Ana Sayfa / Yazarlar / Nâcizâne ‘Ben’ (!) / Veysel TÜRK

Nâcizâne ‘Ben’ (!) / Veysel TÜRK

Kendini bilmek kadar büyük bir erdem yoktur. Çünkü “kendini bilen Rabbini” bilir denmiştir.

Peki, neden kendini bilen Rabbini bilir, bunu hiç düşündük mü?

Kendimizle Rabbimiz arasında nasıl bir münasebet var ki; kendimizi biliyor olmamız Rabbimizi de bilmemize neden olsun?

Bunun en kolay cevabı şu olsa gerek: Yaratılan her varlık yaratıcısından ve her sanat eseri sanatçısından izler taşır. Bu böyle olunca, insanoğlunun da, yaratıcısı olan Allah’ından izler taşıması aklın ve mantığın bir gereğidir.

Peki, o halde bu izlerin izini sürmek insanı Rabb’ine götürür mü?

Her sanat eseri sanatçısından izler taşır ama bu izler onu sanatçısıyla özdeşleştirmez elbette. Yani, resmedilen bir tabloda kırmızı renklerin hâkimiyeti ressamın kırmızı rengi sevdiğini gösterir fakat ressamın kırmızı olduğunu göstermez!

Demek ki, kendimizi ne kadar iyi tanırsak Rabbimizi de o kadar iyi tanıyacağız.

Kendimizi -ene denilen benlik duygumuzu- tahlil ederek Rabbimizi tanımaya çalışırken  karşılaşacağımız bazı güçlükler de vardır ki, onları tanımadan ‘ben’ deki açılımların bizi yanlış neticeye götüreceğini de bilvesile belirtmiş olalım..

Zira “Ben” deki özelliklerin direkt olarak yaratıcıda da olduğunu söylemek, “Ben”in tahlil sürecinde bizleri yanıltan bir açılım olarak karşımıza çıkacaktır. Sözgelimi: “Ben acıkıyorum, demek ki Rabbim de acıkıyor”, “Ben uyuyorum, demek ki Rabbim de uyuyor”, demek,  eser-müessir, sanat-sanatçı ilişkisinin çok da iyi anlaşılamadığını gösterir. Çünkü bedihi bir hakikattır ki, yaratılan yaratıcısından izler taşır ama yaratıcısının cinsinden değildir.

Rabbimizi bilmek için kendimizi bilmek bir önkoşuldur elbette, ancak Rabbimizi tanımak için daha fazlasına ihtiyacımız vardır.

Bu yüzden de, “bilmenin tanımayı netice vereceğini” söylemek oldukça güçtür. Tam da bu manadan olsa gerek, Muhyiddin Arabî, Fahreddin Razi’ye yazdığı bir mektupta demiştir ki:“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” Yani Allah’ın var olduğunu bilmemiz, onu tanıdığımız manasına gelmemektedir. Bu sebeple de, Allah’ı bilmek için kendimizi tanımaya ihtiyacımız vardır. Pek tabi ki, Selimiye Camiinin mimarının kim olduğunu bilmemiz de, Mimar Sinan’ı tanıdığımız manasına gelmez nitekim.

Haddi zatında, “Bilmek ile tanımak arasındaki ilişki, müslim ile mümin arasındaki ilişki gibidir” desem, haddimi aşmış olur muyum bilemiyorum; fakat şu ayet-i kerimeyi bu bağlamda değerlendirebileceğimizi düşünmekteyim: 

“Bedevîler, ‘biz îman ettik’ dediler. Onlara de ki, ‘siz îman etmediniz; ama, Müslüman olduk deyiniz. Henüz îman kalplerinize girip yerleşmedi…” (Hucurât, 14)  
O halde, imanın kalplere yerleşmesi, bilmekten öte bir olgu olmalı?.

Çünkü tanımanın ilk şartı bilmek olduğuna göre, mümin olmanın ilk basamağı da Müslüman olmakta, yani teslim olmakta yatıyor olmalı..

Bundan dolayıdır ki, tanımak suretiyle ‘bilmek-marifet’ ziyadeleştikçe, imanî hakikatler de kalbe daha iyi yerleşerek kök salmaya başlayacaklardır.

İşte bu hakikate binaen denilebilir ki: “Seven sevdiğine itaatkardır” sırrınca, sevgimiz ölçüsünde itaatimiz ve hürmetimiz artar; tanımak hem sevgiyi ziyadeleştirir hem de korkuyu.

Yüce yaratıcımızı Rahmaniyyeti ile bilmek ona karşı muhabbetimizi; O’nu Kahhar sıfatı ile bilmek ise korkumuzu ziyadeleştirir. Ve her iki isme birden muttali olmak ise, bizleri havf- reca denilen korku ile sevgi arasında bir halete mazhar eder ki, bu hal, tam da kuşanmamız gereken ruhi kıvama işaret eder.

İşte bu misalin eşliğinde diyebiliriz ki, Rabbimizi diğer isimleri ile de tanımak ve bu tanımanın neticesi olan ruhî ve bedenî halleri bürünerek iman ve amel bütünlüğüne kavuşabilmek, bizlere kâmil bir mümin olmanın tarifini verir.

Elhâsıl, insanlardaki benlik duygusu olan ‘enaniyet’ bir yönüyle kişinin Rabbine karşı acziyetini ve zafiyetini anlamasının bir anahtarı olurken, diğer taraftan da bu duygunun yanlış istimali, kişiye vehmî bir güç ve iktidar atfeder. Burada esas anlaşılması gereken, kudretin O’ndan (c.c.) olduğudur, ve dahi kendimizden –haşa- olmadığıdır!. Bu suretle, hakikatte ne kadar zayıf ve fakir olduğumuzun anlaşılması ise; mutlak kudretin nazarımızda hissedilerek, O’na (c.c) karşı ubudiyet tavrı alabilmemiz içindir.

Mesele bu şekilde tavazzuh edince, iki tarafı keskin bir bıçak olan ‘enaniyet duygumuzun’ bize bakan tarafını kalbimize saplayarak maneviyatta dirilmeli; harice bakan tarafını ise, O’nu (c.c.) daha iyi tanıma adına istimal etmeliyiz.

Âyineler.blogspot

İlginizi Çekebilir

İnsanın En Büyük Meselesi / Vehbi KARA

Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük meselesi, imânı kurtarmak veya kaybetmek dâvâsıdır. Büyük savaşlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Peygamberler haricinde Kur’an’da adı geçen 11 kişi

Meryem: Hz. İsa’yı mucizevi şekilde dünyaya getiren annesidir. Ayrıca Meryem Sûresi 28. ayette “Harun’un kız …

Kapat