Ana Sayfa / KASTAMONU / Kastamonu Bilgi-Belge / Kastamonu’da Eski Ramazanlar / Mustafa Eski

Kastamonu’da Eski Ramazanlar / Mustafa Eski

Eski Ramazanlar

       Mustafa ESKİ

İslam coğrafyasının öteki taraflarını bilmem ama bizim ülkemizde Ramazan diğer aylara göre farklı yaşanır. Yemek, ibadet, eğlence, sohbet hepsi bir arada yürür gider.

Ramazanda sofralar zenginleşir, da’vetler yapılır; hısım, akraba ve dostlar iftar sofralarında ağırlanır. Biz erkekler biraz ilgisiz kalırız ama ev sahibesi hanımlar misafirleri ağırlamada daha fazla özen gösterir. Her ne kadar güler yüz, tatlı dil desek de yine de sofradaki yemeklerin çeşidine dikkat edilir.

Bildiğimiz klasik çorbalar ve yemek çeşitlerinde pek fazla değişiklik yok ama başka kültürlerden gelen yenilerin sayısı bir hayli fazla. Özellikle üst tabakanın mâlikânelerinde, lüks otellerdeki da’vetlerde çeşit sayısı hem farklı, hem de adları değişik.

Osmanlı tarihi hakkındaki araştırmalarıyla ünlü Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı bizim Kastamonu Lisesi’nde 1921-22 yıllarında öğretmenlik yapmış. Ramazan davetleriyle ilgili olarak “Hezardinar” mahlasıyla İftar Listesi adlı bir şiir yazmış; yemek çeşitlerini mizâhî bir üslûbla anlatıyor. Bugün hem kendisini anmak hem de şiirde sözünü ettiği yemeklerden bir nebze söz etmek istedik.

Hoca önce çorba demiş. Çeşidinden söz etmemiş ama mevsimine göre hazırlanan çok değişik çorbalar var. Bilhassa kış aylarında tarhana çorbası her sofrada arz-ı endam eder. Kahvaltı tarzı köylerde ve fukara evlerinde elli, altmış sene öncesine kadar pek bilinmezdi. Sabahları mutlaka çorba pişer, ev halkı onu yer ve işine, gücüne giderdi. Günümüzde köyler de bile sabahları çorba yok, kahvaltı var. Peynir, zeytin, reçel ve benzeri gıdalar çay eşliğinde yeniyor. Çağdaşlaşma mı dersiniz, yoksa refah düzeyi yükseldi mi dersiniz bilemem; buna siz karar verin.

Uzunçarşılı, ikinci sıraya taze soğanlı yahniyi, yanına da salatayı koymuş. Anlaşılıyor ki Ramazan kış aylarında değil. Sebze yemeği demiş, ancak ayrıntıya girmemiş. Sonra börekten; puf böreğinden, gül böreğinden söz etmiş. Pufu tanıyorum ama gül böreği hakkında en ufak bir bilgim yok; çünkü yemedim.

İsmail Hakkı Bey yemeklerin sırasını biraz değiştirmiş; hemen tatlılara geçmiş. Belli ki tatlıyı seviyor. Sarığıburma, tulumba tatlısı, yassı kadayıf, hanımgöbeği ve muhallebiden bahsetmiş. Bunların her birisi ayrı lezzet taşıyor. Sarığıburma eskiden çok yapılırdı. Köylerde şeker pek bulunmadığı için tatlandırıcı olarak pekmez kullanılırdı. Pekmez hayatımızdan kalktı, şimdi her şey şekerle yapılır oldu. Bu şekerin de ne kadar tehlikeli olduğunu uzmanlar ısrarla anlatıyor ve ona “beyaz zehir” diyorlar. Bir anlamda eroinle eş değerde. Eroini çok az kişi kullanıyor ve yasaklı bir madde ama şeker her yerde var. Bizler toplum olarak şekeri çok seviyoruz; dolayısıyla tatlıya düşkünüz, hele çocuklar.

Tulumba tatlısını herkes biliyor. Hanımgöbeği ve yassı kadayıf da yine âşinâ gıdalardan. Muhallebi hayatımızdan çıktı. Pastahanelerde keşküle de pek rastlanmıyor. Türkçe adlarla ifade edilmeyen daha birçok tatlı çeşidi var. En sevdiğim tatlı muhallebidir. İstanbul’da okurken Beyoğlu’na çıktığımızda meşhur Saray pastahanesinde muhallebi yemek en büyük tutkumuzdu.

Kastamonu’da Hacı Ömer Efendi’nin sahibi olduğu Merkez pastahanesi vardı. Tek katlı, nostaljik bir mekândı. Burada keşkül, sütlaç, sahlep, sup ve muhallebi yerdik. Muhallebi yemenin zevki başka olurdu. Beyaz porselen tabak içinde, üzerine pudra şekeri ve gül suyu dökülmüş olarak gelirdi; yanında bir bardak suyla. Muhallebi kaşığı da farklıydı; ucu üçgen biçiminde olurdu ve sapında ay-yıldız vardı. Muhallebi yemek, bir dosta veya misafire ikram etmek çok önemliydi. Yıllar sonra bir arkadaşla burada pastahaneye gittim, muhallebi istedim. Eski muhallebilerdeki lezzet kalmamış. Ayrıca bizim bildiğimiz kaşıklar da tedavülden kalkmış; küçük tatlı kaşığı getirdiler. Pastahanenin sahibine eski kaşıkları sordum. Önce şaşırdı, sonra da ‘şimdi onları nereden bulacaksınız ki’ diye cevap verdi. Belli ki bilmiyor; bir kültür kaybolmuş. Bugün şehirde yeni, modern pastahaneler var ama Merkez’in veya rahmetli Şaban Denemiş’in BİRTAT’ındaki nostalji ve lezzet yok. Muhallebi derken bir deyimi hatırlatmakta yarar var: “Muhallebi yerken dişini kırmış”, derler. Hafife almaya gelmez; en ufak bir işte her zaman risk vardır, unutmayın.

Konuyu dağıtmayalım; yemek sırası zeytinyağlı dolma, pilav ve hoşafla devam ediyor. Bunları tatlılardan sonra yediğini sanmam ama adlarını zikretmek gereğini duymuş. Zaten kendisi de bu yemeklerin hepsini yedim demiyor;

“Zannetme bunun hepsinden yerim/ Çorba, et, börektir benim rehberim”
dizeleriyle gerçek niyetini ifade etmiş. Şiirin bazı bölümlerini yazalım:

“Sarığıburmadır birinin adı/ Burdukça çıkar tatlısı, tadı/ Tulumba tatlısı bozar feryadı/ Bak ağzım sulandı, şerbet istemez//. Yassı kadayıf ihtiyar işi/ Keser bu tatlıyı herkesin dişi/ Hanımgöbeğine meftun kişi/ Gözlerini açma hayret istemez.//”

Eski insanlar biraz da ehl-i keyf idi. Lirayı bozar keyfini bozmaz diye bir deyim vardır. Bunca yemekten sonra kahve içmeden olmaz. Hele kallavi bir fincanla, sinek batmayacak derecede köpüklü gelirse herkesi mest eder. Sadece kahve ile yetinseler yine iyi; nargile de istiyorlar. Ramazanın keyfini dört başı ma’mûr tam yaşamışlar.

Anlaşılıyor ki evlerde nargile var ve içiliyor. Zaten bu kadar zengin yemek çeşitlerinden oluşan da’veti sıradan insanların yapması pek mümkün değil.

Bu mübarek ayda da’vetler genellikle Ramazanın ortasını geçtikten sonra yapılır. Uzunçarşılı’nın listesi ev sahiplerine belki rehber olur diye yazdım. Bol da’vetli Ramazanlar dileyelim ve bu vesileyle İsmail Hakkı Uzunçarşılı’yı rahmetle yâd edelim; Türk tarihine çok büyük hizmeti geçti, mekânı Cennet olsun.

Kastamonu Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Sünnette Bayram

Yazan: Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan عَنْ أَنَسٍ قَالَ قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ …

Daha fazla Kastamonu Bilgi-Belge, Kastamonu Yazıları, Ramazanlık
Bir iyiliğe aracılık eden, o iyiliği yapan gibi sevap alır

Yazar: Soner DUMAN Bazen olur bir konuda sizden birileri yardım ister. Bu yardım bazen maddî …

Kapat