonra, bunu mihenk taşı gibi kullanarak değişik yönleriyle mevlidin üzerinde durmaya çalışacağız.

Kelime olarak bidat, önce bulunmayan veya bir örneği önceleri görülmeyen ve yeni ortaya çıkarılan fiil veya şeydir. Bu anlamda Kur’ân’da da geçmektedir. (Bak: Bakara, 2/117; Ahkaf, 46/9) “Falan bir bidat çıkardı” sözü “yeni bir şey ortaya çıkardı, ilk defa o bu işi başlattı, dolayısıyla bu yeni bir iştir” anlamına gelir.

Kısacası kelime olarak bidat, düşünce, fiil, özellik ve eşya türünden, daha önce bir benzeri olmayıp sonradan ortaya çıkan her şeyi kapsar. Bu anlamda bidat, dinle (iman ve ibadet, günah ve sevap) de sınırlı değildir.

Dinî literatürde kullanılan bidat kelimesi ise bir terimdir ve sınırlı bir anlam taşımaktadır. Alimler tarafından yapılan bidat tariflerinden en kapsamlı ve anlaşılır olanının şu olduğu kanaatindeyiz: Hz. Peygamber ve ashabı zamanında olmayıp kavlî, fiilî ve takrirî sünnetten herhangi biriyle ona işaret olunmayan ve hakkında asar ve sahabe sözü dahi bulunmayan; (buna rağmen şerî imiş gibi görünen ve onunla Allah’a daha çok ibadet etme kastedilen) şeye/uygulamaya bidat denir. [1]

Bu ve benzeri diğer tariflerden bidatın şu özellikleri olduğu ortaya çıkmaktadır:

  1. Sonradan Ortaya Çıkarılmış Olmalı
  2. Şerî Bir Delile Dayanmamalı
  3. İbâdet Kastıyla Yapılmalı
  4. Şerî imiş Gibi Görünmeli
  5. Genelleşme İstidadı Göstermelidir. [2]

Mevlidin Konumu

Mevlid kelime olarak doğum zamanı ve doğum yeri anlamına gelir. Halk arasında bir terim olarak, Peygamber Efendimiz’in dünyayı şereflendirdiği günü, bu gün münasebetiyle yapılan değişik etkinlikleri ve bu günde uzun bir zamandan beri farklı makamlarla okunması âdet halini alan naat, kaside veya şiirleri kapsayan geniş bir anlamda kullanılmaktadır.

Mevlid okumanın/okutmanın asıl amacı, Efendimiz’in dünyayı şereflendirmesinden ötürü duyulan sevinci ortaya koymaktır. Kainatın, yaratılmasından kıyamete kadar geçirdiği/geçireceği en önemli zaman dilimi olan bu günden ötürü sevinç duymanın ve bunu meşru bir yolla ortaya koymanın dinen bir sakıncası bulunmamaktadır. Elbette mevlidi, yakın zamanda Batı’dan alınan doğum günü âdetine benzeterek oradan alınmış gibi ayrıca yılbaşı âdetine karşı çıkacağız diye “Peygamber’in de olsa doğum günü kutlaması dinde yok!” basitliği, hatta saygısızlığıyla meseleye yaklaşanlara diyebileceğimiz bir şey bulunmuyor. Zaten muhatabımız da bu türden kişiler değiller. Ama Efendiler Efendisi’nin doğumuyla dünyaya şeref verdiği gün sıradan bir gün olamaz. Öyle ise bu gün münasebetiyle meşru daire içinde bir yere toplanmak, dini konuları konuşmak, salavat getirmek, yemek yedirmek, hediyeleşmek ve Hz. Peygamber’i övücü bazı ilahi ve kasideler okumak; hatta son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başarılı bir şekilde yürüttüğü Kutlu Doğum Haftalarıyla O’nu değişik yönleriyle ele alıp insanlığa anlatmak neden yanlış olsun veya bidat sayılsın?

Efendimiz’i övmek, bu amaçla şiirler yazmak ve okumak, salavat getirmek, yemek yedirmek, dinî meseleleri konuşmak amacıyla bir araya toplanmak vs. yeni olmadığı gibi, bunların bir kısmı dinen önerilen ve sevap getiren hususlardır; bir kısmı da Efendimiz döneminde yapılmış ve güzel görülmüşlerdir; O’nu övücü şiir yazmak ve okumak gibi…

Farklı uygulamaları olsa da bir mevlid merasimi kısaca şöyle gerçekleşir: Bir kurum veya şahıs, Efendimiz’in doğum günü münasebetiyle bir merasim tertip eder. Bu merasimde bir araya toplanan kişiler, tercihen sesi güzel bir veya birkaç kişinin okuduğu âyet, ilahi ve kasideleri dinler, salavatlar getirir, dualar yapar, ilmi olan birisi dinî konularda bir sohbet eder sonra da hazırlanan yemekler yenilerek sevapları bu merasimi tertip edenlerin geçmişlerine bağışlar. Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu Vesiletü’n-necât adlı naat/mevlid çok güzel olduğundan ülkemizde mevlid merasimlerinde yaygın olarak okunmaktadır. Doğu illerinde bunun yerine mahalli dille yazılmış başka naatlar da okunuyor. Aslında mevlid merasimleri dışında da köy odalarında eskiden beri yaygın bir şekilde bu türden kasideler, cenkler vs. hep okunmuştur. Efendimiz’i övmek, üstün özelliklerini ve insanlığa kazandırdıklarını dile getirmek amacıyla yazılan naatların ise ciltlerle olduğunu söylemek mümkündür.

Arz edilen şekliyle bir mevlid merasimin dinen bidat olup olmadığına bakalım şimdi de. Yukarıda bidatın sınırlarını çizdik ve özelliklerini belirledik. İsterseniz mihenk taşı olarak bu ölçüleri kullanıp Mevlide bu açıdan bakalım:

1. Sonradan ortaya çıkarılmış olmalıdır: Efendimiz’i övmek, bu amaçla şiirler yazmak ve okumak, salavat getirmek, yemek yedirmek, dinî meseleleri konuşmak amacıyla bir araya toplanmak vs. yeni olmadığı gibi, bunların bir kısmı dinen önerilen ve sevap getiren hususlardır; bir kısmı da Efendimiz döneminde yapılmış ve güzel görülmüşlerdir; O’nu övücü şiir yazmak ve okumak gibi… Bidatın seyyie ve hasene şeklinde iki çeşit olduğunu söyleyenler haseneyi şöyle tarif ederler: “Aslı dinde olup faslı dinde olmayan uygulamaladır.” Ele aldığımız mevlid konusunun da, görüldüğü gibi aslı dinde var. Zira Efendimiz’e hitaben naat yazılmış, huzurunda okunmuş, kendisi bunu hoş görmüş ve hediye vermiştir. Fasıl denilen formülasyon ve detaylar ise sonradan ortaya konmuştur ki, bu noktada bazı yanlışların olması aslın yokluğuna delalet etmez.

2. Şerî bir delile dayanmamalıdır: Birinci maddede zikredildiği gibi Mevlid merasimlerinde yapılanların bir kısmı sünnettir; diğerleri de sünnet denilmese bile, “Efendimiz’in bazen işleyip bazen terk buyurdukları, selef-i salihinin de sevip rağbet ettikleri ve yapılmasında sevap olan ancak yapılmamasında günah olmayan işler” anlamında mendub veya müstahabtır. Zira engelleyici hiçbir şerî delil bulunmamaktadır.

3. İbadet kastıyla yapılmalıdır: Bu madde evvelkilerden daha önemlidir. Zira halktan bazılarının mevlid okutmayı başlı başına bir ibadet gördükleri biliniyor. Elbette mevlid merasimi münasebetiyle yapılan dualar, getirilen salavatlar, yedirilen yemekler, yapılan dinî sohbetler, sevap getirdiklerinden ötürü, bir yönüyle ibadettir. Okunan mevlid metnine ise, dinî terim olarak ibadet denilemez. Ama Efendimiz’e hitaben benzeri şiirler yazılıp huzurunda okunmuş ve kendisi de bundan memnun kalarak şairine mübarek cübbesi gibi çok değerli bir hediye de vermiş olduğuna göre, ibadet denilmese de bu türden bir okumaya bidat denilemez. Öyle ise şöyle denilebilir: Bir bütün halinde bakıldığında, mevlid merasimi namaz gibi, hac gibi bir ibadet değildir; ancak ibadet olan ve sevap getiren birçok unsurlar taşımaktadır. Buna karşılık yasak olan bir unsur taşıdığı ise söylenemez.

4. Şerî imiş gibi olmalı: Mevlid merasimi bir bütün olarak, bilinen şerî ibadetlere benzemediğinden bu noktada da bidat değildir. Yani halk bunu benzerleriyle karıştırıp yanlışa düşmez, kafası karışmaz; zira benzeri bir ibadet yoktur.

5. Genelleşme istidadı göstermelidir: Ne resmi ne de özel kurum ve vakıflar tarafından; ne de din adamları tarafından mevlidin umumi bir dinî unsur olarak okunması veya merasimlerinin yapılması yönünde bir telkin ve uygulama bulunmakta, ne yapmayanlar tenkit edilmektedir. Milyonlarca ailenin bulunduğu ülkemizde acaba kaç aile bu güne kadar mevlid okutmuştur? Öyle ise bu nokta da bidat haline gelmemiştir.

İster bazı müessese ve vakıflar tarafından isterse fert olarak halk tarafından yapılsın, mevlid merasimlerinin bir reaksiyon, özellikle de Hz. İsa (as)’ın Hıristiyan âlemince kutlanan doğum gününe bir reaksiyon düşüncesi içerisinde ele alınması asla tasvip edilemez ve işte o zaman dinen de mahzurlu olabilir.

Bir de Efendimiz’in dünyayı şereflendirdikleri günün haricinde okutulan mevlidler var. Zannediyorum tenkitlerin büyük bir kısmı da bu uygulamalara yöneliktir. Hacdan dönme, düğün, sünnet, bir hastalıktan kurtulma, yeni bir işyeri açma vb. sevinç anlarında ya da vefat eden, şehit düşen bir şahıs adına mevlid okutulduğu görülmektedir. Halk yeterince işin aslını düşünmeden, sadece âdet olduğu için bu işi yapsa bile hepsinden gaye şudur/şu olmalıdır: Sevinçli işler için mevlid okutulduğunda bununla, bu nimetleri ve imkanları bahşeden Allah’a teşekkür etme gayesi güdülmektedir. Bu teşekkür, yemek yedirme, dua etme, salavat getirme, dinî sohbette bulunma ve mevlid metninde dile getirilen Efendimiz’in hayatına dair pasajlar dinleme yoluyla yapılmış olmaktadır ki”gayr-i meşru unsur ve niyetler” işin içine katılmadığı müddetçe, mahzuru olmayan güzel bir âdettir. Vefat edenler için mevlidin okutulmasının gayesi ise bu işten hasıl olacak sevabı vefat edene bağışlamaktır. Bilindiği gibi vefat eden için dua etmek, yemek yedirmek, sadaka vermek vs. dinen mahzuru olmayan hatta teşvik edilen hususlardır.

Tırnak içinde verdiğimiz gayr-i meşru unsur ve niyetlerden ne kastettiğimizi birkaç cümle ile açmak istiyoruz:

a) Mevlid metni, hiçbir zaman mesela Kur’ân metni gibi, okunması ve dinlenilmesi sevap olan kutsal bir metin olarak düşünülmemelidir. Hatta hadis-i şerif metni gibi de değildir.

b) Okuyan şahısların işi ticarete döktüğü, pazarlıklar sonucu yüksek meblağlar karşılığı bu işi yaptıkları söylenmektedir. Elbette sevap yörüngeli böyle bir işte para ve ticari düşünce meselenin safiyetini bozar ve haklı olarak tenkitlere neden olur. İyi niyetli insanların saf-temiz duygularını istismar ederek hatta dolaylı da olsa “âyetlerimi ucuza satmayın” İlahî tehdidine muhatap olacak bir tavırla bu iş yapılıyorsa, hiç kimse tarafından hoş karşılanamaz. Ancak okuyan kişiye, pazarlık olmadan, beklenti içine girmeden, oluşan piyasaya (!) mahkum kalınmadan bir hediye verilmesi, hele bunun Efendimiz’in cübbesini hediye etmiş olmasından esinlenerek ve O’na ittiba niyetiyle yapılması mahzursuz bir şeydir.

c) İşlerin sevap kastıyla yapıldığı, bu arada Efendimiz’den söz edildiği böyle bir ortamda, başta okuyanlar olmak üzere, merasimde bulunan herkesin ciddi ve samimi davranması beklenir. Laubali, gösteriş kokan, her sözün gırtlaktan yukarı bölgelerden çıktığı, kalbi hiç bir duygunun yaşanmadığı bir merasim hem yanlış olur hem de tenkitlere sebebiyet verir; herhangi bir sevap hasıl olur mu o da tartışılır.

d) Bu arada alışılmış, halk tarafından da bir kısmı ezberlenmiş, yapılan ses değişiklikleri ve oyunlarıyla büyük bir kısmı anlaşılmayan, kısacası koyu bir ülfet ve gaflet perdesi altında okunan mevlid metni, hatta bazen Kur’ân âyetleri, dinleyenlerde kalbî bir ürperti, bir duygu seli, yeni bir bilgi, kendine çeki düzen verme vs. hasıl etmemektedir. Öyle ise bu minvaldeki bir uygulama doğrusu faydadan ziyade zarar bile getirebilir. Zira yüksek hakikatlerin konuşulduğu bir yerde gafletin, laubaliliğin, gösterişin, “âdet yerini bulsun” anlayışının yeri yoktur. Her ibadet ve dinî etkinliğimizde de bu önemli nokta gözetilmelidir.

e) Önemli bir nokta da şudur: İster bazı müessese ve vakıflar tarafından isterse fert olarak halk tarafından yapılsın, mevlid merasimlerinin bir reaksiyon, özellikle de Hz. İsa (as)’ın Hıristiyan âlemince kutlanan doğum gününe bir reaksiyon düşüncesi içerisinde ele alınması asla tasvip edilemez ve işte o zaman dinen de mahzurlu olabilir. Zira biz her işimizi sadece Allah’ın rızasını tahsil etmek niyetiyle yaparız, O emrettiği için yaparız, O’nu biraz daha tanımak için yaparız. Öyle ise tamamıyla kendimiz olmalı, kendi değerlerimizle oturup kalkmalı, her işimiz kendi boyamızı taşımalıdır.

f) Son olarak, maddi durumu iyi olanların bu tür merasimlerde israf denilecek aşırılıklara, gösteriş kokan harcama ve ikramlara ve okuyanları şımartacak ve safiyetlerini bozacak ücretler verme yoluna gitmelerinin de hoş karşılanamayacağını vurgulamalıyız. Elbette bu iş için sabit kıstaslardan söz edilemez, ancak unutmamalıyız ki selim, bozulmamış bir vicdan olup bitenleri en uygun şekilde değerlendirir ve her yanlışta isyan ederek görevini yerine getirir.

Netice

Hakkında çok söz söylenmiş bir konuyu sınırlı bir yer için yazılmış bir yazı ile bütünüyle aydınlatmak, takdir edersiniz ki mümkün değildir. Ama birçok konuda olduğu gibi, mevlid konusunda da eksik dinî bilgi ve şuurdan kaynaklanan yanlışlar istisna edilirse- ki her konuda bu durum ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır- mevlid okumanın ve okutmanın dinen yasak olduğu, hele dinî terim olarak bidat olduğu söylenemez kanaatindeyiz. Konuyla ilgili daha detaylı ve akademik çalışmalar okunmalıdır.

Rabbimden niyazım dinimizi şanına uygun ve en doğru şekilde anlama ve yaşamayı nasip etmesidir.


1) Katip Çelebî, Mizanu´l- Hakk, 99.

2) Bu konuda geniş bilgi, kaynak ve misaller için bak: Abdulhakim YÜCE, Tasavvuf ve Bidat, İst. 2000, ss. 1-49

***


 Mevlid Kandili Osmanlı’da bayram idi

Günümüzde zaman zaman, genellikle de siyasi sebeplerle mahkûmlara af çıkarılır. Osmanlı’da ise af, Peygamberimiz’in doğum günü sebebiyleymiş. O güller gülünün doğumuna verilen öneme binaen adi suçlardan mahkûm edilen şahıslardan cezasının üçte birini çekenler affedilirmiş.

Evet, yanlış duymadınız, Mevlid Kandili’nde bazı mahkûmlar affedilirmiş. Daha önceden büyük bir titizlikle yapılan araştırmalar neticesinde suçu hafif olan mahkûmların kalan cezası Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğum gününe hürmeten, Mevlid Kandili’nde padişah tarafından silinir, mahkumlar hapishaneden salıverilirmiş. Peygamber (s.a.v.)’nin şefaati umularak… Peygamberimiz’in doğum günü hapishanedeki mahkûmlar için de bayrammış. Kurtulmak, özgür olmak ümidiyle beklenip, kutlanan…

Bu konuda bilgiler ve belgeler var, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde. Sitesine girip araştırma yapabiliyor, hatta araştırdığınız konu ile ilgili gerekli prosedürleri yerine getirerek belgelere de ulaşabiliyorsunuz. Bazı belgeler de pdf halinde hazır, indirmenizi beklemekte. Mesela benim yukarıda bahsettiğim bilgi “06/R/1323 (Hicri) / Dosya no: 967 /  Gömlek No: 26 / Fon Kodu: DH.MK.T.” künyesiyle kayıtlı bilgi.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bu konu ile ilgili daha pek çok bilgi kayıtlı belgeleriyle. Mesela Sultan II. Abdülhamid, mülâzım (teğmen) iken ordudan atılmış olan İsmail oğlu Osman Ağa’yı Mevlid Kandili vesilesiyle affetmiş ve bu şahıs cezaevinden salıverilmiş. Adi suçlardan hüküm giymiş ve cezalarının üçte birlik kısmını dolmuş olan mahkûmlardan sadece İstanbul hapishanelerindekiler mi salıveriliyormuş? Tabii ki hayır. Balkanlardaki hapishanelerden salıverilen mahkûmların bilgileri de var arşivlerimizde.

Osmanlı’da Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğum günü bayrammış, resmî tatilmiş 

Peygamberimiz’in doğum günü yani Mevlid Kandili ilk olarak Mısır’da kurulan Şii Fâtımî Devleti’nin Muiz-Lidînillah döneminde (972-975) kutlanmış. Bu kutlamalar Osmanlılar zamanına kadar aynı ihtişam ve heyecanla süregelmiş. Osmanlı Devleti’nde ise bu kutlamaların ayrı bir önemi varmış. Hatta bu kutlamalar 16. yüzyılın sonlarına doğru devlet töreni halini alıp resmileşmiş, 1910 tarihinden itibaren de Hz. Peygamber (s.a.v.)’nin doğum günü, resmi bayramlar arasına dâhil edilerek, resmi tatil olarak kabul edilmiş. O’nun dünyaya teşrifleri Osmanlı için bayrammış çünkü…

Osmanlı’da saray, konak ve evlerde yapılan Mevlid törenlerinin yanı sıra, padişahın bizzat katıldığı Mevlid töreni de varmış. Bu tören bir selâtin camisinde şöyle yapılırmış: Törenden günler önce protokole dâhil devlet adamlarına davetiye gönderilerek, hangi camide, ne vakit hazır olmaları gerektiği bildirir. Davetliler, tören kıyafetleriyle davete katılırlarmış. Osmanlı teşrifatında padişahın merasim erkânı ve muhafızlarıyla birlikte belli bir güzergâh üzerinde yaptıkları resmigeçide o zamanlar “alay” adı verilirmiş. Bu yüzden padişahların Mevlid okunacak camiye gidip gelmesine de “Mevlid Alayı” denilirmiş. Daha sonraları bu tabirin anlamı daha da genişleyerek Rebîülevvel ayının on ikinci günü sarayda ve camide yapılan bütün törenleri de kapsamış. Merak edenler için bu Osmanlı’da Mevlid kandili törenlerine dair çeşitli kitaplarda ve internette detaylı bilgiler var.

Alkışlarla sarayına uğurlanan padişah

Tören bittikten sonra sadrazam ve yüksek rütbeli devlet ricâli camiden çıkıp atlarına binerek abdest çeşmelerinin önündeki alanda padişahı beklerlermiş. Çünkü burada da başka bir tören yapılırmış padişahı uğurlamak için. Belli bir protokole göre dizilmiş olan at üstünde bekleyen sadrazam ve önemli devlet ricali, önlerinden geçen padişahı selamlarmış. Sonra alkış çavuşları padişaha alkış yaparmış. Yo yoo bu bildiğimiz alkış değil. Bu alkış başka ki biz bunu Seyyide dergisindeki bir yazımızda da daha önce yazmış idik.

İşte böyle bir alkış töreniyle Mevlid Kandili merasiminden uğurlanan padişah gerek içerideki uhrevî duyguların gerekse bahçedeki alkış çavuşlarının uyarısıyla nefsanî düşüncelerinden arınıp, Allah’a kul olma paydasında halkla eşit olduğunu hatırlayıp, yerle yeksan olup, bu mübarek günün hürmetine, gün boyu halka hediyeler, sadakalar şekerler dağıtırmış.

Mevlid kandili vesilesiyle sarayda açılan özel defter

 Camiden alkışlarla uğurlanan padişah, saraya yine mevlîd alayı eşliğinde dönermiş. Sarayda sonradan tebrike geleceklerin imzalaması için bir süreliğine bu güne özel bir defter açılırmış. Şehir süslenirmiş, minareler kaftan giyer, kandillerle donanırmış. Ertesi günü ikindi vaktine kadar da top atışları yapılırmış bu kutlu doğuma binaen.

Peygamber-i Zişan Efendimiz (s.a.v.)’in doğum günü bayrammış,  dualarla mevlîdlerle kutlanan. Bugünün şerefine padişah tarafından halka hediyeler dağıtılan, ziyafetler verilen, şerbetler, rengârenk kâğıt külâhlar içinde elvan şekerler ikram edilen… Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğum günü halk için, çocuklar için bayrammış, bayram… Elvan elvan şekerlerle kutlanan… Mahkûmlar için de bayrammış esaret zincirleri kırılarak özgürlük şekerleri dağıtılan…

Bunları anlatan kitaplar var mı?

Size sunduğum bütün bu bilgileri ve daha fazlasını anlatan kitaplarımız mevcut. Benim bizzat yararlandığım kitaplardan biri; sayın Hakan T. Karateke’nin Kitap Yayınevi’nden çıkan Padişahım Çok Yaşa & Osmanlı Devleti’nin Son Yüzyılında Merasimler isimli kitabı. Bu kitapta sadece mevlîd töreni değil pek çok merasim anlatılmış Hakan Karateke hocamız tarafından anlaşılır bir üslup ve belgelerle… Bir diğeri de İskender Pala hocamızın önceleri Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basılan, şimdi ise Kapı Yayınlarından çıkan İki Dirhem Bir Çekirdek isimli kitabı. Bu konuyla ilgili, ben alıp incelemedim ama, Sadık Müfit Bilge’nin Kitabevi Yayınları’ndan çıkan Osmanlı Devleti’nde Teşrifat ve Törenler isimli kitabı da mevcut.

Tabii yine her zamanki gibi Diyanet Vakfı’nın takdire şayan yayınlardan olan İslâm Ansiklopedisi’ni de belirtmeden geçmeyeyim. Değişik başlıklar altında Ahmet Özel, Mehmet Şeker, İsmail Durmuş, Hasan Aksoy ve Nuri Özcan hocalarımızın incelediği oldukça açıklayıcı bilgilerle dolu “Mevlid” maddesini de merak edenlerin okumasını tavsiye ederim. Bu arada yine Diyanet Vakfı Yayınları’ndan, “Kutlu Doğum’un 1436. Yıldönümü” münasebetiyle İstanbul Müftülüğü tarafından 2007 yılında çıkarılan “İnsanlığın tükenmeyen ümidi Peygamberimiz’e” isimli dergi de bu konu ile ilgili bilgilerle dolu. Allah bu konularda bizleri aydınlatıp kitap ve makaleler yazan bütün yazarlarımızdan razı olsun. Âmin.

Fatma Toksoy-dunyabizim.com

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Fıtratın Bozulması ve Manevi Hastalıklar – 3

Yazar: Eymen AKÇA 4) Fiziksel Engellilik… Kişinin doğuştan gelen veyahut sonradan meydana gelen kalıcı engelleri …

Daha fazla Makaleler
Manas Destanı’nın Vatanı: Kırgızistan

Yazan: Prof. Dr. Ahmet KAVAS İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Asya’nın merkezinde, Manas Destanı’nın …

Kapat