Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Müdafaalar & Cevaplar / “Nurun Mânevi Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 2

“Nurun Mânevi Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 2

Sayın Hakimler! Hazine-i Kur’aniye ve cevahir-i hadisiyeden sırf bir kaç numune olarak sıraladığım bu misalleri teemmül buyurduktan sonra Nur Talebeleri arasındaki tesanüdün ve üstadlarına karşı gösterdikleri hakiki alâkanın manasını tamamen anlamış olursunuz ki bu serapa bir rabıta-i imaniye ve bir tesanüd-ü diniyedir. Ve böyle bir tesanüd ve rabıta dinimizin evamir-i kudsiyesindendir. Acaba bu uhuvvet-i diniyye ve alaka-i imaniyenin adına bir gizli cemiyet yaftası etiketi yapıştırınca din rabıtasına nerede yer verilmelidir? وَ اعْتَصِرمُوا بِحَبْرلِ اللهِ (Âl-i İmran Suresi 3/103) Âyet-i celilesindeki i’tisam nerede tecelli edecektir? Yoksa gizli cemiyet ithamına maruz kalmamak için muhabbet-i diniyyeyi ve uhuvvet-i imaniyeyi ve teavünü İslamiyeyi terk mi edelim? Allah ve Resül’ünü sevip emirlerine itaat etmiyelim mi? Hablullah etrafında toplanmayalım mı? Dinde müçtehidlik yapacak kadar ileri ve aşırı ilmî davalara kalkışan ve dine dair kendi kendine hükümler veren sayın savcı bize yol göstersin. Bizim İslamlık rabıtamızı gizli cemiyet diye vasıflandırıp mahkum edecek ise, 14 asırlık bir tarihe mâlik olan bu kudsi ve ilâhi cemiyeti -hâşâ- biz kurmadık.

Onun bânisi bütün cihan-ı beşeriyetin huzur-u kemal ve iclâlinde boyun eğdiği Zât-ı Pâk-ı Risalettir. Acaba fezail-i İslamiyenin kudsî hakikatlarıyla seciyelenen bir mü’min zararlı siyaset ve sair gibi çirkaba tenezzül eder mi? Ve haşa o hakaik-i âliyeyi süfli, fani ve dünyevi maksatlara alet yapar mı? Evet bir mü’min imanından dolayı hakkaniyet ve kudsiyetine inandığı hakaik-i İslamiyenin her yönden muta’ olmasını arzu eder. Bundan daha tabiî ne olabilir? Fakat onu muta’ yapmayayanlara karşı da icbar ve ikraha asla tenezzül etmez. Çünkü İslamiyet âli ve müstağnidir ve bütün ikrahlardan müteâlidir. Kimsenin kendi evâmir-i kudsiyesine icabet ve ittiba etmesine o muhtaç değildir. Bilakis insan ona muhtaçtır. Hakiki bir mü’min ise o hazine-i kudsiyeden aldığı cevher-i fazilet ve terbiye-i asilâne dolayısıyla bu istiğnâ-yı tammı bir vakar-ı nezahetle lâbistir. Hele vicdan ve fikir hürriyetine karşı azami bir hürmetle mütehassistir. Sayın savcıya göre itham edilmekte olduğumuz cemiyetin siyasi olmasına da ihtiyaç yokmuş, yalnız dinî topluluk, dinî akîde ve fikir birliği, cemiyet ifade edermiş… Acaba azami bir muhabbet ve sevgi ile yekdiğerine bağlılık dinin evamir-i kudsiyesinden değil midir? Eğer imanî ve İslamî ilimleri öğrenmek, zaruriyat-ı diniyye ve hakaik-i imaniyeyi tahsile çalışmak ve bundan diğer din kardaşlarını faidelendirmek ve bir inkişaf-ı dini etrafında toplanmak ve onu genişlendirmek yani dinin evamir-i kudsiyesine teb’an izzet-i İslam’a çalışmak ve şeref-i İslam’ı tebarüz ettirmek ve dinin hakkaniyetini belirtmek ve ilmî inkişaflarını takip etmek sayın savcının kast ettiği gizli cemiyet ise sayın savcı bize açıkça söylesin ki: Bu din artık mulğa’dır, evamirine ittiba edilmez. Bizde ona göre anlayalım… kanun maddesi: (Dini ve dinen mukaddes tanınan şeyleri alet etmek ve bu babda cemiyet teşkil etmek) kaydını koyuyor. Yoksa din sevgisi, ilmî alaka ve imani inkişaf yüzünden hâsıl olan tesanüdü cemiyet saymıyor ve buna göre gaye de devlet emniyetini ihlâl etmek ve devletle ugraşmak gibi siyasi maksadlar olacak…

Demek ki kanunun aradığı cemiyet din sevgisinden ve uhuvvet-i diniyyeden hâsıl olan tesanüd değildir. Cemiyet teşkili hakkındaki 313. maddenin sarahatı da bunu emreder. Bu babdaki kayıtta (Adliye veya ammenin selameti aleyhinde cürm işlemek için cemiyet teşkili) şeklindedir. Acaba otuz seneden beri muhtelif kimseler üzerinde yapılan ana araştırmalar ve resmi tedkiklerde Risale-i Nur faaliyeti içinde adliyenin veya ammenin selameti aleyhine cürüm işlemek kasdına dair edna bir emareye rastlanmış mıdır?

Tenkid ve takbih etmek, menfi görüşe ve düşünceye sahib olmak, dinin kötü dediğine kötü demek, kötülükleri belirtmek ve izah etmek cürm işlemek kasdı manasına gelmez. Acaba Risale-i Nur’un sayısız risaleleri hakaik-i İslamiyeyi ve envar-ı tevhidi güneş gibi gösteren birer âbide-i hakikat ve samimiyet olmaktan başka bir mana mı taşıyorlar? Yoksa siyaset mevzuları ve fani icabların hatırı hakaik-i ilahiyye ve ezeliyenin fevkinde bir mevzu mudurlar ki ilahi ve ilmi hakikatları serdederken siyaset mevzularını ve fani varlıkları rencide etmemek için fikirlerimize zincir ve lisanlarımıza bukağı vuralım. Fani insanların fani karihalarının “fikir kabiliyeti” müsbet veya menfi, isabetli veya isabetsiz görüşlerinden ibaret olan siyaset telakkileri insanlık için son merhale-i tekâmül müdür ki veya son penah-ı saadet midir ki onları rencide etmemek için ezeli ve ebedi hakikatları, külli ve nihai kıymetleri ayak altına alalım?.. ve siyasetin hatırı için ilmin şaşmaz, eğilmez, bükülmez, icab tanımaz lisanını süsturalım.. Bunları devlet aleyhine cürm işlemek kasdı mı diyeceğiz?!

Sayın Savcı; Nurcu, metbu ve hizb-i makbul gibi tabirleri de bu babtaki iddiasına mesned yapmakta ve çok yaman bir mugalata ile
نُرورُكَ احَْ َِرنُ مِرنْ كُرلِّ النُّرورِ (Nurun ahsene min küllin nur) tabirini Hazret-i
Kur’an ile muaraza eden ve haşa onun karşısına çıkan bir hamle şeklinde göstermektedir. Hâşâ! Risale-i Nur, hiçbir zaman kendini şems-i hidayet olan Hazret-i Kur’an’ın feyzinden ayrı müstakil bir varlık olduğunu iddia etmemiştir ki böyle bir itham doğru olsun.. Bilakis Risale-i Nur daima kendini Hazret-i Kur’an’ın Nuru olarak göstermekte ve hemen her yerinde Kur’an’ın malı, Kur’an’ın tefsiri, Kur’an’ın hikmeti diye dava etmektedir. Onun ahsen olması Nur’u Kur’anın ahsen ve eltaf olduğu manasına gelmez mi? Asr-ı Saaadetten bu güne kadar gelen inkişafat-ı ilmiyye hep Hazret-i Kur’an’ın füyuzâtıdır, envarıdır.

Kanaatımıza göre ise Risale-i Nur, o envarın şâhikasıdır. Ve eriştiği en yüksek merhale-i kemaldir. Bu itibarla ahsen ve eltaftır. Risale-i Nur’u siyaset gözlüğü altında seyreden ve onu küçük ve ehemmiyetsiz görmek isteyen sayın savcı onun dünyaya meydan okuyan çehresini göremeyecek kadar garaz bulutlarıyla muhat ise bilsinki Risale-i Nur her bakımdan eşsiz bir mükemmeliyete mâliktir. Onun bir kemal-i tâm teşkil eden mezayası karşısında hiç tereddüt etmeden dava edebiliriz ki o her sahada gayr-ı kabil-i taklid ve tanzirdir. Onun mehasini kendisinden başka kimsenin medh ve senasına ihtiyaç bırakmıyacak kadar zahir ve barizdir. Onun hüsün ve cemali, aslı olan Şems-i Kur’an’dan nüzul ediyor. Onun kemal ve hakaikı aslının kemal ve hakaikından nebean etmektedir. “Hayır!” diyenlere bilâ fütur “işte meydan…” diyebiliriz. Kendine güvenenler onun emsalsiz pırlantalarından birinin nazirini meydana getirsinler! Onun Kur’an’ın bir mu’cize-i kübrası olan tevafuk mu’cizesinin inkişaf ve tenevvü etmiş ve çiçeklenmiş tevafuk gülistanına bir nazire yapsınlar. İlmi ihata ve rüsuhun şahikasını teşkil eden ve hikmet-i ilahiyye ve hikmet-i ezeliyenin beyyine ve âbidesi olan asarını ve mesela bir Ayetü’l Kübra’sını, bir Otuzuncu Söz’ünü, bir Otuzuncu Lem’a sını, bir Yirmiüçüncü Söz’ünü, bir Yirmidokuzuncu Söz’ünü, bir İhlas Lem’asını, bir Münacaat Risalesini, bir Onyedinci Lem’asını ve evrada dair birinci, ikinci ve üçüncü Lem’alar Risalesini meydana getirsinler! Arapçada üstadlık payesine yükselmiş olan zevat-ı kiram bir Hizb’ün Nuriye vücuda getirsinler! Onun hakaik-i islamiyyeyi ve desâtir-i ezeliyyeyi ve nevâmis-i ilahiyyeyi güneş gibi gösteren ve katıksız ilim ve cevher-i imandan yapılmış ve muzdarip gönüllere iman ve necat ruhu serpen, felah ve saadet ışığı getiren ve heyecan-ı hayat aşılayan ve insanlığı ebedi kasvet ve karanlıklardan kurtaran ve içinde bulunduğumuz âlemi tabiatçıların kör ve sağır ma’budu gibi korkunç ve katı ve hissiz bir mevtayı câmid ve ıssız ve tehlikeli bir beyayan-ı vahşetgâh (sahra, çöl) olmaktan kurtarıp bir Sultan-ı Kerimu’ş-şanın, bir Hâmi-i Lutüfkârın emir ve fermanındaki behişt-i dilrubâya ve tenezzühgâh-ı ebedîye, bir saray-ı dâimeye çeviren, ve ölümü ve ebedi yokluğu ifna eden ve dinsizliği ve ilhadı kökünden kazıyan ve anâsır-ı küfr ve dalaleti ve vesâil-i yeis ve nevmi-i raybı zir ü zeber eden ve böylece insanlığa en hakiki teselliyi ve en parlak ümid-i saadeti müberhen bir hakikat-ı ilmiye halinde sunan ve binay-ı fazilet ve mesudiyetin te’sisine medar ve en yüksek bir huzur-u kalb ve emniyet-i vicdan ve en ali bir istikrar-ı ruh ve itminan-ı tefekkür bahşeden ve en feyyaz bir şevk-i hayat ve aşk-ı vazife hissini ve heyecanını takdim eden ve erkân-ı imanı ilmî berahin derecesinde müsbet hakikatlar meyanına çıkaran ve onları en kuvvetli ve asla tezelzül etmez bir zemini emniyet ve saadet hâlinde hayata destek yapan velhasıl insanlığın kurtuluşu ve dünya ve ahirette huzuru ve vadi-i helâktan ve cehim-i fenadan ve ebedi şekavetten halâs için her nevi malzeme-i saadeti bahşeden ve ilmin tebellür ve tecessüm etmiş elmasları halinde bulunan Risale-i Nur’un çehre-i maneviyesine bir örnek göstersinler!

Sayın Hakimler! Meydan açıktır. Safdil halkı manasız yazılarla meşgul ediyor diyenler buyursunlar.. Güneşi balçıkla sıvamak isteyenler bilmelidirler ki, Risale-i Nur nâmıyla ortada duran âlî hakikat, Fermân-ı İlahî ve Şems-i Hidayet olan Hazret-i Kur’an’ın envâr-ı hayatbahşâsıdır. O meşale-i Samedânînin eş’iya (cem’-i şuâ’) dilrubâsıdır (gönül kapıcısı, mahbubudur). O Âbide-i Rabbani’nin pertevleri (ziya, aks-i ziya) nazar-ı garib lem’alarıdır ve sünbüllenmiş çiçekleridir.

O doğrudan doğruya Hazreti Kur’an’ın hazine-i feyzinden neb’an ediyor ve harîm-i hidayetten fışkırıyor. Onun bizzat kendisi lisan-ı haliyle ve vuzu’u zîkemaliyle “Ben Kur’an’dan geldim, bana insanî tefekkür ve beşerî irade karışmadı.” demektedir. Acaba bunlar günlük ve gelip geçici kıymetler uğrunda feda edilecek hakikatlar mıdır?

Sayın savcı, bu evsafta yüksek bir eseri, bu Kur’an’ın en saf ve berrak nurunu, bu en sâtı’ hakikatını ahsen addedişimizde istiğrab mı buluyorlar? Guluv mudur?
Metbu kelimesini kullanmak için mutlaka kendilerinin arzu ettikleri gibi bir siyasi cemiyetin vücudu mu şarttır?

Bir ilmî inkişafın bir felsefî cereyanın başkanlığını yapmış ve etrafına sayısız fikir kitleleri toplanmış bir sır ve ilmi hakikat üstadları kendilerini sevenlerin ve fikirlerini benimseyenlerin ve ilmi kanaatları arkasına düşenlerin metbûları değil midirler?

Harikulâde lâtif ve metin bir üslub ve gayet câzibedar ve revnektar bir selâset-i beyan ve gayet ahenkdar bir seyyaliyetle gönülleri teshir eden ve gayet berrak ve şeffaf bir akışa mâlik bulunan bu harikulade şaheserin mazharı olan Zât-ı muhteremi metbu addetmek ve kendisine ilmen iktida etmek çok mu büyük bir gaflet ve hata-yı ilmî ve safdillik nişanesidir? Değil böyle bir şaheserin, alelâde bir yazının bile selâset-i beyanını bozmadan ve ifade-i meramını ve maksad-ı beyanını zir u zeber etmeden insan zeka ve kudretinin tertibine ve tasniine imkan bulamayacağını tevafuk harikasının sarih delaletiyle de Kur’an’ın öz malı olduğu tahakkuk ve tebeyyün eden bir eser-i âliyi tahsin ve tebcil etmemiz mi gulüv sayılıyor?

Risale-i Nur’un ketmetmeyen ve hakikatları olduğu gibi açıklayan hakkani vechesinden müteessir olanlar, bilirkişi profesörlerin tavsifini “bazan İslam akidelerine aykırı taşkınlıklar” diye eşrât-ı saat mesâil-i imaniyesine dair risalesini ve bu hususları bildiren mebâhisini bahane ederek ona hucum ediyorlar. Ve onun mülhidlerin din-i celil hakkındaki besledikleri âmal-i müfsidânelerine ve kast-ı ihanetkâranelerine karşı sırf imandan gelen cevapları muhtevi müdafaat-ı beliğânesini ve küfr ve dalâl aleyhine giriştiği bî aman mücahedeyi vesile yaparak ona itiraz ediyorlar. Ve yine sırf onun ilmi ve imani rızay-ı İlahi hedefiyle müteharrik mahiyetini kasden inkar etmek ve onu siyasi bir faaliyet gibi göstermek suretiyle onu kötülemek ve çürütmek istiyolar. Halbuki eşrat-ı saat meseleleri furuat-ı imandandır ve dinin hakikatları meyanındadır. Onun bîtaraf ve ilmî bir nazarla belirtilmesi, şerh ve izahı ve veche-i ma’kuliyetlerinin iraesi bu ümmet-i İslâmiye için lazımdır. Bilhassa ilim namına bir zarurettir. Birçok hakaik-i hadisiyyenin halli ve esrar-ı Kur’aniye’nin inkişafı onların hal ve izahına vabestedir. Zat-ı Pâk-i Risâletin (A.S.M.) hakkaniyyet ve sıdkını ve asırları kucaklayan nazarını ve ihata-i nuraniyesini ve feraset-i mu’cizanesini onların halli ile anlayacağız. Onun takat getirilmez bir kudret-i kudsiyye olduğunu o şevâhid-i risaletle mertebe-i bedahata çıkaracağız ve içinde yaşadığımız hâdiselerin ve kâinatın seyr ve cereyanının tesadüflerin mahsulü olmadığını ve kainat Yed-i kudretinde bulunan bir Hâkim-i Âlişanın, bir kudret-i külliye-i ezeliyenin eseri tertip ve takdiri olduğu ve etrafımızı bir irade-i âliyenin muhit bulunduğunu bu suretle mertebe-i katiyyete isal edeceğiz. Şüphesiz bu neticeler ehemmiyetsiz şeyler ve umum insanlık için küçük görülecek kazançlar değildir. Ancak bu tarik ile bu günkü muzdarib ve sergerdan beşeriyete muhtaç olduğu mesnedli ve müberhen iman ve necat sahası açılabilecektir. Fani düşüncelerin ve günlük siyaset icablarının hatırı için ve fani eşhasın vaziyetlerini rencide etmemek için bu ezeli hakikatları ayak altına almak, her an tasarrufuyla hayatımıza ve istikbalimize ve mukedderatımıza hâkim olan Kudret-i Samadaniyye’yi hiçe saymak değil midir? Esasat-ı islamiyye ve şeair-i diniyyeye vâki olan tecavüz ve ihanetlere karşı müdafaa meselesine gelince: Bu bir vazife-i diniyyedir. Bir cihad hemde çok âlï bir cihad hizmetidir ve bilhassa ulemayı din üzerine terettüb eden bir fariza-i İslamiyyedir. Elbette dinsizlerin savletlerine ve din yıkıcı ihanetlerine karşı ehl-i iman boş duracak ve müdafaasız kalacak değildir. Elbette onlar meşru haklarını müdafaa edecekler; gittikleri yolun hakkaniyetini ve taşıdıkları dinin yüksek kıymetini ve ulvi makamını bildirecekler ve en aziz hislerinin kaynağı olan ve kayd-ı namus ve haysiyetlerinin menbaı ve mesnedi bulunan cevher-i imanlarının şerafet ve kudsiyyetini izhar ve isbat edecekler ve vicdan-ı manevilerine ve haysiyet-i imaniyelerine uzanan namert tecavüzleri önleyeceklerdir. Şüphesiz bu onların meşru ve kudsi bir hakkıdır ve elbette onlar bu kudsi vazifeyi ifa ederken âzamî bir vakar ve sekînet ile ve âzamî bir nezahet ve asaletle en hakiki bir insan tavrıyla hareket edeceklerdir ve en yüksek bir centilmenliğin ve en medeni bir insan tavrının numunesi olacaklardır. İşte Risale-i Nur ve Nurcular faaliyetinin hakiki ve dini durumu bundan ibarettir…

Sayın savcının devlet emniyetini ihlâl edecek hareketlere halkı teşvik damgasıyla, yaftalamak istediği vaziyet budur ve bu faaliyet-i imaniyeye sırf imanlarından ve merak-ı ilmîlerinden dolayı katılmış olan saf ehli imanı cemiyetçi süsü ile müfsit ve idlalkar tavrıyla tecziye ve te’diblerini taleb eylediği vaziyet bundan ibarettir.

Acaba bu asil mukabeleye bu menbaını harim-i imandan alan hamele-i kudsiyeye haklı olarak hangi kanun müdahele edebilir? Hangi icbar vardır ki bu ulvi vazifeyi bu necib ve şerefli hizmeti, bu meşru ve asli hakkı, zalim olmadan menedebilir?

Devamı var

Önceki bölüm:

“Nurun Mânevi Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 1

İlginizi Çekebilir

“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 11

BAZI ARKADAŞLARIN HAPİS SIKNTISINDAN MÜTEESSİR OLARAK BİR NEVİ İŞTİKA TAVRI TAKINMALARINA VE BAZI KARDAŞLARIN EF’AL …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Müdafaalar & Cevaplar
“Nurun Mânevi Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 1

RİSALE-İ NUR ŞÂKİRDLERİNDEN VE HAZRET-İ ÜSTAD (R.A)’IN “RİSALE-İ NUR’UN MANEVİ AVUKATI” DİYE İLTİFAT BUYURDUKLARI AHMED …

Kapat