Ana Sayfa / Yazarlar / Neden Vâris ve Vekil-i Bediüzzaman 
Bediüzzaman Hazretlerinin vâris tayin ettiği talebeleri
Bediüzzaman Hazretlerinin vâris tayin ettiği talebeleri

Neden Vâris ve Vekil-i Bediüzzaman 

Risale-i Nur hizmeti bu ülkenin Müslüman ve Ehl-i Sünnet kalmasının sebeplerinden birisidir. Çünkü Ahir zaman, Racül-ül kıtal haline gelmiş ve Müslüman kıyımının yaşandığı bir zamandır. Yani İslami kisve ve kimliğe sahip olan kimselerin tecrit, takip, tevkif, idam, mahkeme, sürgün.. metotlarıyla katledilmesi neticesinde islam katliyamı yapıldı. Neticesinde racül-ül kıtal yaşanmıştır.

     Bu ülke müslümaları -ister farkında olsun ister olmasın- adamın olmadığı zamanda adam gibi islamı müdafaa edip yaşattıkları için Risale-i Nur hizmeti ve müellifi Bediüzzaman Said Nursi’ye minnettar olup dostane bir tavır takınması boynuna borçtur. Çünkü kelle koltukta cihad meydanına atılmıştır Bediüzzaman ve talebeleri.

     O günden bugüne baktığımızda hizmet hareketi yapabilmiş bir İslam mütefekkiri bir elin beş parmağını geçmemektedir. Sonra hizmet kolaylaşınca kolay zamanın adamları piyasada mantar gibi türedi. Bediüzzaman ve emsali ise bu mantar gibi türeyen kolay zaman mürşitleri(!), kutb-ul azamları(!), müceddidleri(!), mehdileri(!).. tarafından adeta bir mürteci, bir softa ve tel’inle bahsedilir veya hakir görülür oldu.

     Kıbrıs mezarlığına gidenler görmüştür ki; Osman veled-i Dimitri gibi kitabelerle karşılaşmıştır. Yani İslam evladı olan çocuk başka bir dini benimsemiştir ve çocuğunu da yeni din anlayışına göre büyütmüştür. Bunu Türkiye’den Almanya’ya giden vatandaşlarımıza demişler; “Bunlar Türk, bunlardan doğan ne Türk ne Alman; ama onlardan doğanlar Almandır.” diyerek sitematik olarak asimile planlarını dillendirmiştir.

     Bediüzzaman ve emsali zevat (R.A.) olmasaydı bu ülke de ya tanassur edecek veya Lâ-dini olacak ve aslını inkar edecek münkir olacaktı.

     Hizmet itibariyle üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin hizmet metodunu benimsemiş kimseler Risale-i Nur Külliyatına nasıl tefsir-i Kur’an olarak sahip çıkıyorsa vâris-i Bediüzzaman’a (R.A.) sahip çıkmalı ve onlarla beraber hizmet etmelidir.

     Nasıl ki veda hutbesinde necatın iki şartı sayılıyor. Ki bunlar; “Kitabullah ve Sünnet-i Seniyye/Ehl-i Beytim.” ‘dir. Bu şart-ı necat hizmetimiz itibariyle Risale-i Nur’a ve onun naşirleri, vârislerine sadakat ve alakadarlıktır. Bu sözüme kaşlarını çatan ya hizmetten inhiraf etmiş, sadakattan uzaklaşmış veya başka defterler sahibi olan veya onlara aldanan saftirik Müslüman kimselerdir. “Biz onlara şekli bir hürmet besleriz, kendi neşriyatımızı kurar ve kararlarımızı alırız” gibi söylemlerde bulunanlar da ne kadar hata ettiklerini göremeyecek kadar, gündüz ortasında güneşi göremeyecek kadar basar ve basireti kör olmuşlardır.

     Üstadımızın vâris ve naşirleri yakın bir zamana dek aramızdaydı. Onlar üzerinden rant kazanmak, post tutmak gibi bir emelimiz yok. Zaten ağabeylerimiz dâr-ı mükafata irtihal ettiler. Onlar gitti şimdi hizmette bayram yarışında sıra bizlerde. Rabbim ihlas ve sadakatle hizmette ahir nefese dek kaim etsin. Nurcu olmak kolay amma kalmak ve ölmek müşküldür.

     “Peki neden bu kadar bu mesele üzerinde duruluyor, ısrar ediliyor” denilirse şunu ifade etmek isterim:

     Vasiyetname-i Bediüzzaman([1])’a nazar edenler görür ki arkasında kendi hizmetini bir kadroya bırakmıştır. “Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört-beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tahirî, Sungur, Ceylan, Hüsnü ve bir-iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum.” [2]hizmet tarzını yakından görenler ve bilenlerden olmasına dikkat etmiştir. Yoksa herkes, bu da hakka ve hakikata hizmettir, deyip bir çığır açacaktı.

     Merhum meşhur ve küçük çapta bir meşrep teşkil etmiş nur talebelerinden birisi demiş; “üstadın yanında bizim gibi ilim sahipleri olmalıydı. Ama bakıyoruz mesela falan falan ve Bayram. Köylü  bunlar.. ama sonra anladım ki üstadın yanında biz olsaydık kendimizden katardık ve üstada muhalefet ederdik. Ama bunlar safi olduğu için üstaddan ne işittiler onu yazmışlar. Safi oldukları için biz değil onlar kaldı.” diyerek bu hususta haklı bir kelam etmiştir.

     Bir heyet bırakmasının bir hikmeti de şudur Bediüzzaman Hazretlerinin: insanlar muhtelif efkar ve fıtrata mâlik olması sebebiyle kendi fıtratında olanlarla beraber hizmete devam etmesidir. Yoksa, benden sonra falan yerime geçsin ve o sizin mürşidiniz olsun, gibi bir ifade kullanmamıştır. Ama bu heyetin ağabeyleri olarak Hüsrev ve Tahiri ağabeyleri tayin etmiştir. Bu ağabeyler üstaddan sonra üstad değildir. Üstaddan sonra bu heyetin ağabeyleri olsunlar diye tayin edilmiştir.

     Üstaddan sonra üstadlık payesi kimsenin hakkı değildir. Bunu iddia eden olursa şayet “üstaddan sonra üstadımız Hüsrev veya Tahiri ağabeydir” diye, tarz-ı Bediüzzaman’dan bir parça uzaklaşmış ve yeni bir metod koymaktan öte bir şey yapmış değildir. Bu yeni metodla bir altın silsile teşkil edilmeye çalışıldığının farkında değildir bu efkâra malik olanlar. “Üstaddan sonra bu iki ağabeyimiz (R.A.) ondan sonra kim posta geçecek?” gibi meseleler çıkar ki bu Risale-i Nur hizmetinin cemaatten tarikat sistemine dönüştürülmeye çalışmaktan öte değildir.

     Her nur talebesine düşen şey hizmetin esasatını muhafaza etmektir. Unutulmamalıdır ki Bediüzzaman’ın hizmet metodunda Bediüzzaman’ın metoduyla hizmet edilir. Bu metodu ise herhangi şahıs veya zümre -kendilerine ne nam takarsa taksın- belirleyemez. Lahika-i Nuriyede bu metodlar beyan edilmiştir.

     Bediüzzaman’a sadakatin şartlarından birisi olan vârisleriyle beraber hareket etmektir. Bu hususta ısrar etmemiz, tarz-ı Bediüzzaman’ı yakından görmüş olmalarıdır.

     Bir çok meşrep teşekkül etmiştir. Birbirleriyle irtibatlı olmaları ve aleyhtarlık yapmamak ve esasattan taviz vermemek şartıyla kötü bir şey değildir. Kalbleri bir olduktan sonra medreseleri ayrı olması ayrılık değildir. Mesele sırr-ı uhuvvet, sırr-ı muhabbet, sırr-ı ihlasa malik olmaktır.

     Bunlara malik olduktan sonra medreselerin taayyün etmesi ayrılık değil rahmettir. İhtilaf değil ittihada hizmettir.

     Vâris ağabeyler üzerinden post-nişinlik yapanlara da dikkat etmek gerektir. Post-nişinlik nurculukta yoktur.

            Nurculukta kitap esastır. Üstad merkeze kitap koyması sebebiyle okuyan ve devam eden bir cemaat var. Ben dedim diye kabul edin, diye bir metod koysaydı bu cemaat bu halde olmazdı belki çil yavrusu gibi dağılırdı. Neyse ki kendisine dek olmayan farklı bir metod koyarak; “Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek; âhiret, iman, Kur’an hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek manasızdır. Âhiret, iman, Kur’an için ise; Risale-i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hattâ hizmetimdeki has kardeşlerimle de zaruret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale-i Nur’un fütuhatına ve neşriyatına ait bazı hizmetler için bazı zâtlarla görüşmek isterim. Ne vakit bu noktalar için görüşmek istesem o zaman görüşmek caiz olabilir ve bana sıkıntı vermez..”[3] diyerek kitaba sevk etmiştir.

     Bu sevk gösteriyor ki Nurculukta emir komuta sistemi, bir post ve oradan emirler yayılmıyor. Zaten nurcuların hizmeti imani ve müsbet hareket etmek olup asayişi bozmamaktır.

     Post-nişin bir tarzda yani tarz-ı Bediüzzaman ve vâris-i Bediüzzaman’dan uzak olup da nurculuk iddia edenlere, yerlere bu hususta dikkat etmek gerekir.

     Son vâris/vekil ağabeyimiz de Nurcuların sırr-ı uhuvvet, sırr-ı muhabbet, sırr-ı ihlasa malik olması için ortak dersler düzenlemektedir. İttihad-ı Nuriyeyi bu surette teşkil etmek gayretindedir. Çünkü biliyor ki bu tesis edilmezse kendisinden sonra tüm nurcuları bağlayacak ve savrulmalara mani olacak kimse yoktur. Bunun için biz de ağabeyimize dua ediyoruz.

    İnşallah sırr-ı uhuvvet, sırr-ı muhabbet, sırr-ı ihlasa malik bir meşrebler üstü bir heyet teşekkül eder. Ve bir merci olur.

اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لاَالضَّالِّينَ آمِينَ

Selam ve dua ile

Muhammed Numan özel


[1] Vasiyetnamemdir!

     Aziz, sıddık kardeşlerim ve vârislerim!      Ecel gizli olmasından, vasiyetname yazmak sünnettir. Benim metrukâtım ve Risale-i Nur’dan olan benim hususî kitablarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikalarının heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki  kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum.

     Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrukâtım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.

     Kardeşlerim! Bu vasiyetten telaş etmeyiniz. Ben, teessürattan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaîf olmakla beraber; gizli münafıkların desiselerle müteaddid sû’-i kasdları için bu vasiyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye ve hıfz-ı İlahî devam ediyor.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz Said Nursî

(*): Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillo’lu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sâlih.

Emirdağ Lahikası-1 (136)

[2] Emirdağ Lahikası-2 (233)

[3] Tarihçe-i Hayat ( 703) / Emirdağ Lahikası-2 (187)

Yazar : Muhammed Numan ÖZEL

Muhammed Numan özel, 1987 Yozgat Doğumlu olup mesaisini Risale-i Nur''un tahkiki gayesiyle, Külliyattan derlemeler, tashihler ve makaleler yazarak geçirmektedir. Bu gayesinde ise Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin meslek ve meşrebinden sapmadan ve vâris-i Bediüzzaman (r.a.) ile sıkı irtibat içerisinde yapmaktadır.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Osmanlı-Malay Dünyası Münasebetleri ve Uzakdoğu’da Halifenin İzleri-1

Sultan Abdulhamid-i Sani ile Moro Müslümanları 2003 senesinde ilk defa Filipinler Manila’ye gelmiştik. İki sene …

Yorumlar

  1. O kadar romantik yorumlar yapıyorsunuz ki.. bu insanların çoğu son yıllarını sahipsiz yalnız geçirdiler. Zübeyr Abi’nin Sungur Abi’nin Bayram Abi’nin Salih Özcan’ın son yıllarını göz önüne getirin. Zannıma göre vârisleri dinlediği hesaba kattığı tartışılır insanların. Bediüzzaman’ın düsturları nazara alındı mı ki.. bu son yaşadıklarımız ortada, bu mağdur olan insanlara koltuklarında mutlu iken hakikatı söyleme cesaretini kim gösterdi, gösterseydi nasıl karşılık alırdı.. hizmette öyle adamlar var ki çekip çeviren onlar,bu mübaretleri kim dinlemiş.. elimde çok ciddi deliller var. Kim kime dum duma.

    Ortada bir hakikat trafıği var ama, neye göre kullanılır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Mecazi Nefs-i Emmare / Ahmet KATIN

Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyleyse sen bahtiyarsın.  …

Kapat