Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / “Mu‘cizât-ı Kur’âniye” Risâlesi Çerçevesinde Kur’ân’ın “İhbârat-ı Gaybiyye”si

“Mu‘cizât-ı Kur’âniye” Risâlesi Çerçevesinde Kur’ân’ın “İhbârat-ı Gaybiyye”si

Bunu paylaşınız

Doç. Dr. Yunus Emre GÖRDÜK
Balıkesir Üni. İlahiyat Fak.

Makaleyi indirip okumak için alttaki başlığı tıklayınız. 

“Mu‘cizât-ı Kur’âniye” Risâlesi Çerçevesinde Kur’ân’ın “İhbârat-ı Gaybiyye”si

Öz

Kur’ân, Hz. Muhammed’in (sas) en büyük ve ebedî mucizedir. Allah, insanlar ve cinler tarafından Kur’ân’ın bir mislinin getirilemeyeceğini ilan etmiş ve on beş asırlık süreç bu ilanı tasdik etmiştir. İslam Bilginleri tarihsel seyir içinde Kur’ân’ın, insanları ve cinleri âciz bırakan harikulâde yönlerinden yani “İ‘câz-ı Kur’ân”dan etraflıca bahsetmişler hatta bu konuda müstakil eserler telif etmişlerdir. Bedîüzzaman Saîd Nursî de hacimli bir risalesini bu konuya tahsis etmiştir. O, söz konusu eserde Kur’ân’ın kırk yönüyle mucize olduğunun ispatlandığını belirtir. Bu vecihlerden biri de Kur’ân’ın akıl ve tecrübe ile bilinmesi mümkün olmayan gaybî hususlardan haber vermesidir. Okuyacağınız makalede, ulûmu’l-Kur’ân ve tefsir literatürü açısından konuyla ilgili temel bir perspektif oluşturulduktan sonra Nursî’nin yaklaşımı tahlil edilmiş ve müellifin özgün yönleri ortaya konmaya çalışılmıştır.

Giriş

Tefsir literatürü tetkik edildiğinde, ilk dönemden beri Kur’ân’ın i‘câz yönleri arasında, onun gayptan haber vermesi yani “ihbârat-ı gaybiye”si üzerinde önemle durulduğu görülmektedir. Muhtelif renk ve tonlarda olmak kaydıyla neredeyse bütün müfessirler ve Kur’ân ilimleri sahasında eser vermiş müelliflerin bu konuya kayıtsız kalmadıklarını söylemek mümkündür. Bedîüzzaman Saîd Nursî (v. 1960) de

Kur’ân’ın i‘câz vecihlerini ortaya koyduğu “25. Söz”; meşhur adıyla “Mu‘cizât-ı Kur’âniye” risalesinde bu konuyu ele almaktadır. Aslında Nursî’nin telif etmiş olduğu Risâle-i Nur Külliyâtı’nın farklı birçok yerinde de aynı konuyla ilgili atıf ve değiniler bulunmaktadır ancak okuduğunuz makale; adından da anlaşılacağı üzere söz konusu risâle ile sınırlıdır.

Nursî’nin konuyla ilgili dikkat çektiği hususlara geçmeden önce, “İ‘câzü’lKur’ân”a dâir telif edilmiş en eski müstakil eserlerde, klasik “Ulûmu’l-Kur’ân” kaynaklarında ve genel anlamda İslam düşüncesinde Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiyesinin ne şekilde ele alındığına bazı örnekler üzerinden kronolojik olarak yer vermemiz uygun olacaktır:

İ‘câzü’l-Kur’ân’a dâir ilk müstakil eserlerden birinin müellifi olan Mu‘tezilî âlim er-Rummânî (v. 384/994) Kur’ân’ın müstakbel hadiselerden haber verdiğini ve zamanın bu ihbâratı tasdik ettiğini belirtmektedir. Bu durum Kur’ân’ın Allâmu’lguyûb (Her gaybı bilen) Allah’ın indinden olduğunun delilidir. er-Rummânî bu

; Rumların İranlılara ”وَإذِْ يعَِدكُُمُ ا هللَُّ إِحْدىَ ال هطائفِتَيَْنِ أنَههَا لكَُمْ sadette Bedir Savaşı’yla ilgili “الم غُلِبَتِ الرومُ في أدَنىَ الأرَْض وهُمْ من بعْدِ غَلَبهِمْ سَيغَْلِبوُن في  بِضْْ ِ ِ galip geleceğini haber veren “هُوَ الهذِي أرَْسَلَ رَسوُلَهُ ; İslam’ın sâir dinler üzerine üstün geleceğini müjdeleyen “”سنين; Yahudilerin müptela olduğu dünya ”باِلهُدىَ وَدِينِ الْحقِّ لِيظُْهِرَهُ عَلىَ الديّنِ كله ولو كره المشركونقلُْ ياَأيَهَُّا الهذِينَ هَادوُا إنِْ زَعَمْتمُْ أنَهكُمْ أوَْلِياَءُ هلِلَِّ مِنْ دوُنِ النهاسِ  hırsı ve ölüm korkusunu haber veren “

; Kur’ân’a asla ”فتَمََنهوُا الْمَوْتَ إنِْ كُنْتمُْ صَادِقيِنَ وَلََ يتَمََنهوْنَه ُ أبَدَاً بمَِا قدَهمَتْ أيَْدِيهِمْ وَا هللَُّ عَلِيمٌ باِل هظالِمِينَ وَإِنْ كُنْتمُْ فيِ رَيْبٍ مِ هما نَ هزلْناَ عَلىَ عَبْدِناَ فأَتْوُا بِسُورَةٍ مِنْ مِ ثْلِهِ nazîre yapılamayacağını ilan eden “وَادْعُوا شُهَداَءَكُمْ مِنْ دوُنِ ا هللَّ ِ إنِْ كُنْتمُْ صَادِقيِنَ فنَنِْ لمَْ تفَْعلَوُا وَلنَْ تفَْعلَوُا فاَتهووُا النهارَ الهتيِ وَقوُدهَُا النهاسُ وَالْحِجَارَةُ

; kâfirlerin oluşturduğu topluluğun hezimete uğrayacağından bahseden ”أعُِدهتْ لِلْكَافِرِينَ لوَدَْ صَدقََ ا هللَُّ رَسُولَهُ الرُّؤْياَ باِلْحَقِّ ; Mekke’nin fethini müjdeleyen “”سَيهُْزَمُ الْجَمْ ُ ِ وَ يوَُلُّونَ الدبُّرَُ “ve Müslümanların  ”لتَدَْخُل هنُ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ ا هللَُّ آمِنيِنَ مُحَلِّوِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُوَصِّرِينَ لََ تخََافوُنَ

alacakları ganimetleri, dolayısıyla da kazanacakları birçok zaferi haber veren “ وَعَدكَُمُ

11âyetlerini zikretmektedir. ”ا هللَُّ مَغَانِمَ كَثيِرَةً تأَخُْذوُنهََا فعََ هجلَ لكَُمْ هَذِهِ وَكَ هف أيَْدِيَ النهاسِ عَنْكُمْ

er-Rummânî ile çağdaş olan el-Hattâbî (v. 388/998); Kur’ân’ın sadece istikbâlden haber vermesi yönüyle mucize olduğunu zannedenlerin varlığından bahsederek onları benimsemediğini belirtir. Bununla beraber o, “…الم غُلِبَتِ الرومُ” ve

-gibi âyetlerin ihbâr 13”قلُْ لِلْمُخَلهفِينَ مِنَ الْأعَْرَابِ سَتدُْعَوْنَ إلِىَ قَ وْمٍ أوُلِي بأَسٍْ شَدِيدٍ توُاَتلِوُنهَُمْ أوَْ يسُْلِمُونَ “

ı gayb yönüyle Kur’ân’ın i‘câz vecihlerinden olduğunu, vâkıanın da bu haberlerin doğruluğunu tasdik ettiğini ancak bu tür bir i‘câzın her sûre ve âyette bulunmadığını önemle vurgular.  

Zikredilen iki isimle çağdaş olan meşhur Eş‘arî kelâmcı Kâdı Ebû Bekr elBâkıllânî (v. 403/1013) İ‘câzu’l-Kur’ân adlı müstakil eserinde Kur’ân’ın gaybî ihbâratıyla ilgili pek çok âyetin bulunduğunu söyleyerek üç âyete dikkat çekmiştir. Bunların ilki er-Rummânî’nin de zikrettiği “ هُوَ الهذِي أرَْسَلَ رَسُولَهُ باِلهُدىَ وَدِينِ الْحقِّ لِيظُْهِرَهُ

عَلىَ الديّنِ كله ولو كره المشركون” âyetidir. el-Bâkıllânî, söz konusu âyetteki gaybî müjdenin Hz. Peygamber (sas) zamanında aynen tahakkuk ettiğini, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde yapılan fetihlerde bile İslam ordularının bu müjdenin verdiği teminatla kendinden emin hareket ettiğini belirtir. Müellifin değindiği diğer iki âyet ise Âl-i İmran, 3/12 ve er-Rummânî’nin de bahsetmiş olduğu Bedir Savaşı hakkındaki Enfâl, 8/7. âyetleridir.

İslam düşünce tarihinde adeta bir dönüm noktası olan el-Gazâlî (v. 505/1111) de Hz. Peygamber’in (sas) kevnî mucizelerinin yanı sıra, Kur’ân’la yaptığı meydan okumanın kâfirleri âciz bıraktığına vurgu yapar. Kur’ân fesahat, belağat, cezâlet ve nazım açısından mucizedir. Bununla beraber Hz. Peygamber (sas) ümmî olduğu ve eski kitaplarla hemhâl olmadığı halde geçmiş zamanda yaşananlardan; Rûm, 30/1-4 ve Fetih, 48/27 gibi âyetlerle de istikbâlde olacak vukuâttan Kur’ân vasıtasıyla haber vermektedir. Geçen zaman, söz konusu ihbâratın tahakkukuyla onun nübüvvetini doğrulamıştır. Nitekim bu tür gaybî bilgilere muttali olmak ancak Allah’ın bildirmesiyle mümkündür.

Müfessirlerin hemen hepsinin çeşitli sûre ve âyetler sadedinde Kur’ân’ın i‘câz yönlerinden biri olarak- verdiği gaybî haberlere temas ettikleri daha önce belirtilmişti. Örneğin Fahruddîn er-Râzî (v. 606/1209) Mesed Sûresi’nin19 tefsirinde, söz konusu sûrenin üç vecihle gayptan mucizevî bir şekilde haber verdiğini ifade eder. İlki Ebû Leheb’in dünyada yaşayacağı akıbet ve hüsranından haber vermesidir. İkincisi, malının ve çocuklarının ona bir fayda sağlamayacağıdır. Üçüncüsü ise onun cehennem ehli olduğundan haber vermesidir. Bu üç gaybî ihbâr da aynen tahakkuk etmiştir. Nitekim o, fecî bir akıbetle ve küfür üzere ölüp gitmiş kimse de onu bu hüsrandan kurtaramamıştır.

Ulûmu’l-Kur’ân sahasında en meşhur eserlerden biri olan el-Burhân’ın müellifi Bedrüddin ez-Zerkeşî (v. 794/1391) Kur’ân’ın verdiği gaybî haberleri üçlü bir tasnifle ele alır. Bunların ilki, istikbalde meydana hadiseleri ihbar etmesidir. Bazıları yukarıda da zikredilen, Fetih, 48/16; Kamer, 54/45; Fetih, 48/27; Nûr,

24/55; Rûm, 30/1-4. gibi âyetlere vurgu yapan ez-Zerkeşî bu türden daha başka âyetler olduğunu da ifade eder. İkinci kısım, Kur’ân’ın peygamber kıssalarını ve mazide yaşanmış bir kısım hadiseleri, onlara bizzat şahit olunmuşçasına kesin bir dille anlatmasıdır; “…تلِْكَ مِنْ أنَْباَءِ الْغيَْبِ نوُحِيهَا إلِيَْكَ مَا كُنْتَ تعَْلَمُهَا أنت ولَ قومك من قبل” âyeti

bunu ifade etmektedir. Üçüncü kısım ise, insanların sakladıkları bir takım duygu ve düşüncelerinin Kur’ân’da izhar edilmesidir. Uhud Savaşı’ndan bahseden “ إذِْ هَ همتْ

…وَإذِاَ جَاءُوكَ حَ هيوْكَ بمَِا لَمْ يحَُيكَِّ بِهِ ا هللَُّ ; Yahudiler hakkında nâzil olan “”طَائفِتَاَنِ مِنْكُمْ أنَْ تفَْشَلََ…

…وَيوَوُلوُنَ فيِ أنَْفسُِهِمْ لَوْلََ يعُذَِبّنُاَ الله”; Bedir ashâbının içinden geçen arzuyu ortaya koyan

; kezâ Yahudilerin ”وَإذِْ يعَِدكُُمُ اه للَُّ إحِْدىَ ال هطائفَِتيَْنِ أنَههَ ا لكَُمْ وَتوََدوُّنَ أ هنَ غَيْرَ ذاَتِ ال هشوْكَةِ تكَُونُ لكَُم…“

…فَتمََنهوُا الْمَوْتَ إنِْ كُنْتمُْ صَادِقيِنَ وَلََ يتَمََنهوْنَهُ ölümü ebediyyen temenni etmeyeceklerine dâir “

…أبَدَاً”27 âyetleri bu cümledendir.

Kur’ân’ın söz konusu i‘câz yönüne farklı eserlerinde ez-Zerkeşî’yi takiben aynı tasnifle değinen Celâluddin es-Suyûtî (v. 911/1505), el-Hattâbî’nin de dikkat çektiği gibi Kur’ân’ın i‘câzının kimileri tarafından, onun sadece istikbalden haber vermesi şeklinde telakki edildiğinden bahseder. Bazılarınca Kur’ân’ın geçmiş hadiselerden ve peygamber kıssalarından bahsetmesi, kimilerine göre ise insanların dışa vurmadıkları bir takım duygu ve düşüncelerini açığa çıkarması onun i‘câz yönüdür. Ancak İslam âlimlerinin, özellikle Kur’ân’ın fesahat, belağat ve nazım yönüne vurgu yaptıkları, bununla birlikte birçok i‘câz yönünden de söz ettikleri görülmektedir. Bu meyanda Kur’ân’ın gaybî ihbâratı, onun i‘câz vecihlerinden sadece biridir. Dolayısıyla ortaya konan sair i‘câz vecihlerinin de tamamı doğrudur ve “Kur’ân’ın i‘câzı” denildiği zaman bu vecihlerin toplamı kastedilmektedir. es-Suyûtî Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiyesiyle ilgili, bazılarını yukarıda yer verdiğimiz müelliflerin de zikrettiği; Fetih, 48/27; Rûm, 30/3-4; Fetih, 48/28 (Tevbe, 9/33; Saff, 61/9); Nûr, 24/55; Nasr, 110/1; Tevbe, 9/14; Âl-i İmrân, 3/11132 gibi ayetlere dikkat çekmekte ve ihbâr edilen bütün hususların aynen tahakkuk ettiğini ifade etmektedir: Romalılar birkaç yıl içinde Farslılara galip gelmiş, Hz. Peygamber

(sas) henüz vefat etmeden bütün bölge Arapları fevç fevç İslam’a girmiş, Allah müminleri yeryüzüne hâkim kılmış, İslam müminlerle birlikte arzın en doğusundan en batısına kadar hükümferma olmuştur. es-Suyûtî, yukarıda sayılanların dışında münâfıkların ve Yahudilerin sırlarını açığa döken âyetlerin bulunduğunu ifade ederek bazılarına ez-Zerkeşî’nin de değindiği; “…إ نِها “ ;”…يخُْفوُنَ فيِ أنَْفسُِهِمْ مَا لََ يبُْدوُنَ لكََ …“ ;34”…وَيوَوُلوُنَ فيِ أنَْفسُِهِمْ لَوْلََ يعُذَِبّنُاَ الله وَا هللَُّ يعَْصِمُكَ مِنَ النهاسِ …“ ;”كَفَ يْناَكَ الْمُسْتهَْزِئيِنَ…” âyetlerine vurgu yapar. Özellikle Hz.

Peygamber’in (sas), istihzâ eden kâfirlerin hakkından Allah’ın geleceğini ashâbına müjdelediğini ve aynen haber verildiği gibi onların helâk olduğunu; kezâ Hz. Peygamber’in (sas) birçok suikast girişiminden hıfz-ı İlâhî ile muhafaza edildiğini, bunların herkesçe malum ve maruf vukuattan olduğunu belirtir.38 es-Suyûtî’ye göre Kur’ân’ın gayptan haber verişinin diğer bir yönü de geçmiş hadiseler hakkında yaptığı ihbârattır. Herkesçe malum olduğu üzere Hz. Peygamber (sas) ümmiydi ve okuma-yazma öğrenmemişti. Kadîm kitaplardan geçmiş ümmetler, peygamberler ve hadiseler hakkında mâlumat elde etmesi mümkün değildi. Bununla birlikte ehl-i kitap birçok soru yönelterek onu zor durumda bırakmaya kalkışmış ancak nâzil olan âyetler onlara en güzel şekilde cevap vermiştir. Kur’ân’da, geçmiş peygamberlerin kavimleriyle olan mâceralarından; yaratılışın başlangıcından; Suhufı İbrâhim, Tevrat, İncil ve Zebûr’da yer alan bir takım bilgilerden; Ruh, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf ve Hz. İsa’nın mahiyetlerinden; recmin hükmünden, İsrâil’in (Hz. Yakub) kendi nefsine haram kıldığı şeyden, İsrâiloğulları’na hayvanların hangi kısımlarının haram kılındığından; kezâ onlara nelerin helâl kılındığından ve aslında helâl olduğu halde azgınlıklarından dolayı Allah’ın onlara haram kıldığı şeylerden bahseden âyetler bu cümledendir. Kur’ân’da, tahrife uğramayan sahih Tevrat ve İncil’in muhtevâlarına yapılan bu tür atıflar “ ذلَِكَ مَثلَهُُمْ فيِ التهوْرَاةِ وَمَثلَهُُمْ فيِ الِْْنْجِيلِ” gibi âyetlerle de açıkça belirtilmiştir.40

Yirminci yüzyılda ulûmu’l-Kur’ân’a dâir telif edilmiş en kapsamlı ve nitelikli eserin müellifi olan ez-Zürkânî (v. 1367/1948); ez-Zerkeşî ve es-Suyûtî’yi takiben aynı üçlü tasnifi kullanmış ancak Kur’ân’ın hâlden gaybî haberler veriş keyfiyetini ikiye ayırmıştır. İlki Kur’ân’ın Yüce Allah’tan, meleklerden, cinlerden, cennetten, cehennemden ve benzeri ahiret ahvâlinden haber vermesidir. Hz. Peygamber’in (sas) bunlar hakkında ilim sahibi olması, hele ki görerek bahsetmesi mümkün değildi. Bununla birlikte ilgili konularda onun Kur’ân’la haber verdiği her şey, önceki peygamberlerin getirdiği ilâhî mesajların teyidi ile müeyyed idi. İkinci kısım ise

وَمِنَ النهاسِ Kur’ân’ın, münâfıkların hallerini ihbâr edip onları adeta rüsvây etmesidir. “مَنْ يعُْجِبكَُ قَوْل ُهُ فيِ الْحَياَةِ الدنُّْياَ وَيشُْهِدُ ا هللََّ عَلىَ مَا فيِ قلَْبِهِ وَهُوَ ألَدَُّ الْخِصَامِ وَإذِاَ توََلهى سَعىَ فيِ الْأرَْضِ لِيفُْسِدَ

ve münâfıkların inşâ ettiği Dırâr Mescidi’yle  ”فِيهَا وَيهُْلِكَ الْحَرْثَ وَالنهسْلَ وَا هللَُّ لَ يحُِبُّ الْفَسَاد َوَالهذِينَ  اتهخَذوُا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتفَْرِيواً بيَْنَ الْمُؤْمِنيِنَ وَإِرْصَاداًَ لِمَنْ حَارَبَ ا هللََّ وَرَسُولهَُ مِ نْ قبَْلُ ilgili “âyetler bu türdendir. ez-Zürkânî özellikle  42”وَليََحْلِف هنُ إنِْ أرََدْناَ إلَِّ الْحُسْنىَ وَا هللَُّ يَشْهَدُ إنِههُمْ لكََاذِبوُ نَ

Tevbe Sûresi’nde bu türden birçok örneğin bulunduğunu ifade etmektedir. Müellif bunlara ek olarak, daha önce gizli olan ve bilimsel gelişim sayesinde ancak yirminci yüzyılda keşfedilen bazı Kur’ânî hakikatleri de bir gaybî ihbar türü sayarak tarih, tıp ve sosyoloji sahalarından birer örnek verir.  

Netice itibariyle Kur’ân’ın “mazi”de yaşanan hadiseleri açıklaması, “istikbal”de olacak vakıalardan haber vermesi ayrıca nüzûl süreci itibariyle “hal/şimdiki zaman”dan; yani bazen müminlerin bazen Mekke müşriklerinin bazen de ehl-i kitabın açığa vurmadıkları niyet, temenni ve düşünceleri ihbar ederek ortaya koyması, ilk dönemden beri onun en önemli i‘câz yönlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Son zamanlardaki araştırmalar da genel itibariyle bu unsurlar

ekseninde dolaşmakta; bazı araştırmacıların Kur’ân’ın mazi, hal ve istikbâlden gaybî ihbâratına, “süresiz gayb” veya “bilimsel keşiflerden haber vermesi”  şeklinde dördüncü bir başlık eklediği de görülmektedir.  

Bedîüzzaman’ın Meseleye Yaklaşımı

Bedîüzzaman Said Nursî’nin Sözler adlı eseri, hacimce kimi yüz sayfayı aşan kimi sadece üç sayfadan müteşekkil otuz üç “Söz”den yani risâleden (bölümden) oluşmaktadır. Nursî, tertip itibariyle “25. Söz” olarak te’lif ettiği “Mu‘cizât-ı Kur’âniye” adlı risâlesini Kur’ân’ın çeşitli i‘câz vecihlerinin beyânına tahsis etmiştir. Sözler’in en hacimli risâlesi olan bu eser kendi içinde üç “Şu‘le”ye; “Birinci Şu‘le” üç “Şuâ”a, “İkinci Şu‘le” üç “Nûr”a,  “Üçüncü Şu‘le” ise üç “Ziyâ”ya ayrılarak tasnif edilmiştir. Söz konusu tasnif itibariyle Birinci Şu‘le‘nin Üçüncü Şuâı’nın ilk bölümü (Birinci Cilve) Kur’ân’ın “İhbârât-ı Gaybiye”sine ayrılmıştır. Bunun da üçlü bir tasnifle (Üç Şavk) ele alındığı görülmektedir.

Müellif “Birinci Şavk”da, Kur’ân’ın geçmiş zamana dâir yaptığı ihbârattan ve verdiği gaybî haberlerden bahseder:

Birinci Şavk: Maziye ait ihbârat-ı gaybiyesidir. Evet, Kur’an-ı Hakîm bi’l-ittifak ümmî ve emîn bir Zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadet’e kadar enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuâtını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitabların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü Sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilaf ettikleri bahislerde musahhihane hakikat-ı vâkıayı faslediyor. Demek Kur’ân’ın nazar-ı gaybbînisi, o Kütüb-ü Sâlifenin umûmunun fevkınde ahval-i maziyeyi görüyor ki ittifakî meselelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor. İhtilafî meselelerde musahhihane onlara faysal oluyor. Halbuki Kur’ân’ın vukuât ve ahval-i maziyeye dâir ihbâratı aklî bir iş değil ki akıl ile ihbar edilsin. Belki semâa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifâkıyla kıraatsız, kitabetsiz, emânetle maruf, ümmî lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzûl ediyor. Hem o ahvâl-i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbar eder ki bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünki uzun bir hâdisenin ukde-i hayâtiyesini ve ruhunu alır, maksadına mukaddeme yapar. Demek Kur’ân’daki fezlekeler, hülâsalar gösteriyor ki; bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün maziyi bütün ahvâli ile görüyor. Zira bir zâtın bir fende veya bir sanatta mütehassıs olduğu; hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san’atçıkla, o şahısların meharet ve melekelerini gösterdiği gibi; Kur’ân’da zikrolunan vukuâtın hülâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuâtı ihata etmiş, görüyor, (tabir caiz ise) bir mehâret-i fevkalâde ile ihbâr ediyor.

Nursî’nin bu kısımda dikkat çektiği noktaları şu şekilde belirlememiz mümkündür:

  • Öncelikle Kur’ân, “ümmî” bir zâtın lisanından dökülmekte ve Hz. Âdem’den Asr-ı Saadet’e kadar yaşamış olan birçok peygamberin yaşam hikâyelerinden önemli kesitleri, olayları, kavimleriyle geçirdikleri maceraları zikretmektedir. Üstelik bunu yaparken, bazen önceki kutsal kitapların ittifak ettikleri noktaları tasdik bazen de ihtilaflı hususları tashih etmektedir. O halde Kur’ân’ın geldiği kaynak, geçmişte yaşanan bütün hadiselerin eksiksiz şekilde kayıt altına alındığı bir ilim olmalıdır. O da Allah’ın sonsuz ilmidir.
  • Maziye dâir olayları haber vermenin “aklî” bir faaliyet değil işitme ve rivâyet etmeye dayalı “naklî” bir faaliyet olduğu malumdur. Normal şartlarda herkesin, okuma-yazma bilmese bile duyduğu bazı şeyleri nakletmesi imkân dâhilindedir ancak nakledilen bilgi miktarı hacimce Kur’ân boyutundaki bir kitaba denk geliyorsa durum değişecektir. Bu bakımdan nakil faaliyeti kâmil anlamda, duyduğunu yazıyla kayıt altına alabilen ve kayıt altına alınmış bilgileri okuyabilen insanlara mahsus bir iştir. Kur’ân’ın verdiği sâdık haberler ise, dost ve düşmanın ittifakıyla hem “Ümmî” hem de “Emîn” sıfatlarıyla anılan, okuma-yazma öğrenmemiş olan Hz. Peygamber’e (sas) nâzil olmuştur. O halde bu kelâm ona değil, sonsuz ilim sahibi olan Allah’a aittir.
  • Üslûp itibariyle Kur’ân’ın; geçmişte yaşanmış bütün ahvâli en ince detaylarıyla bilen ve bu ilim ışığında, bahsettiği her hadisenin en hayâtî noktasını ve ruhunu beyan eden bir zâtın kelâmı olduğu anlaşılmaktadır. Nursî, anlatmak istediği hakikati şöyle bir misâlle ortaya koyar: Bir fennin veya sanatın, hem birkaç kelimeyle/kısaca hem de eksiksiz bir özetini/tarifini yapmak için, o alanda uzman olmak ve maharet gerektiren o ilmin/işin künhüne vâkıf olmak gerekir. Kur’ân’da beyan edilen haberlerin öz/ruh açısından mahiyeti ve söz konusu haberlerde mutlak hikmetin/maslahatın asıl maksat yapılmış olması göz önüne alındığında; bu kelâmın ancak sonsuz ilim sahibi, her şeyi bilen, gören ve gözeten Allah’tan gelmiş olabileceği anlaşılmaktadır.

Müellif meselenin ikinci boyutunu şu şekilde ortaya koyar:  

İkinci Şavk: İstikbâle ait ihbârat-ı gaybiyesidir. Şu kısım ihbâratın çok envaı var. Birinci kısım hususîdir; bir kısım ehl-i keşif ve velâyete mahsustur. Meselâ Muhyiddin-i Arabî  “ الم غُلِبتَِ الرُّومُ” Sûresi’nde pekçok ihbârat-ı gaybiyeyi bulmuştur. İmam-ı Rabbanî, sûrelerin başındaki mukatta‘at-ı hurûf ile çok muamelât-ı gaybiyenin işâretlerini ve ihbâratını görmüştür ve hâkeza… Ulema-i bâtın için Kur’ân, baştanbaşa ihbârat-ı gaybiye nevindendir. Biz ise, umûma ait olacak bir kısmına işâret edeceğiz. Bunun da pek çok tabakâtı var. Yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz. İşte Kur’ân-ı Hakîm, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “ل تَدَْخُل هنُ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ انِْ شَاءَ “ ;51”فاَصْبِرْ ا هنِ وَعْدَ اللَِّّ حَ  ق هُ وَ الهذِى ارَْسَلَ رَسُولهَُ باِلْهُدىَ وَدِينِ الْحَقِّ لِيظُْهِرَهُ عَلىَ الدِيّنِ “ ;52”اللَّّ ُ آمِنيِنَ مُحَلِوِّينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُوصَِّرِينَ لََ تخََافوُنَ امَْ “ ;55” فَسَتبُْصِرُ وَيبُْصِرُونَ باِيَِّكُمُ الْمَفْتوُنُ “ ;54”وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلبَِهِمْ سَيَغْلِبوُنَ فىِ بضِْْ ِ سِنيِنَ لِلَِّّ اْلَمَْرُ “ ;”كُلِّهِ

;57”وَاللَُّّ يَعْصِمُكَ مِنَ النهاسِ “ ;56”يَووُلوُنَ شَاعِرٌ نتَرََ هبصُ بهِِ رَيْبَ الْمَنوُنِ قلُْ ترََ هبصُوا فَاِِنىِّ مَعَكُمْ مِنَ الْمُترََبصِِّينَ سَنرُِيهِمْ آياَتنِاَ فىِ اْلآفاَقِ وَفىِ انَْفسُِهِمْ حَتهى يتَبَ هيَنَ لَهُمْ  انَههُ “ ;59”وَ لنَْ يتَمََنهوْهُ ابَدَاً“ ;”فَاِنْ لمَْ تفَْعَلوُا وَ لنَْ تفَْعَلوُا“قلُْ لئَنِِ اجْتمََعَتِ الَِْنْسُ وَالْجِنُّ عَلىَ انَْ ياَتْوُا بِمِثْلِ هذاَ الْورُْآنِ لََ ياَتْوُنَ بِمِثْلِهِ وَ لوَْ كَانَ بَعْضُْهُمْ لِ بَعْ ٍ ٍ “ ;”الْحَقُّ ياَتِْى اللَُّّ بِووَْمٍ يحُِبُّهُمْ وَيحُِبوُّنهَُ اذَِلهةٍ عَلىَ الْمُؤْمِنيِنَ اعَِ هزةٍ عَلىَ الْكَافِرِينَ يجَُاهِدوُنَ فىِ سَبيِلِ اللَِّّ وَلََ يَخَافوُنَ “ ;”ظَهِيرًاقلُْ هُوَ ال هرحْمنُ آمَنها بهِِ وَعَليَْهِ توََ هكلْناَ فَسَتعَْلَمُونَ مَنْ هُوَ “ ;63”وَقلُِ الْحَمْدُ لِلَِّّ سَي رُِيكُمْ آياَتِهِ فتَعَْرِفوُنَهَا“ ;”لوَْمَةَ لَئَمٍِ وَعَدَ اللَُّّ اهلذِينَ آمَنوُا مِنْكُمْ وَعَمِلوُا ال هصالِحَاتِ ليََسْتخَْلِفنَههُمْ فىِ اْلَرَْضِ كَمَا اسْ تخَْلفََ اله ذِينَ مِنْ “ ;”فىِ ضَلَلٍَ مُبيِ نٍgibi çok âyâtın ifade ettiği  65”قبَْلِهِمْ وَليَمَُكِّن هنَ لَهُمْ دِينَهُمُ الهذِى ارْتضََْى لَهُمْ وَليَبُدَِلّنَههُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ امَْناًihbârat-ı gaybiyedir ki aynen doğru olarak çıkmıştır. İşte pek çok itirâzat ve tenkîdâta maruz ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir Zâtın lisanından böyle tereddütsüz, kemâl-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsûku ihsâs eden bir tarzda böyle ihbârat-ı gaybiye, katiyyen gösterir ki; o Zât, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor.

Kur’ân’ın istikbâle dair verdiği haberlerden bahseden bu kısımda Nursî’nin dikkat çektiği bazı unsurları da yukarıdaki üç maddenin devamı olarak şöyle sıralamamız mümkündür:

  • Nursî’ye göre, Kur’ân’ın gelecek zamanda vukua gelecek hâdisatla ilgili verdiği haberlerin bir kısmı hususîdir. Herkesin mânevî kuvveti, ilmî derinliği ve keşif/sezgi kabiliyeti bu kısma muttali olmak için yeterli değildir. Bu kısmın sarih lafızlardan ziyâde âyetlerin işârî boyutuyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu kısım keşif ve kerâmet ehli evliyaya mahsustur. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin (v. 638/1239) Rûm Sûresi’nde keşfettiği pek çok gaybî ihbar; İmam-ı Rabbânî’nin (v. 1034/1624) bazı sûrelerin başlarında bulunan hurûf-ı mukatta‘a’dan istihraç ettiği bir takım ihbar ve işâretler bu nevidendir. Müellife göre, eşyanın bâtınına vâkıf olan ilim ehli için Kur’ân baştanbaşa gaybî haberlerle dolu bir ilâhî hazinedir.
  • Kur’ân’ın istikbâlden verdiği haberlerin ikinci kısmı umumidir, sarih lafızlardadır ve herkese açıktır. Nursî bu kısmın da aslında pek çok tabakadan ibaret olduğunu ifade ederek bir tabakasını beyan ettiğini belirtir. Bakara, 2/24, 95; Mâide, 5/54, 67; İsrâ, 17/88; Nûr, 24/55; Neml, 27/93; Rûm, 30/3-4, 60; Mümin, 40/55, 77; Fussilet, 41/53; Fetih, 48/27-28; Tûr, 52/30; Mülk, 67/29; Kalem, 68/5-6 olmak üzere toplam on dokuz âyete atıf yaptığı görülen müellif; söz konusu âyetlerde verilen haberlerin aynen tahakkuk ettiğini ifade eder.
  • Hz. Peygamber (sas) hem müşrikler hem de ehl-i kitap tarafından pek çok haksız itiraz ve tenkide maruz kalmıştır. Dolayısıyla verdiği haberlerde vuku bulacak en küçük bir hata ihtimali bile muarız düşmanlarının acımasız saldırılarına ve bir nevi galip gelmelerine vesile olabilecekti. Durum böyleyken Hz. Peygamber’in (sas) lisanından dökülen âyetlerde tereddütsüz ve kesin bir ciddiyetle çeşitli gaybî haberler verilmiştir. Bu ise onun, her şeyi bilen Rabbi’nin talimatıyla ve O’nun sonsuz ilmine dayanarak konuştuğunu göstermektedir.

Kur’ân’ın mazi ve istikbâle dâir yaptığı ihbârat-ı gaybiyesini bu şekilde özetleyen Nursî’nin dikkat çektiği üçüncü yön; İlâhî hakikatler, kevnî hakikatler ve âhiret ahvaliyle ilgili verilen gaybî haberlerdir. Müellifin ilgili ifadeleri şu şekildedir:

Üçüncü Şavk: Hakâik-i İlâhiyeye ve hakâik-i kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dâir ihbârat-ı gaybiyesidir. Evet Kur’ân’ın hakâik-i İlâhiyeye dâir beyânatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-i âlemin muammasını açan beyânat-ı kevniyesi, ihbârat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünki o hakâik-i gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhî hükemâları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur. Hem Kur’ân, gösterdiği o hakâik-i İlahiye ve o hakâik-i kevniyeyi beyandan sonra ve safâ-i kalp ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyâtından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukûlü “Sadakte” deyip o hakâikı kabul eder; Kur’ân’a “Bârekâllah” der. Bu kısmın, kısmen Onbirinci Söz’de izâh ve isbâtı geçmiştir. Tekrâra hacet kalmamıştır. Amma ahvâl-i uhreviye ve berzâhiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor fakat Kur’ân’ın gösterdiği yollar ile, onları görmek derecesinde isbât ediyor. Onuncu Söz’de, Kur’ân’ın şu ihbârat-ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izâh ve isbât edilmiştir. Ona müracaat et.

Nursî’nin ifadelerinden, onun “ihbârat-ı gaybiye” kavramını sadece geçmiş ve gelecek zamanda olmuş/olacak hadiselerin beyanıyla sınırlamadığı anlaşılmaktadır. Bunlarla birlikte insanlar için “gayb” olan ve İlahî vahiy olmaksızın bilinmesi mümkün olmayan hakikatlerin izhar edilmesi de bu cümledendir. Maddeler halinde sıraladığımız diğer hususların devamı olarak, “Üçüncü Şavk”ta vurgulanan bazı noktaları şöylece ele alabiliriz:

  • Allah’ın Kur’ân’da belirtilen isim ve sıfatlarını, kullarıyla muâmele keyfiyetini, sünnetullah/âdetullaha dâir bir takım bilgileri ve bunlar gibi hususları Nursî’nin “hakâik-ı İlâhiye” diyerek ifade ettiği kavram içinde mütâlaa etmek mümkündür. Nitekim iman edenler, varlığına dâir delillere dayanarak Allah’ı bilip kabul etseler de sınırlı insan aklının, mâhiyet açısından Allah’ı kavraması muhâldir. Dolayısıyla insan, Allah’ı, O’nun kendini tarif/tavsif edip bildirdiği kadarıyla bilip tanıyabilecektir. Bu da ancak seçilmiş elçilere gönderilen vahiyle mümkündür. İşte en son İlâhî mesaj ve Hz. Peygamber’in (sas) en büyük mucizesi olan Kur’ân’da Rabbimizin kendi hakkında verdiği haberler; Nursî’ye göre, bizim için başka bir yolla ulaşılması mümkün olmayan “gaybî” ihbârat nevindendir.
  • Bu tür ihbâratın ikinci boyutu, kabaca bir ifadeyle “Allah’ın kullarından ne talep ettiği” ile ilgilidir. Nitekim Rabbimizin bu kâinatı ve içindeki her bir unsuru ibret dolu birer keyfiyetle yaratması; insanı, çeşitli üstün meziyetler vererek bu dünya hayatına/imtihanına göndermesi elbetteki “boşuna” değildir. Ancak bu dünya hayatının bir “imtihan” olduğu, insanın varlık âlemine “boşuna” gönderilmediği, her bir ferdin Allah’ı tanımakla ve O’na ibadet/tâatle mükellef olduğu türünden ne kadar bilgimiz varsa hepsinin kaynağı ilâhî vahiydir. Başta Rabbimizi bize Kur’ân ve dolayısıyla Hz. Peygamber (sas) bildirmektedir. Hz. Peygamber’in nübüvveti/risâleti de yine Kur’ân’ın şâhitliği ve i‘câzıyla sâbittir. Allah’ı razı etmek için kulların ne yapması gerektiğini Kur’ân olmadan bilmek mümkün değildir; Allah-insan, insaninsan ve insan-eşyâ arasındaki her türlü ahkâm, insanî amel boyutuyla haramlar ve helâller ondan öğrenilmektedir.   

Bu çerçevede Müellifin ifadesiyle “tılsım-ı kâinat”ın keşfini ve “hilkat-i âlemin muammâsı”nın çözümünü sağlayan haberler, Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiyesinin “en mühimmi”dir. Nitekim insan aklının bu gaybî hakikatleri vahiy olmaksızın keşfetmesi imkân dâhilinde değildir. Zamanla beşerin ilmî/fikrî seviyesi yükselmekte fakat Kur’ân’ın öğrettiği hakikat ve hikmeti geride bırakmak şöyle dursun her geçen gün insanın, Kur’ân’ın hikmet dolu esaslarına karşı hayretini arttırmaktadır. Şu veya bu sebeple ilâhî vahyi nazara almaksızın insanın varoluşuna, mâhiyetine ve dünyadaki vazifesine ilişkin fikir yürüten en dâhî filozofların ortaya attıkları düşüncelerle Kur’ânî ilke ve esaslar kıyaslandığında billurlaşan bu gerçek, aynı zamanda dinsiz felsefenin ilâhî vahiy karşısındaki iflâsını ilan etmektedir.

  • Müellifin son olarak değindiği husus, Kur’ân’ın ölüm sonrası âhiret hayatıyla ilgili verdiği gaybî haberlerdir. Henüz dünya hayatı safhasında bulunan herkes için, ölüm sonrası karşılaşılacak ahvâl gayp perdesi altında gizlidir ve insan aklının kendi başına elde edeceği bir bilgi türü değildir. Bu paralelde Kur’ân’ın kıyamet, haşir, muhasebe, mizan, melek gibi kavramlarla; cennet ve cehennem ahvâliyle ilgili verdiği bütün haberler, söz konusu gayp perdesini aralayarak insanoğlunu bekleyen akıbeti resmetmektedir. Örneğin haşir, yani ruhların bedenlere iâdesiyle diriliş meselesi bu gaybî hakikatlerden biridir. Nursî bu noktada yine Sözler eserindeki “10. Söz/Haşir Risalesi”ne gönderme yaparak, Kur’ân’ın bu ihbârat-ı gaybiyesinin ne derece doğru ve hak olduğunun o risalede ispat edildiğini ifade etmektedir.  

Değerlendirme ve Sonuç

“İ‘câzü’l-Kur’ân” kimilerince Kur’ân’ın “istikbâlden haber verme” özelliğine hasredilmişse de bu düşünce İslam bilginleri tarafından tasvip görmemiştir. Dolayısıyla Kur’ân’ın istikbâlden haber vermesi de belağatı, fesahatı, cezâleti, nazmı gibi özelliklerinden biridir ve “İ‘câzü’l-Kur’ân” bu gibi unsurların toplamından oluşmaktadır. Konuyu ele alan en kadîm ve en meşhur müelliflerin tespitleri ışığında, Kur’ân’ın i‘câz vecihlerinden biri olan “ihbârat-ı gaybiye”nin üç kısımda incelendiği görülmektedir. Bunlar; geçmiş zamanda yaşananların haber verilmesi, gelecek zamanda vukua gelecek olan bir takım hadiselerin ihbâr edilmesi ve Kur’ân’ın nüzûlü hengâmında bazı kişi veya toplulukların izhar etmedikleri fikirlerinin/niyetlerinin nâzil olan âyetlerle açığa vurulmasıdır. Özellikle ilk iki husus hemen herkesçe vurgulanırken; üçüncü sırada belirtilen orijinal noktaya Zerkeşî ve Suyûtî gibi bazı müellifler tarafından dikkat çekilmiştir. Her müellif kendince farklı âyetlere dikkat çekerken; genel anlamda (Fetih, 48/27) ve (Rûm, 30/1-4) gibi bazı âyetler hemen herkes tarafından istikbâlden haber veren âyetlere örnek kabul edilmiştir. Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiyesinin, bahsi geçen her üç boyutu da Kur’ân’ın hak olduğuna dâir birer delil mesâbesinde görülmüştür. Yani Ümmî bir zâtın Kur’ân vâsıtasıyla geçmiş hadiseleri aynen görür gibi tereddütsüz haber vermesi; gelecek zamanda yaşanacak bazı olayları ihbâr etmesi ve bunların bihakkın tahakkuku; son olarak âyetlerin anlık bilgiler vererek gizlenmeye çalışılan bir takım duygu ve düşünceleri izhâr etmesi onun taraf-ı ilâhî’den gönderildiğinin delilleridir. Mademki bu ihbârat beşerin takatini aşarak onu âciz bırakmaktadır, o halde Kur’ân’ın i‘câzı cümlesindendir. Görüldüğü gibi buradaki i‘câz vecihleri, Kur’ân’ın Hak’tan geldiğine dâir birer objektif delil olarak takdim edilmektedir.

Bedîüzzaman Saîd Nursî’nin, 25. Söz/Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi özelinde yukarıda belirtilen üçüncü kısma temas etmediği, bununla beraber “ihbârat-ı gaybiye” kavramına farklı açılımlar getirdiği görülmektedir. Ona göre, Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiye boyutuyla i‘câzının, sadece muhataba objektif delil takdim edici değil aynı zamanda kendi içinde derinlikli sübjektif bir yönünün de bulunduğu anlaşılmaktadır. Müellifin bahsettiği sıralama ile:

Kıraat ve kitabet ehli olmayan bir zât; Kur’ân vasıtasıyla maziye dâir olayları haber vermekte yani bir nevi nakil/rivâyet faaliyeti yapmaktadır. O halde tereddütsüz haberlerin nakledildiği bu âlî kelâm “ümmî” ve “emîn” olan mübelliğe değil, ancak sonsuz ilim sahibi Allah’a ait olabilir. Kur’ân üslûp itibariyle, bahsettiği hadisenin en hayâtî noktasını beyan ederek maslahatı asıl maksat yapmaktadır. Bu da söz konusu kelâmın ancak her şeyi bilen Allah’tan gelmiş olabileceğinin delilidir.

Nursî, Kur’ân’ın gelecek zamanda vukua gelecek hâdisatla ilgili verdiği haberleri iki kısma ayırır. Bir kısmı İbnü’l-Arabî ve İmam-ı Rabbânî gibi kerâmet ehli evliyaya mahsustur dolayısıyla bu kısım herkes için/objektif delil mesâbesinde değildir. İkinci kısmı ise sarih lafızlarda, herkesçe görülmesi mümkün olan ihbârattır. Mekke’nin fethini müjdeleyen (Fetih, 48/27); Romalıların mağlubiyetten sonra tekrar galip geleceklerine dâir (Rûm, 30/1-4) gibi bazı âyetler bu cümledendir.

Ayrıca taarruz için en küçük bir hatası gözlenen Hz. Peygamber’in (sas) Kur’ân’la tereddütsüz verdiği bu haberler, onun sonsuz ilm-i ilâhîye dayandığının delilidir. Geçen zaman bunu tasdik etmiştir.

Nursî’ye göre, Kur’ân’da Rabbimizin kendi hakkında (esmâ/sıfat/sünnetullah vb.) verdiği haberler de bizim için başka bir yolla ulaşılması mümkün olmayan “gaybî” ihbârat türündendir. Bu tür ihbâratın ikinci boyutu, “Allah’ın kullarından ne istediği” yani emir ve yasakları ile ilgilidir. Allah’ı razı etmek için kulların ne yapması gerektiğini bildiren “şeriat”, Kur’ân olmadan bilinmesi/tespiti mümkün olmayan emir ve yasaklar manzumesidir. Müellifin son olarak değindiği husus, Kur’ân’ın âhiret hayatıyla ilgili verdiği gaybî haberlerdir.

Son üç unsurun münkirler/kâfirler açısından Kur’ân’ın hakkaniyetine doğrudan ve objektif birer delilden ziyade dolaylı argümanlar oluşturduğu söylenebilir. Yani bir münkire, “Kur’ân Mekke’nin fethini haber verdi ve bu aynen tahakkuk etti” denildiği zaman Kur’ân’ın hakkaniyetine dâir bir delil/hüccet serdedilmiş olabilir ancak “Kur’ân Allah’ın esmâ ve sıfatından, bizden ne istediğinden (şeriat/hukuk esasları) ve ahiret ahvâlinden bahsediyor” demenin, Allah’a zaten inanmayan bir kimse açısından rasyonel veya psikolojik bir karşılığının olduğunu söylemek çok kolay değildir. O zaman söz konusu noktalar neden i‘câz vecihleri arasında zikredilmektedir? Bunun iki boyutundan bahsetmek mümkündür:

İlki, özellikle ilâhî vahye, ahirete ve bazı peygamberlere iman eden ehl-i kitaba karşı delil olma yönüdür. Nitekim Kur’ân, ehl-i kitabın da bildiği -en azından bildiğini iddia ettiği- Allah’ı; esmâsı, sıfatları ve sünnetullah kanunlarıyla en ayrıntılı ve en kâmil mânada anlatmakta ve adeta (İhlas Sûresi örneğinde olduğu gibi) “iman edilecek bir Allah ancak bu vasıflara sahip olabilir” diyerek onları ilzâm etmektedir. Öte yandan Kur’ân’ın öngördüğü şer’î esaslar, onların iman ettiği önceki şeriatlara nisbeten çıtanın yükselebileceği son sınırı göstererek en mükemmel çerçeveyi çizmiştir. Bu meyanda Kur’ân’dan çıkan İslâm şeriatının öngördüğü toplumsal sistemin harikuladeliği, bir beşer tarafından ihdâs edilmiş olma ihtimalini imkânsız kılmakta ve ilâhî olduğuna hüccet teşkil etmektedir. Kezâ Kur’ân’ın, ahiret ahvâlinden yaptığı bahisler de yine genel itibariyle ehl-i kitabın aşina olduğu melek, kıyamet, haşir, hesap, cennet, cehennem gibi unsurların en mütekâmil tasvirleriyle doludur ki bunların kaynağı ancak ilâhî vahiy olabilir. Öte yandan bahis mevzuu hususların bir kısmı, tâlî düzeyde inançsızlara karşı da delil oluşturabilecek niteliktedir.

İkinci boyut ise Kur’ân’a iman edenler açısından ortaya konan daha derinlikli, dahili/sübjektif delâlet yönüdür. Yani müellif, Kur’ân’a mücmelen iman eden müminler için de bir yönüyle “imânî farkındalık” oluşturmakta ve imanı takviye edici hususlara ilgi çekmektedir. Nitekim Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiyesinin Allah’ın esmâ ve sıfatına, ilâhî meşîet ve sünnetullaha bakan bu yönünün, dünya hayatında reel/rasyonel bir sağlamasını yapmak mümkün görünmemektedir. Kelâmî açıdan “öl de gör” şeklinde bir delil getirmenin mümkün olmadığı da düşünülürse bu kısmın daha ziyâde müminleri muhatap aldığı söylenebilir. Allah’ın, kullardan talep ettiği akîde ve amellerin (şeriat esasları) bildirilmesi de bu cümleden sayılabilir. Son tahlilde -diğer iman esasları gibi- Kur’ân’ın kelâmullah olduğu konusunda da öncelikle müminler kendi imanlarını takviye edip marifetullahta derinleşmelidirler.

Sonuç itibariyle Bedîüzzaman Saîd Nursî, Kur’ân’ın i‘câzına tahsis ettiği risâlesinin “ihbârat-ı gaybiye”yi ele alan üç sayfalık bölümünde; klasik İslâmî kaynaklarda mevcut tespitleri özetlerken, özgün sayılabilecek önemli diğer bazı hususları da Kur’ân’ın i‘câz vecihleri çerçevesinde mütâlaa etmiştir. Âyetlerle bildirilen İlâhî hakikatleri, şer’î hükümleri ve âhiret ahvaliyle ilgili bahisleri bu cümleden sayması, müellifin meseleye orijinal yaklaşımı olarak değerlendirilebilir.

Bu arada müellifin çağdaşı olan ez-Zürkânî’nin de Kur’ân’ın Yüce Allah’tan ve ahiret ahvâlinden haber vermesini, hâl itibariyle yapılan gaybî ihbârat cümlesinden saydığı ve iki müellifin bakış açılarının bu noktada kesiştiği görülmektedir. Bu bakış açısının daha sonraki araştırmacıları etkilediği de fark edilmektedir. Ayrıca Kur’ân’ın, ilmî bir takım gelişmeler sonucu ortaya çıkan bazı keşiflere yapmış olduğu gaybî işâretler konusunda da her iki müellifin hemfikir olduğu söylenebilir. Bununla beraber ez-Zürkânî’nin bir nevi ilke ve teori düzeyinde bıraktığı yaklaşımın Nursî tarafından (bu makalede ele almadığımız ilgili risalelerinde) oldukça detaylı bir şekilde ele alındığı anlaşılmaktadır.  

Şu halde “Mu‘cizât-ı Kur’âniye” Risalesi ekseninde Nursî’nin; Kur’ân vasıtasıyla insanların uyması talep edilen emir ve yasakları da gaybî ihbârat çerçevesine oturtarak perspektifi biraz daha genişlettiği ifade edilmelidir. Bazı velî zâtların âyetlerden bir takım gaybî işâretler istihraç etmesini Kur’ân’ın ihbârat-ı gaybiyyesi içinde zikretmesi de dikkat çekici diğer bir husustur. Bütün bunların ötesinde, “mu‘terize karşı ispat” sadediyle yetinmemesi, müminleri de birincil muhatap kitleye dâhil etmesi, bu arada yaptığı izahları mevcut imanı takviye edici unsurlarla zenginleştirmesi, müellifin metot açısından geleneksel çizgiye getirdiği en önemli özgün boyut olarak kendini göstermektedir.

Dipnotlar








49 Nursî, Sözler, s. 405.
66 Nursî, Sözler, s. 405-406.
67 Nursî, Sözler, s. 407.
68 Nursî, atıf yaptığı “11. Söz” risalesinde, belirttiği bu hususları detaylıca ele almaktadır. Bkz. Nursî, Sözler, s. 120-129.
69 Bkz. Nursî, Sözler, s. 48-119.

Kaynakça   

Akdemir, Mustafa Atilla, “Kur’ân ve İ‘câzü’l-Kur’ân (Gaybî Haberler)”, Kur’an ve Tefsir Araştırmaları-III, Ensar Neşriyat, İstanbul 2002, ss. 479-491.

Atmaca, Gökhan, “Kur’an’ın Evrenselliği Çerçevesinde Gaybî Haberler”, Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (DÜSBED), yıl: 8, sayı: 16, Nisan/2016, ss. 306-326.

el-Bâkıllânî, Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib (v. 403/1013), İ‘câzu’l-Kur’ân, thk.: Seyyid Ahmed Sokr, Dâru’l-Meârif, Mısır 1997.

Beki, Niyazi, Kur’ân’ın Yüksek ve Parlak Bir Tefsiri Risale-i Nur, Şahdamar Yayınları, İzmir 2008

Demirci, Muhsin, “Gaybî Bir Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy”, Kur’an ve Tefsir Araştırmaları-V (İslam Düşüncesinde Gayb Problemi-I), Ensar Neşriyat, İstanbul 2003, ss. 79-98.

el-Gazâlî, İmam Ebû Hamîd Muhammed b. Muhammed et-Tûsî (v. 505/1111), İhyâu Ulûmi’d-Dîn, IIV, Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut trz.

el-Hattâbî, Ebû Süleyman Hamd b. Muhammed (v. 388/998), Beyânu İ‘câzi’l-Kur’ân, (“Selâsu Resâil fî

İ‘câzi’l-Kur’ân” adıyla matbû eser içinde), thk.: Muhammed Halefullah/Muhammed Zağlûl Selâm, Dâru’l-Meârif, Mısır 1976.

İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim ed-Dîneverî (v. 276/889), Garîbu’l-Kur’ân, thk.: Said el-Liham, yayın yeri yok, trz.

Kara, Necati, “Kur’ân’da Gayb”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi., yıl: 1, sayı: 1, 1994, ss. 54-90. Karaçam, İsmail, En Büyük Mucize – Kur’ân-ı Kerim’im İlmi ve Edebi Sırları, İmaj, İstanbul 2005. Kaya, Murat, “Kur’an’ın Mucizeliği ve Bazı İ‘câz Vecihleri”, Araşan Sosyal Bilimler Enstitüsü İlmî Dergisi, 2006, cilt: I, sayı: 1-2, ss. 146-165.

Kileci, Mehmet Refiî, Risâle-i Nur’da Kur’ân Mucizesi, İz Yayıncılık, İstanbul 1997.

el-Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekir b. Ferh el-Hazrecî Şemsüddîn (v. 671/1273), el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, I-XX, thk.: Ahmed el-Berdûnî/İbrâhin Atfîş, Dâru’lKütübi’l-Mısriyye, Kâhire 1964.

el-Mâverdî, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Bağdâdî (v. 450/1059), en-Nüket ve’l-‘Uyûn, I-VI, thk.: Seyyid b. Abdilmaksûd b. Abdirrahim, Dâru’l-Kütübi’l-

İlmiyye, Beyrut trz.

Mekkî b. Ebî Talib, Ebû Muhammed el-Kayrevânî el-Mâlikî (v. 437/1045), el-Hidâye ilâ Bulûği’nNihâye fî İlmi Meâni’l-Kur’ân ve Tefsîrihi, I-XIII, nşr.: Câmiatu’ş-Şârika: Külliyetü’ş-Şeria ve

Dırâsâti’l-İslâmiyye, Mecmûatu Buhûsi’l-Kitab ve’s-Sünne, 2008.

Mücâhid b. Cebr et-Tâbiî Ebû’l-Haccâc el-Mekkî el-Kureşî el-Mahzûmî (v. 104/722), Tefsîru Mücâhid, thk.: Mahmud Abdüsselam Ebû’n-Nîl, Dâru’l-Fikri’l-İslâmiyyi’l-Hadîse, Mısır 1989. Nursî, Bedîüzzaman Said, Sözler, Envâr Neşriyat, İstanbul 1992.

———-, İşârâtü’l-İ‘câz, Envâr Neşriyat, İstanbul 1992.

———-, Lem’alar, Envâr Neşriyat, İstanbul 1992.

Râgıb el-Isfahânî, Ebû’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed (v. 502/ 1108), Tefsîru’r-Râğıb, I-V; Cilt I: Tanta 1999; II-III: Riyad 2003; IV-V: Mekke 2001. er-Râzî, Fahruddîn Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer et-Teymî (v. 606/1209), Mefâtîhu’l-Gayb,  IXXXII, Dâru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut 1998.

er-Rummânî, Ebû’l-Hasen Ali b. Îsa (v. 384/994), en-Nüket fî İ‘câzi’l-Kur’ân, (“Selâsu Resâil fî

İ‘câzi’l-Kur’ân” adıyla matbû eser içinde), thk.: Muhammed Halefullah/Muhammed Zağlûl Selâm,Dâru’l-Meârif, Mısır 1976.

es-Suyûtî, Ebu’l-Fadl Celâluddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr (v. 911/1505), el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, I-IV, thk.: Muhammed Ebu’l-Fadl ibrâhîm, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti li’l-Âmme, Kâhire 1974.

———-, Mu’terekü’l-Akrân fî İ‘câzi’l-Kur’ân, I-III, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1988.

Talu, Mehmet, “İ‘câzu’l-Kur’ân”, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 3, 1986, ss. 313322.

Yavuz, Yusuf Şevki, “İ‘câzu’l-Kur’ân”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), Ankara 2000, XXI, ss. 403-406.

et-Taberî, Ebû Cafer Muhammed İbn Cerîr (v. 310/922), Câmi‘u’l-Beyân fî Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, IXXIV, thk. Ahmed Muhammed Şakir, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 2000.

ez-Zemahşerî, Ebu’l-Kâsım Mahmûd b. Ömer (v. 538/1143), el-Keşşâfu an Hakâıkı Ğavâmıdı’t-Tenzîl, I-IV, Dâru’l-Kitabi’l-Arabî, Beyrut 1407/1985.

ez-Zerkeşî, Bedrüddin Muhammed b. Abdillah (v. 794/1392), el-Burhan fî Ulûmi’l-Kur’ân, I-IV, thk.:

Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, Dâru İhyai’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut/ Lübnan 1957.

ez-Zürkânî, Muhammed Abdülazîm (v. 1367/1948), Menâhilü’l-İrfan, I-II, Matbaatu Îsa el-Bâbî elHalebî, tarihsiz.

Kaynak: Katre Dergisi, Kur’ân’ın I’câzıS Sayısı, No: 2 / 2016

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Âdâbın Şiiri: Sakın Terk-i Edepten

Prof. Dr. Mazhar BAĞLI Esenler Şehir Düşünce Merkezi Bilim Kurulu Başkanı Nevşehir Hacı Bektaş Veli …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Risale ve Bediüzzaman Üzerine
“Resimli Ay Mecmuası”na karşı, “Haşir Risalesi”

Yazar: Dursun SİVRİ Resmi ideolojinin ladini anlamdaki laiklik düşüncesinin alt yapısının aracıdır “Resimli Ay Mecmuası.” …

Kapat